Türkiye Selçuklu Tarihi Dersi 6. Ünite Özet

Açıköğretim ders notları öğrenciler tarafından ders çalışma esnasında hazırlanmakta olup diğer ders çalışacak öğrenciler için paylaşılmaktadır. Sizlerde hazırladığınız ders notlarını paylaşmak istiyorsanız bizlere iletebilirsiniz.

Açıköğretim derslerinden Türkiye Selçuklu Tarihi Dersi 6. Ünite Özet için hazırlanan  ders çalışma dokümanına (ders özeti / sorularla öğrenelim) aşağıdan erişebilirsiniz. AÖF Ders Notları ile sınavlara çok daha etkili bir şekilde çalışabilirsiniz. Sınavlarınızda başarılar dileriz.

Safeviler

Kuruluş

Hanedan, adını merkezi Erdebil’de bulunan Safevîye tarikatının reisi Şeyh Safiyüddin’den almıştır. Safiyüddin’in etnik kökeni belirsizdir. Bununla birlikte özellikle Safevî Devleti’nin kurulmasından sonra yazılan eserlerde onun, Hz. Ali’nin soyundan geldiği ve yedinci İmam Musa Kâzım’a dayandığı ileri sürülmüştür. Hanedan’a adını veren Şeyh Safiyüddin, Şafiî mezhebinden idi. Safiyüddin’in ölümünden sonra (1334) tarikat reisliğine önce oğlu Sadrüddin, daha sonra da onun oğlu Hoca Ali geçti. Böylece, tasavvuf geleneklerine aykırı olarak tarikat reisliği babadan oğula geçer hale geldi. Hoca Ali’den sonra tarikatın başına sırayla Şeyh İbrahim ve Şeyh Cüneyd geçti.

Şeyh Cüneyd

Cüneyd’in şeyhliğine karşı çıkan amcası Cafer, Karakoyunlularla işbirliği yaparak onun Erdebil’den uzaklaşmasını sağladı. Cüneyd, Anadolu’ya gelerek II. Murad’dan kendisine faaliyet gösterebileceği bir yer vermesini istedi. Osmanlı Sultanı bu isteği reddetmesi üzerine Konya’ya giden Cüneyd, Sadreddin Konevî dergâhında bir müddet ikamet etti. Burada dergâhın reisi Şeyh Abdüllatif ile fikri münakaşaya girişip Şiîlik konusundaki düşüncelerini açığa vurunca, Konya’dan ayrılmak zorunda kalıp, Karamanoğullarına tabi olan Varsak Türkmenlerinin arasına gitti. Ancak bu defa Karamanoğullarının baskısı ile buradan da ayrılmak zorunda kalıp, Halep Türkmenlerinin içine gitti. Burada yıkık bir kaleyi tamir ettirip, Türkmenler arasında irşad faaliyetlerine devam etti. Bu esnada Anadolu’da ve Rumeli’de bulunan Bedreddinî zümrelerden katılımlar oldu. Nüfuzu artmaya başlayınca Memlükler onun bölgeden çıkması için baskı yapmaya başladılar. Bunun üzerine Akkoyunlu Uzun Hasan Bey’e sığınan Cüneyd, Akkoyunlu sarayında iltifata mahzar olup, Uzun Hasan Bey’in kız kardeşi Hatice Begüm ile evlendi. Bu evlilikten oğlu Haydar doğdu. Akkoyunlu topraklarında faaliyet gösterdiği esnada etrafında toplanan Türkmenler ile Canik bölgesine giden Cüneyd, bölgedeki Çepnileri kendisine bağladığı gibi Trabzon Rumlarına da birkaç zayıf akınlarda bulundu. Daha sonra Erdebil’e giderek tekkenin başına geçti. Şirvanşahlar ile yaptığı savaşta öldürüldü (1460). Bunun üzerine Safevî müridleri Haydar’ı kendilerine reis olarak benimsediler.

Şeyh Haydar

Uzun Hasan’ın kızı Alemşah Begüm ile evlenen Şeyh Haydar, Erdebil’e giderek irşad faaliyetlerine devam etti. Anadolu, Suriye ve Azerbaycan’da olan Safevî tarikatının takipçileri Şeyh Haydar’ı ziyaret için büyük kafileler halinde Erdebil’e geliyorlar, tekkeye maddî destekte bulunuyorlardı. Haydar, gücünü denemek ve babasının intikamını Kafkaslar üzerine akınlar yapıp, elde ettiği ganimetleri müridleri arasında paylaştırdı. Kafkaslardan vergi almakta olan Şirvanşah Ferruh Yesar, Haydar’a karşı, Akkoyunlu hükümdarı Yakup Bey’den yardım istedi. Derbend yakınlarında yapılan savaşta Akkoyunlular, Şeyh Haydar’ı öldürüp (1488) cesedini Tebriz’e getirerek halka teşhir ettiler. Akkoyunlu şehzâdeleri arasında patlak veren taht mücadelelerinde kendisine Safevî müridlerinden destek bulmaya çalışan Rüstem Bey, 1493’te Şeyh Haydar’ın çocuklarını İstahr’dan Tebriz’e getirtti. Kızılbaşlar, Haydar’ın küçük oğlu İsmail’i Erdebil’e götürüp gizlediler. Ancak Akkoyunlu takibi devam edince, bu defa Gilan’a kaçırıp, bölgenin ileri gelenlerinden Şemsettin Lahicî’ye emanet ettiler. İsmail burada geçirdiği sekiz yıl müddetince Şemseddin Lahicî’den Kur’an, kelam ve hadis dersleri aldı. Şiiliğin esaslarını öğrendi.

Şah İsmail (1501-1524)

Safevîler, üçüncü defa olarak şeyhlerini kaybetmiş ve ağır darbeler almış olmalarına rağmen küçük yaştaki İsmail’e bağlanmakta tereddüt göstermediler. Akkoyunlu şehzâdeleri arasında başlayan taht kavgaları İran’da tam bir istikrarsızlık yaratıp, her bölgede mahalli otoriteler ortaya çıkmaya başlayınca, Kızılbaş Türkmen aşiretlerinin reisleri İsmail’in zuhuru için uygun ortamın oluştuğuna kanaat getirdiler. 13 yaşında Lahican’dan ayrılan İsmail, Erdebil’e geldi. Ancak burada mukavemet ile karşılaşınca müridlerinin ağırlık merkezi olan Anadolu’ya yöneldi. Erzincan’da Ustacalu Türkmenleri onu coşkuyla karşıladılar. Burada iken her tarafa haberler gönderilerek İsmail’in ortaya çıktığı ve şahlık mücadelesine giriştiği bildirildi. Avşar, Çepni, Ustacalu, Dulkadir, Rumlu, Şamlu, Tekelü Türkmenleri başta olmak üzere Kızılbaş Türkmenler İsmail’in etrafında toplanmaya başladılar. Önce Şirvanşahların ülkesine taarruz edilerek Şirvanşah Ferruh Yesar mağlup edildi. (1500) . 1501 tarihinde az bir kuvvetle Akkoyunlu sultanı Elvend’in 30000 kişilik ordusu Şerur yakınlarında yapılan savaşta ağır bir yenilgiye uğratıldı. Elvend, Diyarbekir’e kaçtı. İsmail, Tebriz’e girerek tahta oturdu. On iki imam Şiîliğini resmî mezhep ilan edip, ilk Şiî ezanı okuttu. Tebriz’de Akkoyunlu hanedan ailesine karşı katliamlara girişti. 1503’te Irak-ı Arap ve Fars hâkimi Murad Bey’in üzerine yürüyen Şah İsmail, yine az bir kuvvetle Hemedan yakınlarında yapılan savaşta üstün geldi. Şah İsmail, 1504’te sadık adamlarından Aykutoğlu İlyas Bey’in, Firuzkuh bölgesinin hâkimi olan Hüseyin Kiya Çelavi tarafından öldürülmesi üzerine Firuzkuh üzerine yürüdü. Bölgenin önemli kaleleri olan Gülhandan, Firuzkuh ve Asta kaleleri ele geçirildi. Aslında Şia mezhebinden olan Hüseyin Kiya öldürüldü. Bu sıralarda Safevîlerden kaçarak bölgeye sığınmış olan Musullu Türkmenleri kılıçtan geçirildi. Bu fetihten sonra Mazendaran, Lahican ve Cürcan hâkimleri Şah İsmail’i tebrike gelip ona biat ettiler. Böylece Safevîlerin sınırları Hazar Denizi’nin kıyılarına ulaşmış oldu. Şah İsmail 1507’de Erzincan’a yöneldi. Osmanlı topraklarına girerek Kayseri üzerinden Maraş’a ulaştı. Dulkadiroğulları mukavemet göstermeyip dağlara çekilince Maraş ve Elbistan’ı tahrip edip Tebriz’e döndü. Diyarbekir ve havalisi Safevîlere bağlanmış oldu. 1508’de ise Bağdat hâkimiyet altına alındı. Şah İsmail’in ülkenin batı toprakları ile meşgul olmasından istifade eden Özbekler, Horasan’ı ele geçirmişler, hâkimiyetlerini Kirman’a doğru yaymaya çalışıyorlardı. Bunun üzerine Horasan’a yönelen Şah İsmail, Özbekleri ağır bir yenilgiye uğrattı (1510). Merv ve Herat hâkimiyet altına alındı. Şah, Şeybani Han’ın başını kestirerek Osmanlı Sultanı II. Bayezid’e gönderdi. Takip eden yıl, Anadolu’da Teke Türkmenleri Osmanlılara karşı isyan edip, Şah İsmail’in hizmetine girmek amacıyla İran’a yöneldiler. Osmanlı ordusu bu isyanı bastırmakta etkili olamadı. Türkmenler Sivas yakınlarında yaptıkları savaşta reislerini kaybetmiş olmalarına rağmen İran’a ulaşmayı başardılar. Ancak, Şah İsmail onların Erzincan yakınlarında ticaret kervanlarına saldırmış olmalarına hiddetlenerek aşiret reislerini öldürttü. Türkmenleri de Kızılbaş beyleri arasında paylaştırdı. Safevîlerin, Akkoyunlu Devleti’ni ortadan kaldırmaya çalıştığı sıralarda Akkoyunlulara destek vereceğini söyleyen II. Bayezid, Kızılbaş Türkmenlerin İran’a gitmesini engellemeye çalışmıştı. Ancak, Şah İsmail’in muvaffak olması üzerine politikasını değiştirerek onun tahta geçişini tebrik amacıyla elçiler göndermişti. Bununla birlikte, Şah İsmail’in Anadolu topraklarına ilgisi devam etti. 1512’de Nur Ali Halife Rumlu, Kızılbaş Türkmenleri Safevîlere bağlamak amacıyla Anadolu’ya gönderildi. O, Tokat yakınlarında Osmanlı ordusunu hezimete uğrattı. Tokat’ta Şah İsmail adına sikke kestirdi. Bu arada II. Bayezid’in hal’inden sonra tahta geçmiş olan I. Selim’e karşı çıkan Şehzâde Ahmed’in oğlu Murad, adamlarıyla birlikte Safevîlere sığındı. Şah İsmail, ona Fars eyaletinde tımarlar verdi. Bütün bunlar Osmanlı Devleti’ni Safevîlere karşı harekete geçirmeye mecbur bıraktı.

I. Selim, Anadolu’daki Kızılbaşların harekete geçme ihtimaline karşı tedbirler aldıktan sonra, büyük bir ordu ile İran üzerine yürüdü. Erzincan üzerinden Tebriz’e doğru ilerledi. Hoy yakınlarındaki Çaldıran ovasında yapılan savaşta Safevîler yenildiler (23 Ağustos 1514). Sultan Selim, Tebriz’e girdi. Burada bir hafta kaldıktan sonra, tekrar Amasya’ya çekildi. Tebriz’de bulunan sanatkârların büyük bir bölümünü İstanbul’a yolladı. Daha sonra Kemah ve Diyarbekir Osmanlıların eline geçti. Çaldıran mağlubiyeti Şah İsmail’in yenilmezliği anlayışına büyük darbe vurdu. Babür Şah, Kandahar ve Belh’i ele geçirdi. Ubeydullah Han Horasan’a saldırdı. Bununla birlikte Şah, 23 Mayıs 1524’de ölümüne kadar sakin bir hayat sürdü. O’nun zamanında Azerbaycan, Horasan, Fars, Irak-ı Acem, Kirman ve Huzistan Safevîlere bağlanmıştı. Belh, Kandahar ve Diyarbekir ise zaman zaman Safevî hâkimiyetinde kalmıştı.

I. Tahmasb (1524-1576)

Tahmasb, küçük yaşta tahta geçtiğinde ülke doğudan ve batıdan baskı altına alınmıştı. Üstelik Kızılbaş reisleri arasında da Şah’a yakın olmak ve devlet kademelerinde etkinliğini arttırmak amacıyla kuvvetli bir rekabet bulunuyordu. Şah İsmail zamanında tesis edilmiş olan şaha tam bir itaat ile bağlanma anlayışı büyük ölçüde sarsılmıştı. Bu yüzden onun saltanatının ilk yılları iç mücadelelerle merkezî otoritenin tesis edilmesi ile geçti. 1526’da kuzey-batı İran’da başlayan iç karışıklıklar kısa sürede bütün İran’a yayıldı. Öte yandan Doğu’da ve Batı’da ülkenin sınırları tehdit altında idi. 1524 yılından 1536’ya kadar defalarca Horasan’a saldıran Ubeydullah Han, nihayet Timurlular devrinin en önemli şehirlerden olan Herat’ı ele geçirdi. Ancak, Şah Tahmasb’ın büyük bir ordu ile Horasan’a yürümesi üzerine bölgeyi boşalttı. Hızlı bir şekilde Kandehar üzerine yürüyen Şah Tahmasb, burayı ele geçirdikten sonra Kaçar Budak Han’ı vali tayin edip Herat’a geri döndü. Kandehar bir yıl sonra Safevîlerin elinden tekrar çıktı. 1544’de Hind hükümdarı Hümayun, Tahmasb’dan aldığı yardımlara mukabil Kandehar’ı Safevîlere teslim etmişse de kısa süre sonra elden çıkmış, şehir 1558’de yeniden Safevî hâkimiyetine girmiştir. Batıda ise Osmanlılar Azerbaycan’ı tehdit altına almışlardı. 1533’te Avusturya ile barış antlaşması yapan Kanunî Sultan Süleyman, dikkatini İran’da meydana gelen olaylara çevirmişti. Veziriazam İbrahim Paşa 1534’te Tebriz’e yürüyerek burayı ele geçirdi. Kanunî Sultan Süleyman iki ay sonra Tebriz’e geldi. Bu sıralarda Tahmasb, Özbekler ile savaş halinde idi. Üstelik Şamlular da ayaklanmışlardı. Dulkadirli ve Tekelü Türkmenlerine mensup bazı grupların Osmanlılara katılması Kızılbaşların mukavemetini biraz olsun kırmışsa da kışın erken bastırması yüzünden Kanunî Sultan Süleyman Bağdat’a çekilmiş ve burayı herhangi bir direnişle karşılaşmadan ele geçirmiştir. Takip eden tarihlerde Şah Tahmasb’ın Osmanlılara barış teklifleri olmuşsa da Kanunî Sultan Süleyman bunları dikkate almamıştır. 1554’de Osmanlıların İran’a yöneldiği haberi üzerine Şah Tahmasb, Kanunî Sultan Süleyman’a elçiler göndererek iyi niyetli yaklaşımlarda bulunmuş, mektuplar teati edilmek suretiyle 1555 yılından itibaren Osmanlılarla barış dönemi başlamıştır. Şehzâde Bayezid’in İran’a sığınması bu barışı kısmen zedelemişse de, onun Osmanlılara teslimi ve katledilmesinden sonra yeniden eski duruma dönülmüştür.

Şah Tahmasb’ın 1576 yılında vefatı üzerine tahta kimin geçeceği hususunda yeniden rekabet başlamış, Ustacaluların desteğiyle Haydar Mirza tahta oturtulmuşsa da Avşar, Rumlu ve Türkmen beylerinin muhalefeti üzerine tahttan indirilmiş ve yerine II. İsmail, Safevî tahtına oturtulmuştur.

II. İsmail (1576-1578)

II. İsmail kısa süren saltanatında kendisine rakip olarak gördüğü kardeşlerini ortadan kaldırttı. II. İsmail’in 23 Kasım 1577’de ölümü pek çok açıdan karanlık kalmışsa da gerek saray çevresinde gerekse halk arasında memnuniyetle karşıladı. Bu sıralarda Şiraz’da bulunan Muhammed Hüdabende, acele ile Kazvin’e gelerek tahta geçti.

Muhammed Hüdabende (1578-1587)

Abbas Mirza, Mürşid Kulu Han Ustacalu’nun desteği ile Kazvin’e gelerek tahta oturdu. Muhammed Hüdabende, tahtını yeniden ele geçirmek için bazı zayıf teşebbüslerde bulunduysa da başarılı olmadı. Abbas’ın saltanatının onuncu yılında Kazvin’de öldü (1596).

I. Abbas (1587-1629)

I. Abbas tahta geçer geçmez ilk iş olarak iç problemleri ortadan kaldırmak amacıyla orduda geniş bir ıslahata girişti. Öncelikle Kızılbaş reislerinin gücünü kırmak amacıyla Şahseven adıyla yeni askeri birlikler meydana getirdi. Bunların başına da daha önce İslamiyet’e girmiş olan Allahverdi Han atandı. Bunların yanı sıra Tüfekçiyan ve Topçuyan adıyla ateşli silahları kullanabilen birlikler kuruldu.

I. Abbas’ın dış politikada karşı karşıya kaldığı en önemli mesele İran’ın doğuda ve batıda toprak kayıplarının devam etmesi idi. 1598’de İstanbul’da imzalanan Ferhad Paşa Antlaşmasıyla Azerbaycan, Dağıstan, Şirvan, Karabağ, Gence, Bağdat, Luristan, Kürdistan bölgeleri Osmanlı hâkimiyetine girdi. Ayrıca Osmanlılar, İran’da okunan hutbelerde ilk üç halifeye lanet okunmaması şartını da koydurdular. Bu antlaşma ile batı yönünden gelecek tehlikeler ortadan kalktığı için Şah Abbas derhal doğuya yönelip, neredeyse on yıldır Horasan’ı ellerinde tutmakta olan Özbeklerin üzerine yürüdü. 1598’de Herat ve Meşhed’i geri alıp hâkimiyetini Belh, Merv ve Esterabad’a kadar genişletti. Ancak iki yıl sonra Baki Muhammed Han, Belh’i geri aldı. Safevî ordusu ağır kayıplar vermesine rağmen, Merv, Herat, Nesa, Ferah ve Sebzevar şehirlerini topraklarına kattılar. Bundan sonra Özbekler ile uzun süreli bir barış dönemine girildi. I. Abbas, Özbek tehlikesini bertaraf ettikten sonra yeniden batıya yöneldi. Azerbaycan, Nahcivan ve Revan’ı geri aldı. Osmanlı serdarı Cağaloğlu Sinan Paşa’yı Tebriz’de yenilgiye uğrattı. Osmanlılarla 1612’de yapılan barışa aykırı olarak askeri harekâtlara devam ederek Kerkük, Şehrizor, Kerbela, Necef ve Bağdat’ı ele geçirdi (1624). Böylece İran en geniş sınırlarına ulaştı. I. Abbas’ın başkenti Kazvin’den İsfahan’a taşımasından sonra bu şehir, gerek sanat ve gerekse ticaret bakımından büyük bir gelişme göstermeye başladı. Savaş esiri olarak İran’a getirilmiş olan Gürcüler ile Culfa bölgesinde bulunan Ermenilerin büyük bir bölümü İsfahan’a iskân edildi. İngiliz ve Hollandalı tüccarların başkentte temsilcilik açmalarına izin verildiği gibi bunlara geniş kapitülasyonlar da tanındı.

Şah Safi (1629-1642)

Şah Abbas 1629’da vefat ettiğinde tahta geçecek kardeşi veya evladı yoktu. Çünkü şehzâdelerin bir kısmı kör edilmiş, bazısı ise taht iddiasında bulunma ihtimaline karşı öldürülmüştü. Bu yüzden daha önce öldürülmüş olan Safi Mirza’nın oğlu Sam Mirza, Şah Safi adıyla Safevî tahtına oturdu. O da devlet adamlarına ve şehzâdelere karşı acımasızca davranıp pek çok önemli şahsiyeti idam ettirdi. Avusturya ile barış antlaşması yapmış olan Osmanlılar, İran’a saldırdılar. 1639’da Osmanlılarla imzalanan Kasr-ı Şirin Antlaşması Osmanlı-İran sınırını geniş ölçüde belirlediği gibi iki ülke arasında uzun süreli bir barış dönemin de başlangıcı oldu.

II. Abbas (1642-1666)

Şah Safi’nin 1642 yılında, otuz bir yaşında iken aniden ölümü üzerine henüz on yaşlarında olan oğlu Muhammed Mirza II. Abbas adıyla tahta geçti. 1648’de Afganistan’a ordu sevk ederek Kandehar ve etrafındaki kaleleri hâkimiyeti altına aldı. Basra körfezindeki etkinliklerini arttırmaya çalışan Hollandalılar yeni kapitülasyonlar elde ettiler. Bunları takiben Fransızlar da II. Abbas’ın ölümüne yakın bazı imtiyazlara sahip oldular.

Şah Süleyman (1666-1694)

II. Abbas’ın 1666 yılında vefatı üzerine oğlu Safi Mirza, Şah Süleyman adıyla tahta geçti. O da tıpkı selefleri gibi, tahttan indirilme korkusu ile saray ileri gelenlerine karşı katı bir tutum içine girip pek çok kişiyi öldürttü. Barışçı bir dış politika takip edip İran’ı savaştan uzak tuttu. Safevî Devleti’nin, Şah Safi döneminde başlayan çöküşü Şah Süleyman zamanında daha da hızlandı. Onun 1694 yılında vefatından sonra yerine oğlu Sultan Hüseyin tahta geçti.

Sultan Hüseyin (1694-1722)

Yeni padişah her ne kadar zühd ve takva sahibi biri olarak tanınıyorsa da kısa süre sonra eğlence ve işrete daha fazla zaman ayırmaya başladı. Bu durum sarayın masraflarını iyice arttırdı. Şah Sultan Hüseyin, 12 Ekim 1722’de sürekli savaş halinde bulunduğu Afganlılar İran’ın resmî hâkimi durumuna geldiler. Öte yandan Kazvin’e kaçmış olan şehzâde Tahmasb, II. Tahmasb unvanı ile şahlığını ilan etti. İran’daki Afgan hâkimiyeti sathî idi. Tebriz, Kazvin, Yezd gibi şehirler direnmeye devam ediyorlardı. Mahmud 1725’te yeğeni Eşref tarafından devrildi. Öte yandan Osmanlılar İran’da meydana gelen gelişmelere kayıtsız kalmayarak, Safevî hükümdarını yeniden tahta geçirmek amacıyla Afganlıların üzerine yürüdü. Eşref, savaşa yanaşmayarak İran’ın batı ve kuzeybatı topraklarının bir kısmını Osmanlılara terk ederek barış imzaladı. Avşarların Kırıklı kabilesine mensup olan Nadir, 1727-1729 yılları arasında Herat’ta Abdalî Afganlıları ile savaştıktan sonra İsfahan’a yürüyüp 1729’da şehre girdi. Aralık 1729’da Eşref’i Şiraz yakınlarında yenilgiye uğratıp İran’dan çıkardı. Böylece İran’daki Afgan hâkimiyeti sona erdi. Nadir Han Avşar, 1732’da II. Tahmasb’ı tahttan indirerek onun oğlu III. Abbas’ı tahta geçirdi. Ancak, onun çocuk yaşta olmasından istifade ederek 1736’da Nadir Şah unvanı ile tahta geçti. Böylece 1722’den beri zaten fiilen sona ermiş olan Safevî Devleti tamamen ortadan kalktı.

Safevi Devletinde Teşkilat Ve Kültür

Safevîler, devlet teşkilatında İlhanlı ve Akkoyunlu geleneğini devam ettirmekle birlikte kadim İran devlet anlayışının da canlanmasına imkân sağlamışlardır. Şah İsmail zamanında tesis edilen Vekil-i Nefes-i Nefîs-i Hümayun, Şah’ın vekilliğini yerine getirmekte olup, Kızılbaş reisler arasından seçiliyordu. Bu makam aynı zamanda Mürşid-i Kâmil sayılan şahın temsilcisi durumundaydı. Öte yandan Safevîlerin ilk dönemlerinde şehzâdeler devlet tecrübesi edinmeleri için bir Kızılbaş reisin lalalığında eyaletlerde görevlendirilirlerdi. Ancak, Şah I. Abbas’tan itibaren bu geleneğe son verildi.

Günlük işlerin yürütüldüğü divanın başkanlığını veziriazam yapardı. Divan’da çok sayıdaki vezirlerden başka bir de vakanüvis bulunurdu. Vakanüvis aynı zamanda şahın münşisi idi. Safevîlerin ilk dönemlerinde hem dini kurumların hem de Adalethane’nin başında Sadr bulunuyordu. Ne zaman tesis edildiği tam olarak belli olmamakla beraber sonraları adalet işleri Divan Begi’nin uhdesine devredildi. Divan Begi, en yüksek mahkeme görevini yürütüyordu. Bu görevin başında çoğunlukla Türk kökenliler bulunmaktaydı. Bürokrasi, Tacik diye de adlandırılan Fars kökenlilerin elindeydi. Kızılbaşlar hem merkezdeki hem de eyaletlerdeki bütün üst düzey görevleri ellerinde tutuyorlardı. Kızılbaş reisler Beylerbeyi unvanı ile eyaletlerde görevlendirildiklerinde maiyetlerinde bulunan kendi kabilesi ile birlikte gidiyor; kabilesinin erkekleri aynı zamanda onların askerî gücünü oluşturuyordu. Bu vesile ile eyaletlerin gelirlerini de tasarruf ediyorlar; savaş halinde kendilerine tabi askerlerle orduya katılıyordu. Bununla birlikte iç huzursuzluklar veya kendi aralarında meydana gelen çekişmeler ordunun savaş gücünü büyük ölçüde azaltıyordu.

Ülke; Şirvan, Karabağ, Azerbaycan, Hemedan, Irak-ı Arab, Fars, Kuh Giluye, Kirman, Kandehar, Belh, Herat, Merv, Meşhed, Esterabad gibi çok sayıda eyalete bölünmüştü. Eyalet idaresine genellikle “bey”, “han” veya “sultan” rütbesi ile Türkmen kökenli reisler tayin edilirdi. Bazı eyaletler ise şehzadelere tahsis edilirdi. Safevilerin ilk dönemlerinde eyaletlerin idaresini elinde bulunduranlar hangi rütbeye sahip olursa olsun “hâkim” olarak nitelendirilirlerdi. Ancak sonraları en yüksek idarî makamı tanımlamak amacı ile Beylerbeyi unvanı kullanılmaya başlandı. Bununla birlikte kaynaklarda nadiren “Emirü’lümera” ve “Hanlar Hanı” unvanlarına da tesadüf edilmektedir. Topraklar nazari olarak şahın malı sayılırdı. Geniş arazilere sahip hanedan üyeleri veya saray ileri gelenleri gelirlerinin bir bölümünü veya bazen tamamını, ya müsadere edilmesi korkusundan veya tamamen dinî gerekçelerle vakıflara tahsis ederlerdi. Öte yandan, Selçuklularda da uygulanan ikta geleneğinin bir devamı olarak, idarecilere veya askeri sınıfa “tuyul” adı ile araziler tahsis edilirdi. Tuyul topraklar ya daimi veya bir yıllık süreler ile verilirdi. Yıllık olarak tahsis edilen tuyullar ise her yılın sonunda yenilenebilir veya başkasına verilirdi.

İktisadî hayatın temelini tarım ve hayvancılık oluşturuyordu. Safevîlerin ilk dönemlerinde dâhilî ticaretin önündeki en büyük engel ülkedeki yol ağının düzenli ve güvenli olmamasıydı. I. Abbas zamanında köprüler ve kervansaraylar yapılmak suretiyle yol ağı daha güvenilir ve kullanılabilir hale getirildi. Şehirlerde ticarî hayat daha çok Ermeni, Yahudi ve Hindli tüccarların elindeydi. Yahudiler ve Hindliler kıymetli madenlerin ticareti ile meşgul iken Ermeniler dış ticareti ellerinde bulunduruyorlar ve neredeyse bütün Avrupa şehirlerini dolaşıyorlardı. Ermeniler sayesinde İran ipeği ve halısı Avrupa’nın en uzak şehirlerine kadar pazarlanabiliyordu.

Timurlular ve İlhanlılar devrine nazaran Safevî dönemi İran’ı ilim merkezi olmaktan oldukça uzaktı. Şah Abbas zamanında İran’a gelen Sherley kardeşler yanlarında bazı askerî teknoloji kitapları ile top dökümünü bilen bir mühendis de getirmişlerdi. Başta Portekiz olmak üzere Avrupa devletleri ile olan münasebetler Safevîlerin eline kıymetli topların geçmesine vesile oldu. Öte yandan geleneksel olarak astronomiye ve ilm-i nucûma ilgi devam ediyordu. Şah İsmail Meraga rasathanesinin yeniden canlandırılması için çalıştıysa da muvaffak olmadı. Keza oğlu Şah Tahmasb, İsfahan’da saltanat sarayında rasad çalışmaları yapılması için gayret göstermiş ve yıldız cedvellerinin hazırlanmasını sağlamıştı. Hekimbaşı ise devletin sağlık işlerinden ve tabiplerin faaliyetlerinden sorumludur.

Kuruluş

Hanedan, adını merkezi Erdebil’de bulunan Safevîye tarikatının reisi Şeyh Safiyüddin’den almıştır. Safiyüddin’in etnik kökeni belirsizdir. Bununla birlikte özellikle Safevî Devleti’nin kurulmasından sonra yazılan eserlerde onun, Hz. Ali’nin soyundan geldiği ve yedinci İmam Musa Kâzım’a dayandığı ileri sürülmüştür. Hanedan’a adını veren Şeyh Safiyüddin, Şafiî mezhebinden idi. Safiyüddin’in ölümünden sonra (1334) tarikat reisliğine önce oğlu Sadrüddin, daha sonra da onun oğlu Hoca Ali geçti. Böylece, tasavvuf geleneklerine aykırı olarak tarikat reisliği babadan oğula geçer hale geldi. Hoca Ali’den sonra tarikatın başına sırayla Şeyh İbrahim ve Şeyh Cüneyd geçti.

Şeyh Cüneyd

Cüneyd’in şeyhliğine karşı çıkan amcası Cafer, Karakoyunlularla işbirliği yaparak onun Erdebil’den uzaklaşmasını sağladı. Cüneyd, Anadolu’ya gelerek II. Murad’dan kendisine faaliyet gösterebileceği bir yer vermesini istedi. Osmanlı Sultanı bu isteği reddetmesi üzerine Konya’ya giden Cüneyd, Sadreddin Konevî dergâhında bir müddet ikamet etti. Burada dergâhın reisi Şeyh Abdüllatif ile fikri münakaşaya girişip Şiîlik konusundaki düşüncelerini açığa vurunca, Konya’dan ayrılmak zorunda kalıp, Karamanoğullarına tabi olan Varsak Türkmenlerinin arasına gitti. Ancak bu defa Karamanoğullarının baskısı ile buradan da ayrılmak zorunda kalıp, Halep Türkmenlerinin içine gitti. Burada yıkık bir kaleyi tamir ettirip, Türkmenler arasında irşad faaliyetlerine devam etti. Bu esnada Anadolu’da ve Rumeli’de bulunan Bedreddinî zümrelerden katılımlar oldu. Nüfuzu artmaya başlayınca Memlükler onun bölgeden çıkması için baskı yapmaya başladılar. Bunun üzerine Akkoyunlu Uzun Hasan Bey’e sığınan Cüneyd, Akkoyunlu sarayında iltifata mahzar olup, Uzun Hasan Bey’in kız kardeşi Hatice Begüm ile evlendi. Bu evlilikten oğlu Haydar doğdu. Akkoyunlu topraklarında faaliyet gösterdiği esnada etrafında toplanan Türkmenler ile Canik bölgesine giden Cüneyd, bölgedeki Çepnileri kendisine bağladığı gibi Trabzon Rumlarına da birkaç zayıf akınlarda bulundu. Daha sonra Erdebil’e giderek tekkenin başına geçti. Şirvanşahlar ile yaptığı savaşta öldürüldü (1460). Bunun üzerine Safevî müridleri Haydar’ı kendilerine reis olarak benimsediler.

Şeyh Haydar

Uzun Hasan’ın kızı Alemşah Begüm ile evlenen Şeyh Haydar, Erdebil’e giderek irşad faaliyetlerine devam etti. Anadolu, Suriye ve Azerbaycan’da olan Safevî tarikatının takipçileri Şeyh Haydar’ı ziyaret için büyük kafileler halinde Erdebil’e geliyorlar, tekkeye maddî destekte bulunuyorlardı. Haydar, gücünü denemek ve babasının intikamını Kafkaslar üzerine akınlar yapıp, elde ettiği ganimetleri müridleri arasında paylaştırdı. Kafkaslardan vergi almakta olan Şirvanşah Ferruh Yesar, Haydar’a karşı, Akkoyunlu hükümdarı Yakup Bey’den yardım istedi. Derbend yakınlarında yapılan savaşta Akkoyunlular, Şeyh Haydar’ı öldürüp (1488) cesedini Tebriz’e getirerek halka teşhir ettiler. Akkoyunlu şehzâdeleri arasında patlak veren taht mücadelelerinde kendisine Safevî müridlerinden destek bulmaya çalışan Rüstem Bey, 1493’te Şeyh Haydar’ın çocuklarını İstahr’dan Tebriz’e getirtti. Kızılbaşlar, Haydar’ın küçük oğlu İsmail’i Erdebil’e götürüp gizlediler. Ancak Akkoyunlu takibi devam edince, bu defa Gilan’a kaçırıp, bölgenin ileri gelenlerinden Şemsettin Lahicî’ye emanet ettiler. İsmail burada geçirdiği sekiz yıl müddetince Şemseddin Lahicî’den Kur’an, kelam ve hadis dersleri aldı. Şiiliğin esaslarını öğrendi.

Şah İsmail (1501-1524)

Safevîler, üçüncü defa olarak şeyhlerini kaybetmiş ve ağır darbeler almış olmalarına rağmen küçük yaştaki İsmail’e bağlanmakta tereddüt göstermediler. Akkoyunlu şehzâdeleri arasında başlayan taht kavgaları İran’da tam bir istikrarsızlık yaratıp, her bölgede mahalli otoriteler ortaya çıkmaya başlayınca, Kızılbaş Türkmen aşiretlerinin reisleri İsmail’in zuhuru için uygun ortamın oluştuğuna kanaat getirdiler. 13 yaşında Lahican’dan ayrılan İsmail, Erdebil’e geldi. Ancak burada mukavemet ile karşılaşınca müridlerinin ağırlık merkezi olan Anadolu’ya yöneldi. Erzincan’da Ustacalu Türkmenleri onu coşkuyla karşıladılar. Burada iken her tarafa haberler gönderilerek İsmail’in ortaya çıktığı ve şahlık mücadelesine giriştiği bildirildi. Avşar, Çepni, Ustacalu, Dulkadir, Rumlu, Şamlu, Tekelü Türkmenleri başta olmak üzere Kızılbaş Türkmenler İsmail’in etrafında toplanmaya başladılar. Önce Şirvanşahların ülkesine taarruz edilerek Şirvanşah Ferruh Yesar mağlup edildi. (1500) . 1501 tarihinde az bir kuvvetle Akkoyunlu sultanı Elvend’in 30000 kişilik ordusu Şerur yakınlarında yapılan savaşta ağır bir yenilgiye uğratıldı. Elvend, Diyarbekir’e kaçtı. İsmail, Tebriz’e girerek tahta oturdu. On iki imam Şiîliğini resmî mezhep ilan edip, ilk Şiî ezanı okuttu. Tebriz’de Akkoyunlu hanedan ailesine karşı katliamlara girişti. 1503’te Irak-ı Arap ve Fars hâkimi Murad Bey’in üzerine yürüyen Şah İsmail, yine az bir kuvvetle Hemedan yakınlarında yapılan savaşta üstün geldi. Şah İsmail, 1504’te sadık adamlarından Aykutoğlu İlyas Bey’in, Firuzkuh bölgesinin hâkimi olan Hüseyin Kiya Çelavi tarafından öldürülmesi üzerine Firuzkuh üzerine yürüdü. Bölgenin önemli kaleleri olan Gülhandan, Firuzkuh ve Asta kaleleri ele geçirildi. Aslında Şia mezhebinden olan Hüseyin Kiya öldürüldü. Bu sıralarda Safevîlerden kaçarak bölgeye sığınmış olan Musullu Türkmenleri kılıçtan geçirildi. Bu fetihten sonra Mazendaran, Lahican ve Cürcan hâkimleri Şah İsmail’i tebrike gelip ona biat ettiler. Böylece Safevîlerin sınırları Hazar Denizi’nin kıyılarına ulaşmış oldu. Şah İsmail 1507’de Erzincan’a yöneldi. Osmanlı topraklarına girerek Kayseri üzerinden Maraş’a ulaştı. Dulkadiroğulları mukavemet göstermeyip dağlara çekilince Maraş ve Elbistan’ı tahrip edip Tebriz’e döndü. Diyarbekir ve havalisi Safevîlere bağlanmış oldu. 1508’de ise Bağdat hâkimiyet altına alındı. Şah İsmail’in ülkenin batı toprakları ile meşgul olmasından istifade eden Özbekler, Horasan’ı ele geçirmişler, hâkimiyetlerini Kirman’a doğru yaymaya çalışıyorlardı. Bunun üzerine Horasan’a yönelen Şah İsmail, Özbekleri ağır bir yenilgiye uğrattı (1510). Merv ve Herat hâkimiyet altına alındı. Şah, Şeybani Han’ın başını kestirerek Osmanlı Sultanı II. Bayezid’e gönderdi. Takip eden yıl, Anadolu’da Teke Türkmenleri Osmanlılara karşı isyan edip, Şah İsmail’in hizmetine girmek amacıyla İran’a yöneldiler. Osmanlı ordusu bu isyanı bastırmakta etkili olamadı. Türkmenler Sivas yakınlarında yaptıkları savaşta reislerini kaybetmiş olmalarına rağmen İran’a ulaşmayı başardılar. Ancak, Şah İsmail onların Erzincan yakınlarında ticaret kervanlarına saldırmış olmalarına hiddetlenerek aşiret reislerini öldürttü. Türkmenleri de Kızılbaş beyleri arasında paylaştırdı. Safevîlerin, Akkoyunlu Devleti’ni ortadan kaldırmaya çalıştığı sıralarda Akkoyunlulara destek vereceğini söyleyen II. Bayezid, Kızılbaş Türkmenlerin İran’a gitmesini engellemeye çalışmıştı. Ancak, Şah İsmail’in muvaffak olması üzerine politikasını değiştirerek onun tahta geçişini tebrik amacıyla elçiler göndermişti. Bununla birlikte, Şah İsmail’in Anadolu topraklarına ilgisi devam etti. 1512’de Nur Ali Halife Rumlu, Kızılbaş Türkmenleri Safevîlere bağlamak amacıyla Anadolu’ya gönderildi. O, Tokat yakınlarında Osmanlı ordusunu hezimete uğrattı. Tokat’ta Şah İsmail adına sikke kestirdi. Bu arada II. Bayezid’in hal’inden sonra tahta geçmiş olan I. Selim’e karşı çıkan Şehzâde Ahmed’in oğlu Murad, adamlarıyla birlikte Safevîlere sığındı. Şah İsmail, ona Fars eyaletinde tımarlar verdi. Bütün bunlar Osmanlı Devleti’ni Safevîlere karşı harekete geçirmeye mecbur bıraktı.

I. Selim, Anadolu’daki Kızılbaşların harekete geçme ihtimaline karşı tedbirler aldıktan sonra, büyük bir ordu ile İran üzerine yürüdü. Erzincan üzerinden Tebriz’e doğru ilerledi. Hoy yakınlarındaki Çaldıran ovasında yapılan savaşta Safevîler yenildiler (23 Ağustos 1514). Sultan Selim, Tebriz’e girdi. Burada bir hafta kaldıktan sonra, tekrar Amasya’ya çekildi. Tebriz’de bulunan sanatkârların büyük bir bölümünü İstanbul’a yolladı. Daha sonra Kemah ve Diyarbekir Osmanlıların eline geçti. Çaldıran mağlubiyeti Şah İsmail’in yenilmezliği anlayışına büyük darbe vurdu. Babür Şah, Kandahar ve Belh’i ele geçirdi. Ubeydullah Han Horasan’a saldırdı. Bununla birlikte Şah, 23 Mayıs 1524’de ölümüne kadar sakin bir hayat sürdü. O’nun zamanında Azerbaycan, Horasan, Fars, Irak-ı Acem, Kirman ve Huzistan Safevîlere bağlanmıştı. Belh, Kandahar ve Diyarbekir ise zaman zaman Safevî hâkimiyetinde kalmıştı.

I. Tahmasb (1524-1576)

Tahmasb, küçük yaşta tahta geçtiğinde ülke doğudan ve batıdan baskı altına alınmıştı. Üstelik Kızılbaş reisleri arasında da Şah’a yakın olmak ve devlet kademelerinde etkinliğini arttırmak amacıyla kuvvetli bir rekabet bulunuyordu. Şah İsmail zamanında tesis edilmiş olan şaha tam bir itaat ile bağlanma anlayışı büyük ölçüde sarsılmıştı. Bu yüzden onun saltanatının ilk yılları iç mücadelelerle merkezî otoritenin tesis edilmesi ile geçti. 1526’da kuzey-batı İran’da başlayan iç karışıklıklar kısa sürede bütün İran’a yayıldı. Öte yandan Doğu’da ve Batı’da ülkenin sınırları tehdit altında idi. 1524 yılından 1536’ya kadar defalarca Horasan’a saldıran Ubeydullah Han, nihayet Timurlular devrinin en önemli şehirlerden olan Herat’ı ele geçirdi. Ancak, Şah Tahmasb’ın büyük bir ordu ile Horasan’a yürümesi üzerine bölgeyi boşalttı. Hızlı bir şekilde Kandehar üzerine yürüyen Şah Tahmasb, burayı ele geçirdikten sonra Kaçar Budak Han’ı vali tayin edip Herat’a geri döndü. Kandehar bir yıl sonra Safevîlerin elinden tekrar çıktı. 1544’de Hind hükümdarı Hümayun, Tahmasb’dan aldığı yardımlara mukabil Kandehar’ı Safevîlere teslim etmişse de kısa süre sonra elden çıkmış, şehir 1558’de yeniden Safevî hâkimiyetine girmiştir. Batıda ise Osmanlılar Azerbaycan’ı tehdit altına almışlardı. 1533’te Avusturya ile barış antlaşması yapan Kanunî Sultan Süleyman, dikkatini İran’da meydana gelen olaylara çevirmişti. Veziriazam İbrahim Paşa 1534’te Tebriz’e yürüyerek burayı ele geçirdi. Kanunî Sultan Süleyman iki ay sonra Tebriz’e geldi. Bu sıralarda Tahmasb, Özbekler ile savaş halinde idi. Üstelik Şamlular da ayaklanmışlardı. Dulkadirli ve Tekelü Türkmenlerine mensup bazı grupların Osmanlılara katılması Kızılbaşların mukavemetini biraz olsun kırmışsa da kışın erken bastırması yüzünden Kanunî Sultan Süleyman Bağdat’a çekilmiş ve burayı herhangi bir direnişle karşılaşmadan ele geçirmiştir. Takip eden tarihlerde Şah Tahmasb’ın Osmanlılara barış teklifleri olmuşsa da Kanunî Sultan Süleyman bunları dikkate almamıştır. 1554’de Osmanlıların İran’a yöneldiği haberi üzerine Şah Tahmasb, Kanunî Sultan Süleyman’a elçiler göndererek iyi niyetli yaklaşımlarda bulunmuş, mektuplar teati edilmek suretiyle 1555 yılından itibaren Osmanlılarla barış dönemi başlamıştır. Şehzâde Bayezid’in İran’a sığınması bu barışı kısmen zedelemişse de, onun Osmanlılara teslimi ve katledilmesinden sonra yeniden eski duruma dönülmüştür.

Şah Tahmasb’ın 1576 yılında vefatı üzerine tahta kimin geçeceği hususunda yeniden rekabet başlamış, Ustacaluların desteğiyle Haydar Mirza tahta oturtulmuşsa da Avşar, Rumlu ve Türkmen beylerinin muhalefeti üzerine tahttan indirilmiş ve yerine II. İsmail, Safevî tahtına oturtulmuştur.

II. İsmail (1576-1578)

II. İsmail kısa süren saltanatında kendisine rakip olarak gördüğü kardeşlerini ortadan kaldırttı. II. İsmail’in 23 Kasım 1577’de ölümü pek çok açıdan karanlık kalmışsa da gerek saray çevresinde gerekse halk arasında memnuniyetle karşıladı. Bu sıralarda Şiraz’da bulunan Muhammed Hüdabende, acele ile Kazvin’e gelerek tahta geçti.

Muhammed Hüdabende (1578-1587)

Abbas Mirza, Mürşid Kulu Han Ustacalu’nun desteği ile Kazvin’e gelerek tahta oturdu. Muhammed Hüdabende, tahtını yeniden ele geçirmek için bazı zayıf teşebbüslerde bulunduysa da başarılı olmadı. Abbas’ın saltanatının onuncu yılında Kazvin’de öldü (1596).

I. Abbas (1587-1629)

I. Abbas tahta geçer geçmez ilk iş olarak iç problemleri ortadan kaldırmak amacıyla orduda geniş bir ıslahata girişti. Öncelikle Kızılbaş reislerinin gücünü kırmak amacıyla Şahseven adıyla yeni askeri birlikler meydana getirdi. Bunların başına da daha önce İslamiyet’e girmiş olan Allahverdi Han atandı. Bunların yanı sıra Tüfekçiyan ve Topçuyan adıyla ateşli silahları kullanabilen birlikler kuruldu.

I. Abbas’ın dış politikada karşı karşıya kaldığı en önemli mesele İran’ın doğuda ve batıda toprak kayıplarının devam etmesi idi. 1598’de İstanbul’da imzalanan Ferhad Paşa Antlaşmasıyla Azerbaycan, Dağıstan, Şirvan, Karabağ, Gence, Bağdat, Luristan, Kürdistan bölgeleri Osmanlı hâkimiyetine girdi. Ayrıca Osmanlılar, İran’da okunan hutbelerde ilk üç halifeye lanet okunmaması şartını da koydurdular. Bu antlaşma ile batı yönünden gelecek tehlikeler ortadan kalktığı için Şah Abbas derhal doğuya yönelip, neredeyse on yıldır Horasan’ı ellerinde tutmakta olan Özbeklerin üzerine yürüdü. 1598’de Herat ve Meşhed’i geri alıp hâkimiyetini Belh, Merv ve Esterabad’a kadar genişletti. Ancak iki yıl sonra Baki Muhammed Han, Belh’i geri aldı. Safevî ordusu ağır kayıplar vermesine rağmen, Merv, Herat, Nesa, Ferah ve Sebzevar şehirlerini topraklarına kattılar. Bundan sonra Özbekler ile uzun süreli bir barış dönemine girildi. I. Abbas, Özbek tehlikesini bertaraf ettikten sonra yeniden batıya yöneldi. Azerbaycan, Nahcivan ve Revan’ı geri aldı. Osmanlı serdarı Cağaloğlu Sinan Paşa’yı Tebriz’de yenilgiye uğrattı. Osmanlılarla 1612’de yapılan barışa aykırı olarak askeri harekâtlara devam ederek Kerkük, Şehrizor, Kerbela, Necef ve Bağdat’ı ele geçirdi (1624). Böylece İran en geniş sınırlarına ulaştı. I. Abbas’ın başkenti Kazvin’den İsfahan’a taşımasından sonra bu şehir, gerek sanat ve gerekse ticaret bakımından büyük bir gelişme göstermeye başladı. Savaş esiri olarak İran’a getirilmiş olan Gürcüler ile Culfa bölgesinde bulunan Ermenilerin büyük bir bölümü İsfahan’a iskân edildi. İngiliz ve Hollandalı tüccarların başkentte temsilcilik açmalarına izin verildiği gibi bunlara geniş kapitülasyonlar da tanındı.

Şah Safi (1629-1642)

Şah Abbas 1629’da vefat ettiğinde tahta geçecek kardeşi veya evladı yoktu. Çünkü şehzâdelerin bir kısmı kör edilmiş, bazısı ise taht iddiasında bulunma ihtimaline karşı öldürülmüştü. Bu yüzden daha önce öldürülmüş olan Safi Mirza’nın oğlu Sam Mirza, Şah Safi adıyla Safevî tahtına oturdu. O da devlet adamlarına ve şehzâdelere karşı acımasızca davranıp pek çok önemli şahsiyeti idam ettirdi. Avusturya ile barış antlaşması yapmış olan Osmanlılar, İran’a saldırdılar. 1639’da Osmanlılarla imzalanan Kasr-ı Şirin Antlaşması Osmanlı-İran sınırını geniş ölçüde belirlediği gibi iki ülke arasında uzun süreli bir barış dönemin de başlangıcı oldu.

II. Abbas (1642-1666)

Şah Safi’nin 1642 yılında, otuz bir yaşında iken aniden ölümü üzerine henüz on yaşlarında olan oğlu Muhammed Mirza II. Abbas adıyla tahta geçti. 1648’de Afganistan’a ordu sevk ederek Kandehar ve etrafındaki kaleleri hâkimiyeti altına aldı. Basra körfezindeki etkinliklerini arttırmaya çalışan Hollandalılar yeni kapitülasyonlar elde ettiler. Bunları takiben Fransızlar da II. Abbas’ın ölümüne yakın bazı imtiyazlara sahip oldular.

Şah Süleyman (1666-1694)

II. Abbas’ın 1666 yılında vefatı üzerine oğlu Safi Mirza, Şah Süleyman adıyla tahta geçti. O da tıpkı selefleri gibi, tahttan indirilme korkusu ile saray ileri gelenlerine karşı katı bir tutum içine girip pek çok kişiyi öldürttü. Barışçı bir dış politika takip edip İran’ı savaştan uzak tuttu. Safevî Devleti’nin, Şah Safi döneminde başlayan çöküşü Şah Süleyman zamanında daha da hızlandı. Onun 1694 yılında vefatından sonra yerine oğlu Sultan Hüseyin tahta geçti.

Sultan Hüseyin (1694-1722)

Yeni padişah her ne kadar zühd ve takva sahibi biri olarak tanınıyorsa da kısa süre sonra eğlence ve işrete daha fazla zaman ayırmaya başladı. Bu durum sarayın masraflarını iyice arttırdı. Şah Sultan Hüseyin, 12 Ekim 1722’de sürekli savaş halinde bulunduğu Afganlılar İran’ın resmî hâkimi durumuna geldiler. Öte yandan Kazvin’e kaçmış olan şehzâde Tahmasb, II. Tahmasb unvanı ile şahlığını ilan etti. İran’daki Afgan hâkimiyeti sathî idi. Tebriz, Kazvin, Yezd gibi şehirler direnmeye devam ediyorlardı. Mahmud 1725’te yeğeni Eşref tarafından devrildi. Öte yandan Osmanlılar İran’da meydana gelen gelişmelere kayıtsız kalmayarak, Safevî hükümdarını yeniden tahta geçirmek amacıyla Afganlıların üzerine yürüdü. Eşref, savaşa yanaşmayarak İran’ın batı ve kuzeybatı topraklarının bir kısmını Osmanlılara terk ederek barış imzaladı. Avşarların Kırıklı kabilesine mensup olan Nadir, 1727-1729 yılları arasında Herat’ta Abdalî Afganlıları ile savaştıktan sonra İsfahan’a yürüyüp 1729’da şehre girdi. Aralık 1729’da Eşref’i Şiraz yakınlarında yenilgiye uğratıp İran’dan çıkardı. Böylece İran’daki Afgan hâkimiyeti sona erdi. Nadir Han Avşar, 1732’da II. Tahmasb’ı tahttan indirerek onun oğlu III. Abbas’ı tahta geçirdi. Ancak, onun çocuk yaşta olmasından istifade ederek 1736’da Nadir Şah unvanı ile tahta geçti. Böylece 1722’den beri zaten fiilen sona ermiş olan Safevî Devleti tamamen ortadan kalktı.

Safevi Devletinde Teşkilat Ve Kültür

Safevîler, devlet teşkilatında İlhanlı ve Akkoyunlu geleneğini devam ettirmekle birlikte kadim İran devlet anlayışının da canlanmasına imkân sağlamışlardır. Şah İsmail zamanında tesis edilen Vekil-i Nefes-i Nefîs-i Hümayun, Şah’ın vekilliğini yerine getirmekte olup, Kızılbaş reisler arasından seçiliyordu. Bu makam aynı zamanda Mürşid-i Kâmil sayılan şahın temsilcisi durumundaydı. Öte yandan Safevîlerin ilk dönemlerinde şehzâdeler devlet tecrübesi edinmeleri için bir Kızılbaş reisin lalalığında eyaletlerde görevlendirilirlerdi. Ancak, Şah I. Abbas’tan itibaren bu geleneğe son verildi.

Günlük işlerin yürütüldüğü divanın başkanlığını veziriazam yapardı. Divan’da çok sayıdaki vezirlerden başka bir de vakanüvis bulunurdu. Vakanüvis aynı zamanda şahın münşisi idi. Safevîlerin ilk dönemlerinde hem dini kurumların hem de Adalethane’nin başında Sadr bulunuyordu. Ne zaman tesis edildiği tam olarak belli olmamakla beraber sonraları adalet işleri Divan Begi’nin uhdesine devredildi. Divan Begi, en yüksek mahkeme görevini yürütüyordu. Bu görevin başında çoğunlukla Türk kökenliler bulunmaktaydı. Bürokrasi, Tacik diye de adlandırılan Fars kökenlilerin elindeydi. Kızılbaşlar hem merkezdeki hem de eyaletlerdeki bütün üst düzey görevleri ellerinde tutuyorlardı. Kızılbaş reisler Beylerbeyi unvanı ile eyaletlerde görevlendirildiklerinde maiyetlerinde bulunan kendi kabilesi ile birlikte gidiyor; kabilesinin erkekleri aynı zamanda onların askerî gücünü oluşturuyordu. Bu vesile ile eyaletlerin gelirlerini de tasarruf ediyorlar; savaş halinde kendilerine tabi askerlerle orduya katılıyordu. Bununla birlikte iç huzursuzluklar veya kendi aralarında meydana gelen çekişmeler ordunun savaş gücünü büyük ölçüde azaltıyordu.

Ülke; Şirvan, Karabağ, Azerbaycan, Hemedan, Irak-ı Arab, Fars, Kuh Giluye, Kirman, Kandehar, Belh, Herat, Merv, Meşhed, Esterabad gibi çok sayıda eyalete bölünmüştü. Eyalet idaresine genellikle “bey”, “han” veya “sultan” rütbesi ile Türkmen kökenli reisler tayin edilirdi. Bazı eyaletler ise şehzadelere tahsis edilirdi. Safevilerin ilk dönemlerinde eyaletlerin idaresini elinde bulunduranlar hangi rütbeye sahip olursa olsun “hâkim” olarak nitelendirilirlerdi. Ancak sonraları en yüksek idarî makamı tanımlamak amacı ile Beylerbeyi unvanı kullanılmaya başlandı. Bununla birlikte kaynaklarda nadiren “Emirü’lümera” ve “Hanlar Hanı” unvanlarına da tesadüf edilmektedir. Topraklar nazari olarak şahın malı sayılırdı. Geniş arazilere sahip hanedan üyeleri veya saray ileri gelenleri gelirlerinin bir bölümünü veya bazen tamamını, ya müsadere edilmesi korkusundan veya tamamen dinî gerekçelerle vakıflara tahsis ederlerdi. Öte yandan, Selçuklularda da uygulanan ikta geleneğinin bir devamı olarak, idarecilere veya askeri sınıfa “tuyul” adı ile araziler tahsis edilirdi. Tuyul topraklar ya daimi veya bir yıllık süreler ile verilirdi. Yıllık olarak tahsis edilen tuyullar ise her yılın sonunda yenilenebilir veya başkasına verilirdi.

İktisadî hayatın temelini tarım ve hayvancılık oluşturuyordu. Safevîlerin ilk dönemlerinde dâhilî ticaretin önündeki en büyük engel ülkedeki yol ağının düzenli ve güvenli olmamasıydı. I. Abbas zamanında köprüler ve kervansaraylar yapılmak suretiyle yol ağı daha güvenilir ve kullanılabilir hale getirildi. Şehirlerde ticarî hayat daha çok Ermeni, Yahudi ve Hindli tüccarların elindeydi. Yahudiler ve Hindliler kıymetli madenlerin ticareti ile meşgul iken Ermeniler dış ticareti ellerinde bulunduruyorlar ve neredeyse bütün Avrupa şehirlerini dolaşıyorlardı. Ermeniler sayesinde İran ipeği ve halısı Avrupa’nın en uzak şehirlerine kadar pazarlanabiliyordu.

Timurlular ve İlhanlılar devrine nazaran Safevî dönemi İran’ı ilim merkezi olmaktan oldukça uzaktı. Şah Abbas zamanında İran’a gelen Sherley kardeşler yanlarında bazı askerî teknoloji kitapları ile top dökümünü bilen bir mühendis de getirmişlerdi. Başta Portekiz olmak üzere Avrupa devletleri ile olan münasebetler Safevîlerin eline kıymetli topların geçmesine vesile oldu. Öte yandan geleneksel olarak astronomiye ve ilm-i nucûma ilgi devam ediyordu. Şah İsmail Meraga rasathanesinin yeniden canlandırılması için çalıştıysa da muvaffak olmadı. Keza oğlu Şah Tahmasb, İsfahan’da saltanat sarayında rasad çalışmaları yapılması için gayret göstermiş ve yıldız cedvellerinin hazırlanmasını sağlamıştı. Hekimbaşı ise devletin sağlık işlerinden ve tabiplerin faaliyetlerinden sorumludur.

0
mutlu
Mutlu
0
_zg_n
Üzgün
0
sinirli
Sinirli
0
_a_rm_
Şaşırmış
0
vir_sl_
Virüslü

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Giriş Yap

Giriş Yap

AÖF Ders Notları ve Açıköğretim Sistemi ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!