Kentsel ve Çevresel Koruma Dersi 3. Ünite Özet

30.07.2022
5
A+
A-

Kentsel Ve Çevresel Korumanın Kültürel Boyutu

Açıköğretim ders notları öğrenciler tarafından ders çalışma esnasında hazırlanmakta olup diğer ders çalışacak öğrenciler için paylaşılmaktadır. Sizlerde hazırladığınız ders notlarını paylaşmak istiyorsanız bizlere iletebilirsiniz.

Açıköğretim derslerinden Kentsel ve Çevresel Koruma Dersi 3. Ünite Özet için hazırlanan  ders çalışma dokümanına (ders özeti / sorularla öğrenelim) aşağıdan erişebilirsiniz. AÖF Ders Notları ile sınavlara çok daha etkili bir şekilde çalışabilirsiniz. Sınavlarınızda başarılar dileriz.

Kentsel Ve Çevresel Korumanın Kültürel Boyutu

Giriş

Ülkemizde “koruma”, “kentsel ve çevresel koruma” konuları son yıllarda gerek uluslararası politikalar ve bu politikaların yansımaları gerekse kentsel korumanın önemi konusunda göreceli olarak farkındalığın artmasıyla yasal, yönetsel, örgütsel düzenlemelerle sürekli olarak güncellenmekte ve kamuoyu gündeminde yer almaktadır. Ancak “koruma” başlığı altında yapılan tüm çalışmalara, merkezî ve yerel yönetimlerin gösterdikleri duyarlılıklara, sivil toplum kuruluşlarının kentsel ve çevresel koruma konusunda toplumsal duyarlılık yaratma çabalarına ve bu kapsamda yapılan çeşitli etkinliklere karşın kentsel ve çevresel koruma konusunda istenilen düzeye ulaşılamamıştır. Bugün bu alanları koruyamamanın ya da koruma-kullanma, koruma-yaşatma gibi kavramsal yaklaşımların pratikte gerçekleştirilememesinin öncelikle politik ve ekonomik olmak üzere pek çok nedeni bulunmaktadır. Ancak bunların dışında içinde yaşanılan, tüm hayatın geçtiği mekanlara karşı aidiyet duygusunun hissedilmemesi, okul öncesi dönem de dahil olmak üzere eğitim sürecinin her aşamasında yaşanılan mekanın korumasının “insan” olmanın gereği olduğunun kabul ettirilememesi, tarihsel değerlere ait bilgilenmelerin farkındalığın oluşturulamaması kentsel korumanın tüm sorumluluğunu yasalara, yönetmeliklere bırakılmış olması kentsel ve çevresel korumanın başarısız olmasının temel nedenleridir.

Koruma-Kültür Bağlamında Kavramsal Yaklaşım

Kültür; bilgi, inanç, sanat, ahlak, hukuk, örf ve adetlerle insanın, toplumun bir üyesi yaşadığı, öğrendiği yeteneklerini sergilediği bir bütündür. Tüm kültürler başlıca iki kaynaktan beslenmektedirler. Bunlar; ‘öz’ ve ‘yabancı’ ya da ‘iç’ ve ‘dış’ kaynaklardır. Özkaynak, yabancı kaynağa oranla daha sınırlı ve yoksundur. Yabancı kaynak öz kültürün dışında kalan bütün kültürleri içermektedir. Bu nedenle ‘başka’ya ya da ‘yabancı’ya olan açılım kültürel gücün itici gücüdür. Kültürler gelişmek için etkileşim içinde olmak ve yeni içerikler bulmak zorundadırlar. Sürekli değişim içinde olan ya da karşılıklı etkileşim içinde olan kültürler aynı zamanda içinde yer aldıkları ekonomi, politika ve diğer kurumları biçimlendirirken bu kurumlar da kültürü biçimlendirmektedir. Kültür bir anlamda bir kuvvet kaynağı olduğu için tüm ekonomik ve politik savaşların kültürel düzeyde yapılmasıyla da başka bir deyişle tüm kültürel çatışmaların mutlaka politik, ekonomik, toplumsal ve bunların yansıdığı pek çok boyutunun da olması bu nedenledir. Kentsel kültür olarak tanımlanan kavramın birbiriyle ilişkili iki içeriği bulunmaktadır. İlki kentte yaşayanların niteliklerini açıklayan “kentli olma”, “ kentlilik” diğeri ise kenti oluşturan, kentin imajını belirleyen “ kent kültürü” dür. Bu ünite kapsamında tartışılan “kent kültürü” kavramı, kentin var olan değerler toplamının oluşturduğu kentsel kültürdür. Bu bağlamda kentsel kalıcılık ile kentsel kültür ve dolayısıyla kentsel kimlik oluşmaktadır ve bu nedenle kentsel kültür ile kimlik, kentsel kimlik kavramları birlikte ele alınmalıdır.

Kimlik-Kentsel Kimlik

Kentsel kimlik toplumun tüm doğal ve yapay çevre içinde biriktirdiği “bellektir”. Dünya üzerinde önde gelen medeniyetlerin zaman içinde biriktirdikleri bu değerlerin kültürel çeşitliliğin oluşumunda temel bir etken olduğu bilinmektedir. Günümüzde “ortak miras”, “kültürel miras” olarak tanımlanan değerler gerçekte tarihsel süreç içinde biriktirilen bu ortak bellek olup, tüm çabalar bu ortak belleği yitirmemek, bunu gelecek kuşaklara aktarmak içindir. Kentsel ve çevresel korumanın kültürel boyutu konusunda “kültür” kavramı hem tarihsel süreç içinde kentin oluşumunu sağlayan kültürel yapı hem de bu kültürel yapıyı korumak adına oluşturulması gereken kültür politikaları kapsamında iki yönlü bir bakış açısı ile dikkate almak ve irdelemek gerekmektedir. Kent kimliği, biriktirilen bellek ve kentsel koruma ilişkisini yani korumanın kültürel boyutunu bilinen örneklerin dışında bir kent olan Karabük kenti üzerinden açıklamak konunun farklı boyutlarını dikkate almak için önemli olacaktır. Kültür endüstrisi, endüstriyel miras ve ona bağlı oluşumları korunması gerekli miras olarak kabul edebilme süreci için kültürel alt yapının oluşturulması gerekmektedir. Kültürel altyapı sadece merkezî yönetimlerin yasal düzenlemeleri, örgütsel kurumları olmayıp toplumun her kesimini kapsayan uzun süreli bir toplumsal eğitim sürecini kapsamaktadır. Kentsel özgün kimliğin küresel etkilerle yitirilmesine ya da bölgesel gelişme dinamikleri bağlamında, birbirine benzer kentlerin oluşmalarına örnek olarak Kayalık Kapadokya Bölgesi olarak adlandırılan Nevşehir ilinin Avanos, Ürgüp, Göreme ilçe sınırlarından oluşan alt bölgesi gösterilebilir. Coğrafi, jeolojik, doğal, ekonomik yapıları ile il bütünü içinde temelde benzer potansiyellere sahip olan bu yerleşmeler 1990’lı yıların sonuna kadar birbirleri ile yarışarak il ve alt bölge ölçeğinde var olmasıyla öne çıkmışlardır. Ancak daha sonra il bütününde her yerleşmenin özgün potansiyellerini öne çıkaran kentsel kimliklerini vurgulayan yaklaşım ile yerel ve küresel ilişkisini (eksiklikleri olmakla birlikte) kurmaya çalışmışlardır.

Medeniyet-Kültür-Kimlik

Uygarlık tarihi yerleşmeler tarihi olup bu çerçevede tarih boyunca coğrafyanın toplumları nasıl etkilediği ya da insan topluluklarına kazandırdıkları (kimlik, kültür, teknoloji, çeşitlilik) sorgulanmaktadır. “Medeniyet” kavramı ilk kez 18.yüzyılda Fransız düşünürler tarafından “barbarlık” karşıtı bir kavram olarak geliştirilmiştir. Bu kabul uzun dönemler özellikle Batılılar tarafından ulaşılması gereken bir ideal olarak benimsetilmeye, standart ölçütlerle tanımlanmaya çalışılmıştır. Medeniyet ve kültür genellikle aynı kavramlar olarak kullanılıp, belirli bir toplumda birbirlerini izleyen kuşakların birinci derecede önem verdikleri değerler, normlar, kuramlar ve düşünce biçimlerini içermektedir. Kültürel yapı kavramı sosyoloji ve antropolojide olduğu gibi planlama çalışmalarında da yerleşmelerin kimliklerini, içinde bulundukları bölge ya da alt bölgelerde üstlendikleri rolleri açıklamak için kullanılan bir kavramdır. Bu noktada ‘kimlik’ kavramının değişken dinamik bir kavram olduğunun, durağan kalamayacağının altını çizmek gerekmektedir. ‘Kimlik’ kavramı canlılar ya da nesneler için ayırt edici, farklılığı yaratan özellikler olarak tanımlanabilir. Yerleşmelerin farklı yapıları yerleşme kimliği kavramıyla açıklanmaktadır. Bu kimlik uzun bir zaman dilimi içinde, yerleşmenin coğrafi yapısı, kültürel düzeyi, mimarisi, yerleşme dokusu, yerel gelenekleri, yaşam biçimi gibi tüm niteliklerinin karışımıyla biçimlenir. Yerleşme kimliğini oluşturan en önemli faktör ise doğal yapıyı oluşturan öğelerin farklılığı olup bu farklılıklar yerleşmeleri birbirinden ayırır, tanımlar, özgün kılar ve kimliği oluşturur. Beşeri kimliği oluşturan ise birey ve toplumdur. Bireyin kimliği yaşadığı çevre içinde olgunlaşır. Bireyin kendi geçmişiyle ilgili bilinçli, bilinçsiz tüm algıları, bilgileri, birikim ve deneyimleri, düşünceleri, davranışları, gelecek ile ilgili beklentileri ve tahminleri, gereksinim ve istekleri ayrıca içinde yaşadığı topluluğun âdet, gelenek, inanç ve beklentileri kimliğini biçimlendirir. Bu nedenle ‘kimlik’ belirli bir zaman içindeki kültürel yapının sahip olduğu nitelik olarak anlaşılmalıdır. Medeniyetler açısından ‘kimlik’ kavramının ayırıcı aynı zamanda en nesnel ölçütleri ‘dil’ ve özellikle ‘inanç’ unsurlarıdır. Bu nedenle insanlık tarihindeki temel medeniyetler büyük ölçüde dünyanın büyük dinleri ile tanımlanmış olup (tek tanrılı dinler önce si içinde aynı genellemeyi yapmak mümkündür) özellikle Hristiyanlık ve İslamiyet gibi büyük dinler tarihsel süreç içinde çok çeşitli ırklardan halkları bir araya getirmişlerdir. Medeniyet-kültür, kimlik kentsel kimlik kavramlarının kentsel koruma ile olan ilişkisini yine Kayalık Kapadokya ile açıklamak mümkündür. Bilindiği üzere tarih boyunca en önemli medeniyetler su kenarında kurulmuş ve ona bağlı yerleşmişlerdir. Bu bağlamda bir su kenarı yerleşme bölgesi olan Kapadokya Bölgesi’nin verimli toprakları üzerinde, Kızılırmak’ın bölgeye kazandırdığı ekonomik işlevler (Kızılırmak kili’nin kullanıldığı çanak-çömlek atölyeleri, halı, kilim dokumasında kullanılan kök boyaların elde edilmesi, tarım topraklarının sulanması, vb.), bölgenin önemli bir su havzası içinde yer alması gibi nedenlerle sadece önemli yerleşmeler kurulmamış, bölge aynı zamanda İpek ve Kral Yolu gibi önemli ticaret yollarının da güzergahı olmuştur. Bu nitelikler bölgede kurulan yerleşmelerin kendi dönemleri ve kendi hâkimiyet kurdukları sınırlar içinde üretim, yönetim, eğitim, ticaret, krallık, piskoposluk, metropolitlik merkezleri, hükümdarlık şehri gibi roller üstlenmelerine neden olmuş ve bu kimlikler günümüze kadar kısmen de olsa izlerini devam ettirmişlerdir. Bölgedeki etkileyici izler, sadece burada yaşamış medeniyetlerden olmayıp bölgenin jeomorfolojik yapısından da kaynaklanmaktadır. Kayalık Kapadokya tarihsel süreç içinde çok farklı medeniyetlerin, kavimlerin, kültürlerin karşılaştığı, savaştığı, zaman zaman birlikte yaşadığı, hem fizik-mekân hem sosyal yapı anlamında üst üste gelmiş katmanlardan oluşan özgün bir dokuya sahiptir. Bölgedeki toplumsal yapı Osmanlı İmparatorluğu döneminde Müslüman Türkler, Aleviler, Müslüman Kürtler, Kürt Aleviler, Hristiyan Ortodoks ve Katoliklerden oluşmaktaydı. Geçmişteki bu çeşitlilik karşılıklı etkileşim kültürel yaşamı zenginleştirmiştir ve kültürel zenginlik günümüz Kayalık Kapadokyasında halen hissedilmektedir. Bu bakış açısı ile ülkemiz dikkate alındığında Anadolu Coğrafyası kültürel çeşitlilik ve bunların yansıması olan farklı kimlikler ile pek çoğu tarihsel değerlere sahip kentlerden oluşmaktadır ve farklı coğrafi bölgelerden kentlerle örnek alanlar çeşitlendirilebilir.

Kültürel Çeşitlilik

Kültürlerin kesişme noktaları bütün bilimsel çalışmaların odağı olmuştur ve bu kesişme noktaları da genellikle kentlerdir. Eflatun “insanın en büyük erdemi şehir kurmak erdemidir” demiştir. Çünkü kentlerin kendisi bir kültür ürünüdür ya da kültürlerin bileşenidir. Avrupa’nın pek çok ülkesinde özellikle Akdeniz kentleri kimlik, kültür, çatışmalar, savaşlar, barışlar etkileşimi içinde bu kültürel kesişmelerin laboratuvarı olarak kabul edilmektedir. Bölgenin coğrafi konumu barındırdığı dinî, etnik çeşitlilik, Hristiyan, Müslüman kültürlerinin kesişiminin en önemli etmenidir. Dolayısıyla Akdeniz coğrafyası üzerinde yer alan Osmanlı İmparatorluğu ve özellikle İstanbul aynı coğrafi mekânı paylaşan ama asla birbiriyle karışmayan yan yana ama ayrı yaşayan bir halklar karışımı olarak kültürel çeşitliliğe sahip bir toplumdur. İstanbul’un Tarihî Yarımada ve onun karşı kıyısındaki Beyoğlu’ndaki farklı yaşam biçimleri dikkate alındığında 19. yüzyıla kadar iki yaka arasında bağlantıyı sağlayacak köprü yapılmaması bile bu bakış açısını doğrulamaktadır. Bu ayrışma mahalle boyutunda da kendini göstermekte ve kent dinî, etnik temelli mahallelerle biçimlenmektedir.

Türkiye’de Kentsel Korumanın Kültürel Boyutu

Ülkemizde ise Osmanlı Devleti zamanında tek yapı ölçeğinde koruma adına birkaç önemli girişimde bulunulsa da Cumhuriyet Dönemi’nde doğal ve kültürel varlıkları korumak için yasal düzenlemeler yapılsa da yapılan yasal düzenlemelerin hayata geçirilmesi, uygulamaların yapılması her zaman sorunlu olmuştur. Kültür Varlıklarının korunması konusunda uluslararası anlaşmaların en önemlilerinden olan UNESCO sözleşmesinin 1982 yılında, Avrupa Mimari Mirasının Korunması Sözleşmesi’nin 1989 yılında imzalanmış olması bu konudaki geç kalınmışlığı açıklayabilir. Kentsel korumanın diğer ünitelerde ayrıntılı olarak açıklanan yasal, yönetsel boyutlarına değinmeden ancak yasaların ele alınış biçimlerini örnekleyerek ve kamuoyunun yaklaşımlarını bir yana bırakarak, korumanın kültürel boyutunun kenti yönetenler tarafından nasıl ele alındığı ortaya konulduğunda Türkiye’de koruma konusunun bulunduğu düzey hakkında fikir sahibi olunabilir. 1986 yılında Türkiye’de kentsel sit alanı olarak belirlenen 105 kentsel sit alanının 26’sının koruma amaçlı imar planının onaylanmış olması ve bu sayının 1990 yılında 36’ya çıkmış olması kentsel koruma konusundaki durumu gözler önüne sermektedir. Buna ilaveten, özellikle tarihî kent merkezlerini ve bu alanlardaki kültürel çeşitliliği, tarihî mirası, tarihsel izleri korumak, bu mekanları kente kazandırmak adına yenileme alanları yasası yürürlüğe girmiştir. Kentsel sit alanları içinde yer alan kültür varlıklarını korumak, yenilemek ve çevresindeki doku ile birlikte ele alarak yeniden planlamak adına hazırlanan 5366 sayılı yenileme alanları yasası ile tescilli yapılara ileri düzeyde müdahale etme zemini oluşturularak yenileme kavramı yıkıp yeniden yapmak, eskiyi kaldırmak olarak benimsenerek, tarihî ve kültürel değerlerin yıkılmadan korunması yaklaşımı göz ardı edilmektedir. Bu iki örnek kentsel koruma kültürünün farklı boyutlarını anlamak açısından önemlidir. Koruma yasaları ile eş güdümlü olarak hazırlanması ve her düzeyde paralellik sağlanması gereken ulusal, bölgesel kalkınma stratejilerinin olmaması, kentsel ve çevresel korumanın kültürel boyutunun tanımsız, içeriksiz olmasına neden olmaktadır. Kentsel ve çevresel korumayı başarmak ancak kapsamlı kültürel politikalar oluşturmak ve bu politikanın uygulanabilirliğini sağlamakla mümkündür. Bu politikaların oluşturulması için gerekli olan maddi, teknik, bilimsel alt yapıların oluşturulması kolay bir süreç olmayıp, oldukça yoğun ve uzun bir süreçtir. Çünkü kentsel ve çevresel korumanın karşısında “koruma”yı güçleştiren hatta engelleyen hızlı nüfus artışı, göç hareketleri, ulusal ve uluslararası sermaye yatırımları gibi karşıt faktörler bulunmaktadır. Kentlerin kimliğini oluşturan, akıllarda kente ait izlerin kalması ile kentlerin sahip oldukları dinamikler, değişim süreçleri yani küresel etkileşimin dengede olması konusu/sorunu hem kentlerin hem kent planlamanın temel problemi ve tartışma konusu olmuştur ve olmaya devam etmektedir. Kentsel kimliği oluşturan kültürel değerleri kaybetmeden, sürdürülebilirliklerini sağlamak ve küresel etkileşimin böylesi kentlerin tanınırlığını, ekonomik kalkınmalarını ülke bölge, ölçeğinde güçlendirmek bütüncül planlama ile mümkündür. Bu kapsamda;

  • Ulusal kültür politikaları içinde kültürel mirasın yeri,
  • Çevre politikaları içinde kültürel mirasın yeri,
  • Korumanın kültürel boyutunun kentsel yaşam içinde yer alması,
  • Kentsel korumaya halkın katılımının sağlanması,
  • Eğitim süreci içinde aidiyet kavramlarının ve yaşanılan mekanlara karşı duyarlılıklarının oluşmasını sağlayan programların yer alması,
  • Kültürel bilincin oluşturulmasında devlet ve özel sektörün iş birliğinin sağlanması,
  • Koruma bilincinin gelişmesi ile toplumun, ülkenin kentlerin kazanımlarının belirlenmesi,

bu kazanımların kamuoyu ile sürekli olarak paylaşılması gibi politikalar ile kentsel ve çevresel korumayı gerçekleştirmek mümkündür.

Giriş

Ülkemizde “koruma”, “kentsel ve çevresel koruma” konuları son yıllarda gerek uluslararası politikalar ve bu politikaların yansımaları gerekse kentsel korumanın önemi konusunda göreceli olarak farkındalığın artmasıyla yasal, yönetsel, örgütsel düzenlemelerle sürekli olarak güncellenmekte ve kamuoyu gündeminde yer almaktadır. Ancak “koruma” başlığı altında yapılan tüm çalışmalara, merkezî ve yerel yönetimlerin gösterdikleri duyarlılıklara, sivil toplum kuruluşlarının kentsel ve çevresel koruma konusunda toplumsal duyarlılık yaratma çabalarına ve bu kapsamda yapılan çeşitli etkinliklere karşın kentsel ve çevresel koruma konusunda istenilen düzeye ulaşılamamıştır. Bugün bu alanları koruyamamanın ya da koruma-kullanma, koruma-yaşatma gibi kavramsal yaklaşımların pratikte gerçekleştirilememesinin öncelikle politik ve ekonomik olmak üzere pek çok nedeni bulunmaktadır. Ancak bunların dışında içinde yaşanılan, tüm hayatın geçtiği mekanlara karşı aidiyet duygusunun hissedilmemesi, okul öncesi dönem de dahil olmak üzere eğitim sürecinin her aşamasında yaşanılan mekanın korumasının “insan” olmanın gereği olduğunun kabul ettirilememesi, tarihsel değerlere ait bilgilenmelerin farkındalığın oluşturulamaması kentsel korumanın tüm sorumluluğunu yasalara, yönetmeliklere bırakılmış olması kentsel ve çevresel korumanın başarısız olmasının temel nedenleridir.

Koruma-Kültür Bağlamında Kavramsal Yaklaşım

Kültür; bilgi, inanç, sanat, ahlak, hukuk, örf ve adetlerle insanın, toplumun bir üyesi yaşadığı, öğrendiği yeteneklerini sergilediği bir bütündür. Tüm kültürler başlıca iki kaynaktan beslenmektedirler. Bunlar; ‘öz’ ve ‘yabancı’ ya da ‘iç’ ve ‘dış’ kaynaklardır. Özkaynak, yabancı kaynağa oranla daha sınırlı ve yoksundur. Yabancı kaynak öz kültürün dışında kalan bütün kültürleri içermektedir. Bu nedenle ‘başka’ya ya da ‘yabancı’ya olan açılım kültürel gücün itici gücüdür. Kültürler gelişmek için etkileşim içinde olmak ve yeni içerikler bulmak zorundadırlar. Sürekli değişim içinde olan ya da karşılıklı etkileşim içinde olan kültürler aynı zamanda içinde yer aldıkları ekonomi, politika ve diğer kurumları biçimlendirirken bu kurumlar da kültürü biçimlendirmektedir. Kültür bir anlamda bir kuvvet kaynağı olduğu için tüm ekonomik ve politik savaşların kültürel düzeyde yapılmasıyla da başka bir deyişle tüm kültürel çatışmaların mutlaka politik, ekonomik, toplumsal ve bunların yansıdığı pek çok boyutunun da olması bu nedenledir. Kentsel kültür olarak tanımlanan kavramın birbiriyle ilişkili iki içeriği bulunmaktadır. İlki kentte yaşayanların niteliklerini açıklayan “kentli olma”, “ kentlilik” diğeri ise kenti oluşturan, kentin imajını belirleyen “ kent kültürü” dür. Bu ünite kapsamında tartışılan “kent kültürü” kavramı, kentin var olan değerler toplamının oluşturduğu kentsel kültürdür. Bu bağlamda kentsel kalıcılık ile kentsel kültür ve dolayısıyla kentsel kimlik oluşmaktadır ve bu nedenle kentsel kültür ile kimlik, kentsel kimlik kavramları birlikte ele alınmalıdır.

Kimlik-Kentsel Kimlik

Kentsel kimlik toplumun tüm doğal ve yapay çevre içinde biriktirdiği “bellektir”. Dünya üzerinde önde gelen medeniyetlerin zaman içinde biriktirdikleri bu değerlerin kültürel çeşitliliğin oluşumunda temel bir etken olduğu bilinmektedir. Günümüzde “ortak miras”, “kültürel miras” olarak tanımlanan değerler gerçekte tarihsel süreç içinde biriktirilen bu ortak bellek olup, tüm çabalar bu ortak belleği yitirmemek, bunu gelecek kuşaklara aktarmak içindir. Kentsel ve çevresel korumanın kültürel boyutu konusunda “kültür” kavramı hem tarihsel süreç içinde kentin oluşumunu sağlayan kültürel yapı hem de bu kültürel yapıyı korumak adına oluşturulması gereken kültür politikaları kapsamında iki yönlü bir bakış açısı ile dikkate almak ve irdelemek gerekmektedir. Kent kimliği, biriktirilen bellek ve kentsel koruma ilişkisini yani korumanın kültürel boyutunu bilinen örneklerin dışında bir kent olan Karabük kenti üzerinden açıklamak konunun farklı boyutlarını dikkate almak için önemli olacaktır. Kültür endüstrisi, endüstriyel miras ve ona bağlı oluşumları korunması gerekli miras olarak kabul edebilme süreci için kültürel alt yapının oluşturulması gerekmektedir. Kültürel altyapı sadece merkezî yönetimlerin yasal düzenlemeleri, örgütsel kurumları olmayıp toplumun her kesimini kapsayan uzun süreli bir toplumsal eğitim sürecini kapsamaktadır. Kentsel özgün kimliğin küresel etkilerle yitirilmesine ya da bölgesel gelişme dinamikleri bağlamında, birbirine benzer kentlerin oluşmalarına örnek olarak Kayalık Kapadokya Bölgesi olarak adlandırılan Nevşehir ilinin Avanos, Ürgüp, Göreme ilçe sınırlarından oluşan alt bölgesi gösterilebilir. Coğrafi, jeolojik, doğal, ekonomik yapıları ile il bütünü içinde temelde benzer potansiyellere sahip olan bu yerleşmeler 1990’lı yıların sonuna kadar birbirleri ile yarışarak il ve alt bölge ölçeğinde var olmasıyla öne çıkmışlardır. Ancak daha sonra il bütününde her yerleşmenin özgün potansiyellerini öne çıkaran kentsel kimliklerini vurgulayan yaklaşım ile yerel ve küresel ilişkisini (eksiklikleri olmakla birlikte) kurmaya çalışmışlardır.

Medeniyet-Kültür-Kimlik

Uygarlık tarihi yerleşmeler tarihi olup bu çerçevede tarih boyunca coğrafyanın toplumları nasıl etkilediği ya da insan topluluklarına kazandırdıkları (kimlik, kültür, teknoloji, çeşitlilik) sorgulanmaktadır. “Medeniyet” kavramı ilk kez 18.yüzyılda Fransız düşünürler tarafından “barbarlık” karşıtı bir kavram olarak geliştirilmiştir. Bu kabul uzun dönemler özellikle Batılılar tarafından ulaşılması gereken bir ideal olarak benimsetilmeye, standart ölçütlerle tanımlanmaya çalışılmıştır. Medeniyet ve kültür genellikle aynı kavramlar olarak kullanılıp, belirli bir toplumda birbirlerini izleyen kuşakların birinci derecede önem verdikleri değerler, normlar, kuramlar ve düşünce biçimlerini içermektedir. Kültürel yapı kavramı sosyoloji ve antropolojide olduğu gibi planlama çalışmalarında da yerleşmelerin kimliklerini, içinde bulundukları bölge ya da alt bölgelerde üstlendikleri rolleri açıklamak için kullanılan bir kavramdır. Bu noktada ‘kimlik’ kavramının değişken dinamik bir kavram olduğunun, durağan kalamayacağının altını çizmek gerekmektedir. ‘Kimlik’ kavramı canlılar ya da nesneler için ayırt edici, farklılığı yaratan özellikler olarak tanımlanabilir. Yerleşmelerin farklı yapıları yerleşme kimliği kavramıyla açıklanmaktadır. Bu kimlik uzun bir zaman dilimi içinde, yerleşmenin coğrafi yapısı, kültürel düzeyi, mimarisi, yerleşme dokusu, yerel gelenekleri, yaşam biçimi gibi tüm niteliklerinin karışımıyla biçimlenir. Yerleşme kimliğini oluşturan en önemli faktör ise doğal yapıyı oluşturan öğelerin farklılığı olup bu farklılıklar yerleşmeleri birbirinden ayırır, tanımlar, özgün kılar ve kimliği oluşturur. Beşeri kimliği oluşturan ise birey ve toplumdur. Bireyin kimliği yaşadığı çevre içinde olgunlaşır. Bireyin kendi geçmişiyle ilgili bilinçli, bilinçsiz tüm algıları, bilgileri, birikim ve deneyimleri, düşünceleri, davranışları, gelecek ile ilgili beklentileri ve tahminleri, gereksinim ve istekleri ayrıca içinde yaşadığı topluluğun âdet, gelenek, inanç ve beklentileri kimliğini biçimlendirir. Bu nedenle ‘kimlik’ belirli bir zaman içindeki kültürel yapının sahip olduğu nitelik olarak anlaşılmalıdır. Medeniyetler açısından ‘kimlik’ kavramının ayırıcı aynı zamanda en nesnel ölçütleri ‘dil’ ve özellikle ‘inanç’ unsurlarıdır. Bu nedenle insanlık tarihindeki temel medeniyetler büyük ölçüde dünyanın büyük dinleri ile tanımlanmış olup (tek tanrılı dinler önce si içinde aynı genellemeyi yapmak mümkündür) özellikle Hristiyanlık ve İslamiyet gibi büyük dinler tarihsel süreç içinde çok çeşitli ırklardan halkları bir araya getirmişlerdir. Medeniyet-kültür, kimlik kentsel kimlik kavramlarının kentsel koruma ile olan ilişkisini yine Kayalık Kapadokya ile açıklamak mümkündür. Bilindiği üzere tarih boyunca en önemli medeniyetler su kenarında kurulmuş ve ona bağlı yerleşmişlerdir. Bu bağlamda bir su kenarı yerleşme bölgesi olan Kapadokya Bölgesi’nin verimli toprakları üzerinde, Kızılırmak’ın bölgeye kazandırdığı ekonomik işlevler (Kızılırmak kili’nin kullanıldığı çanak-çömlek atölyeleri, halı, kilim dokumasında kullanılan kök boyaların elde edilmesi, tarım topraklarının sulanması, vb.), bölgenin önemli bir su havzası içinde yer alması gibi nedenlerle sadece önemli yerleşmeler kurulmamış, bölge aynı zamanda İpek ve Kral Yolu gibi önemli ticaret yollarının da güzergahı olmuştur. Bu nitelikler bölgede kurulan yerleşmelerin kendi dönemleri ve kendi hâkimiyet kurdukları sınırlar içinde üretim, yönetim, eğitim, ticaret, krallık, piskoposluk, metropolitlik merkezleri, hükümdarlık şehri gibi roller üstlenmelerine neden olmuş ve bu kimlikler günümüze kadar kısmen de olsa izlerini devam ettirmişlerdir. Bölgedeki etkileyici izler, sadece burada yaşamış medeniyetlerden olmayıp bölgenin jeomorfolojik yapısından da kaynaklanmaktadır. Kayalık Kapadokya tarihsel süreç içinde çok farklı medeniyetlerin, kavimlerin, kültürlerin karşılaştığı, savaştığı, zaman zaman birlikte yaşadığı, hem fizik-mekân hem sosyal yapı anlamında üst üste gelmiş katmanlardan oluşan özgün bir dokuya sahiptir. Bölgedeki toplumsal yapı Osmanlı İmparatorluğu döneminde Müslüman Türkler, Aleviler, Müslüman Kürtler, Kürt Aleviler, Hristiyan Ortodoks ve Katoliklerden oluşmaktaydı. Geçmişteki bu çeşitlilik karşılıklı etkileşim kültürel yaşamı zenginleştirmiştir ve kültürel zenginlik günümüz Kayalık Kapadokyasında halen hissedilmektedir. Bu bakış açısı ile ülkemiz dikkate alındığında Anadolu Coğrafyası kültürel çeşitlilik ve bunların yansıması olan farklı kimlikler ile pek çoğu tarihsel değerlere sahip kentlerden oluşmaktadır ve farklı coğrafi bölgelerden kentlerle örnek alanlar çeşitlendirilebilir.

Kültürel Çeşitlilik

Kültürlerin kesişme noktaları bütün bilimsel çalışmaların odağı olmuştur ve bu kesişme noktaları da genellikle kentlerdir. Eflatun “insanın en büyük erdemi şehir kurmak erdemidir” demiştir. Çünkü kentlerin kendisi bir kültür ürünüdür ya da kültürlerin bileşenidir. Avrupa’nın pek çok ülkesinde özellikle Akdeniz kentleri kimlik, kültür, çatışmalar, savaşlar, barışlar etkileşimi içinde bu kültürel kesişmelerin laboratuvarı olarak kabul edilmektedir. Bölgenin coğrafi konumu barındırdığı dinî, etnik çeşitlilik, Hristiyan, Müslüman kültürlerinin kesişiminin en önemli etmenidir. Dolayısıyla Akdeniz coğrafyası üzerinde yer alan Osmanlı İmparatorluğu ve özellikle İstanbul aynı coğrafi mekânı paylaşan ama asla birbiriyle karışmayan yan yana ama ayrı yaşayan bir halklar karışımı olarak kültürel çeşitliliğe sahip bir toplumdur. İstanbul’un Tarihî Yarımada ve onun karşı kıyısındaki Beyoğlu’ndaki farklı yaşam biçimleri dikkate alındığında 19. yüzyıla kadar iki yaka arasında bağlantıyı sağlayacak köprü yapılmaması bile bu bakış açısını doğrulamaktadır. Bu ayrışma mahalle boyutunda da kendini göstermekte ve kent dinî, etnik temelli mahallelerle biçimlenmektedir.

Türkiye’de Kentsel Korumanın Kültürel Boyutu

Ülkemizde ise Osmanlı Devleti zamanında tek yapı ölçeğinde koruma adına birkaç önemli girişimde bulunulsa da Cumhuriyet Dönemi’nde doğal ve kültürel varlıkları korumak için yasal düzenlemeler yapılsa da yapılan yasal düzenlemelerin hayata geçirilmesi, uygulamaların yapılması her zaman sorunlu olmuştur. Kültür Varlıklarının korunması konusunda uluslararası anlaşmaların en önemlilerinden olan UNESCO sözleşmesinin 1982 yılında, Avrupa Mimari Mirasının Korunması Sözleşmesi’nin 1989 yılında imzalanmış olması bu konudaki geç kalınmışlığı açıklayabilir. Kentsel korumanın diğer ünitelerde ayrıntılı olarak açıklanan yasal, yönetsel boyutlarına değinmeden ancak yasaların ele alınış biçimlerini örnekleyerek ve kamuoyunun yaklaşımlarını bir yana bırakarak, korumanın kültürel boyutunun kenti yönetenler tarafından nasıl ele alındığı ortaya konulduğunda Türkiye’de koruma konusunun bulunduğu düzey hakkında fikir sahibi olunabilir. 1986 yılında Türkiye’de kentsel sit alanı olarak belirlenen 105 kentsel sit alanının 26’sının koruma amaçlı imar planının onaylanmış olması ve bu sayının 1990 yılında 36’ya çıkmış olması kentsel koruma konusundaki durumu gözler önüne sermektedir. Buna ilaveten, özellikle tarihî kent merkezlerini ve bu alanlardaki kültürel çeşitliliği, tarihî mirası, tarihsel izleri korumak, bu mekanları kente kazandırmak adına yenileme alanları yasası yürürlüğe girmiştir. Kentsel sit alanları içinde yer alan kültür varlıklarını korumak, yenilemek ve çevresindeki doku ile birlikte ele alarak yeniden planlamak adına hazırlanan 5366 sayılı yenileme alanları yasası ile tescilli yapılara ileri düzeyde müdahale etme zemini oluşturularak yenileme kavramı yıkıp yeniden yapmak, eskiyi kaldırmak olarak benimsenerek, tarihî ve kültürel değerlerin yıkılmadan korunması yaklaşımı göz ardı edilmektedir. Bu iki örnek kentsel koruma kültürünün farklı boyutlarını anlamak açısından önemlidir. Koruma yasaları ile eş güdümlü olarak hazırlanması ve her düzeyde paralellik sağlanması gereken ulusal, bölgesel kalkınma stratejilerinin olmaması, kentsel ve çevresel korumanın kültürel boyutunun tanımsız, içeriksiz olmasına neden olmaktadır. Kentsel ve çevresel korumayı başarmak ancak kapsamlı kültürel politikalar oluşturmak ve bu politikanın uygulanabilirliğini sağlamakla mümkündür. Bu politikaların oluşturulması için gerekli olan maddi, teknik, bilimsel alt yapıların oluşturulması kolay bir süreç olmayıp, oldukça yoğun ve uzun bir süreçtir. Çünkü kentsel ve çevresel korumanın karşısında “koruma”yı güçleştiren hatta engelleyen hızlı nüfus artışı, göç hareketleri, ulusal ve uluslararası sermaye yatırımları gibi karşıt faktörler bulunmaktadır. Kentlerin kimliğini oluşturan, akıllarda kente ait izlerin kalması ile kentlerin sahip oldukları dinamikler, değişim süreçleri yani küresel etkileşimin dengede olması konusu/sorunu hem kentlerin hem kent planlamanın temel problemi ve tartışma konusu olmuştur ve olmaya devam etmektedir. Kentsel kimliği oluşturan kültürel değerleri kaybetmeden, sürdürülebilirliklerini sağlamak ve küresel etkileşimin böylesi kentlerin tanınırlığını, ekonomik kalkınmalarını ülke bölge, ölçeğinde güçlendirmek bütüncül planlama ile mümkündür. Bu kapsamda;

  • Ulusal kültür politikaları içinde kültürel mirasın yeri,
  • Çevre politikaları içinde kültürel mirasın yeri,
  • Korumanın kültürel boyutunun kentsel yaşam içinde yer alması,
  • Kentsel korumaya halkın katılımının sağlanması,
  • Eğitim süreci içinde aidiyet kavramlarının ve yaşanılan mekanlara karşı duyarlılıklarının oluşmasını sağlayan programların yer alması,
  • Kültürel bilincin oluşturulmasında devlet ve özel sektörün iş birliğinin sağlanması,
  • Koruma bilincinin gelişmesi ile toplumun, ülkenin kentlerin kazanımlarının belirlenmesi,

bu kazanımların kamuoyu ile sürekli olarak paylaşılması gibi politikalar ile kentsel ve çevresel korumayı gerçekleştirmek mümkündür.

BİR YORUM YAZIN

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.