Türkiye´de Sosyoloji Dersi 7. Ünite Özet

Açıköğretim ders notları öğrenciler tarafından ders çalışma esnasında hazırlanmakta olup diğer ders çalışacak öğrenciler için paylaşılmaktadır. Sizlerde hazırladığınız ders notlarını paylaşmak istiyorsanız bizlere iletebilirsiniz.

Açıköğretim derslerinden Türkiye´de Sosyoloji Dersi 7. Ünite Özet için hazırlanan  ders çalışma dokümanına (ders özeti / sorularla öğrenelim) aşağıdan erişebilirsiniz. AÖF Ders Notları ile sınavlara çok daha etkili bir şekilde çalışabilirsiniz. Sınavlarınızda başarılar dileriz.

Türkiye Sosyolojisinin Temel Nitelikleri Ve Genel Eğilimleri

Türkiye’de Sosyolojinin Ana Yönelişi: BatıcılıkTürkçülük

Türk sosyolojisinin gerekliliğinden söz ederken, kendi içine kapalı, toplumumuzun sınırlılığını daha baştan benimseyen, dar toplum çıkarlarını savunan, Batı tarafından bize yakıştırılan “taşra sosyolojisi” anlayışını benimsememiz mümkün değildir. Türk sosyolojisinden söz etmenin ilk koşulu tarihimizden bilgi edinmek, gerekli sonuç ve dersleri çıkarmaktır. Diğer bir deyişle Türk sosyolojisinden ve sosyolojimizin kendi kimliğini kazanması gereğinden söz etmemize izin veren olgu, Türk toplum ve tarihinin farklı özellikler göstermesidir. Türk sosyolojisi Batı sosyolojisi ile belli bir ilişki içindedir. Ancak Fransız, Alman, İngiliz sosyoloji gelenekleri arasındaki farklılıklara rağmen ortak bir Batı sosyolojisinden söz edilmesine karşın, Türk sosyolojisi ile Batı sosyolojisi arasında ortaklığa dayalı bir bütünleşmeden, farklılıkların silinmesinden söz edilemez. Türkiye’de sosyolojinin başlangıcından bugüne dek Batıcılığın temel ve başat eğilimi oluşturduğu bir gerçektir. Paradigma ve kavramlar, çözüm önerileri Batı sosyolojisinden aktarılmıştır. Türkiye’de sosyoloji alanında karşımıza çıkan Türkçülük, İslamcılık, liberalizm, sosyalizm gibi akımlar farklı düzeylerde Batıcılıkla ilişkilidir. Her biri Türkiye’nin Batı çıkarlarına uyumlulaştırılması ya da modernleştirilmesi yolunda farklı çözüm stratejilerini temsil etmektedir. Türk sosyolojisinde Batıcılığın temel bir yöneliş oluşturması ve Türkçülük, İslamcılık gibi Türk/İslam kültür ve uygarlık havzasıyla ilişki olması beklenen akımların bile Batıcılık ana akımıyla bir şekilde bağlantılı olması, Türk sosyolojisinin Batı sosyolojisinden farklılığının bir göstergesidir. Türk sosyolojisinin başlıca konusu Batılılaşmadır. Türkiye’de 19. yüzyılda devletin Batılılaşma tercihine yönelmesi sosyoloji gibi birçok sosyal bilimlerin Osmanlı üzerindeki etkisini gözler önüne sermiştir. Sosyolojinin Osmanlı İmparatorluğu’na girişinde önemli rol oynayan etkenlerden biri, pek çoğu el altından ve az sayıda bile olsa nüshaları devlet sınırları içine giren yurtdışındaki Genç Osmanlı ve Jön Türk topluluklarının yayımladıkları ve temelde siyasi fikirler içeren gazete ve dergiler olmuştur. Sosyoloji ve sosyal bilim teorisi alanında asıl büyük canlılık ve yenilik II. Meşrutiyetin ilanı ertesinde gerçekleşir. Canlılığın görünürdeki ilk nedeni olmasa bile tezahürü, meşrutiyetin ilanı ile birlikte sarayın artık tekmerkez olma niteliğini, dolayısıyla fikir hareketlerini ve matbuatı denetleme olanağını yitirmesidir. Türkiye’de Batıcılaşmanın resmî siyaset düzeyinde kabul edilmesi yanında bir dünya görüşü olarak gündeme gelmesinde yeni siyasi kadroların devlete el koyması önemli bir rol oynamıştır. Ziya Gökalp ve Prens Sabahattin’in sosyolojiye olan ilgisi Batı içinde farklı devletlere bağlı siyaset seçimlerine uygun olarak karşıtlık göstermiştir. Ülkemizde sosyoloji çerçevesinde Batıcılığın ve güncel siyasete aşırı bağlılığın tezahürlerine Prens Sabahattin’in öncüsü olduğu Science Sociale okulunun çalışmalarında karşılaşmaktayız. Prens Sabahattin’in görüşlerinin iki önemli dayanağı, serbest bireysel girişim ve adem-i merkeziyet ilkesiydi. Buna uygun olarak, kamucu bir toplum tipi içinde gördüğü Türk toplumunun bireyci bir toplum tipine doğru evrilmesi gerektiğini ileri sürdü. II. Dünya Savaşı’nı izleyen dönemde çok partili yaşama geçiş, ABD’nin Marshall yardımı ve ülkenin Amerikan yanlısı siyasete bağlanması ile Prens Sabahattin’in sosyoloji çizgisi uzun süren bir kesintiden sonra- yeniden canlanma göstermiştir. 1960’larda Devlet Planlama Teşkilatı’nın kuruluşu, ekonomide planlama fikrinin öne geçmesi, Marksist akımın ülkenin düşünce gündeminde önemli bir yer işgal etmeye başlaması gibi gelişmeler Science Sociale akımının yeniden sönükleşmesine yol açmıştır. 1980’lerde liberal politikaların ön plana çıkmasıyla Prens Sabahattin’in görüşleri yeniden hatırlanacaktır. Dönemin başbakanı Turgut Özal, partisinin Prens Sabahattin’in temsil ettiği fikirlerin devamcısı olduğunu öne sürecektir. Liberal, Marksist, ulusçu vb. akımların hazır reçetelerine bağlanarak toplumun çıkarına uygun, yerli çözümler üretmek mümkün olmamıştır. Türkçülük, Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminde siyasi ve entelektüel bir seçenek olarak beliren bir akımdır. Başlangıçta Türkçülük Osmanlı aydınının zihniyetine oldukça aykırı bir düşünceydi. Türkçülük Osmanlı aydınları tarafından geliştirilip idealize edilmiş, sosyolojik/bilimsel bir kisveye büründürülmüş ve öncülüğü üstlenilmiş bir akım olmaktan uzaktı. Batı’dan ithal edilen değişik akımlar gibi Türkçülük de, devletin siyasi yönelişlerine bağlı olarak zamanla benimsendi ve gelişme gösterdi. Türkçülüğün etkili bir siyasal akım ve aynı zamanda bir sosyoloji anlayışı olarak benimsenmesi II. Meşrutiyet’in ilk yıllarına rastlar. 1910’larda Rusya’dan gelen Türkçülerin öncülüğünde kurulan Türk Yurdu dergisi çevresinde gelişen akım, kısa sürede Ziya Gökalp’in sosyolojik incelemeleriyle en yetkin ifadesine kavuşmuştur. Türkçülüğün ilk etkili dönemi II. Meşrutiyet sonrasıdır. Meşrutiyet’in ilanı siyasi kadroların değişimini sağlamış, yeni kadrolar Batı’yla kurdukları ilişki çerçevesinde Türkçülüğü öne çıkarmışlardır. Ziya Gökalp, gerek II. Meşrutiyet gerekse Cumhuriyet döneminde devletin dayanacağı ideolojik esasları ortaya koyma çabası içinde olan bir sosyoloğumuzdur. Ziya Gökalp’in asistanlığını yapan Tekinalp (Moiz Kohen)’in adını da burada anmalıyız. I. Dünya Savaşı yıllarında “Türkler Bu Muharebeden Ne Kazanabilirler?” başlıklı çalışmasında Türklere Turan yolunu gösteren Tekinalp, Türkçe ve diğer dillerde yayınladığı “Türkler Bir Ruh-u Milli Arıyorlar”, Türkizm ve Pantürkizm, Türkleştirme başlıklı çalışmalarıyla Anadolu ile sınırlı bir Türkçülük anlayışının devamcısı olmuştur. Türkçü öğretinin kendi içinde bir saflık taşımadığını, görüş ortaklığı içermediğini de eklememiz gerekiyor. Bu farklılaşmayı anlamanın en sağlam yolu, Gökalp, Akçura, Ağaoğlu ve Halide Edip gibi bir döneme damgasını vurmuş ulusçu aydınların düşünce ve eylemleri arasındaki farklılığı göz önünde bulundurmaktan geçer. Sözgelişi 1919’da Amerikan mandası savunusu yapan Halide Edip’in; yine aynı yıllarda İngiltere’nin ve bireyci liberalizmin üstünlüğü düşüncesine ulaşan Ağaoğlu’nun Türk ulusçuluğu fikrini ne ölçüde tutarlı biçimde temsil ettikleri soru konusudur. Onları Gökalp ile aynı düzlemde değerlendirme güçlüğü bulunmaktadır. Bununla birlikte Gökalp’in İslamiyet ve Türklük ilişkisi üzerine görüşleri zamana ve ülke koşullara bağlı olarak dönüşüm geçirmiştir. Bu dönüşümün izlerini Cumhuriyet’in ilanı sırasında kaleme aldığı Türkçülüğün Esasları eserinde açık bir biçimde görmek mümkündür. İmparatorluk çökmüş, yıkıntıları arasından yeni bir devlet doğmuştur. Bu koşullar altında Gökalp, sistemini yeni baştan gözden geçirmiş, yeni kurulan ulus-devlet yapısına daha uygun olacağını düşündüğü laik bir anlayışı benimsemiş ve “İslamlaşmak” ilkesini “Türkleşmek” lehine sisteminden dışlamıştır. Benzer bir revizyon, Turancılık görüşü için geçerlidir. Gökalp’in gözünde Turan artık “uzak bir ideal”dir. Gökalp, getirdiği kültüruygarlık ayrımı ile de Cumhuriyet rejiminin Batılılaşma tercihini doğrulayan bir kanal açmıştır. Aslında bu ayrım, Türkleşme ile Batılılaşma seçenekleri arasında hem bir denge hem de uyum olması gerektiği düşüncesini içeriyordu. Sosyolojiye düşen görev, Osmanlı’dan vazgeçilmesi sonrasında Cumhuriyeti ve Anadolu ile sınırlı bir Türkçülüğü savunmak olmuştur. Sosyoloji giderek her Türk vatandaşının bilmesi gerekli görülen “medeni bilgiler kılavuzu”na dönüşmüştür. Türk sosyolojisinde uzun bir dönem boyunca egemen çizgiyi oluşturan ulusçuluk zamanla dünya ve Türkiye konjonktürüne bağlı farklı yorumlar kazanmış, başlangıçtaki özelliklerinden uzaklaşmıştır.

İmparatorlukla İlişkili İslamcılıktan Laikliğe

Batı’dan aktarılan çeşitli siyasi akımlara karşı ilk tepkiler, bu akımların laiklik ve pozitivizmle ilişkili olduğu savından hareketle İslamcılar tarafından geliştirilmiştir. Bu tutum bir anlamda Müslüman toplumu zorlayıcı birtakım yeni girişimlere karşı ahlaki, dini bir tepki biçimindedir. Ancak sonuçta İslamcılık akımı da, içine barındırdığı Batı karşıtı bütün direnç unsurlarına rağmen, Batıcılaşma akımı içinde Batılı devletlerle iş birliği yapmanın bir yolu olmuştur. Batı’dan aktarılan çeşitli siyasi akımlara karşı ilk tepkiler, bu akımların laiklik ve pozitivizmle ilişkili olduğu savından hareketle İslamcılar tarafından geliştirilmiştir. Bu tutum bir anlamda Müslüman toplumu zorlayıcı birtakım yeni girişimlere karşı ahlaki, dini bir tepki biçimindedir. Ancak sonuçta İslamcılık akımı da, içine barındırdığı Batı karşıtı bütün direnç unsurlarına rağmen, Batıcılaşma akımı içinde Batılı devletlerle iş birliği yapmanın bir yolu olmuştur. Sosyologlarımız arasında dinsel konulara olan ilgi sosyolojinin daha ülkemize girişi sırasında başlamış, sonraki dönemde de sürmüştür. Ziya Gökalp İlm-i İçtimai Dini, Hilmi Ziya Ülken Dini Sosyoloji, Cahit Tanyol Laik Ahlaka Giriş ve Laiklik ve İrtica, Muzaffer Sencer Dinin Türk Toplumuna Etkileri başlıklı eserlerini kaleme almışlardır. Bütün bu çalışmalarda din/İslamiyet azgelişmişliğin bir nedeni olarak ele alınmaktadır. Doğu toplumlarında laiklik kavramının karşılığının Batı’daki ile aynı anlamda ele alınması tartışmalı bir konudur. Batı’da laiklik düşüncesi, özellikle feodalizm tecrübesini yaşamış Batı Avrupa toplumlarına özgü toplumsal ilişkilerin ve sorunlarının bir ürünüdür. Buna karşılık genel olarak Doğu uygarlıklarında ve Osmanlı-Türk toplumunda benzer bir ayrım ve çatışkıya tanık olunmamaktadır. Aksine Doğu-İslam uygarlıklarında çağlar boyunca din kurumu daima merkezî devletin (sarayın) emrinde olmuş, devletin dışında ve devlete karşı bağımsız bir güç oluşturmamıştır. Bu nedenle İslam toplumlarında Batı Hristiyanlığında karşımıza çıkan ve sosyo-ekonomik ve siyasal bakımdan bağımsız bir güç meydana getiren ruhban sınıftan söz edilemez. Türk toplum tarihinde, kendi içinde bir kast oluşturan, özerk bir siyasal iktidara ve (geniş çaplı özel mülkiyet gaspı ve aforoz yetkisi gibi) toplumsal ayrıcalıklara sahip bir ruhban sınıfından söz etmek güçtür. Yüzyıllar boyunca Osmanlı himayesi altında yaşayan Ortodoks Hıristiyanların “papanın cübbesini görmektense Osmanlı’nın sarığını tercih ederiz” ünlü deyişinin sırrı da burada yatmaktadır. Cumhuriyet kurulduktan sonra laiklik ilkesi yeni rejimin temel ve vazgeçilmez dayanakları arasında yer almış ve toplum için biçilen Batılılaşma/çağdaşlaşma tasarımının temelini oluşturmuştur. Osmanlı sonrası yeni Türkiye devleti daha kuruluşu sırasında laiklik ilkesini benimsemiş ve rejimin temel, değişmez bir unsuru halinde muhafaza etmiştir. Türk toplum tarihinin hiçbir döneminde laiklik ilkesine aykırı uygulamalar görülmemiştir. Din adamlarının devleti yönetmesi veya devlet işlerine karışmaları söz konusu değildir. Bu durumda laiklik ilkesinin asıl amacının ne olduğu soru konusudur. Asıl amaç Batılılaşmaktır. Bu nedenle, birçok kurum, düşünce ve değerin olduğu gibi laiklik ilkesinin de Batı’dan alınması yoluna gidilmiştir. Ancak son yıllarda Türkiye’nin geçmişteki Batılılaşma çabalarına ve yöntemine ilişkin birtakım eleştiriler getirilmeye başlanmıştır. Bunların başında da laiklik ilkesi ve uygulamaları gelmektedir. Küreselleşme ve postmodernizm tartışmalarıyla Türkiye gibi ülkelerin uluslaşma, laiklik gibi modern ilkeleri sorgulanırken, laiklik karşıtı, dinsel, mezhepsel ve etnik farklılıklar kışkırtılmaktadır. Günümüzde ise İslamiyet’i, gerek dünyevi bir toplumsal yaşama formu gerekse bir öğreti olarak modernizmin parametreleriyle uyumlu gösterme çabası giderek hâkim olmuştur. İslam’ı kamusal alanda görünür kılma yönündeki meşruiyet arayışları 1990’lı ve 2000’li yıllar boyunca sürmüştür. 1960’lı yıllarda Ortodoks Marksizmin savunuculuğunu eski bir sosyolog olan Behice Boran yapmıştır. Ancak onun serüveninin Sovyetler Birliği’nin serüveniyle birlikte son bulması Türkiye’de sosyalizm anlayışının ne kadar dar bir anlayışın ürünü olduğunun göstergesidir. Türkiye’de Marksizm kaynaklı en verimli tartışmalar 1960’lı yıllarda yürütülmüştür. Ancak Marksizm, diğer birçok Batılı “izm” gibi Batı dışı toplumları modernleştirmenin bir yolu, aracı olarak yorumlanmış ve Batı Marksizmi tartışmaları herhangi bir farklı yoruma tabi tutulmadan ülkemize aktarılmıştır. Bu çerçevede getirilen öneriler, Batı gelişme çizgisinin mutlaklaştırılmasını ve Türk toplumunun kendi geçmiş mirasının küçümsenmesini beraberinde getirmiştir. 1960’lardaki bu yöndeki tartışmalardan günümüze verimli ve yararlanılabilecek hiçbir şey kalmamıştır. Bütün bu tartışmalar 1980’lerden itibaren zayıflamış, 1990’larda ise silinip gitmiştir. Sosyalizm düşüncesini savunmakla birlikte Batı sosyalizmine mesafeyle yaklaşan ve bu akıma yerli bir yorum getirme çabası içinde olan tek düşünürümüz Kemal Tahir’dir.

Türk Sosyolojisinde Doğu-Batı Çatışması

Türk sosyolojisi Türkiye’nin özel konumuna bağlı olarak Batı sosyolojisinden farklılaşır. Türk sosyolojisi deyiminden anlaşılması gereken, Türk toplumunun dünya içinde kendine ait bir yeri ve rolünün, gelişmeler önünde farklı bir sözünün olduğudur. Ayrıca Türk sosyolojisinden söz etmemize izin veren bir gerekçe Türk toplum ve tarihinin farklı özellikler göstermesidir. Türk sosyolojisi güncel siyasi değişmelere bağlanarak kısırlaşmış, aktarmacılığın öne çıkmasıyla kendi toplum kimliğine dayalı bir süreklilik ve zenginlik sağlayamamıştır. Türk sosyolojisinin kimliğini bulması, sorunların açıklanması ve çözümünde kendisine ait kaynakları olması, kendi tarihinden sonuçlar çıkarmasıyla mümkündür. Bu yönde anlamlı bir çaba Baykan Sezer’den gelmiştir. Baykan Sezer Türkiye’de sosyolojinin yörüngesini değiştiren kişidir. Batı-merkezli toplum teorileri arasında uygun seçimi yapmak üzere sürekli arayışlarla kendini tüketmemiş, bütün mesaisini yerli bir sosyoloji anlayışını oluşturma yolunda harcamıştır. Onun sosyoloji anlayışı, dünya tarihinin ve Türk toplum tarihinin deneyim ve birikimlerini inkâra yönelmeyen, bu deneyim ve birikimden yararlanma yolunu seçen bir anlayıştır. Baykan Sezer’in kırk yılı aşan yoğun çabası sonunda bugün ana hatları ile sorunları, konuları, yerli referans ve dayanakları ile belirginleşmiş bir Türk sosyolojisinden söz edilebilir. Türk toplumu önemini ve kimliğini Doğu-Batı ilişkileri içinde kazanmıştır. Türk sosyolojisi, Kemal Tahir ve Baykan Sezer’in Doğu-Batı çatışmasını ve bu çatışmada Türkiye’nin Batı karşısında yerini ve rolünü gündeme getirmesiyle yeni bir döneme girmiştir. Kemal Tahir, sosyalist dünya görüşünü benimsemekle birlikte Batı sosyalizminin şablonlarıyla yetinmeyerek bize önerilen çözüm önerilerini sorgulamış, olayları ele alış tarzı ve özgül sosyalizm arayışıyla Türk toplum gerçeği üzerinde bilinçlenmemizi sağlamıştır. Baykan Sezer onun bu arayışlarını Doğu-Batı çatışması görüşüyle geliştirerek, Türkiye’nin sorunlarını Türk toplum tarihinin birikimine dayalı bir açıklama çerçevesine oturtmuştur. Baykan Sezer’in ölümünü izleyen son on yıllık dönemde, onun sosyolojimizde açtığı çığırın giderek gelişip zenginleştiği ve Türkiye’deki hakim sosyoloji anlayışları arasında kendisine bağlı bir yer açtığı görülmektedir. Baykan Sezer düşüncesinin Türkiye’de ağırlık kazanmasında dönemin koşul ve özellikleri yanında, Batı seçiminin çözüm olmaması, mevcut açıklamaların yetersizliği ve sosyologlarımızın geçmişten günümüze sorduğu belli sorulara Baykan Sezer’in farklı bir açıdan cevap vermesi de önemli bir rol oynamıştır. Türk sosyolojine temel özelliklerini kazandıran belli başlı eğilimler (Türkçülük, İslamcılık, laiklik, Batı sosyalizmi) Batı ile ilişkilerimizde belli bir uyumu belirtmekten öteye geçmemiştir. Günümüzde Batı’nın kendi lehine kurmuş olduğu dünya dengesi içinde, önceki dönemin iç çelişki ve farklılaşmaları son bulmuştur. Ancak Batı’nın mevcut egemenlik ilişkilerini mutlaklaştırması, yeni düzen arayışlarına set çekmesi bir kısır döngüye neden olmaktadır. Mevcut Batı egemenliğinden başka alternatiflerin önünün tıkanması hem Doğu toplumlarının hem de Batı toplumlarının çürümesine, kimliklerinin bozulmasına neden olmaktadır. Türk sosyolojisinin günümüzde canlılığını sağlayan enerji Baykan Sezer sosyolojisinin mevcut dünya dengesini ve egemen sosyoloji anlayışını sorgulama gücünden kaynaklanmaktadır. Doğu-Batı çatışması görüşü olayları araştırma ve sorgulama yerine geçen hazır bir kalıp değildir. Sorunları ele almamıza, kurcalamamıza ve sorgulamamıza izin veren bir yaklaşım biçimidir. Bu yaklaşım biçimi Türk sosyolojisine düşünce canlılığı kazandırması yanında mevcut sosyoloji anlayışlarını Türk toplum ve tarihi temelinde sorgulama imkânı kazandırmaktadır. Türk sosyolojisi önemini, geçerlilik ve meşruluğunu mevcut dünya düzeninin getirmiş olduğu sorun ve sınırlamaları aşma gücü ve hakkından almaktadır.

Türkiye’de Sosyolojinin Ana Yönelişi: BatıcılıkTürkçülük

Türk sosyolojisinin gerekliliğinden söz ederken, kendi içine kapalı, toplumumuzun sınırlılığını daha baştan benimseyen, dar toplum çıkarlarını savunan, Batı tarafından bize yakıştırılan “taşra sosyolojisi” anlayışını benimsememiz mümkün değildir. Türk sosyolojisinden söz etmenin ilk koşulu tarihimizden bilgi edinmek, gerekli sonuç ve dersleri çıkarmaktır. Diğer bir deyişle Türk sosyolojisinden ve sosyolojimizin kendi kimliğini kazanması gereğinden söz etmemize izin veren olgu, Türk toplum ve tarihinin farklı özellikler göstermesidir. Türk sosyolojisi Batı sosyolojisi ile belli bir ilişki içindedir. Ancak Fransız, Alman, İngiliz sosyoloji gelenekleri arasındaki farklılıklara rağmen ortak bir Batı sosyolojisinden söz edilmesine karşın, Türk sosyolojisi ile Batı sosyolojisi arasında ortaklığa dayalı bir bütünleşmeden, farklılıkların silinmesinden söz edilemez. Türkiye’de sosyolojinin başlangıcından bugüne dek Batıcılığın temel ve başat eğilimi oluşturduğu bir gerçektir. Paradigma ve kavramlar, çözüm önerileri Batı sosyolojisinden aktarılmıştır. Türkiye’de sosyoloji alanında karşımıza çıkan Türkçülük, İslamcılık, liberalizm, sosyalizm gibi akımlar farklı düzeylerde Batıcılıkla ilişkilidir. Her biri Türkiye’nin Batı çıkarlarına uyumlulaştırılması ya da modernleştirilmesi yolunda farklı çözüm stratejilerini temsil etmektedir. Türk sosyolojisinde Batıcılığın temel bir yöneliş oluşturması ve Türkçülük, İslamcılık gibi Türk/İslam kültür ve uygarlık havzasıyla ilişki olması beklenen akımların bile Batıcılık ana akımıyla bir şekilde bağlantılı olması, Türk sosyolojisinin Batı sosyolojisinden farklılığının bir göstergesidir. Türk sosyolojisinin başlıca konusu Batılılaşmadır. Türkiye’de 19. yüzyılda devletin Batılılaşma tercihine yönelmesi sosyoloji gibi birçok sosyal bilimlerin Osmanlı üzerindeki etkisini gözler önüne sermiştir. Sosyolojinin Osmanlı İmparatorluğu’na girişinde önemli rol oynayan etkenlerden biri, pek çoğu el altından ve az sayıda bile olsa nüshaları devlet sınırları içine giren yurtdışındaki Genç Osmanlı ve Jön Türk topluluklarının yayımladıkları ve temelde siyasi fikirler içeren gazete ve dergiler olmuştur. Sosyoloji ve sosyal bilim teorisi alanında asıl büyük canlılık ve yenilik II. Meşrutiyetin ilanı ertesinde gerçekleşir. Canlılığın görünürdeki ilk nedeni olmasa bile tezahürü, meşrutiyetin ilanı ile birlikte sarayın artık tekmerkez olma niteliğini, dolayısıyla fikir hareketlerini ve matbuatı denetleme olanağını yitirmesidir. Türkiye’de Batıcılaşmanın resmî siyaset düzeyinde kabul edilmesi yanında bir dünya görüşü olarak gündeme gelmesinde yeni siyasi kadroların devlete el koyması önemli bir rol oynamıştır. Ziya Gökalp ve Prens Sabahattin’in sosyolojiye olan ilgisi Batı içinde farklı devletlere bağlı siyaset seçimlerine uygun olarak karşıtlık göstermiştir. Ülkemizde sosyoloji çerçevesinde Batıcılığın ve güncel siyasete aşırı bağlılığın tezahürlerine Prens Sabahattin’in öncüsü olduğu Science Sociale okulunun çalışmalarında karşılaşmaktayız. Prens Sabahattin’in görüşlerinin iki önemli dayanağı, serbest bireysel girişim ve adem-i merkeziyet ilkesiydi. Buna uygun olarak, kamucu bir toplum tipi içinde gördüğü Türk toplumunun bireyci bir toplum tipine doğru evrilmesi gerektiğini ileri sürdü. II. Dünya Savaşı’nı izleyen dönemde çok partili yaşama geçiş, ABD’nin Marshall yardımı ve ülkenin Amerikan yanlısı siyasete bağlanması ile Prens Sabahattin’in sosyoloji çizgisi uzun süren bir kesintiden sonra- yeniden canlanma göstermiştir. 1960’larda Devlet Planlama Teşkilatı’nın kuruluşu, ekonomide planlama fikrinin öne geçmesi, Marksist akımın ülkenin düşünce gündeminde önemli bir yer işgal etmeye başlaması gibi gelişmeler Science Sociale akımının yeniden sönükleşmesine yol açmıştır. 1980’lerde liberal politikaların ön plana çıkmasıyla Prens Sabahattin’in görüşleri yeniden hatırlanacaktır. Dönemin başbakanı Turgut Özal, partisinin Prens Sabahattin’in temsil ettiği fikirlerin devamcısı olduğunu öne sürecektir. Liberal, Marksist, ulusçu vb. akımların hazır reçetelerine bağlanarak toplumun çıkarına uygun, yerli çözümler üretmek mümkün olmamıştır. Türkçülük, Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminde siyasi ve entelektüel bir seçenek olarak beliren bir akımdır. Başlangıçta Türkçülük Osmanlı aydınının zihniyetine oldukça aykırı bir düşünceydi. Türkçülük Osmanlı aydınları tarafından geliştirilip idealize edilmiş, sosyolojik/bilimsel bir kisveye büründürülmüş ve öncülüğü üstlenilmiş bir akım olmaktan uzaktı. Batı’dan ithal edilen değişik akımlar gibi Türkçülük de, devletin siyasi yönelişlerine bağlı olarak zamanla benimsendi ve gelişme gösterdi. Türkçülüğün etkili bir siyasal akım ve aynı zamanda bir sosyoloji anlayışı olarak benimsenmesi II. Meşrutiyet’in ilk yıllarına rastlar. 1910’larda Rusya’dan gelen Türkçülerin öncülüğünde kurulan Türk Yurdu dergisi çevresinde gelişen akım, kısa sürede Ziya Gökalp’in sosyolojik incelemeleriyle en yetkin ifadesine kavuşmuştur. Türkçülüğün ilk etkili dönemi II. Meşrutiyet sonrasıdır. Meşrutiyet’in ilanı siyasi kadroların değişimini sağlamış, yeni kadrolar Batı’yla kurdukları ilişki çerçevesinde Türkçülüğü öne çıkarmışlardır. Ziya Gökalp, gerek II. Meşrutiyet gerekse Cumhuriyet döneminde devletin dayanacağı ideolojik esasları ortaya koyma çabası içinde olan bir sosyoloğumuzdur. Ziya Gökalp’in asistanlığını yapan Tekinalp (Moiz Kohen)’in adını da burada anmalıyız. I. Dünya Savaşı yıllarında “Türkler Bu Muharebeden Ne Kazanabilirler?” başlıklı çalışmasında Türklere Turan yolunu gösteren Tekinalp, Türkçe ve diğer dillerde yayınladığı “Türkler Bir Ruh-u Milli Arıyorlar”, Türkizm ve Pantürkizm, Türkleştirme başlıklı çalışmalarıyla Anadolu ile sınırlı bir Türkçülük anlayışının devamcısı olmuştur. Türkçü öğretinin kendi içinde bir saflık taşımadığını, görüş ortaklığı içermediğini de eklememiz gerekiyor. Bu farklılaşmayı anlamanın en sağlam yolu, Gökalp, Akçura, Ağaoğlu ve Halide Edip gibi bir döneme damgasını vurmuş ulusçu aydınların düşünce ve eylemleri arasındaki farklılığı göz önünde bulundurmaktan geçer. Sözgelişi 1919’da Amerikan mandası savunusu yapan Halide Edip’in; yine aynı yıllarda İngiltere’nin ve bireyci liberalizmin üstünlüğü düşüncesine ulaşan Ağaoğlu’nun Türk ulusçuluğu fikrini ne ölçüde tutarlı biçimde temsil ettikleri soru konusudur. Onları Gökalp ile aynı düzlemde değerlendirme güçlüğü bulunmaktadır. Bununla birlikte Gökalp’in İslamiyet ve Türklük ilişkisi üzerine görüşleri zamana ve ülke koşullara bağlı olarak dönüşüm geçirmiştir. Bu dönüşümün izlerini Cumhuriyet’in ilanı sırasında kaleme aldığı Türkçülüğün Esasları eserinde açık bir biçimde görmek mümkündür. İmparatorluk çökmüş, yıkıntıları arasından yeni bir devlet doğmuştur. Bu koşullar altında Gökalp, sistemini yeni baştan gözden geçirmiş, yeni kurulan ulus-devlet yapısına daha uygun olacağını düşündüğü laik bir anlayışı benimsemiş ve “İslamlaşmak” ilkesini “Türkleşmek” lehine sisteminden dışlamıştır. Benzer bir revizyon, Turancılık görüşü için geçerlidir. Gökalp’in gözünde Turan artık “uzak bir ideal”dir. Gökalp, getirdiği kültüruygarlık ayrımı ile de Cumhuriyet rejiminin Batılılaşma tercihini doğrulayan bir kanal açmıştır. Aslında bu ayrım, Türkleşme ile Batılılaşma seçenekleri arasında hem bir denge hem de uyum olması gerektiği düşüncesini içeriyordu. Sosyolojiye düşen görev, Osmanlı’dan vazgeçilmesi sonrasında Cumhuriyeti ve Anadolu ile sınırlı bir Türkçülüğü savunmak olmuştur. Sosyoloji giderek her Türk vatandaşının bilmesi gerekli görülen “medeni bilgiler kılavuzu”na dönüşmüştür. Türk sosyolojisinde uzun bir dönem boyunca egemen çizgiyi oluşturan ulusçuluk zamanla dünya ve Türkiye konjonktürüne bağlı farklı yorumlar kazanmış, başlangıçtaki özelliklerinden uzaklaşmıştır.

İmparatorlukla İlişkili İslamcılıktan Laikliğe

Batı’dan aktarılan çeşitli siyasi akımlara karşı ilk tepkiler, bu akımların laiklik ve pozitivizmle ilişkili olduğu savından hareketle İslamcılar tarafından geliştirilmiştir. Bu tutum bir anlamda Müslüman toplumu zorlayıcı birtakım yeni girişimlere karşı ahlaki, dini bir tepki biçimindedir. Ancak sonuçta İslamcılık akımı da, içine barındırdığı Batı karşıtı bütün direnç unsurlarına rağmen, Batıcılaşma akımı içinde Batılı devletlerle iş birliği yapmanın bir yolu olmuştur. Batı’dan aktarılan çeşitli siyasi akımlara karşı ilk tepkiler, bu akımların laiklik ve pozitivizmle ilişkili olduğu savından hareketle İslamcılar tarafından geliştirilmiştir. Bu tutum bir anlamda Müslüman toplumu zorlayıcı birtakım yeni girişimlere karşı ahlaki, dini bir tepki biçimindedir. Ancak sonuçta İslamcılık akımı da, içine barındırdığı Batı karşıtı bütün direnç unsurlarına rağmen, Batıcılaşma akımı içinde Batılı devletlerle iş birliği yapmanın bir yolu olmuştur. Sosyologlarımız arasında dinsel konulara olan ilgi sosyolojinin daha ülkemize girişi sırasında başlamış, sonraki dönemde de sürmüştür. Ziya Gökalp İlm-i İçtimai Dini, Hilmi Ziya Ülken Dini Sosyoloji, Cahit Tanyol Laik Ahlaka Giriş ve Laiklik ve İrtica, Muzaffer Sencer Dinin Türk Toplumuna Etkileri başlıklı eserlerini kaleme almışlardır. Bütün bu çalışmalarda din/İslamiyet azgelişmişliğin bir nedeni olarak ele alınmaktadır. Doğu toplumlarında laiklik kavramının karşılığının Batı’daki ile aynı anlamda ele alınması tartışmalı bir konudur. Batı’da laiklik düşüncesi, özellikle feodalizm tecrübesini yaşamış Batı Avrupa toplumlarına özgü toplumsal ilişkilerin ve sorunlarının bir ürünüdür. Buna karşılık genel olarak Doğu uygarlıklarında ve Osmanlı-Türk toplumunda benzer bir ayrım ve çatışkıya tanık olunmamaktadır. Aksine Doğu-İslam uygarlıklarında çağlar boyunca din kurumu daima merkezî devletin (sarayın) emrinde olmuş, devletin dışında ve devlete karşı bağımsız bir güç oluşturmamıştır. Bu nedenle İslam toplumlarında Batı Hristiyanlığında karşımıza çıkan ve sosyo-ekonomik ve siyasal bakımdan bağımsız bir güç meydana getiren ruhban sınıftan söz edilemez. Türk toplum tarihinde, kendi içinde bir kast oluşturan, özerk bir siyasal iktidara ve (geniş çaplı özel mülkiyet gaspı ve aforoz yetkisi gibi) toplumsal ayrıcalıklara sahip bir ruhban sınıfından söz etmek güçtür. Yüzyıllar boyunca Osmanlı himayesi altında yaşayan Ortodoks Hıristiyanların “papanın cübbesini görmektense Osmanlı’nın sarığını tercih ederiz” ünlü deyişinin sırrı da burada yatmaktadır. Cumhuriyet kurulduktan sonra laiklik ilkesi yeni rejimin temel ve vazgeçilmez dayanakları arasında yer almış ve toplum için biçilen Batılılaşma/çağdaşlaşma tasarımının temelini oluşturmuştur. Osmanlı sonrası yeni Türkiye devleti daha kuruluşu sırasında laiklik ilkesini benimsemiş ve rejimin temel, değişmez bir unsuru halinde muhafaza etmiştir. Türk toplum tarihinin hiçbir döneminde laiklik ilkesine aykırı uygulamalar görülmemiştir. Din adamlarının devleti yönetmesi veya devlet işlerine karışmaları söz konusu değildir. Bu durumda laiklik ilkesinin asıl amacının ne olduğu soru konusudur. Asıl amaç Batılılaşmaktır. Bu nedenle, birçok kurum, düşünce ve değerin olduğu gibi laiklik ilkesinin de Batı’dan alınması yoluna gidilmiştir. Ancak son yıllarda Türkiye’nin geçmişteki Batılılaşma çabalarına ve yöntemine ilişkin birtakım eleştiriler getirilmeye başlanmıştır. Bunların başında da laiklik ilkesi ve uygulamaları gelmektedir. Küreselleşme ve postmodernizm tartışmalarıyla Türkiye gibi ülkelerin uluslaşma, laiklik gibi modern ilkeleri sorgulanırken, laiklik karşıtı, dinsel, mezhepsel ve etnik farklılıklar kışkırtılmaktadır. Günümüzde ise İslamiyet’i, gerek dünyevi bir toplumsal yaşama formu gerekse bir öğreti olarak modernizmin parametreleriyle uyumlu gösterme çabası giderek hâkim olmuştur. İslam’ı kamusal alanda görünür kılma yönündeki meşruiyet arayışları 1990’lı ve 2000’li yıllar boyunca sürmüştür. 1960’lı yıllarda Ortodoks Marksizmin savunuculuğunu eski bir sosyolog olan Behice Boran yapmıştır. Ancak onun serüveninin Sovyetler Birliği’nin serüveniyle birlikte son bulması Türkiye’de sosyalizm anlayışının ne kadar dar bir anlayışın ürünü olduğunun göstergesidir. Türkiye’de Marksizm kaynaklı en verimli tartışmalar 1960’lı yıllarda yürütülmüştür. Ancak Marksizm, diğer birçok Batılı “izm” gibi Batı dışı toplumları modernleştirmenin bir yolu, aracı olarak yorumlanmış ve Batı Marksizmi tartışmaları herhangi bir farklı yoruma tabi tutulmadan ülkemize aktarılmıştır. Bu çerçevede getirilen öneriler, Batı gelişme çizgisinin mutlaklaştırılmasını ve Türk toplumunun kendi geçmiş mirasının küçümsenmesini beraberinde getirmiştir. 1960’lardaki bu yöndeki tartışmalardan günümüze verimli ve yararlanılabilecek hiçbir şey kalmamıştır. Bütün bu tartışmalar 1980’lerden itibaren zayıflamış, 1990’larda ise silinip gitmiştir. Sosyalizm düşüncesini savunmakla birlikte Batı sosyalizmine mesafeyle yaklaşan ve bu akıma yerli bir yorum getirme çabası içinde olan tek düşünürümüz Kemal Tahir’dir.

Türk Sosyolojisinde Doğu-Batı Çatışması

Türk sosyolojisi Türkiye’nin özel konumuna bağlı olarak Batı sosyolojisinden farklılaşır. Türk sosyolojisi deyiminden anlaşılması gereken, Türk toplumunun dünya içinde kendine ait bir yeri ve rolünün, gelişmeler önünde farklı bir sözünün olduğudur. Ayrıca Türk sosyolojisinden söz etmemize izin veren bir gerekçe Türk toplum ve tarihinin farklı özellikler göstermesidir. Türk sosyolojisi güncel siyasi değişmelere bağlanarak kısırlaşmış, aktarmacılığın öne çıkmasıyla kendi toplum kimliğine dayalı bir süreklilik ve zenginlik sağlayamamıştır. Türk sosyolojisinin kimliğini bulması, sorunların açıklanması ve çözümünde kendisine ait kaynakları olması, kendi tarihinden sonuçlar çıkarmasıyla mümkündür. Bu yönde anlamlı bir çaba Baykan Sezer’den gelmiştir. Baykan Sezer Türkiye’de sosyolojinin yörüngesini değiştiren kişidir. Batı-merkezli toplum teorileri arasında uygun seçimi yapmak üzere sürekli arayışlarla kendini tüketmemiş, bütün mesaisini yerli bir sosyoloji anlayışını oluşturma yolunda harcamıştır. Onun sosyoloji anlayışı, dünya tarihinin ve Türk toplum tarihinin deneyim ve birikimlerini inkâra yönelmeyen, bu deneyim ve birikimden yararlanma yolunu seçen bir anlayıştır. Baykan Sezer’in kırk yılı aşan yoğun çabası sonunda bugün ana hatları ile sorunları, konuları, yerli referans ve dayanakları ile belirginleşmiş bir Türk sosyolojisinden söz edilebilir. Türk toplumu önemini ve kimliğini Doğu-Batı ilişkileri içinde kazanmıştır. Türk sosyolojisi, Kemal Tahir ve Baykan Sezer’in Doğu-Batı çatışmasını ve bu çatışmada Türkiye’nin Batı karşısında yerini ve rolünü gündeme getirmesiyle yeni bir döneme girmiştir. Kemal Tahir, sosyalist dünya görüşünü benimsemekle birlikte Batı sosyalizminin şablonlarıyla yetinmeyerek bize önerilen çözüm önerilerini sorgulamış, olayları ele alış tarzı ve özgül sosyalizm arayışıyla Türk toplum gerçeği üzerinde bilinçlenmemizi sağlamıştır. Baykan Sezer onun bu arayışlarını Doğu-Batı çatışması görüşüyle geliştirerek, Türkiye’nin sorunlarını Türk toplum tarihinin birikimine dayalı bir açıklama çerçevesine oturtmuştur. Baykan Sezer’in ölümünü izleyen son on yıllık dönemde, onun sosyolojimizde açtığı çığırın giderek gelişip zenginleştiği ve Türkiye’deki hakim sosyoloji anlayışları arasında kendisine bağlı bir yer açtığı görülmektedir. Baykan Sezer düşüncesinin Türkiye’de ağırlık kazanmasında dönemin koşul ve özellikleri yanında, Batı seçiminin çözüm olmaması, mevcut açıklamaların yetersizliği ve sosyologlarımızın geçmişten günümüze sorduğu belli sorulara Baykan Sezer’in farklı bir açıdan cevap vermesi de önemli bir rol oynamıştır. Türk sosyolojine temel özelliklerini kazandıran belli başlı eğilimler (Türkçülük, İslamcılık, laiklik, Batı sosyalizmi) Batı ile ilişkilerimizde belli bir uyumu belirtmekten öteye geçmemiştir. Günümüzde Batı’nın kendi lehine kurmuş olduğu dünya dengesi içinde, önceki dönemin iç çelişki ve farklılaşmaları son bulmuştur. Ancak Batı’nın mevcut egemenlik ilişkilerini mutlaklaştırması, yeni düzen arayışlarına set çekmesi bir kısır döngüye neden olmaktadır. Mevcut Batı egemenliğinden başka alternatiflerin önünün tıkanması hem Doğu toplumlarının hem de Batı toplumlarının çürümesine, kimliklerinin bozulmasına neden olmaktadır. Türk sosyolojisinin günümüzde canlılığını sağlayan enerji Baykan Sezer sosyolojisinin mevcut dünya dengesini ve egemen sosyoloji anlayışını sorgulama gücünden kaynaklanmaktadır. Doğu-Batı çatışması görüşü olayları araştırma ve sorgulama yerine geçen hazır bir kalıp değildir. Sorunları ele almamıza, kurcalamamıza ve sorgulamamıza izin veren bir yaklaşım biçimidir. Bu yaklaşım biçimi Türk sosyolojisine düşünce canlılığı kazandırması yanında mevcut sosyoloji anlayışlarını Türk toplum ve tarihi temelinde sorgulama imkânı kazandırmaktadır. Türk sosyolojisi önemini, geçerlilik ve meşruluğunu mevcut dünya düzeninin getirmiş olduğu sorun ve sınırlamaları aşma gücü ve hakkından almaktadır.

0
mutlu
Mutlu
0
_zg_n
Üzgün
0
sinirli
Sinirli
0
_a_rm_
Şaşırmış
0
vir_sl_
Virüslü

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Giriş Yap

Giriş Yap

AÖF Ders Notları ve Açıköğretim Sistemi ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!