Uluslararası İlişkiler Kuramları 1 Dersi 8. Ünite Özet

Açıköğretim ders notları öğrenciler tarafından ders çalışma esnasında hazırlanmakta olup diğer ders çalışacak öğrenciler için paylaşılmaktadır. Sizlerde hazırladığınız ders notlarını paylaşmak istiyorsanız bizlere iletebilirsiniz.

Açıköğretim derslerinden Uluslararası İlişkiler Kuramları 1 Dersi 8. Ünite Özet için hazırlanan  ders çalışma dokümanına (ders özeti / sorularla öğrenelim) aşağıdan erişebilirsiniz. AÖF Ders Notları ile sınavlara çok daha etkili bir şekilde çalışabilirsiniz. Sınavlarınızda başarılar dileriz.

Pozitivizm Ve Epistemolojik Tartışmalar

Epistemolojik tartışmalar

Uluslararası ilişkiler alanındaki akademik çalışmalara pozitivizm egemen olmuştur. Dönemler itibariyle pozitivizmde birinci dönem, Bacon, Locke ve Hume ile başlamakta, Comte ve Simon ile ikinci dönemi yaşamakta, Viyana Çevresi ya da yeni pozitivizm olarak bilinen pozitivist akım ise 1920’lere rastlamaktadır. Saint Simon’un kullandığı anlamda pozitivizm, toplumsal yapıyı bilimsel çalışmalar vasıtasıyla ve bilimsel yöntemler kullanarak, yeniden düzenlemeyi amaç edinen ve bu yönüyle bilimi metafizikten arındırmayı amaçlayan bir tutumun adıdır. Çoğunlukla pozitivizmle empirizm birbirinin yerine kullanılmaktadır.

Emprizm ise, bilimsel bilginin duyu verilerimize yönelik önermelerden oluştuğunu, doğuştan bilginin olmadığını, tüm bilgilerimizin deneyimin ürünleri olduğunu ve bilimsel bilgiye tümevarım yöntemiyle ulaşıldığını, bilimde deney yöntemini kullanmayı kabul eden bilgi teorisidir

Pozitivizmle empirizmle arasındaki ilişki şu şekilde ifade edilebilir; pozitivizm, empirist epistemolojiye dayanan bir metodolojik pozisyondur. Empirist epistemoloji, bizim evren hakkındaki bilgilerimizin, deneyimlerimizle doğrulanmasını ifade etmektedir.

Burada epistemoloji, bilginin kaynağıyla ve bilimsel bilginin gelişimiyle ilgilidir ve bu çerçevede kısaca bilgi teorisi olarak empristler için bilginin asıl kaynağı duyu organlarıdır. Bu bağlamda epistemoloji ile empirizm özdeştir. İzleyen bölümlerde uluslararası ilişkilerin temel epistemolojilerinden bahsedilecektir.

Empirizm

Empirizm, Francis Bacon’a dayandırılabilir. Bacon, Aristo’nun düşüncelerine karşı çıkarak gözlem ve deneyin temel alınıp bilimin esas alınmasını savunmuştur. Bu teorinin diğer bir savunucusu Thomas Hobbes, Kara Avrupası rasyonalizminin karşısında yer alan yeniçağ empirizminin doğmasına katkı sağlamıştır. O’na göre, bütün bilgilerimiz, nesnelerin duyu organlarımız üzerindeki etkilerinden meydana gelmektedir.

John Locke’a göre ise zihin, başlangıçta üzerine hiçbir şey yazılmamış düz beyaz bir kağıt (tabula rasa: boş tablet) gibidir. Dolayısıyla empirizm doğuştan gelen bilgi (a priori) yerine, sonradan edinilen (a posteriori) bilgiyi önemser. Tüm edindiğimiz bilgiler, doğuştan sonra, deney ve gözlemler yoluyla elde edilmektedir. Devlete ve bireye bakış açısından, Hobbes’dan oldukça farklılaşan Locke, daha özgürlükçü ve liberal görüşlere sahiptir, materyalist ve tanrıtanımaz değildir

David Hume’la en yüksek noktasına ulaşan empirizm, gerçeklerle ilgili olarak yapılan bütün genellemelerin aksini düşünmek daima mümkün olduğu düşüncesine ulaşmıştır. O’na göre bu ilişkilerle ilgili anlayışımızı geliştirmenin tek yolu empirik gözlemler yapmaktır. Gözlemlerden elde edilen veriler gerçeği yansıtmayabilir, fakat bunlar sadece olasılıkları göstermektedir.

Rasyonalizm

Uluslararası ilişkilerdeki diğer epistemoloji rasyonalizmdir. Gerçeğe deney ve gözlem yerine, akıl yoluyla ulaşılabileceğini savunan bu görüşün temsilcileri, Kartezyenizm olarak bilinen okulun üyesi Descartes, Leibniz, Spinoza’dır. Uluslararası ilişkiler alanında ise Grotius ve Kant’ın da rasyonalizme katkı sağladığı söylenebilir. Hegel bu alanda en önemli isimlerdendir. Tümdengelimciliği benimseyen rasyonalistler, deney ve gözlem verileri yerine, zihin ve aklın verilerini temel almış ve doğuştan gelen (a priori) bilgiye büyük önem vermiştir. Bu görüşe göre doğa, kanunlarla yönetilir, bunun sonuçları ise sadece gözlenebilir. Bu görüşte, empirizm yerine akıl ve mantık yerleştirmektedir. Hugo Grotius ahlak ve siyasetin, matematik gibi evrensel ve tümdengelimsel bir bilim konusu olabileceğini savunmuştur.

Başka bir düşünür ise Rene Descartes’tır. Descartes, Kartezyenizm akımın öncüsüdür. O’na göre doğuştan gelen bilgi doğrudur, oysa duyu organlarıyla edinilen bilgi açık ve seçik olmadıkları için bunlara güvenilemez. Aklı temel alan Descartes düşünüyorum öyleyse varım önermesiyle bilinmektedir. Kant ise doğuştan gelen bilgi, zorunlu ve tümel geçerliği olan bilgidir. Kant’ın klasik rasyonalizmden ayrılan yönü ise salt doğuştan gelen bilgiye tutunmayıp, duyu organlarıyla edinilen bilgiyi de dikkate almasıdır. Hegel ise asıl gerçeğe spekülatif olarak, yani deneye hiç başvurmadan, salt düşünmenin sınırları içinde kalınarak varıldığını savunur. O’na göre felsefe objelerin düşünceyle görülmesidir. Aklı temel alan Hegel’e göre duygu ya da duyum kişiyi öze götüremez.

Pragmatizm

Diğer bir epitemoloji olan pragmatizm, deney ve gözlem yaparken aklın önemini kabul etmekte, rasyonalistlerden farklı olarak, deney ve gözlemlerin, insanın inanç ve değerlerinin değişmesine yol açtığını kabul etmektedir. William James, Charles Peirce ve John Dewey ise savunucularıdır. Bu görüşte, bir inanç ya da bağlanılan teori ve görüş, öngörülen amacın gerçekleşmesine yaptığı katkıyla değerlendirilir, bu da ancak deneyimle bilinir. Buna ise pragmatik doğrulama denir.

James’e göre yeni bilgi ve yorum getirme iddiasında olan birbirlerine rakip teoriler, yalnızca insan yaşamının amacına göre değerlendirilmeli, bilimde, felsefede ve teolojide hiçbir tanım ya da formül kesin, nihai ve değişmez değildir. James, bir teori artık problem çözemiyorsa, pratik bir yararı yoksa terk edilmelidir diye düşünmektedir.

John Dewey için de tasarım ve varsayımlar somut problemleri çözmenin araçlarıdır ve bu amaca uygunluğu ölçüsünde doğrudur ve geçerli kabul edilir.

Pragmatizmin çağdaş temsilcilerinden Thomas Kuhn, Paul Feyerabend ve Richard Rorty’ de Dewey gibi teorinin problemleri çözebildiği ölçüde geçerli olduğunu savunmaktadır.

Pozitivizm

Bu epistemolojinin Saint-Simon’la başladığı söylenebilir. Simon toplum bilimlerinin doğa bilimlerine göre yeniden yapılandırılması şeklinde doğa bilimlerindeki empirist epistemolojiyi benimsemiştir.

Auguste Comte ise Simon’nun düşüncelerini yaymıştır. Comte’a göre geçerli bilgi, deneysel yöntemlerle edinilir. Comte, bilgiyi teolojik, metafizik ve pozitif şeklinde üçe ayırmıştır. Pozitif bilgi, bilimsel gelişmenin evriminin üçüncü aşamasını oluşturmakta, bilimde bir hiyerarşi söz konusu olsa bunun en temelinde matematiğin, en üstte ise toplum biliminin bulunacağını ifade etmekte, bilginin; deney ve gözlemlerle doğrulanacağını savunurken Hume’la benzer düşünmektedir. O’na göre pozitif bilgi, teoloji ve metafiziğin etkisinden uzak, olgu ve deneye dayanan nesnel bilgidir. Toplum bilimlerde de doğa bilimlerinde de tek bir yöntem vardır.

Diğer bir pozitivist ise John Stuart Mill’dir. Mill, pozitivizmin en önemli ilkelerinden olan deneyciliği , yaptığı mantık çalışmalarıyla desteklemiştir. Mill, olgucu olması, deneyimden gelen bilgilere inanması, tümevarımı benimsemesiyle Comte ve Hume’un izinden gitmiştir. Mill, materyalizmi benimseyen, tanrı tanımayan ve insan yerine insanlığı tercih eden Comte’tan bu konularda ayrışmaktadır.

Mantıkçı pozitivizm

İkinci nesil pozitivizm olarak bilinen bu yaklaşım Schlick’in girişimiyle ve Viyana’da başladığı için Viyana çevresi adıyla anılmış sonraları mantıkçı pozitivizm/empirizm adını almıştır. Rudolf Carnap, Otto Neurath, Hans Reichenbach, Carl Gustav Hempel, Bertrand Russel, Ludwig Wittgenstein bu akımın savunucularıdır. Bu yaklaşımda, gerçek bilgi bilimsel bilgi türünde olmalıdır. Benzer şekilde felsefe de bilimsel karakterde olmalıdır. Deneysel bilimlerde olduğu gibi, felsefede de açıklık, mantıksal tutarlılık ve ispatlanabilirlik bulunmalıdır. Böylece fizikteki deneyin yerini felsefede mantık kavramı almıştır.

Pozitivizmi karakterize eden temel bir kavram olan ve mantıkçı pozitivistler için de temel bir ölçüt olarak kabul edilen doğrulamacılık ilkesine göre, bir ifadenin, bir görüşün ya da bir yargının geçerli olarak kabul edilebilmesi, onun denetlenebilir ve doğruluğunun ispatlanabilir olmasına bağlıdır.

Viyana çevresinin geleneksel pozitivistlerden en önemli farkı doğrulama sürecine, mantık ve dil analizini dâhil etmeleridir. Mantık ve dil analizini benimsemekle beraber, bu akıma göre de deney ve gözlemlerle doğrulanabilen önermeler, anlamlı önermelerdir. Diğer bir ifadeyle, önermelerin olgusal içerikli, gerçek dünyaya ilişkin ve deneyimlerimizle doğrulanabilecek önermeler olması gerekmektedir. Moral ve estetik önermeler, deneyimlerimizle doğrulanamayan önermeler olduğundan, anlamsız önermelerdir. Bu tür önermeler kişisel tercihleri, hisleri, duyguları ifade etmektedir ve bilimsel bilgi olarak nitelenemez.

Wittgenstein üç türlü önermeden söz etmektedir. Bunlar;

  • Sentetik önermeler (evren üzerine önermeler): evrene ilişkin bir durumu, varoluş durumunu yansıtan, varoluş durumunu ifade eden,
  • Analitik önermeler (mantıksal önermeler): doğruluk ya da yanlışlıkları evrene gidilmeden kendi içlerinde anlaşılabilen totolojiler,
  • Metafiziksel önermeler: ne doğru ne de yanlış olan önermelerdir.

Wittgenstein ve Schlick doğrulanabilirlik ilkesini sentetik empirik önermelere dayandırmakta; Carnap da doğrulanabilir önermelerin yaşantı ve deneyimlerimize konu olan önermeler olduğunu belirtmektedir. O’na göre metafizik önermelerse doğrulanamaz nitelikte önermelerdir.

Neopozitivizm ve eleştirel rasyonalizm

Aydınlanma çağıyla birlikte, akla ve deneye dayanan ve doğrulama yöntemini kullanan pozitizivm, rasyonalizm ya da akılcılık olarak anılmaktadır. Felsefede yeni bir akım haline gelen bu düşünce, akla uygun olanı bilimsel kabul etmekte, sosyal ve siyasal yaşamda dinsel toplumsal örgütlenmeler yerine, akılcı kurumsal düzenlemeleri savunmuştur.

Karl Popper, pozitivizm ve rasyonalizmin ortak birikimi olan felsefi epistemolojik doğrulamacı yaklaşımı sorgulamıştır.

Bu yaklaşımın en önemli temsilcisiyse Kant, aklın ve deneyin birlikte kullanılmasını öngörmektedir. A priori ve a posteriori bilgiyi birlikte kabul etmektedir.

Feyerabend’de ise rasyonalist pozitivizm, akla veda, yönteme hayır düşüncesiyle postpozitivizme dönüşmüştür. Diğer bir isim Carl Hempel’e göre, bir olgu ancak genel bir yasa varsa açıklanabilir. Bu durum, Imre Lakatos tarafından araştırma programı, Thomas Kuhn’da ise paradigma olarak tanımlanmıştır

Popper, Lakatos, Kuhn, Feyerabend tümdengelimciliği benimserken; Francis Bacon, John Locke ve David Hume’la başlayan empirizm ise tümevarımcı bir yöntemi kabul etmektedir.

Empirist epistemoloji bazı sınırlamalarla karşı karşıyadır. Bunlar; epistemolojik teminat gözleme dayanmıyorsa, toplumsal ya da uluslararası yapı, hatta birçok toplumsal olgu, gerçek anlamda gözlemlenememektedir. İkinci olarak, katı empirizm çoğu zaman gözlenmesi söz konusu olmayan nedenleri açıklamamızda bizi sınırlamaktadır. Üçüncü olarak saf ve hiç bir şeyden etkilenmeyen bir algılamanın mümkün olmadığıdır. Diğer bir eleştiri ise analitik ve sentetik önermeler arasında ciddi bir ayırım yapılamayacağı ve bir teori olmaksızın araştırmanın saf gözlemle başlamasının imkânsız olduğudur.

Popper’a göre, bilimsel bilginin gelişmesi gözlemlenen olguların toplanmasıyla ilgili olamaz. Bilimsel kuramların elenmesi ve daha iyilerle yer değiştirmesi sürecidir. Popper’a göre teoriler sınanır ve bu sınama sonucunda terk edilenlerin yerine, yenileri gelir. Popper hatalarımızdan öğrendiğimizi savunmaktadır. Popper doğrulama ilkesini benimsemeyip, reddedilebilirlik ve yanlışlanabilirlik ilkesini benimsemiştir. Bu durum başka bir ifadeyle (falsification) ilkesidir

Kuhn ise bilimsel gelişmeyi, normal bilim ve devrimci bilim olarak iki döneme ayırmıştır. Normal bilim döneminde, eldeki paradigma bulmaca çözmede yetersiz kalır ya da başarısızlığa uğrar ve bu, bütün bilim dalını ilgilendiren aykırılıklar haline gelirse bunalım da başlar. Bunalım, yeni paradigmanın, yürürlükteki paradigmanın yerini almasıyla sona erer. Bu paradigma değişikliğine Kuhn bilimsel devrim demektedir. Kuhn’a göre kabul görmüş olan bir model ya da örnek, ortak inanç ve değerler sistemi, çerçeve, olarak tanımladığı bir paradigma önderliğinde yapılan çalışmalar, normal bilimdir. Kuhn paradigmayı 21 anlamda kullanmakta, buna disipliner matriks demektedir. Paradigma, Kuhn’a göre bir bilim dalına özgü çerçeve ya da kalıp anlamını taşımaktadır ve dört ögeden oluşmaktadır. Bunlar;

  • Simgesel genellemeler
  • Paradigmanın metafizik kısımları
  • Değerler
  • Örnekliktir

Kuhn’a göre bilimsel çalışmalar esas olarak normal bilim dönemlerinde yapılmaktadır. Teori geliştirme, olgu toplama ve araştırma yapma gibi faaliyetler, yürürlükteki paradigmadan yararlanılarak yürütülmekte, mevcut paradigmaya zarar vermemektedir. Mevcut paradigmaya ters düşen gelişmeler ve anomalilerin çoğalması yüzünden paradigmanın sorgulanmasıyla bunalım dönemine başlamaktadır. Kuhn’a göre bilim ve bilim olmayan ayırmalıdır, Kuhn, bilimsel topluluğu camia olarak ifade etmektedir ve tümevarımcılığı reddetmektedir.

Lakatos’a göre bilimsel bilgi olgulardan bağımsızdır. Lakatos, tümevarımcılığı reddetmektedir, yanlışlamacılık ilkesine de karşı çıkarak, araştırma programını benimsemektedir. Her programda negatif heuristik ve pozitif heuristik dediği metodolojik kurallar bulunmaktadır. Negatif heuristik, nelerden kaçınmamızla pozitif heuristik ise neler yapmamız gerektiğiyle ilgilidir. Her programda çetin bir öz vardır.

Feyerabend ise tek bir paradigmaya bağlılığı bir ideolojiye bağlılık gibi görmekte, normal bilim dönemlerinde yapılan çalışmayı ideoloji olarak nitelemektedir. Genel ideoloji kavramı gibi, genel teori de olamayacağını ifade eden yani bunalımdan sonra normal dönemin geldiği ve bilimin böyle geliştiği şeklindeki Kuhn’un görüşüne karşı çıkar, çoğulculuğun ve vazgeçmemenin, bilimin gelişmesinde birlikte bulunduğunu savunur. Feyerabend, bir programı benimsemediği gibi, tüm programlara da karşıdır. Hiç bir metodu Kabul etmez. Feyerabend, evrensel olarak nitelenen hemen her kavrama kuşkuyla bakar.

Post modernizm, post pozitivizm

Post modernizm, modernist olarak nitelenen, tüm bilimsel ve toplumsal duruşlara karşı bir meydan okuma olarak da nitelenebilecek bir yaklaşımdır. Başka bir ifadeyle modern olana karşıdır. Kişisel yaşamda, kültürde, sanatta, mimaride, aynı şekilde, belli kalıplara göre davranma, giyinme ve üretmeye karşıdır. Bilim alanındaki yansımasıysa post pozitivizm olarak nitelenmektedir. Bilimde de evrensel ilkeler konulamayacağını ileri sürerler. Gerçeklik yerine yorumu, genellik yerine tikelliği, evrensellik yerine göreliliği savunan post modernistler, mevcut sorunlara alternative çözümler üretme yerine, mevcut sorun çözme yöntemlerini temelden sarsmaya çalışmaktadırlar. Aydınlanmanın ürünü olan her şeyin reddedilmesini öngören post modernizm, tarihin belli bir perspektiften yorumlanmasını reddeder. Özgürleştirici bir yaklaşım olarak sunulan post modernizmin getirdiği sonuç, aslında tek bir kavramla, anarşi kavramıyla özetlenebilir.

Jean-François Lyotard, Roland Barthes, Judith Butler, Gilles Deleuze, Luce Irigaray, Paul Feyerabend, Jacques Derrida, Michel Foucault ve Richard Rorty post modernizme önemli katkılarda bulunmuş yazarlar arasındadır.

Jean-François Lyotard modernliği, bilim ve devleti meşrulaştırmak amacıyla kullanılan üst anlatıların oynadığı rolle açıklamaktadır. Postmodern durum, hem maddi koşullardaki değişimleri, hem de düşünsel alandaki koşulları içeren bir sürecin toplam ifadesidir.

Der Derian ve Shapiro’nun uluslararası ilişkileri bir tür metinler arası ilişkiler olarak değerlendirmektedir. Çalışmasında devletlerin rolü, diğer üniter yapılar ve anarşi kavramı tartışılmakta ve dünya politikası postmodern bir gözlükle yeniden analiz edilmektedir. Postpozitivistlere genel eleştiriler arasında; nihilistik, göreli, gelişigüzel ve irrasyonel özelliklere sahip olmaları sayılmaktadır.

Steve Smith’e göre, pozitivist teorilerin dört temel özelliği vardır. Bunlar, bilimin tekliği, aynı ontolojik ve epistemolojik varsayımları kullanmaları; ikincisi etik ve moralitenin olgulardan ayrı tutulması ancak olguların nesnel olarak analiz edilebileceği; üçüncüsü sosyal dünyada ancak doğal yasaların nesnel olarak gözlenebileceği; dördüncüsü ise bu yasa ve olguların empirik çalışmalarla ve gerçek pozitivist araştırmalarla yanlışlanabileceğidir.

Pozitivistler, devletlerarasındaki etkileşimleri, doğa bilimlerindeki gibi belli yasalar ve düzenlilikler çerçevesinde tekrarlanan etkileşimler olarak görmekteyken, postpozitivistler tarafından pozitivist teorilere yöneltilen eleştirilerin başında, toplum bilimlerde teorilerin değerden arındırılmış ve nesnel olması gerektiği yaklaşımı gelir. Post pozitivistler, pozitivist geleneğin ihmal ettiği bu unsurları analize dâhil ederek söz konusu eksikliği doldurmaktadırlar.

Epistemolojik tartışmalar

Uluslararası ilişkiler alanındaki akademik çalışmalara pozitivizm egemen olmuştur. Dönemler itibariyle pozitivizmde birinci dönem, Bacon, Locke ve Hume ile başlamakta, Comte ve Simon ile ikinci dönemi yaşamakta, Viyana Çevresi ya da yeni pozitivizm olarak bilinen pozitivist akım ise 1920’lere rastlamaktadır. Saint Simon’un kullandığı anlamda pozitivizm, toplumsal yapıyı bilimsel çalışmalar vasıtasıyla ve bilimsel yöntemler kullanarak, yeniden düzenlemeyi amaç edinen ve bu yönüyle bilimi metafizikten arındırmayı amaçlayan bir tutumun adıdır. Çoğunlukla pozitivizmle empirizm birbirinin yerine kullanılmaktadır.

Emprizm ise, bilimsel bilginin duyu verilerimize yönelik önermelerden oluştuğunu, doğuştan bilginin olmadığını, tüm bilgilerimizin deneyimin ürünleri olduğunu ve bilimsel bilgiye tümevarım yöntemiyle ulaşıldığını, bilimde deney yöntemini kullanmayı kabul eden bilgi teorisidir

Pozitivizmle empirizmle arasındaki ilişki şu şekilde ifade edilebilir; pozitivizm, empirist epistemolojiye dayanan bir metodolojik pozisyondur. Empirist epistemoloji, bizim evren hakkındaki bilgilerimizin, deneyimlerimizle doğrulanmasını ifade etmektedir.

Burada epistemoloji, bilginin kaynağıyla ve bilimsel bilginin gelişimiyle ilgilidir ve bu çerçevede kısaca bilgi teorisi olarak empristler için bilginin asıl kaynağı duyu organlarıdır. Bu bağlamda epistemoloji ile empirizm özdeştir. İzleyen bölümlerde uluslararası ilişkilerin temel epistemolojilerinden bahsedilecektir.

Empirizm

Empirizm, Francis Bacon’a dayandırılabilir. Bacon, Aristo’nun düşüncelerine karşı çıkarak gözlem ve deneyin temel alınıp bilimin esas alınmasını savunmuştur. Bu teorinin diğer bir savunucusu Thomas Hobbes, Kara Avrupası rasyonalizminin karşısında yer alan yeniçağ empirizminin doğmasına katkı sağlamıştır. O’na göre, bütün bilgilerimiz, nesnelerin duyu organlarımız üzerindeki etkilerinden meydana gelmektedir.

John Locke’a göre ise zihin, başlangıçta üzerine hiçbir şey yazılmamış düz beyaz bir kağıt (tabula rasa: boş tablet) gibidir. Dolayısıyla empirizm doğuştan gelen bilgi (a priori) yerine, sonradan edinilen (a posteriori) bilgiyi önemser. Tüm edindiğimiz bilgiler, doğuştan sonra, deney ve gözlemler yoluyla elde edilmektedir. Devlete ve bireye bakış açısından, Hobbes’dan oldukça farklılaşan Locke, daha özgürlükçü ve liberal görüşlere sahiptir, materyalist ve tanrıtanımaz değildir

David Hume’la en yüksek noktasına ulaşan empirizm, gerçeklerle ilgili olarak yapılan bütün genellemelerin aksini düşünmek daima mümkün olduğu düşüncesine ulaşmıştır. O’na göre bu ilişkilerle ilgili anlayışımızı geliştirmenin tek yolu empirik gözlemler yapmaktır. Gözlemlerden elde edilen veriler gerçeği yansıtmayabilir, fakat bunlar sadece olasılıkları göstermektedir.

Rasyonalizm

Uluslararası ilişkilerdeki diğer epistemoloji rasyonalizmdir. Gerçeğe deney ve gözlem yerine, akıl yoluyla ulaşılabileceğini savunan bu görüşün temsilcileri, Kartezyenizm olarak bilinen okulun üyesi Descartes, Leibniz, Spinoza’dır. Uluslararası ilişkiler alanında ise Grotius ve Kant’ın da rasyonalizme katkı sağladığı söylenebilir. Hegel bu alanda en önemli isimlerdendir. Tümdengelimciliği benimseyen rasyonalistler, deney ve gözlem verileri yerine, zihin ve aklın verilerini temel almış ve doğuştan gelen (a priori) bilgiye büyük önem vermiştir. Bu görüşe göre doğa, kanunlarla yönetilir, bunun sonuçları ise sadece gözlenebilir. Bu görüşte, empirizm yerine akıl ve mantık yerleştirmektedir. Hugo Grotius ahlak ve siyasetin, matematik gibi evrensel ve tümdengelimsel bir bilim konusu olabileceğini savunmuştur.

Başka bir düşünür ise Rene Descartes’tır. Descartes, Kartezyenizm akımın öncüsüdür. O’na göre doğuştan gelen bilgi doğrudur, oysa duyu organlarıyla edinilen bilgi açık ve seçik olmadıkları için bunlara güvenilemez. Aklı temel alan Descartes düşünüyorum öyleyse varım önermesiyle bilinmektedir. Kant ise doğuştan gelen bilgi, zorunlu ve tümel geçerliği olan bilgidir. Kant’ın klasik rasyonalizmden ayrılan yönü ise salt doğuştan gelen bilgiye tutunmayıp, duyu organlarıyla edinilen bilgiyi de dikkate almasıdır. Hegel ise asıl gerçeğe spekülatif olarak, yani deneye hiç başvurmadan, salt düşünmenin sınırları içinde kalınarak varıldığını savunur. O’na göre felsefe objelerin düşünceyle görülmesidir. Aklı temel alan Hegel’e göre duygu ya da duyum kişiyi öze götüremez.

Pragmatizm

Diğer bir epitemoloji olan pragmatizm, deney ve gözlem yaparken aklın önemini kabul etmekte, rasyonalistlerden farklı olarak, deney ve gözlemlerin, insanın inanç ve değerlerinin değişmesine yol açtığını kabul etmektedir. William James, Charles Peirce ve John Dewey ise savunucularıdır. Bu görüşte, bir inanç ya da bağlanılan teori ve görüş, öngörülen amacın gerçekleşmesine yaptığı katkıyla değerlendirilir, bu da ancak deneyimle bilinir. Buna ise pragmatik doğrulama denir.

James’e göre yeni bilgi ve yorum getirme iddiasında olan birbirlerine rakip teoriler, yalnızca insan yaşamının amacına göre değerlendirilmeli, bilimde, felsefede ve teolojide hiçbir tanım ya da formül kesin, nihai ve değişmez değildir. James, bir teori artık problem çözemiyorsa, pratik bir yararı yoksa terk edilmelidir diye düşünmektedir.

John Dewey için de tasarım ve varsayımlar somut problemleri çözmenin araçlarıdır ve bu amaca uygunluğu ölçüsünde doğrudur ve geçerli kabul edilir.

Pragmatizmin çağdaş temsilcilerinden Thomas Kuhn, Paul Feyerabend ve Richard Rorty’ de Dewey gibi teorinin problemleri çözebildiği ölçüde geçerli olduğunu savunmaktadır.

Pozitivizm

Bu epistemolojinin Saint-Simon’la başladığı söylenebilir. Simon toplum bilimlerinin doğa bilimlerine göre yeniden yapılandırılması şeklinde doğa bilimlerindeki empirist epistemolojiyi benimsemiştir.

Auguste Comte ise Simon’nun düşüncelerini yaymıştır. Comte’a göre geçerli bilgi, deneysel yöntemlerle edinilir. Comte, bilgiyi teolojik, metafizik ve pozitif şeklinde üçe ayırmıştır. Pozitif bilgi, bilimsel gelişmenin evriminin üçüncü aşamasını oluşturmakta, bilimde bir hiyerarşi söz konusu olsa bunun en temelinde matematiğin, en üstte ise toplum biliminin bulunacağını ifade etmekte, bilginin; deney ve gözlemlerle doğrulanacağını savunurken Hume’la benzer düşünmektedir. O’na göre pozitif bilgi, teoloji ve metafiziğin etkisinden uzak, olgu ve deneye dayanan nesnel bilgidir. Toplum bilimlerde de doğa bilimlerinde de tek bir yöntem vardır.

Diğer bir pozitivist ise John Stuart Mill’dir. Mill, pozitivizmin en önemli ilkelerinden olan deneyciliği , yaptığı mantık çalışmalarıyla desteklemiştir. Mill, olgucu olması, deneyimden gelen bilgilere inanması, tümevarımı benimsemesiyle Comte ve Hume’un izinden gitmiştir. Mill, materyalizmi benimseyen, tanrı tanımayan ve insan yerine insanlığı tercih eden Comte’tan bu konularda ayrışmaktadır.

Mantıkçı pozitivizm

İkinci nesil pozitivizm olarak bilinen bu yaklaşım Schlick’in girişimiyle ve Viyana’da başladığı için Viyana çevresi adıyla anılmış sonraları mantıkçı pozitivizm/empirizm adını almıştır. Rudolf Carnap, Otto Neurath, Hans Reichenbach, Carl Gustav Hempel, Bertrand Russel, Ludwig Wittgenstein bu akımın savunucularıdır. Bu yaklaşımda, gerçek bilgi bilimsel bilgi türünde olmalıdır. Benzer şekilde felsefe de bilimsel karakterde olmalıdır. Deneysel bilimlerde olduğu gibi, felsefede de açıklık, mantıksal tutarlılık ve ispatlanabilirlik bulunmalıdır. Böylece fizikteki deneyin yerini felsefede mantık kavramı almıştır.

Pozitivizmi karakterize eden temel bir kavram olan ve mantıkçı pozitivistler için de temel bir ölçüt olarak kabul edilen doğrulamacılık ilkesine göre, bir ifadenin, bir görüşün ya da bir yargının geçerli olarak kabul edilebilmesi, onun denetlenebilir ve doğruluğunun ispatlanabilir olmasına bağlıdır.

Viyana çevresinin geleneksel pozitivistlerden en önemli farkı doğrulama sürecine, mantık ve dil analizini dâhil etmeleridir. Mantık ve dil analizini benimsemekle beraber, bu akıma göre de deney ve gözlemlerle doğrulanabilen önermeler, anlamlı önermelerdir. Diğer bir ifadeyle, önermelerin olgusal içerikli, gerçek dünyaya ilişkin ve deneyimlerimizle doğrulanabilecek önermeler olması gerekmektedir. Moral ve estetik önermeler, deneyimlerimizle doğrulanamayan önermeler olduğundan, anlamsız önermelerdir. Bu tür önermeler kişisel tercihleri, hisleri, duyguları ifade etmektedir ve bilimsel bilgi olarak nitelenemez.

Wittgenstein üç türlü önermeden söz etmektedir. Bunlar;

  • Sentetik önermeler (evren üzerine önermeler): evrene ilişkin bir durumu, varoluş durumunu yansıtan, varoluş durumunu ifade eden,
  • Analitik önermeler (mantıksal önermeler): doğruluk ya da yanlışlıkları evrene gidilmeden kendi içlerinde anlaşılabilen totolojiler,
  • Metafiziksel önermeler: ne doğru ne de yanlış olan önermelerdir.

Wittgenstein ve Schlick doğrulanabilirlik ilkesini sentetik empirik önermelere dayandırmakta; Carnap da doğrulanabilir önermelerin yaşantı ve deneyimlerimize konu olan önermeler olduğunu belirtmektedir. O’na göre metafizik önermelerse doğrulanamaz nitelikte önermelerdir.

Neopozitivizm ve eleştirel rasyonalizm

Aydınlanma çağıyla birlikte, akla ve deneye dayanan ve doğrulama yöntemini kullanan pozitizivm, rasyonalizm ya da akılcılık olarak anılmaktadır. Felsefede yeni bir akım haline gelen bu düşünce, akla uygun olanı bilimsel kabul etmekte, sosyal ve siyasal yaşamda dinsel toplumsal örgütlenmeler yerine, akılcı kurumsal düzenlemeleri savunmuştur.

Karl Popper, pozitivizm ve rasyonalizmin ortak birikimi olan felsefi epistemolojik doğrulamacı yaklaşımı sorgulamıştır.

Bu yaklaşımın en önemli temsilcisiyse Kant, aklın ve deneyin birlikte kullanılmasını öngörmektedir. A priori ve a posteriori bilgiyi birlikte kabul etmektedir.

Feyerabend’de ise rasyonalist pozitivizm, akla veda, yönteme hayır düşüncesiyle postpozitivizme dönüşmüştür. Diğer bir isim Carl Hempel’e göre, bir olgu ancak genel bir yasa varsa açıklanabilir. Bu durum, Imre Lakatos tarafından araştırma programı, Thomas Kuhn’da ise paradigma olarak tanımlanmıştır

Popper, Lakatos, Kuhn, Feyerabend tümdengelimciliği benimserken; Francis Bacon, John Locke ve David Hume’la başlayan empirizm ise tümevarımcı bir yöntemi kabul etmektedir.

Empirist epistemoloji bazı sınırlamalarla karşı karşıyadır. Bunlar; epistemolojik teminat gözleme dayanmıyorsa, toplumsal ya da uluslararası yapı, hatta birçok toplumsal olgu, gerçek anlamda gözlemlenememektedir. İkinci olarak, katı empirizm çoğu zaman gözlenmesi söz konusu olmayan nedenleri açıklamamızda bizi sınırlamaktadır. Üçüncü olarak saf ve hiç bir şeyden etkilenmeyen bir algılamanın mümkün olmadığıdır. Diğer bir eleştiri ise analitik ve sentetik önermeler arasında ciddi bir ayırım yapılamayacağı ve bir teori olmaksızın araştırmanın saf gözlemle başlamasının imkânsız olduğudur.

Popper’a göre, bilimsel bilginin gelişmesi gözlemlenen olguların toplanmasıyla ilgili olamaz. Bilimsel kuramların elenmesi ve daha iyilerle yer değiştirmesi sürecidir. Popper’a göre teoriler sınanır ve bu sınama sonucunda terk edilenlerin yerine, yenileri gelir. Popper hatalarımızdan öğrendiğimizi savunmaktadır. Popper doğrulama ilkesini benimsemeyip, reddedilebilirlik ve yanlışlanabilirlik ilkesini benimsemiştir. Bu durum başka bir ifadeyle (falsification) ilkesidir

Kuhn ise bilimsel gelişmeyi, normal bilim ve devrimci bilim olarak iki döneme ayırmıştır. Normal bilim döneminde, eldeki paradigma bulmaca çözmede yetersiz kalır ya da başarısızlığa uğrar ve bu, bütün bilim dalını ilgilendiren aykırılıklar haline gelirse bunalım da başlar. Bunalım, yeni paradigmanın, yürürlükteki paradigmanın yerini almasıyla sona erer. Bu paradigma değişikliğine Kuhn bilimsel devrim demektedir. Kuhn’a göre kabul görmüş olan bir model ya da örnek, ortak inanç ve değerler sistemi, çerçeve, olarak tanımladığı bir paradigma önderliğinde yapılan çalışmalar, normal bilimdir. Kuhn paradigmayı 21 anlamda kullanmakta, buna disipliner matriks demektedir. Paradigma, Kuhn’a göre bir bilim dalına özgü çerçeve ya da kalıp anlamını taşımaktadır ve dört ögeden oluşmaktadır. Bunlar;

  • Simgesel genellemeler
  • Paradigmanın metafizik kısımları
  • Değerler
  • Örnekliktir

Kuhn’a göre bilimsel çalışmalar esas olarak normal bilim dönemlerinde yapılmaktadır. Teori geliştirme, olgu toplama ve araştırma yapma gibi faaliyetler, yürürlükteki paradigmadan yararlanılarak yürütülmekte, mevcut paradigmaya zarar vermemektedir. Mevcut paradigmaya ters düşen gelişmeler ve anomalilerin çoğalması yüzünden paradigmanın sorgulanmasıyla bunalım dönemine başlamaktadır. Kuhn’a göre bilim ve bilim olmayan ayırmalıdır, Kuhn, bilimsel topluluğu camia olarak ifade etmektedir ve tümevarımcılığı reddetmektedir.

Lakatos’a göre bilimsel bilgi olgulardan bağımsızdır. Lakatos, tümevarımcılığı reddetmektedir, yanlışlamacılık ilkesine de karşı çıkarak, araştırma programını benimsemektedir. Her programda negatif heuristik ve pozitif heuristik dediği metodolojik kurallar bulunmaktadır. Negatif heuristik, nelerden kaçınmamızla pozitif heuristik ise neler yapmamız gerektiğiyle ilgilidir. Her programda çetin bir öz vardır.

Feyerabend ise tek bir paradigmaya bağlılığı bir ideolojiye bağlılık gibi görmekte, normal bilim dönemlerinde yapılan çalışmayı ideoloji olarak nitelemektedir. Genel ideoloji kavramı gibi, genel teori de olamayacağını ifade eden yani bunalımdan sonra normal dönemin geldiği ve bilimin böyle geliştiği şeklindeki Kuhn’un görüşüne karşı çıkar, çoğulculuğun ve vazgeçmemenin, bilimin gelişmesinde birlikte bulunduğunu savunur. Feyerabend, bir programı benimsemediği gibi, tüm programlara da karşıdır. Hiç bir metodu Kabul etmez. Feyerabend, evrensel olarak nitelenen hemen her kavrama kuşkuyla bakar.

Post modernizm, post pozitivizm

Post modernizm, modernist olarak nitelenen, tüm bilimsel ve toplumsal duruşlara karşı bir meydan okuma olarak da nitelenebilecek bir yaklaşımdır. Başka bir ifadeyle modern olana karşıdır. Kişisel yaşamda, kültürde, sanatta, mimaride, aynı şekilde, belli kalıplara göre davranma, giyinme ve üretmeye karşıdır. Bilim alanındaki yansımasıysa post pozitivizm olarak nitelenmektedir. Bilimde de evrensel ilkeler konulamayacağını ileri sürerler. Gerçeklik yerine yorumu, genellik yerine tikelliği, evrensellik yerine göreliliği savunan post modernistler, mevcut sorunlara alternative çözümler üretme yerine, mevcut sorun çözme yöntemlerini temelden sarsmaya çalışmaktadırlar. Aydınlanmanın ürünü olan her şeyin reddedilmesini öngören post modernizm, tarihin belli bir perspektiften yorumlanmasını reddeder. Özgürleştirici bir yaklaşım olarak sunulan post modernizmin getirdiği sonuç, aslında tek bir kavramla, anarşi kavramıyla özetlenebilir.

Jean-François Lyotard, Roland Barthes, Judith Butler, Gilles Deleuze, Luce Irigaray, Paul Feyerabend, Jacques Derrida, Michel Foucault ve Richard Rorty post modernizme önemli katkılarda bulunmuş yazarlar arasındadır.

Jean-François Lyotard modernliği, bilim ve devleti meşrulaştırmak amacıyla kullanılan üst anlatıların oynadığı rolle açıklamaktadır. Postmodern durum, hem maddi koşullardaki değişimleri, hem de düşünsel alandaki koşulları içeren bir sürecin toplam ifadesidir.

Der Derian ve Shapiro’nun uluslararası ilişkileri bir tür metinler arası ilişkiler olarak değerlendirmektedir. Çalışmasında devletlerin rolü, diğer üniter yapılar ve anarşi kavramı tartışılmakta ve dünya politikası postmodern bir gözlükle yeniden analiz edilmektedir. Postpozitivistlere genel eleştiriler arasında; nihilistik, göreli, gelişigüzel ve irrasyonel özelliklere sahip olmaları sayılmaktadır.

Steve Smith’e göre, pozitivist teorilerin dört temel özelliği vardır. Bunlar, bilimin tekliği, aynı ontolojik ve epistemolojik varsayımları kullanmaları; ikincisi etik ve moralitenin olgulardan ayrı tutulması ancak olguların nesnel olarak analiz edilebileceği; üçüncüsü sosyal dünyada ancak doğal yasaların nesnel olarak gözlenebileceği; dördüncüsü ise bu yasa ve olguların empirik çalışmalarla ve gerçek pozitivist araştırmalarla yanlışlanabileceğidir.

Pozitivistler, devletlerarasındaki etkileşimleri, doğa bilimlerindeki gibi belli yasalar ve düzenlilikler çerçevesinde tekrarlanan etkileşimler olarak görmekteyken, postpozitivistler tarafından pozitivist teorilere yöneltilen eleştirilerin başında, toplum bilimlerde teorilerin değerden arındırılmış ve nesnel olması gerektiği yaklaşımı gelir. Post pozitivistler, pozitivist geleneğin ihmal ettiği bu unsurları analize dâhil ederek söz konusu eksikliği doldurmaktadırlar.

0
mutlu
Mutlu
0
_zg_n
Üzgün
0
sinirli
Sinirli
0
_a_rm_
Şaşırmış
0
vir_sl_
Virüslü

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Giriş Yap

Giriş Yap

AÖF Ders Notları ve Açıköğretim Sistemi ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!