Türk Dış Politikası 2 Dersi 6. Ünite Özet

Açıköğretim ders notları öğrenciler tarafından ders çalışma esnasında hazırlanmakta olup diğer ders çalışacak öğrenciler için paylaşılmaktadır. Sizlerde hazırladığınız ders notlarını paylaşmak istiyorsanız bizlere iletebilirsiniz.

Açıköğretim derslerinden Türk Dış Politikası 2 Dersi 6. Ünite Özet için hazırlanan  ders çalışma dokümanına (ders özeti / sorularla öğrenelim) aşağıdan erişebilirsiniz. AÖF Ders Notları ile sınavlara çok daha etkili bir şekilde çalışabilirsiniz. Sınavlarınızda başarılar dileriz.

Ak Parti İktidarının Başlangıç Yıllarında Türk Dış Politikası (2002-2007)

3 Kasım 2002 Seçimleri ve Türk Dış Politikası

Son yılların siyaseti incelendiğinde 3 Kasım 2002 Adalet ve Kalkınma Partisi’nin iktidar oluşu önceki seçimlerden farklılık göstermiş; bu seçimlerde 550 sandalyeli Meclisin 450’sinin ilk defa milletvekili seçilmiştir. Secim öncesinde TBMM’de bulunan bütün siyasal partiler % 10’luk baraja takılarak meclis dışında kalmıştır.

Seçimler Amerika’da ve AB ülkeleri tarafından olumlu karşılanmıştı. AK Parti lideri R. T. Er- doğan seçim sonuçları belli olunca ilk açıklamasında “Bizim için en öncelikli konu AB’dir. İlk işimiz AB sürecini takip etmek olacak” diyerek, AB’ye ne denli önem verdiklerini ortaya koymaktaydı ve batıya yönelimi ifade etmekteydi.

R.T. Erdoğan’ın siyaset yasağı nedeniyle başbakanlık Abdullah Gül olmuş ve öncelik Kopenhag Zirvesi’nde müzakere tarihi almak ve bu nedenle Kopenhag Kriterleri için yasal re- formları hızla gerçekleştirmekti. Bir diğer sorun ise Kıbrıs sorunuydu ve bu konuda da “Belçika Modelinden söz ediliyor ve Annan Planı’na sıcak ancak iç¸ politik dengeleri gözeten oldukça dikkatlice formüle edilmiş bir yaklaşım dikkat çekiyordu.

12-13 Aralık 2002 Kopenhag Zirvesi Süreci

Bu süreçte AB’ye üye ülkelerin bazılarından AK Parti hükümetine yönelik olumlu bazılarından ise olumsuz açıklamalar geliyordu. ABD ise tavrını Dışişleri Bakan Yardımcısı Marc Grossman ile ortaya koyuyor ve AK Parti Hükümeti ile işbirliği yapılacağını Türkiye’nin AB’den müzakere tarihi almasına da destek olacaklarını net bir politika olarak ilan ediyordu.

D’Estaing ile aynı görüşte olanlar, Türkiye’yi bir Avrupa ülkesi olarak görmediklerini, Türkiye’nin müslüman ve demokratik olmayan geri bir ülke olduğunu ileri sürüyorlardı. Hatta bu kesimlere göre d’Estaing bir çok Avrupalının ve AB üyesi ülkenin resmi çevrelerinin sahip olduğu fakat açıkça dile getiremedikleri görüşleri açıklamıştı.

Kıbrıs Sorunu ve Annan Planı

Yeni Hükümet bir yandan Kopenhag Zirvesi’ne yönelik önlemler alırken, AB ile ilişkilerin en önemli anahtarı haline dönüşmüş olan Kıbrıs sorunu konusunda da çalışmalar yürütüyordu.

Kopenhag Zirvesi öncesinde BM Genel Sekreteri Kofi Annan’ın Kıbrıs sorununun çözümüne yönelik olarak hazırladığı ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ile KKTC’ye sunduğu “Annan Planı” ilk etapta Türkiye tarafından olumlu karşılanmış fakat zirveye kısa bir zaman kala, yeni hükümetin Kıbrıs’a yönelik söyleminin değiştiği ve hatta yıllardan beri var olan klasik Kıbrıs politikasına geri dönüldüğü gözlenmiştir.

Kıbrıs konusunda Annan Planı çerçevesinde başlayan çözüm süreci tıkanma işaretleri verince, sürecin devam ettirilebilmesi için AB ve ABD devreye girmiştir. Bu anlamda ilk olarak AB Dönem Başkanı Danimarka’nın Dışişleri Bakanı Per Stig Moller taraşara çağrıda bulunmuş, Kıbrıs konusundaki uzlaşmanın Türkiye ile ilgili kararı da etkileyeceğini vurgulamıştır.

Bütün bu gelişmelerle birlikte Türkiye ile ABD arasında da yoğun ilişkiler yaşanıyordu ve Irak’a müdahale etme konusunda kararlılığı çok belli olan ABD, bir taraftan Türkiye’ye AB için çok yönlü destek verirken ve hatta AB ülkelerine “baskı” politikası uygularken, öte taraftan Irak’a gerçekleştirilecek operasyonda Türkiye’nin tam desteğini sağlamaya çalışmaktaydı.

Bu esnada AK Parti, Erdoğan’ın Başbakan olması için anayasal değişiklikler için formül ararken, Siirt’te yapılan seçimlerde bir köyde seçim kurullarının oluşmadığı konusundaki itirazı dikkate alan YSK bu köydeki seçimleri iptal ederek yeniden seçimlerin yapılmasına karar vermiştir. YSK tarafından alınan bu iptal kararı bir anda Erdoğan’ın kısa bir süre içinde milletvekili, dolayısıyla da Başbakan olma yolunu açmıştır ve 14 Mart 2003’te, Siirt’te yenilenen seçimlerden beş gün sonra Başbakan olmuştur.

12-13 Aralık 2002 Kopenhag Zirvesi: “Tarih İçin Tarih” Kararı

Hristiyan Demokratlarca, “Türkiye’ye müzakere tarihinin verilmesinin Türkiye’nin üyeliğinin kabulü anlamına geleceği” şeklindeki yoğun itirazlar ve eleştirilerle karşılanmıştı. Kopenhag Zirvesi öncesinde ve zirve sırasında Türkiye’nin işini zorlaştıran bir diğer konu ise ABD’nin Irak’a müdahale etme niyetiyle Türkiye’ye gösterdiği ilgiydi. ABD, Irak nedeniyle AB’ye Türkiye için baskı yapıyor ve AB üyesi ülkeler tarafından içişlerine müdahale olarak algılanıyor ve tepkiye neden oluyordu.

AB Kopenhag Zirvesi (12-13 Aralık 2002) Sonuç Bildirisi’nde Türkiye:

AB, 12-13 Aralık 2002 tarihli Kopenhag Zirvesi’nde, Avrupa Komisyonu’nun 2004 Aralık ayında hazırlayacağı rapor ve öneriler doğrultusunda Türkiye’nin Kopenhag siyasi kriterlerini yerine getirmesi şartıyla üyelik müzakerelerinin “geciktirilmeksizin” açılmasını taahhüt etmiştir. Kopenhag Zirvesi’nden çıkan müzakerelere ilişkin karar ne Alman-Fransız mütabakatından çıkan 1 Temmuz 2005 ne de Türkiye’nin istediği 2003 tarihiydi. Zirveden çıkan karar “tarih için tarih”ti.

Kopengang zirvesini Türkiye-AB ilişkileri açısından ele aldığımızda, kararı Türkiye’nin AB’ye somut olarak çok ciddi bir adım daha attığı bir karar olarak nitelendirmek mümkündür.

Türkiye ABD ilişkileri ve 1Mart 2003 Tezkeresi

ABD, Ortadoğu’nun tümünde demokrasi ve insan haklarını geliştirmek istediğini söylemektedir. Burada Bush yönetimi içinde etkili olan ve neo-con diye bilinen yeni muhafazakâr kesimlerin ideolojik yaklaşımları önemli rol oynamaktaydı. Bush yönetimi, ABD için en büyük tehdidin Ortadoğu’dan geldiğine inanmakta ve bunu tüm açıklamalarında dile getirmekteydi. Bu noktadan hareketle, bölgeyi yeniden şekillendirme hedefli politikalar izlemekteydi.

Türk-Amerikan ilişkilerinde son derece önemli bir kırılmayı gösteren tezkerenin reddedilmesi ABD’de büyük bir şaşkınlık ve şokla karşılanmış “neo- con” sözcükleri uzunca bir süre Türkiye’yi ABD’ye söz verdiği halde sözünde durmamak, savaşın uzamasına ve daha çok insanın ölmesine neden olmak gibi pek çok gerekçe ile suçlayarak “cezalandırılacağına” dair sert ve hatta diplomatik nezaketi aşan açıklamalar yapmışlardır.

Kopenhang Zirvesinden Müzakerelere

Türkiye’nin Kopenhag Kriterleri doğrultusunda 2003 yılında hazırladığı ilk uyum paketi “4. Uyum Paketi” olarak adlandırılmaktadır. Bu paket, siyasi Partiler Kanunu, Basın Kanunu, Dernekler Kanunu, Dilekçe Kanunu olmak üzere toplam 16 farklı yasada değişikliği kapsamaktadır. Bu paketin ardından hazırlanan ‘5. Uyum Paketi’nde ise Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu ile Ceza Muhakemeleri Kurulunun (MGK) yapısına ilişkin düzenlemeler yapılmış ve bu organın danışma niteliği ön plana çıkarılırken sivilleşmesi de sağlanmaya çalışılmıştır.

Türkiye ise bu raporların samimiyetsiz bir süreç¸ içinde gerçekleşebileceği, dahası bu konuda sorunları olan çok sayıdaki aday ülkenin üyelik anlaşmalarını bile imzaladığına dikkat çekiyordu.

Türkiye’nin AB’ye Katılım Müzakereleri

AB Devlet ve Hükümet Başkanlarının 16-17 Aralık 2004 tarihli Zirvesinde aldığı kararla 3 Ekim 2005 tarihinde Lüksemburg’da yapılan Hükûmetler arası Konferans (HAK) ile Türkiye resmi olarak sürece başlamıştır. Keza, Türkiye ile AB arasındaki inişli çıkışlı ilişki, çok önemli bir dönüm noktasını aşarak yepyeni bir sürece girmiştir. 3 Ekim 2005 tarihli Hükümetlerarası Konferansta müzakerelerin hangi usul ve esaslar çerçevesinde olacağını düzenleyen “Müzakere Çerçeve Belgesi” de kabul edilmiştir. Müzakereler, sürecin ilk aşaması olan AB müktesebatına uygunluk açısından “tarama” ile başlamıştır. Son tarama toplantısı 13 Ekim 2006’da yapılmıştır. “Türkiye’nin Katılım Süreci için Avrupa Birliği Stratejisi”nin hedefi, AB müktesebatına 2013 yılına kadar mümkün olan en üst seviyede uyum sağlamak olarak belirlenmiştir.

3 Kasım 2002 Seçimleri ve Türk Dış Politikası

Son yılların siyaseti incelendiğinde 3 Kasım 2002 Adalet ve Kalkınma Partisi’nin iktidar oluşu önceki seçimlerden farklılık göstermiş; bu seçimlerde 550 sandalyeli Meclisin 450’sinin ilk defa milletvekili seçilmiştir. Secim öncesinde TBMM’de bulunan bütün siyasal partiler % 10’luk baraja takılarak meclis dışında kalmıştır.

Seçimler Amerika’da ve AB ülkeleri tarafından olumlu karşılanmıştı. AK Parti lideri R. T. Er- doğan seçim sonuçları belli olunca ilk açıklamasında “Bizim için en öncelikli konu AB’dir. İlk işimiz AB sürecini takip etmek olacak” diyerek, AB’ye ne denli önem verdiklerini ortaya koymaktaydı ve batıya yönelimi ifade etmekteydi.

R.T. Erdoğan’ın siyaset yasağı nedeniyle başbakanlık Abdullah Gül olmuş ve öncelik Kopenhag Zirvesi’nde müzakere tarihi almak ve bu nedenle Kopenhag Kriterleri için yasal re- formları hızla gerçekleştirmekti. Bir diğer sorun ise Kıbrıs sorunuydu ve bu konuda da “Belçika Modelinden söz ediliyor ve Annan Planı’na sıcak ancak iç¸ politik dengeleri gözeten oldukça dikkatlice formüle edilmiş bir yaklaşım dikkat çekiyordu.

12-13 Aralık 2002 Kopenhag Zirvesi Süreci

Bu süreçte AB’ye üye ülkelerin bazılarından AK Parti hükümetine yönelik olumlu bazılarından ise olumsuz açıklamalar geliyordu. ABD ise tavrını Dışişleri Bakan Yardımcısı Marc Grossman ile ortaya koyuyor ve AK Parti Hükümeti ile işbirliği yapılacağını Türkiye’nin AB’den müzakere tarihi almasına da destek olacaklarını net bir politika olarak ilan ediyordu.

D’Estaing ile aynı görüşte olanlar, Türkiye’yi bir Avrupa ülkesi olarak görmediklerini, Türkiye’nin müslüman ve demokratik olmayan geri bir ülke olduğunu ileri sürüyorlardı. Hatta bu kesimlere göre d’Estaing bir çok Avrupalının ve AB üyesi ülkenin resmi çevrelerinin sahip olduğu fakat açıkça dile getiremedikleri görüşleri açıklamıştı.

Kıbrıs Sorunu ve Annan Planı

Yeni Hükümet bir yandan Kopenhag Zirvesi’ne yönelik önlemler alırken, AB ile ilişkilerin en önemli anahtarı haline dönüşmüş olan Kıbrıs sorunu konusunda da çalışmalar yürütüyordu.

Kopenhag Zirvesi öncesinde BM Genel Sekreteri Kofi Annan’ın Kıbrıs sorununun çözümüne yönelik olarak hazırladığı ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ile KKTC’ye sunduğu “Annan Planı” ilk etapta Türkiye tarafından olumlu karşılanmış fakat zirveye kısa bir zaman kala, yeni hükümetin Kıbrıs’a yönelik söyleminin değiştiği ve hatta yıllardan beri var olan klasik Kıbrıs politikasına geri dönüldüğü gözlenmiştir.

Kıbrıs konusunda Annan Planı çerçevesinde başlayan çözüm süreci tıkanma işaretleri verince, sürecin devam ettirilebilmesi için AB ve ABD devreye girmiştir. Bu anlamda ilk olarak AB Dönem Başkanı Danimarka’nın Dışişleri Bakanı Per Stig Moller taraşara çağrıda bulunmuş, Kıbrıs konusundaki uzlaşmanın Türkiye ile ilgili kararı da etkileyeceğini vurgulamıştır.

Bütün bu gelişmelerle birlikte Türkiye ile ABD arasında da yoğun ilişkiler yaşanıyordu ve Irak’a müdahale etme konusunda kararlılığı çok belli olan ABD, bir taraftan Türkiye’ye AB için çok yönlü destek verirken ve hatta AB ülkelerine “baskı” politikası uygularken, öte taraftan Irak’a gerçekleştirilecek operasyonda Türkiye’nin tam desteğini sağlamaya çalışmaktaydı.

Bu esnada AK Parti, Erdoğan’ın Başbakan olması için anayasal değişiklikler için formül ararken, Siirt’te yapılan seçimlerde bir köyde seçim kurullarının oluşmadığı konusundaki itirazı dikkate alan YSK bu köydeki seçimleri iptal ederek yeniden seçimlerin yapılmasına karar vermiştir. YSK tarafından alınan bu iptal kararı bir anda Erdoğan’ın kısa bir süre içinde milletvekili, dolayısıyla da Başbakan olma yolunu açmıştır ve 14 Mart 2003’te, Siirt’te yenilenen seçimlerden beş gün sonra Başbakan olmuştur.

12-13 Aralık 2002 Kopenhag Zirvesi: “Tarih İçin Tarih” Kararı

Hristiyan Demokratlarca, “Türkiye’ye müzakere tarihinin verilmesinin Türkiye’nin üyeliğinin kabulü anlamına geleceği” şeklindeki yoğun itirazlar ve eleştirilerle karşılanmıştı. Kopenhag Zirvesi öncesinde ve zirve sırasında Türkiye’nin işini zorlaştıran bir diğer konu ise ABD’nin Irak’a müdahale etme niyetiyle Türkiye’ye gösterdiği ilgiydi. ABD, Irak nedeniyle AB’ye Türkiye için baskı yapıyor ve AB üyesi ülkeler tarafından içişlerine müdahale olarak algılanıyor ve tepkiye neden oluyordu.

AB Kopenhag Zirvesi (12-13 Aralık 2002) Sonuç Bildirisi’nde Türkiye:

AB, 12-13 Aralık 2002 tarihli Kopenhag Zirvesi’nde, Avrupa Komisyonu’nun 2004 Aralık ayında hazırlayacağı rapor ve öneriler doğrultusunda Türkiye’nin Kopenhag siyasi kriterlerini yerine getirmesi şartıyla üyelik müzakerelerinin “geciktirilmeksizin” açılmasını taahhüt etmiştir. Kopenhag Zirvesi’nden çıkan müzakerelere ilişkin karar ne Alman-Fransız mütabakatından çıkan 1 Temmuz 2005 ne de Türkiye’nin istediği 2003 tarihiydi. Zirveden çıkan karar “tarih için tarih”ti.

Kopengang zirvesini Türkiye-AB ilişkileri açısından ele aldığımızda, kararı Türkiye’nin AB’ye somut olarak çok ciddi bir adım daha attığı bir karar olarak nitelendirmek mümkündür.

Türkiye ABD ilişkileri ve 1Mart 2003 Tezkeresi

ABD, Ortadoğu’nun tümünde demokrasi ve insan haklarını geliştirmek istediğini söylemektedir. Burada Bush yönetimi içinde etkili olan ve neo-con diye bilinen yeni muhafazakâr kesimlerin ideolojik yaklaşımları önemli rol oynamaktaydı. Bush yönetimi, ABD için en büyük tehdidin Ortadoğu’dan geldiğine inanmakta ve bunu tüm açıklamalarında dile getirmekteydi. Bu noktadan hareketle, bölgeyi yeniden şekillendirme hedefli politikalar izlemekteydi.

Türk-Amerikan ilişkilerinde son derece önemli bir kırılmayı gösteren tezkerenin reddedilmesi ABD’de büyük bir şaşkınlık ve şokla karşılanmış “neo- con” sözcükleri uzunca bir süre Türkiye’yi ABD’ye söz verdiği halde sözünde durmamak, savaşın uzamasına ve daha çok insanın ölmesine neden olmak gibi pek çok gerekçe ile suçlayarak “cezalandırılacağına” dair sert ve hatta diplomatik nezaketi aşan açıklamalar yapmışlardır.

Kopenhang Zirvesinden Müzakerelere

Türkiye’nin Kopenhag Kriterleri doğrultusunda 2003 yılında hazırladığı ilk uyum paketi “4. Uyum Paketi” olarak adlandırılmaktadır. Bu paket, siyasi Partiler Kanunu, Basın Kanunu, Dernekler Kanunu, Dilekçe Kanunu olmak üzere toplam 16 farklı yasada değişikliği kapsamaktadır. Bu paketin ardından hazırlanan ‘5. Uyum Paketi’nde ise Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu ile Ceza Muhakemeleri Kurulunun (MGK) yapısına ilişkin düzenlemeler yapılmış ve bu organın danışma niteliği ön plana çıkarılırken sivilleşmesi de sağlanmaya çalışılmıştır.

Türkiye ise bu raporların samimiyetsiz bir süreç¸ içinde gerçekleşebileceği, dahası bu konuda sorunları olan çok sayıdaki aday ülkenin üyelik anlaşmalarını bile imzaladığına dikkat çekiyordu.

Türkiye’nin AB’ye Katılım Müzakereleri

AB Devlet ve Hükümet Başkanlarının 16-17 Aralık 2004 tarihli Zirvesinde aldığı kararla 3 Ekim 2005 tarihinde Lüksemburg’da yapılan Hükûmetler arası Konferans (HAK) ile Türkiye resmi olarak sürece başlamıştır. Keza, Türkiye ile AB arasındaki inişli çıkışlı ilişki, çok önemli bir dönüm noktasını aşarak yepyeni bir sürece girmiştir. 3 Ekim 2005 tarihli Hükümetlerarası Konferansta müzakerelerin hangi usul ve esaslar çerçevesinde olacağını düzenleyen “Müzakere Çerçeve Belgesi” de kabul edilmiştir. Müzakereler, sürecin ilk aşaması olan AB müktesebatına uygunluk açısından “tarama” ile başlamıştır. Son tarama toplantısı 13 Ekim 2006’da yapılmıştır. “Türkiye’nin Katılım Süreci için Avrupa Birliği Stratejisi”nin hedefi, AB müktesebatına 2013 yılına kadar mümkün olan en üst seviyede uyum sağlamak olarak belirlenmiştir.

0
mutlu
Mutlu
0
_zg_n
Üzgün
0
sinirli
Sinirli
0
_a_rm_
Şaşırmış
0
vir_sl_
Virüslü

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Giriş Yap

Giriş Yap

AÖF Ders Notları ve Açıköğretim Sistemi ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!