Uluslararası İlişkilere Giriş Dersi 4. Ünite Özet

Açıköğretim ders notları öğrenciler tarafından ders çalışma esnasında hazırlanmakta olup diğer ders çalışacak öğrenciler için paylaşılmaktadır. Sizlerde hazırladığınız ders notlarını paylaşmak istiyorsanız bizlere iletebilirsiniz.

Açıköğretim derslerinden Uluslararası İlişkilere Giriş Dersi 4. Ünite Özet için hazırlanan  ders çalışma dokümanına (ders özeti / sorularla öğrenelim) aşağıdan erişebilirsiniz. AÖF Ders Notları ile sınavlara çok daha etkili bir şekilde çalışabilirsiniz. Sınavlarınızda başarılar dileriz.

Savaşlar Ve 20. Yüzyıldan Günümüze Uluslararası Sistem

I. Dünya Savaşı Dönemi (1914-1918)

1900’lü yılların başından itibaren emperyalizmin doruk noktasına ulaşmasıyla, Avrupa’daki büyük güçler küresel anlamda kimin daha etkili olacağı yönünde bir rekabet içine girdiler. İki müttefik sistem arasında Fransa ve Britanya’nın Afrika’nın sömürgeleştirilmesi konusundaki sürtüşmelerin artması, Almanya ve Britanya deniz donanmaları arasındaki deniz kuvvetleri silahlanması rekabeti ve küresel etki için rekabetlerinde giderek artan gerilim, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu ile Rusya’nın Balkanlar üzerinde egemenlik kurma yarışı, Avusturya-Macaristan Arşidükü Franz Ferdinand’ın Sırplı bir milliyetçi tarafından 28 Haziran 1914’te öldürülmesiyle savaş şeklinde patlak verdi.

Bu olay sonrasında Avusturya-Macaristan Sırbistan’a karşı savaş açtı ve Rusya Sırbistan’a destek verdi. Bunun üzerine Almanya, Fransa ve Rusya’ya savaş ilan etti. Almanya’nın Belçika’yı işgal etmesiyle İngiltere, Almanya’ya savaş ilan etti. Böylece, Üçlü İttifak (Avusturya-Macaristan, Almanya ve İtalya) ve Üçlü İtilaf (Rusya, İngiltere, Fransa) arasında başlayan savaşa Osmanlı İmparatorluğu, Ağustos 1914’te İttifak Devletleri tarafında dâhil oldu.

ABD, Ekim 1917’de Rus Devrimi ile Rusya’nın sona erip Sovyetler Birliği’nin kurulması sonrasında ve 18 Mart 1917’de Almanların Amerikan ticaret gemilerini batırması üzerine Nisan 1917’de İtilaf devletleri tarafında savaşa dâhil oldu.

Rus Devrimi; 1917 yılında iki aşamada Çarlık rejiminin yıkılarak Sovyetler Birliği’nin kurulmasına yol açmıştır:

  • Mart 1917 yılındaki birinci aşamada Çarlık yönetiminin yıkılarak yerine geçici bir koalisyon hükümeti kurulmuştur. Ancak bu hükümet, halkın ve işçilerin sorunlarının çözülmesi, toprak reformunun gerçekleştirilmesi ve barışın sağlanması gibi beklentilerini yerine getirememiştir.
  • Ekim 1917 yılında ikinci aşama olan Bolşevik Devrimi’yle iktidarı Lenin’in liderliğindeki Bolşevik hükümeti ele geçirdi.

Lenin, 1918 yılında Rusya’ya karşı savaşan devletlerle Brest-Litovsk Barışı imzalayarak savaştan çekildi.

Cepheler

I. Dünya Savaşı;

  • Batı ve
  • Doğu olmak üzere iki cephede yapılmıştır.

Osmanlı İmparatorluğu, I. Dünya Savaşı’nda farklı cephelerde savaşmıştır. Bunlar; Toprakları dâhilinde olan Kafkas, Kanal, Filistin-Suriye, Irak, Çanakkale, HicazYemen cepheleri ile toprakları dışındaki Makedonya, Galiç ve Romanya cepheleridir. Osmanlı, bu cephelerden sadece Çanakkale’de başarılı olmuştur.

Antlaşmalar

I. Dünya Savaşı İttifak Devletleri’nin yenilgisi ile sonuçlandı. Avrupa devletlerinde ortaya çıkan büyük ekonomik gerileme ve işsizlik, devletleri korumacı iktisadi politikalar belirlemeye itti. Savaş, aynı zamanda dört imparatorluğun ve çok-kutuplu Avrupa sisteminin sonunu getirdi. Savaş sürecinde Rus Devrimi ile Rusya’da çarlık düzeni yıkıldı ve Lenin Sovyetler Birliği’nin lideri olarak komünizmin benimsenmesini sağladı. Savaş sonrasında Avusturya-Macaristan İmparatorluğu dağıldı ve Avusturya, Macaristan, Çekoslovakya ve Yugoslavya egemen bağımsız devletler oldu.

Savaş sonunda galip İtilaf Devletleri;

  • Almanya ile Versailles (28.06.1919),
  • Avusturya ile St. Germain-en-Laye (10.09.1919),
  • Bulgaristan ile Neuilly (27.11.1919),
  • Macaristan ile Trianon (04.06.1920) ve
  • Osmanlı İmparatorluğu ile Sevr (10.08.1920) antlaşmaları imzalamışlardır.

I. Dünya Savaşı’nın Etkisi

I. Dünya Savaşı, ilk küresel çapta savaş olması ve siyasal, sosyal ve ekonomik etkileri bakımından uluslararası ilişkiler disiplini açısından önemlidir. I. Dünya Savaşı’nı sona erdiren ve savaştan galibiyetle çıkan Fransa ve İngiltere’nin yönlendirdiği Paris Barış Konferansı’nın 25 Ocak 1919 tarihli toplantısında, dünyada ortak güvenliğin ve barışın sağlanması ve devletlerin egemenliklerinin garantiye alınması ilkelerine dayanarak savaşların önlenmesi için Milletler Cemiyeti’nin (League of Nations) kurulması kararı alındı. Bu karar, ABD Başkanı Woodrow Wilson’ın 18 Ocak 1918’de ABD Kongresi’nde yaptığı konuşmada dile getirdiği, yeni liberal bir uluslararası düzen öngören ve savaş sonrasında özellikle Avrupa’da toprağa dayalı düzenlemelere yönelik 14 ilkeye (Wilson İlkeleri) dayandırıldı. Ancak Wilson İlkeleri, barışçıl bir uluslararası düzen temin etmede başarısız olmuştur. Bu ilkelerin en öne çıkan ikisinden birincisi, son ilkede bahsedilen öz belirtim ya da ulusların kendi geleceklerini kendilerinin belirleme hakkının verilmesi ilkesiyken ikincisi ise Milletler Cemiyeti’nin kurulması fikridir.

Milletler Cemiyeti Tüzüğü, Versailles Barış Konferansı Genel Kurulu’nda kabul edilmiş ve Ocak 1920’de faaliyetine başlamıştır. Üye ülkeler arasındaki sorunlar, öncelikle barışçıl yollarla çözülecek, çözülemediğinde ise, Örgüt güç kullanabilecekti. Ancak Örgüt, hem yeterince verimli çalışamaması hem de güçlü devletlerin çıkarlarına dokunan anlaşmazlıklarda müdahale etmediği için 1946 yılında Milletler Cemiyeti Genel Kurulu kararıyla lağvedildi.

II. Dünya Savaşı Dönemi (1939-1945)

I. Dünya savaşı sonrasında Avrupa’da istikrar, barış ve düzen ortamı kaybolmuştu. Savaştan yenilgiyle çıkan İtalya ve Almanya, uluslarının yaşadığı aşağılanmadan kurtulmak için ulusal yeniden doğuşu -ulusun eski günlerindeki gibi büyük günlerini canlandırma- hedefleyerek, “yeni İtalya” ve “yeni Almanya” yaratma gayreti içine girdiler. Her ikisinde de görülen ortak özellik, siyasal iktidarsızlık ve yaygın marjinalleşmedir. Bu nedenle, II. Dünya Savaşı’nın I. Dünya Savaşı sonrasında yaşanan ruhsal çöküntü, ekonomik karışıklık ve siyasal barbarlığın sonucunda oluştuğu ve bu ortamın Benito Mussolini önderliğinde İtalya’da Faşizm (19221939), Adolph Hitler liderliğinde Almanya’da Nasyonal sosyalizm (1933) ve Stalin önderliğinde Rusya’da komünist diktatörlüğün gelişmesine yol açmıştır.

Adolph Hitler (1889-1945); Nazi Almanya’sının önderi (Führer). Almanları “üstün ırk” olarak görüyor ve “aşağı ırk” olarak gördüğü Yahudilerin Almanlara karşı bir tehdit oluşturduğunu iddia ediyordu. “Aşağı ırk”a Yahudiler’den başka Romanları, Slav halklarından Lehleri ve Rusları ve engellileri de dâhil ediyordu. Marksizmi ve kapitalizmi, Yahudilerin yönlendirdiği, Alman karşıtı hareketler olarak değerlendirerek karşı çıkıyordu.

Faşizm, kökeni Latince fasces (ucunda balta bulunan çubuk demeti) sözcüğüne dayanan faşizm; bütün yaşam alanını kapsayan devlet ve ideoloji, lider hegemonyası, basının söz konusu ideolojiye yönelik yayınlar yapma zorunluluğu (güdümlü yayıncılık), göstermelik seçimler, kitle iletişim araçlarının tekelleşmesi, sansür, milliyetçilik, militarizm, şiddet, şovenizm, popülizm, antikomünizm ve antikapitalizm gibi belirleyici özelliklere sahip olan ve temel hedefi, tek partili otoriter veya totaliter bir devlet kurmak olan ideolojidir.

Nasyonel Sosyalizm, Almanya’da parlamenter demokratik sisteme karşı ortaya çıkan ve Hitler’in vurguladığı Antisemitizme (Yahudi karşıtlığı) ve Alman ırkının üstünlüğü iddiasına dayanan Alman milliyetçiliğidir. “Üstün” Alman ırkının “aşağı” Yahudi ırkı tarafından yok edilme tehlikesi yaşadığına inanan Hitler, bu tehlikeyi yok etmek için Yahudilerin imha edilmesini savunur. Bu görüşte, halk öne çıkarılır ve bireyin topluluk içinde erimesi gerektiği iddia edilir.

II. Dünya Savaşı’nda devletler Müttefik Devletler ve Mihver Devletler saflarında yer almışlardır. Sovyetler Birliği, Fransa, İngiltere, ABD ve Çin Müttefik Devletleri oluştururken; Almanya, Japonya ve İtalya ise Mihver Devletleri oluşturmuşlardır.

Savaş

II. Dünya Savaşı, I. Dünya Savaşı’ndan yenilgiyle çıkan Almanya’nın 1 Eylül 1939’da Polonya’ya karadan ve havadan saldırmasıyla başladı. Bu olaydan iki gün sonra İngiltere ve Fransa, Almanya’ya savaş ilan etti. Böylece Avrupa’da II. Dünya Savaşı patlak verdi. Batı’ya doğru genişlemeye çalışan SSCB, Kasım 1939’da Finlandiya’ya saldırdı. Kış Savaşı olarak anılan bu saldırı sonucunda SSCB, Milletler Cemiyeti’nden ihraç edildi. Mart 1940’ta Finlandiya SSCB tarafından, Nisan 1940’ta Danimarka ve Haziran 1940’ta da Norveç, Almanlar tarafından işgal edildi. Haziran 1941’de Almanya, SSCB’yi işgal etti.

Doğu Asya Hindiçin’de egemenlik kurmak isteyen Japonya, Aralık 1941’de ABD’ye ve Pasifik Okyanusu’ndaki Avrupa topraklarına saldırdı. Pearl Harbor’ın bombalanmasıyla beraber ABD, II. Dünya Savaşı’na dâhil oldu. Böylece, SSCB, ABD ve Japonya’nın katılımıyla savaş, dünya savaşına dönüştü SSCB’nin ve Polonya’nın Berlin’i ele geçirmesinden sonra Almanya’nın 8 Mayıs 1945’te teslim olması üzerine Avrupa’da savaş sona erdi. Ağustos 1945’te ABD’nin Japonya’ya (Hiroşima ve Nagasaki) atom bombası atması ve Japon Adaları’nın işgalinden sonra 15 Ağustos 1945’te Japonya teslim oldu. Böylece, Pasifik Savaşı sona erdi.

II. Dünya Savaşı’nın Etkisi

II. Dünya Savaşı, 20. yüzyılın en kanlı savaşlarından biri olmuş ve Yahudi Soykırımı gibi toplu kıyımlara şahit olmuştur. Almanya’da Nazi soykırımında yaklaşık 6 milyon Yahudi öldürülmüştür. Soykırıma ek olarak, II. Dünya Savaşı, hem sivillerin hem de askerlerin ölümü ve ilk kez nükleer silah kullanımı gibi özellikleriyle I. Dünya Savaşı’ndan ayrılır.

Yahudi Soykırımı (Holocaust); 1933-1945 yılları arasında Avrupa’da Yahudilerin devlet eliyle zulme ve katliama uğramasıdır. Antisemitizmin en vurucu örneğidir.

Savaştan yenik çıkan Avrupa ülkelerine karşın, II. Dünya Savaşı sonrasında ABD ve SSCB süper güçler olarak uluslararası sistemin etkin aktörleri oldular ve iki kutuplu bir uluslararası düzen başladı. Avrupa ülkelerinin sömürgelerinde (Afrika ve Asya’da) bağımsızlık hareketleri başladı. Savaşın sonunda uluslararası barışı ve düzeni sağlamak için Birleşmiş Milletler (BM) Örgütü kuruldu.

Birleşmiş Milletler Örgütü (United Nations-UN)

Milletler Cemiyeti’nin devamı olarak görülen BM’in kuruluşuna yönelik tüzük, 1944’te ABD’de Washington D.C. yakınlarında yapılan Dumbarton Oaks Konferansı’nda ABD, SSCB, Büyük Britanya ve Çin tarafından hazırlanmıştır. Bu Konferansta, kurulacak örgütün meclisinde oylamanın nasıl yapılacağı konusunda ortaya çıkan anlaşmazlık, 1945’te Yalta Konferansı’nda beş büyük devlete veto hakkı tanınarak çözülmüştür. 24 Ekim 1945 tarihinde imzalanan Birleşmiş Milletler Antlaşması ile Örgüt’ün kuruluşuna dair tüzük yürürlüğe girmiştir. BM, uluslararası düzeyde saldırgan girişimleri bastıracak kolektif önlemlerle güvenliği ve barışı sağlamak, uluslararası hukuka ve adalete uygun olarak barışçıl yollarla uluslararası çatışmaları çözümlemek, sürdürülebilir ekonomik ve sosyal kalkınmayı sağlamak ve insan haklarını korumak amacıyla kurulmuştur.

BM; Güvenlik Konseyi (yürütme organı), Genel Kurul (danışma organı) ve Lahey’deki Uluslararası Adalet Divanı’ndan oluşur. Buna ek olarak bir de barışa ve güvenliğe tehdit durumlarında Güvenlik Konseyi’ni uyaran bir Sekreterya’ya sahiptir. Birleşmiş Milletlerin en önemli organlarından Güvenlik Konseyi, barış ve güvenliğin sağlanmasından sorumludur. Barış ve güvenliğin tehdidi durumunda, ekonomik, ulaştırma ve iletişim kanallarını kesmeden askeri müdahaleye kadar uzanan bir dizi yaptırım uygulayabilir. Bu durumlarda Güvenlik Konseyi’nin kararı için 11 üyeden 7 üyenin oyu yeterli oluyor ama bu 7 oydan da 5’inin daimi üyelerden (5 büyükler olarak anılan Çin, Fransa, Rusya, İngiltere ve ABD) gelmesi gerekiyor. Bu da sadece daimi üyelerin veto ayrıcalığına sahip olduğuna ve yürütme erkinin ve kararlarının BM’ye değil, sadece daimi egemen ülkelerin siyasalarına dayandığına işaret etmektedir. Dolayısıyla yaptırımların ve askeri müdahalenin ancak bu devletlerin kabulüyle gerçekleşmesi mümkün olmaktadır. Bu durumda, daimi üyeler yasanın üstünde olmaktadır. Bu da BM’nin hukuki değil siyasi bir kurum olduğu yönündeki eleştirilere yol açmakta ve kuruluş misyonuna gölge düşürmektedir. Bir diğer eleştiri de BM’nin kararlarına uyulmaması durumunda BM’nin etkisiz kalmasıdır. Uluslararası krizlerde otoritesi ve sembolik kalan varlığı sürekli sorgulanmıştır.

Soğuk Savaş Dönemi (1947-1991)

Soğuk Savaş dönemi, II. Dünya Savaşı sonrasında, özellikle Orta Avrupa devletleri üzerinde etki kavgasının Almanya’nın bölünmesiyle ve Doğu Avrupa’nın büyük bölümünde Sovyet tipi hükümetlerin oluşmasıyla başlayan ve Sovyetler Birliği’nin 1991’de dağılışına kadar süren siyasi, ekonomik ve askeri bakımdan iki süper gücün (ABD ve SSCB) önderliğindeki ideolojik iki bloğun egemen olduğu dönemdir.

Dönemler

1947-1951 Dönemi

Bu dönemde, bloklar arasındaki ideolojik çatışmanın belirlediği ve silahlanma yarışının olduğu, militerleşmiş bir uluslararası sistemin oluşmasıyla Soğuk Savaş şekil almaya başladı. 1947’de Kominform’un kurulması, Marshall Planı ve Truman Doktrini’nin ilan edilmesi, 1948’de Sovyet Rusya-Fin Dostluk ve İşbirliği Anlaşması ile Finlandiya’da Sovyet nüfuzunun gelişmesi, yine aynı tarihte Çekoslovakya’da komünist rejimin başa geçmesi, 1949’da Çin Devrimi ile komünist Çin Halk Cumhuriyeti’nin kurulması, 1948’deki Berlin Buhranı ve bu kriz sonrasında 1949’da Batı ve Doğu Almanya’nın Federal Alman Cumhuriyeti ve Demokratik Alman Cumhuriyeti olarak ikiye bölünmesi, 1949’da NATO’nun kurulması şeklinde sıralayabileceğimiz gelişmelerle, Batı ve Doğu Blokları oluşmuştur.

1951-1963 Dönemi

Termonükleer silahların geliştirildiği ve buna bağlı olarak süper güçler arasında gözdağı vermek suretiyle karşı tarafın geri çekilmesini sağlayan olası savaş korkusunun hâkim olduğu (Dehşet Dengesi) bir Soğuk Savaş dönemidir. Bu dönemin önemli olayları, 1950-53 yılları arasındaki Kore Savaşı (dünyanın ekonomik, siyasi ve askeri alanlarda bölünmesini güçlendirdi), 1955’te Varşova Paktı’nın oluşturulması, 1957 yılında SSCB’nin yapay uydu Sputnik’i uzaya fırlatması, 1962 Küba Füze Krizi ve Sino-Hint Savaşı’dır. Bu olaylardan en önemlisi, ABD ve SSCB’yi doğrudan savaşın eşiğine getirmesi nedeniyle Soğuk Savaş döneminin en tehlikeli olayı ve dönüm noktalarından biri olan Küba Füze Krizi’dir.

1963-1975 Dönemi

Bu dönem Bloklar arasında yumuşama dönemidir. Küba Krizi’nden sonra taraflar sorunların çözümü konusunda daha yumuşak davranmaya başladılar.

1975-1985 Dönemi

Bu dönem tekrar karşı karşıya gelmenin yaşandığı bir safhadır.

1985-1991 Dönemi

Soğuk Savaş’ın sona erdiği dönemdir. Soğuk Savaş’ın bitmesine neden olan gelişmelerden ilki, Mart 1985’te Mikhail Gorbachev’in SSCB’de Komünist Parti’nin Genel Sekreterliği’ne gelmesidir. Gorbachev’in benimsediği “Glasnost” (Açıklık özellikle düşünce ve ifade özgürlüğü ve serbest seçimlerin yapılmasıyla siyasal sistemin çoğullaştırılması gibi) ve “Perestroika” (yeniden yapılanma) politikaları ile SSCB’nin hem ekonomi (merkezi hükümet planlamasından pazar ekonomisine geçiş) hem de uluslararası ilişkiler politikalarında (ABD ile yapılan görüşmeler sonucunda nükleer silahlanma yarışına son verme isteği) önemli değişimler meydana geldi. Bununla ilintili olarak ikinci önemli gelişme, Gorbachev’in ideolojik dış politikaya son verilmesi gerektiğini ve ülkelerin başkalarının iç işlerine karışmadan bağımsız karar verebilmeleri gerektiğini söyleyerek, Doğu Avrupa ülkelerindeki Sovyet etkisini azaltmasıdır.

1989’da başlayıp 25 Aralık 1991’de sona eren bir süreçte SSCB’nin dağılarak 15 bağımsız devletten oluşan bir yapıya dönüşmesi, Soğuk Savaş’ın sonunu getirdi.

Bloklar

Soğuk Savaş döneminin uluslararası sistem açısından üç belirleyici özelliği vardır:

  • Birincisi, süper güçler olarak anılan Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ve Sovyet Sosyalist Cumhuriyet Birliği’nin (SSCB) hegemonyasına dayalı ve Doğu-Batı bloku ekseninde sürdürülen iki kutuplu ideolojik bir çatışmanın uluslararası sistemi belirlemesidir.
  • Bu dönemin ikinci önemli özelliği, askeri teknolojideki gelişmelerin (radar, jetler, füzeler, atom bombası) uzak mesafelerde de büyük yıkım yaratma gücü sağlamasıdır. ABD ve SSCB’yi süper güçler olarak diğer devletlerden (Britanya, Fransa, Almanya, Japonya, Çin) ayıran temel unsur, nükleer silah gücüne sahip olmalarıdır. Soğuk Savaş döneminin belirleyici unsurlarından biri de 1958-1968 yılları arasındaki nükleer silahlanma yarışı dır.
  • Soğuk Savaş Dönemi’nin üçüncü belirleyici özelliği ise, sistemde baskın olan ve sistemi belirleyen merkez kapitalist devletler-arasındaki siyasal ve ekonomik rekabetin, 3. Dünya ülkelerinde ciddi çatışmalara ve bunların sonucunda sosyal, siyasal ve ekonomik değişimlere yol açmasıdır. II. Dünya Savaşı’ndan sonra Afrika’daki birçok sömürgenin bağımsızlığını elde etmesiyle 1945-1975 yılları arasında ulus-devlet aktörlerinin sayısı 60’tan 130’a çıkarak dünya haritasını değiştirdi.

21. Yüzyılda Uluslararası Sistem

Soğuk Savaş’ın sona ermesi, sosyal, siyasal ve ekonomik bakımdan uluslararası ilişkiler açısından bir dönüm noktası oldu. Francis Fukuyama’nın çokça tartışılan “Tarihin Sonu” (1989) tezinde iddia ettiği, Sovyetler Birliği’nin dağılışıyla komünizmin de sonunun geldiği ve ABD’nin liderliğinde serbest pazar ekonomisi ile temsili demokrasinin zaferini ilan ettiği bir dönemin başlangıcı olduğu yönünde görüşler ortaya atıldı. Bu durum, ABD Başkanı George W. Bush’un Körfez Savaşı sırasında 11 Eylül 1990’daki konuşmasındaki ifadeyle “Yeni Dünya Düzeni” sürecinin başlangıcı oldu.

Aslında uluslararası sistemi belirleyen iki kutupluluğun yerini, ABD’nin egemen fakat tek güç olmadığı (ABD’ye rakip olarak Avrupa Birliği, Çin Halk Cumhuriyeti, Rusya Federasyonu ve Japonya’nın olduğu), çok kutuplu ve çok merkezli karmaşık bir sistemin aldığı görüldü.

Soğuk Savaş Dönemine kadar uluslararası sisteme hâkim olan Doğu-Batı, Kuzey-Güney gibi kamplaşmalar sona erdi. Samuel Huntington’un önceki dönemlerdeki ideolojik kamplaşmaların yerini alacağını öne sürdüğü “Medeniyetler Çatışması” (1993) tezine göre, Soğuk Savaş sonrası Dönemdeki çatışmalar, kültürler veya medeniyetler (Batı, İslam, Hindu, Latin Amerika, Çin, Afrika, Ortodoks, Budist) arasında gerçekleşecektir.

Değişen Dengeler ve Küresel Krizler

Ortadoğu’da 2010 yılında Kuzey Afrika ve Orta Doğu coğrafyasında başlayan “Arap Baharı” ve sonrasında yaşanan savaşların neden olduğu krizler; DEAŞ gibi terör örgütlerinin Suriye, Lübnan, Irak’ta neden olduğu şiddet ve devlet kurma taleplerinin yarattığı kriz; Avrupa Birliği’nin en güvenli ekonomik limanı olarak görülen Almanya’nın Euro bölgesinde yaşanan ekonomik kriz nedeniyle özellikle Kuzey Avrupa ülkeleriyle yaşadığı gerilim; Çin, Rusya, Hindistan gibi ülkelerin küresel ve bölgesel güç olarak yükselişleriyle küresel güç kayması, 21. yüzyılda uluslararası sistemin çok-aktörlü ve çalkantılı bir süreçle karşı karşıya kaldığına işaret ediyor. Bu süreç, bir yandan uluslararası sistemin ulus-ötesi meselelere dikkat kesilmesini ama bir yandan da askeri, ekonomik, kültürel ve siyasal iç politikasına odaklanmasını gerektiriyor.

Temel Meseleler

Özellikle 2011 yılında Suriye’de başlayan iç savaş sonucunda, göç ve mülteci sorunu önemli bir küresel mesele haline geldi. Resmi rakamlara göre Türkiye’de 3.2 milyondan fazla geçici koruma statüsünde Suriyeli bulunması nedeniyle, bu sorun en fazla Türkiye’yi etkilerken, Türkiye ve AB arasındaki ilişkilere de yansıması bulunmaktadır.

21. yüzyılın öne çıkan bir diğer temel sorunu, küresel terör olmuştur. 11 Eylül 2001 saldırılarıyla başlayan ve saldırılacak veya ilhak edilecek herhangi bir belirli toprağa sahip olmayan El Kaide ve DEAŞ’in özellikle A.B.D. ve Avrupa ülkelerini hedef aldığı bu terör ile uluslararası ilişkilerde sadece ülkesel devletler arasında gerçekleşen savaş anlayışını değiştirmiş (Cox, 2016) ve güvenlik siyasetini öne çıkarmıştır.

Aynı zamanda, Irak ve Suriye’deki çökmüş devletlerin neden olduğu boşluklar da, bu terör örgütlerinin “devlet kurma” iddialarına zemin hazırlamıştır. Öte yandan göç, mülteci ve terör sorunları çerçevesinde oluşan yabancı düşmanlığı ve İslam korkusu, özellikle Avrupa’da “Aşırı Sağ” ın yükselişine zemin hazırlamıştır.

I. Dünya Savaşı Dönemi (1914-1918)

1900’lü yılların başından itibaren emperyalizmin doruk noktasına ulaşmasıyla, Avrupa’daki büyük güçler küresel anlamda kimin daha etkili olacağı yönünde bir rekabet içine girdiler. İki müttefik sistem arasında Fransa ve Britanya’nın Afrika’nın sömürgeleştirilmesi konusundaki sürtüşmelerin artması, Almanya ve Britanya deniz donanmaları arasındaki deniz kuvvetleri silahlanması rekabeti ve küresel etki için rekabetlerinde giderek artan gerilim, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu ile Rusya’nın Balkanlar üzerinde egemenlik kurma yarışı, Avusturya-Macaristan Arşidükü Franz Ferdinand’ın Sırplı bir milliyetçi tarafından 28 Haziran 1914’te öldürülmesiyle savaş şeklinde patlak verdi.

Bu olay sonrasında Avusturya-Macaristan Sırbistan’a karşı savaş açtı ve Rusya Sırbistan’a destek verdi. Bunun üzerine Almanya, Fransa ve Rusya’ya savaş ilan etti. Almanya’nın Belçika’yı işgal etmesiyle İngiltere, Almanya’ya savaş ilan etti. Böylece, Üçlü İttifak (Avusturya-Macaristan, Almanya ve İtalya) ve Üçlü İtilaf (Rusya, İngiltere, Fransa) arasında başlayan savaşa Osmanlı İmparatorluğu, Ağustos 1914’te İttifak Devletleri tarafında dâhil oldu.

ABD, Ekim 1917’de Rus Devrimi ile Rusya’nın sona erip Sovyetler Birliği’nin kurulması sonrasında ve 18 Mart 1917’de Almanların Amerikan ticaret gemilerini batırması üzerine Nisan 1917’de İtilaf devletleri tarafında savaşa dâhil oldu.

Rus Devrimi; 1917 yılında iki aşamada Çarlık rejiminin yıkılarak Sovyetler Birliği’nin kurulmasına yol açmıştır:

  • Mart 1917 yılındaki birinci aşamada Çarlık yönetiminin yıkılarak yerine geçici bir koalisyon hükümeti kurulmuştur. Ancak bu hükümet, halkın ve işçilerin sorunlarının çözülmesi, toprak reformunun gerçekleştirilmesi ve barışın sağlanması gibi beklentilerini yerine getirememiştir.
  • Ekim 1917 yılında ikinci aşama olan Bolşevik Devrimi’yle iktidarı Lenin’in liderliğindeki Bolşevik hükümeti ele geçirdi.

Lenin, 1918 yılında Rusya’ya karşı savaşan devletlerle Brest-Litovsk Barışı imzalayarak savaştan çekildi.

Cepheler

I. Dünya Savaşı;

  • Batı ve
  • Doğu olmak üzere iki cephede yapılmıştır.

Osmanlı İmparatorluğu, I. Dünya Savaşı’nda farklı cephelerde savaşmıştır. Bunlar; Toprakları dâhilinde olan Kafkas, Kanal, Filistin-Suriye, Irak, Çanakkale, HicazYemen cepheleri ile toprakları dışındaki Makedonya, Galiç ve Romanya cepheleridir. Osmanlı, bu cephelerden sadece Çanakkale’de başarılı olmuştur.

Antlaşmalar

I. Dünya Savaşı İttifak Devletleri’nin yenilgisi ile sonuçlandı. Avrupa devletlerinde ortaya çıkan büyük ekonomik gerileme ve işsizlik, devletleri korumacı iktisadi politikalar belirlemeye itti. Savaş, aynı zamanda dört imparatorluğun ve çok-kutuplu Avrupa sisteminin sonunu getirdi. Savaş sürecinde Rus Devrimi ile Rusya’da çarlık düzeni yıkıldı ve Lenin Sovyetler Birliği’nin lideri olarak komünizmin benimsenmesini sağladı. Savaş sonrasında Avusturya-Macaristan İmparatorluğu dağıldı ve Avusturya, Macaristan, Çekoslovakya ve Yugoslavya egemen bağımsız devletler oldu.

Savaş sonunda galip İtilaf Devletleri;

  • Almanya ile Versailles (28.06.1919),
  • Avusturya ile St. Germain-en-Laye (10.09.1919),
  • Bulgaristan ile Neuilly (27.11.1919),
  • Macaristan ile Trianon (04.06.1920) ve
  • Osmanlı İmparatorluğu ile Sevr (10.08.1920) antlaşmaları imzalamışlardır.

I. Dünya Savaşı’nın Etkisi

I. Dünya Savaşı, ilk küresel çapta savaş olması ve siyasal, sosyal ve ekonomik etkileri bakımından uluslararası ilişkiler disiplini açısından önemlidir. I. Dünya Savaşı’nı sona erdiren ve savaştan galibiyetle çıkan Fransa ve İngiltere’nin yönlendirdiği Paris Barış Konferansı’nın 25 Ocak 1919 tarihli toplantısında, dünyada ortak güvenliğin ve barışın sağlanması ve devletlerin egemenliklerinin garantiye alınması ilkelerine dayanarak savaşların önlenmesi için Milletler Cemiyeti’nin (League of Nations) kurulması kararı alındı. Bu karar, ABD Başkanı Woodrow Wilson’ın 18 Ocak 1918’de ABD Kongresi’nde yaptığı konuşmada dile getirdiği, yeni liberal bir uluslararası düzen öngören ve savaş sonrasında özellikle Avrupa’da toprağa dayalı düzenlemelere yönelik 14 ilkeye (Wilson İlkeleri) dayandırıldı. Ancak Wilson İlkeleri, barışçıl bir uluslararası düzen temin etmede başarısız olmuştur. Bu ilkelerin en öne çıkan ikisinden birincisi, son ilkede bahsedilen öz belirtim ya da ulusların kendi geleceklerini kendilerinin belirleme hakkının verilmesi ilkesiyken ikincisi ise Milletler Cemiyeti’nin kurulması fikridir.

Milletler Cemiyeti Tüzüğü, Versailles Barış Konferansı Genel Kurulu’nda kabul edilmiş ve Ocak 1920’de faaliyetine başlamıştır. Üye ülkeler arasındaki sorunlar, öncelikle barışçıl yollarla çözülecek, çözülemediğinde ise, Örgüt güç kullanabilecekti. Ancak Örgüt, hem yeterince verimli çalışamaması hem de güçlü devletlerin çıkarlarına dokunan anlaşmazlıklarda müdahale etmediği için 1946 yılında Milletler Cemiyeti Genel Kurulu kararıyla lağvedildi.

II. Dünya Savaşı Dönemi (1939-1945)

I. Dünya savaşı sonrasında Avrupa’da istikrar, barış ve düzen ortamı kaybolmuştu. Savaştan yenilgiyle çıkan İtalya ve Almanya, uluslarının yaşadığı aşağılanmadan kurtulmak için ulusal yeniden doğuşu -ulusun eski günlerindeki gibi büyük günlerini canlandırma- hedefleyerek, “yeni İtalya” ve “yeni Almanya” yaratma gayreti içine girdiler. Her ikisinde de görülen ortak özellik, siyasal iktidarsızlık ve yaygın marjinalleşmedir. Bu nedenle, II. Dünya Savaşı’nın I. Dünya Savaşı sonrasında yaşanan ruhsal çöküntü, ekonomik karışıklık ve siyasal barbarlığın sonucunda oluştuğu ve bu ortamın Benito Mussolini önderliğinde İtalya’da Faşizm (19221939), Adolph Hitler liderliğinde Almanya’da Nasyonal sosyalizm (1933) ve Stalin önderliğinde Rusya’da komünist diktatörlüğün gelişmesine yol açmıştır.

Adolph Hitler (1889-1945); Nazi Almanya’sının önderi (Führer). Almanları “üstün ırk” olarak görüyor ve “aşağı ırk” olarak gördüğü Yahudilerin Almanlara karşı bir tehdit oluşturduğunu iddia ediyordu. “Aşağı ırk”a Yahudiler’den başka Romanları, Slav halklarından Lehleri ve Rusları ve engellileri de dâhil ediyordu. Marksizmi ve kapitalizmi, Yahudilerin yönlendirdiği, Alman karşıtı hareketler olarak değerlendirerek karşı çıkıyordu.

Faşizm, kökeni Latince fasces (ucunda balta bulunan çubuk demeti) sözcüğüne dayanan faşizm; bütün yaşam alanını kapsayan devlet ve ideoloji, lider hegemonyası, basının söz konusu ideolojiye yönelik yayınlar yapma zorunluluğu (güdümlü yayıncılık), göstermelik seçimler, kitle iletişim araçlarının tekelleşmesi, sansür, milliyetçilik, militarizm, şiddet, şovenizm, popülizm, antikomünizm ve antikapitalizm gibi belirleyici özelliklere sahip olan ve temel hedefi, tek partili otoriter veya totaliter bir devlet kurmak olan ideolojidir.

Nasyonel Sosyalizm, Almanya’da parlamenter demokratik sisteme karşı ortaya çıkan ve Hitler’in vurguladığı Antisemitizme (Yahudi karşıtlığı) ve Alman ırkının üstünlüğü iddiasına dayanan Alman milliyetçiliğidir. “Üstün” Alman ırkının “aşağı” Yahudi ırkı tarafından yok edilme tehlikesi yaşadığına inanan Hitler, bu tehlikeyi yok etmek için Yahudilerin imha edilmesini savunur. Bu görüşte, halk öne çıkarılır ve bireyin topluluk içinde erimesi gerektiği iddia edilir.

II. Dünya Savaşı’nda devletler Müttefik Devletler ve Mihver Devletler saflarında yer almışlardır. Sovyetler Birliği, Fransa, İngiltere, ABD ve Çin Müttefik Devletleri oluştururken; Almanya, Japonya ve İtalya ise Mihver Devletleri oluşturmuşlardır.

Savaş

II. Dünya Savaşı, I. Dünya Savaşı’ndan yenilgiyle çıkan Almanya’nın 1 Eylül 1939’da Polonya’ya karadan ve havadan saldırmasıyla başladı. Bu olaydan iki gün sonra İngiltere ve Fransa, Almanya’ya savaş ilan etti. Böylece Avrupa’da II. Dünya Savaşı patlak verdi. Batı’ya doğru genişlemeye çalışan SSCB, Kasım 1939’da Finlandiya’ya saldırdı. Kış Savaşı olarak anılan bu saldırı sonucunda SSCB, Milletler Cemiyeti’nden ihraç edildi. Mart 1940’ta Finlandiya SSCB tarafından, Nisan 1940’ta Danimarka ve Haziran 1940’ta da Norveç, Almanlar tarafından işgal edildi. Haziran 1941’de Almanya, SSCB’yi işgal etti.

Doğu Asya Hindiçin’de egemenlik kurmak isteyen Japonya, Aralık 1941’de ABD’ye ve Pasifik Okyanusu’ndaki Avrupa topraklarına saldırdı. Pearl Harbor’ın bombalanmasıyla beraber ABD, II. Dünya Savaşı’na dâhil oldu. Böylece, SSCB, ABD ve Japonya’nın katılımıyla savaş, dünya savaşına dönüştü SSCB’nin ve Polonya’nın Berlin’i ele geçirmesinden sonra Almanya’nın 8 Mayıs 1945’te teslim olması üzerine Avrupa’da savaş sona erdi. Ağustos 1945’te ABD’nin Japonya’ya (Hiroşima ve Nagasaki) atom bombası atması ve Japon Adaları’nın işgalinden sonra 15 Ağustos 1945’te Japonya teslim oldu. Böylece, Pasifik Savaşı sona erdi.

II. Dünya Savaşı’nın Etkisi

II. Dünya Savaşı, 20. yüzyılın en kanlı savaşlarından biri olmuş ve Yahudi Soykırımı gibi toplu kıyımlara şahit olmuştur. Almanya’da Nazi soykırımında yaklaşık 6 milyon Yahudi öldürülmüştür. Soykırıma ek olarak, II. Dünya Savaşı, hem sivillerin hem de askerlerin ölümü ve ilk kez nükleer silah kullanımı gibi özellikleriyle I. Dünya Savaşı’ndan ayrılır.

Yahudi Soykırımı (Holocaust); 1933-1945 yılları arasında Avrupa’da Yahudilerin devlet eliyle zulme ve katliama uğramasıdır. Antisemitizmin en vurucu örneğidir.

Savaştan yenik çıkan Avrupa ülkelerine karşın, II. Dünya Savaşı sonrasında ABD ve SSCB süper güçler olarak uluslararası sistemin etkin aktörleri oldular ve iki kutuplu bir uluslararası düzen başladı. Avrupa ülkelerinin sömürgelerinde (Afrika ve Asya’da) bağımsızlık hareketleri başladı. Savaşın sonunda uluslararası barışı ve düzeni sağlamak için Birleşmiş Milletler (BM) Örgütü kuruldu.

Birleşmiş Milletler Örgütü (United Nations-UN)

Milletler Cemiyeti’nin devamı olarak görülen BM’in kuruluşuna yönelik tüzük, 1944’te ABD’de Washington D.C. yakınlarında yapılan Dumbarton Oaks Konferansı’nda ABD, SSCB, Büyük Britanya ve Çin tarafından hazırlanmıştır. Bu Konferansta, kurulacak örgütün meclisinde oylamanın nasıl yapılacağı konusunda ortaya çıkan anlaşmazlık, 1945’te Yalta Konferansı’nda beş büyük devlete veto hakkı tanınarak çözülmüştür. 24 Ekim 1945 tarihinde imzalanan Birleşmiş Milletler Antlaşması ile Örgüt’ün kuruluşuna dair tüzük yürürlüğe girmiştir. BM, uluslararası düzeyde saldırgan girişimleri bastıracak kolektif önlemlerle güvenliği ve barışı sağlamak, uluslararası hukuka ve adalete uygun olarak barışçıl yollarla uluslararası çatışmaları çözümlemek, sürdürülebilir ekonomik ve sosyal kalkınmayı sağlamak ve insan haklarını korumak amacıyla kurulmuştur.

BM; Güvenlik Konseyi (yürütme organı), Genel Kurul (danışma organı) ve Lahey’deki Uluslararası Adalet Divanı’ndan oluşur. Buna ek olarak bir de barışa ve güvenliğe tehdit durumlarında Güvenlik Konseyi’ni uyaran bir Sekreterya’ya sahiptir. Birleşmiş Milletlerin en önemli organlarından Güvenlik Konseyi, barış ve güvenliğin sağlanmasından sorumludur. Barış ve güvenliğin tehdidi durumunda, ekonomik, ulaştırma ve iletişim kanallarını kesmeden askeri müdahaleye kadar uzanan bir dizi yaptırım uygulayabilir. Bu durumlarda Güvenlik Konseyi’nin kararı için 11 üyeden 7 üyenin oyu yeterli oluyor ama bu 7 oydan da 5’inin daimi üyelerden (5 büyükler olarak anılan Çin, Fransa, Rusya, İngiltere ve ABD) gelmesi gerekiyor. Bu da sadece daimi üyelerin veto ayrıcalığına sahip olduğuna ve yürütme erkinin ve kararlarının BM’ye değil, sadece daimi egemen ülkelerin siyasalarına dayandığına işaret etmektedir. Dolayısıyla yaptırımların ve askeri müdahalenin ancak bu devletlerin kabulüyle gerçekleşmesi mümkün olmaktadır. Bu durumda, daimi üyeler yasanın üstünde olmaktadır. Bu da BM’nin hukuki değil siyasi bir kurum olduğu yönündeki eleştirilere yol açmakta ve kuruluş misyonuna gölge düşürmektedir. Bir diğer eleştiri de BM’nin kararlarına uyulmaması durumunda BM’nin etkisiz kalmasıdır. Uluslararası krizlerde otoritesi ve sembolik kalan varlığı sürekli sorgulanmıştır.

Soğuk Savaş Dönemi (1947-1991)

Soğuk Savaş dönemi, II. Dünya Savaşı sonrasında, özellikle Orta Avrupa devletleri üzerinde etki kavgasının Almanya’nın bölünmesiyle ve Doğu Avrupa’nın büyük bölümünde Sovyet tipi hükümetlerin oluşmasıyla başlayan ve Sovyetler Birliği’nin 1991’de dağılışına kadar süren siyasi, ekonomik ve askeri bakımdan iki süper gücün (ABD ve SSCB) önderliğindeki ideolojik iki bloğun egemen olduğu dönemdir.

Dönemler

1947-1951 Dönemi

Bu dönemde, bloklar arasındaki ideolojik çatışmanın belirlediği ve silahlanma yarışının olduğu, militerleşmiş bir uluslararası sistemin oluşmasıyla Soğuk Savaş şekil almaya başladı. 1947’de Kominform’un kurulması, Marshall Planı ve Truman Doktrini’nin ilan edilmesi, 1948’de Sovyet Rusya-Fin Dostluk ve İşbirliği Anlaşması ile Finlandiya’da Sovyet nüfuzunun gelişmesi, yine aynı tarihte Çekoslovakya’da komünist rejimin başa geçmesi, 1949’da Çin Devrimi ile komünist Çin Halk Cumhuriyeti’nin kurulması, 1948’deki Berlin Buhranı ve bu kriz sonrasında 1949’da Batı ve Doğu Almanya’nın Federal Alman Cumhuriyeti ve Demokratik Alman Cumhuriyeti olarak ikiye bölünmesi, 1949’da NATO’nun kurulması şeklinde sıralayabileceğimiz gelişmelerle, Batı ve Doğu Blokları oluşmuştur.

1951-1963 Dönemi

Termonükleer silahların geliştirildiği ve buna bağlı olarak süper güçler arasında gözdağı vermek suretiyle karşı tarafın geri çekilmesini sağlayan olası savaş korkusunun hâkim olduğu (Dehşet Dengesi) bir Soğuk Savaş dönemidir. Bu dönemin önemli olayları, 1950-53 yılları arasındaki Kore Savaşı (dünyanın ekonomik, siyasi ve askeri alanlarda bölünmesini güçlendirdi), 1955’te Varşova Paktı’nın oluşturulması, 1957 yılında SSCB’nin yapay uydu Sputnik’i uzaya fırlatması, 1962 Küba Füze Krizi ve Sino-Hint Savaşı’dır. Bu olaylardan en önemlisi, ABD ve SSCB’yi doğrudan savaşın eşiğine getirmesi nedeniyle Soğuk Savaş döneminin en tehlikeli olayı ve dönüm noktalarından biri olan Küba Füze Krizi’dir.

1963-1975 Dönemi

Bu dönem Bloklar arasında yumuşama dönemidir. Küba Krizi’nden sonra taraflar sorunların çözümü konusunda daha yumuşak davranmaya başladılar.

1975-1985 Dönemi

Bu dönem tekrar karşı karşıya gelmenin yaşandığı bir safhadır.

1985-1991 Dönemi

Soğuk Savaş’ın sona erdiği dönemdir. Soğuk Savaş’ın bitmesine neden olan gelişmelerden ilki, Mart 1985’te Mikhail Gorbachev’in SSCB’de Komünist Parti’nin Genel Sekreterliği’ne gelmesidir. Gorbachev’in benimsediği “Glasnost” (Açıklık özellikle düşünce ve ifade özgürlüğü ve serbest seçimlerin yapılmasıyla siyasal sistemin çoğullaştırılması gibi) ve “Perestroika” (yeniden yapılanma) politikaları ile SSCB’nin hem ekonomi (merkezi hükümet planlamasından pazar ekonomisine geçiş) hem de uluslararası ilişkiler politikalarında (ABD ile yapılan görüşmeler sonucunda nükleer silahlanma yarışına son verme isteği) önemli değişimler meydana geldi. Bununla ilintili olarak ikinci önemli gelişme, Gorbachev’in ideolojik dış politikaya son verilmesi gerektiğini ve ülkelerin başkalarının iç işlerine karışmadan bağımsız karar verebilmeleri gerektiğini söyleyerek, Doğu Avrupa ülkelerindeki Sovyet etkisini azaltmasıdır.

1989’da başlayıp 25 Aralık 1991’de sona eren bir süreçte SSCB’nin dağılarak 15 bağımsız devletten oluşan bir yapıya dönüşmesi, Soğuk Savaş’ın sonunu getirdi.

Bloklar

Soğuk Savaş döneminin uluslararası sistem açısından üç belirleyici özelliği vardır:

  • Birincisi, süper güçler olarak anılan Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ve Sovyet Sosyalist Cumhuriyet Birliği’nin (SSCB) hegemonyasına dayalı ve Doğu-Batı bloku ekseninde sürdürülen iki kutuplu ideolojik bir çatışmanın uluslararası sistemi belirlemesidir.
  • Bu dönemin ikinci önemli özelliği, askeri teknolojideki gelişmelerin (radar, jetler, füzeler, atom bombası) uzak mesafelerde de büyük yıkım yaratma gücü sağlamasıdır. ABD ve SSCB’yi süper güçler olarak diğer devletlerden (Britanya, Fransa, Almanya, Japonya, Çin) ayıran temel unsur, nükleer silah gücüne sahip olmalarıdır. Soğuk Savaş döneminin belirleyici unsurlarından biri de 1958-1968 yılları arasındaki nükleer silahlanma yarışı dır.
  • Soğuk Savaş Dönemi’nin üçüncü belirleyici özelliği ise, sistemde baskın olan ve sistemi belirleyen merkez kapitalist devletler-arasındaki siyasal ve ekonomik rekabetin, 3. Dünya ülkelerinde ciddi çatışmalara ve bunların sonucunda sosyal, siyasal ve ekonomik değişimlere yol açmasıdır. II. Dünya Savaşı’ndan sonra Afrika’daki birçok sömürgenin bağımsızlığını elde etmesiyle 1945-1975 yılları arasında ulus-devlet aktörlerinin sayısı 60’tan 130’a çıkarak dünya haritasını değiştirdi.

21. Yüzyılda Uluslararası Sistem

Soğuk Savaş’ın sona ermesi, sosyal, siyasal ve ekonomik bakımdan uluslararası ilişkiler açısından bir dönüm noktası oldu. Francis Fukuyama’nın çokça tartışılan “Tarihin Sonu” (1989) tezinde iddia ettiği, Sovyetler Birliği’nin dağılışıyla komünizmin de sonunun geldiği ve ABD’nin liderliğinde serbest pazar ekonomisi ile temsili demokrasinin zaferini ilan ettiği bir dönemin başlangıcı olduğu yönünde görüşler ortaya atıldı. Bu durum, ABD Başkanı George W. Bush’un Körfez Savaşı sırasında 11 Eylül 1990’daki konuşmasındaki ifadeyle “Yeni Dünya Düzeni” sürecinin başlangıcı oldu.

Aslında uluslararası sistemi belirleyen iki kutupluluğun yerini, ABD’nin egemen fakat tek güç olmadığı (ABD’ye rakip olarak Avrupa Birliği, Çin Halk Cumhuriyeti, Rusya Federasyonu ve Japonya’nın olduğu), çok kutuplu ve çok merkezli karmaşık bir sistemin aldığı görüldü.

Soğuk Savaş Dönemine kadar uluslararası sisteme hâkim olan Doğu-Batı, Kuzey-Güney gibi kamplaşmalar sona erdi. Samuel Huntington’un önceki dönemlerdeki ideolojik kamplaşmaların yerini alacağını öne sürdüğü “Medeniyetler Çatışması” (1993) tezine göre, Soğuk Savaş sonrası Dönemdeki çatışmalar, kültürler veya medeniyetler (Batı, İslam, Hindu, Latin Amerika, Çin, Afrika, Ortodoks, Budist) arasında gerçekleşecektir.

Değişen Dengeler ve Küresel Krizler

Ortadoğu’da 2010 yılında Kuzey Afrika ve Orta Doğu coğrafyasında başlayan “Arap Baharı” ve sonrasında yaşanan savaşların neden olduğu krizler; DEAŞ gibi terör örgütlerinin Suriye, Lübnan, Irak’ta neden olduğu şiddet ve devlet kurma taleplerinin yarattığı kriz; Avrupa Birliği’nin en güvenli ekonomik limanı olarak görülen Almanya’nın Euro bölgesinde yaşanan ekonomik kriz nedeniyle özellikle Kuzey Avrupa ülkeleriyle yaşadığı gerilim; Çin, Rusya, Hindistan gibi ülkelerin küresel ve bölgesel güç olarak yükselişleriyle küresel güç kayması, 21. yüzyılda uluslararası sistemin çok-aktörlü ve çalkantılı bir süreçle karşı karşıya kaldığına işaret ediyor. Bu süreç, bir yandan uluslararası sistemin ulus-ötesi meselelere dikkat kesilmesini ama bir yandan da askeri, ekonomik, kültürel ve siyasal iç politikasına odaklanmasını gerektiriyor.

Temel Meseleler

Özellikle 2011 yılında Suriye’de başlayan iç savaş sonucunda, göç ve mülteci sorunu önemli bir küresel mesele haline geldi. Resmi rakamlara göre Türkiye’de 3.2 milyondan fazla geçici koruma statüsünde Suriyeli bulunması nedeniyle, bu sorun en fazla Türkiye’yi etkilerken, Türkiye ve AB arasındaki ilişkilere de yansıması bulunmaktadır.

21. yüzyılın öne çıkan bir diğer temel sorunu, küresel terör olmuştur. 11 Eylül 2001 saldırılarıyla başlayan ve saldırılacak veya ilhak edilecek herhangi bir belirli toprağa sahip olmayan El Kaide ve DEAŞ’in özellikle A.B.D. ve Avrupa ülkelerini hedef aldığı bu terör ile uluslararası ilişkilerde sadece ülkesel devletler arasında gerçekleşen savaş anlayışını değiştirmiş (Cox, 2016) ve güvenlik siyasetini öne çıkarmıştır.

Aynı zamanda, Irak ve Suriye’deki çökmüş devletlerin neden olduğu boşluklar da, bu terör örgütlerinin “devlet kurma” iddialarına zemin hazırlamıştır. Öte yandan göç, mülteci ve terör sorunları çerçevesinde oluşan yabancı düşmanlığı ve İslam korkusu, özellikle Avrupa’da “Aşırı Sağ” ın yükselişine zemin hazırlamıştır.

0
mutlu
Mutlu
0
_zg_n
Üzgün
0
sinirli
Sinirli
0
_a_rm_
Şaşırmış
0
vir_sl_
Virüslü

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Giriş Yap

Giriş Yap

AÖF Ders Notları ve Açıköğretim Sistemi ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!