Uluslararası İlişkiler Kuramları 1 Dersi 3. Ünite Özet

Açıköğretim ders notları öğrenciler tarafından ders çalışma esnasında hazırlanmakta olup diğer ders çalışacak öğrenciler için paylaşılmaktadır. Sizlerde hazırladığınız ders notlarını paylaşmak istiyorsanız bizlere iletebilirsiniz.

Açıköğretim derslerinden Uluslararası İlişkiler Kuramları 1 Dersi 3. Ünite Özet için hazırlanan  ders çalışma dokümanına (ders özeti / sorularla öğrenelim) aşağıdan erişebilirsiniz. AÖF Ders Notları ile sınavlara çok daha etkili bir şekilde çalışabilirsiniz. Sınavlarınızda başarılar dileriz.

Marksizm Ve Merkez Çevre Teorileri

Giriş

Marksizm ve merkez çevre teorileri, uluslararası ilişkileri ve dış politikayı siyasal ve ekonomik verilerle açıklamaktadır. Marksist teori ve ona bağlı olarak gelişen bağımlılık ve merkez çevre teorileri, üretim araçları ve onun belirlediği üretim ilişkilerine bağlı olarak ortaya çıkan sınıfsal ilişki temelinde uluslararası ilişkileri değerlendirmektedir.

Marksist Teori

Marks, her şeyin temelinde doğanın kendisinin ve maddenin var olduğunu iddia eder. Toplumun kurumsal ve ideolojik yapısının bütünüyle ekonomik üretim ilişkilerince belirlendiğini varsayar. Bu yaklaşım içinde yalnızca ekonomik sistemi değil, ekonomik sistemi denetleyen siyasal sistemi de denetler. Çünkü Marks ve Engels’e göre siyasal kuruluşlar ekonomik altyapıya göre şekillenir. Bu bağlamda sosyalizm, burjuvazinin ortadan kalkmasına yol açarak devletin ortadan kalkmasını sağlayacaktır.

Marks, kapitalist sistemdeki çatışmanın kendi sonunu getireceğini iddia eder. Çünkü işçi sınıfının ya da proleteryanın yoksullaşması sonucunda yöneticisi kapitalist sınıfın proleteryanın başlatacağı bir devrim sonucunda ortadan kaldırılacağına inanır. Marksist görüşe göre sınıf çatışması, toplumsal değişimin ana nedenini oluşturmaktadır. Mark’a göre ezen sınıf ve ezilen sınıf arasındaki mücadele daima yeni bir ekonomik, siyasal ve toplumsal sistemin doğmasıyla sonuçlanmıştır.

Marks, Sanayi Devrimi ve kapitalizmle doğan burjuvazi sınıfının pazar ihtiyacı nedeniyle yeryüzünün dört bir yanına yayılacağını ve bu süreç içinde kapitalizm gelişirken karşıt sınıf olan işçi sınıfı ve proleteryanın da aynı oranda gelişeceğini öne sürer. Aynı zamanda doğacak rekabet ortamına dayanamayacak orta sınıfın da proleteryaya dönüşeceğini ve burjuvazi ile proleterya arasındaki çatışmaların artacağını iddia eder. Marks’a göre bu çatışmanın sonunda işçi sınıfı yapacağı devrimle burjuvazi egemenliğine son verecektir.

Marks’ın eseri olan Kapital’de artı değer tezine yer verilir. Artı değer tezine göre işçi, kapitalist sermaye birikimine yol açan ve kapitalist yeniden üretimin ana unsurunu oluşturan artı değeri üretir. Artı değer, dolaşıma konan paranın ilk değerindeki artıştır ve bunun kaynağı ücretli emektir. Başka bir deyişle işçi, günün belli bir kısmında kendisi ve ailesinin gereksinimleri için çalışırken; günün geri kalan kısmında kapitalist için (artı değer için) çalışır. Kapitalistler işçiye verilen ücreti mümkün olduğunca düşük tutarak üretimden çıkan değerin geri kalanına kendileri el koyar. Bu da işçi sınıf ile burjuva arasında çatışmaya ve yeni bir toplumsal düzenin doğmasına yol açar. Marksizme göre kapitalist sistemde toplumun büyük bir kısmı köleleştirilir. Marks, ortaya sunduğu argümanlarla proleteryaya kölelik durumundan kurtulmanın yolunu göstermektedir.

Emperyalizm Teorileri

İngiliz iktisatçı John A. Hobson, emperyalizmin kapitalizmin içindeki yanlış uygulamalardan kaynaklanan yapısal bir sorun olduğunu ileri sürmektedir. Hobson’a göre kapitalist devletler aşırı üretmekte, ancak tüketimleri, üretime kıyasla yetersiz kalmaktadır. Kapitalist devletler zenginlik fazlasını refahı arttıracak şekilde yeniden bölüştürecek bir sistem geliştirmek yerine, ortaya çıkan sermaye fazlasını ülke dışında kâr elde etmek amacıyla yeniden yatırıma dönüştürmektedir. Yeniden yatırıma dönüştürmek için de yeni yatırım ve pazar olanaklarını araştırmaktadır. İşte bu araştırma sürecinde emperyalizm doğmaktadır. Hobson, emperyalizmin kaçınılmazlığını kabul etmeyerek halkın tüketim gücünün arttırılması gerektiğini öne sürmektedir.

Emperyalizmin gerçekleşmesini sağlayan temel unsur, finansal çıkarlardır. Finansal çıkarlar, askeri ve politik faktörleri de harekete geçirmektedir. Hobson’a göre emperyalizm ve savaş, savunma bütçesinin ve kamu borçlarının artmasına yol açmakta; bu da menkul değerlerde dalgalanmalara sebep olmaktadır. İşte bu yüzdendir ki savaş ve devrim gibi olaylar finans çevreleri için fırsattır. Hobson’dan sonra bu görüşü benimseyen ve savaşların olmaması için kapitalizmin ortadan kaldırılması gerektiğini öne süren isim Vladimir Lenin olmuştur.

Lenin’e göre kapitalist tekel grupları (karteller, tröstler) önce kendi ülkelerinin iç pazarını paylaşmaktadır. Ancak kapitalist düzen, iç pazarı dış pazara bağlı kıldığından yapının işleyebilmesi büyük tekel gruplarının yabancı ülkeler ve sömürülerle ilişkilerine ve nüfuz (etki) bölgelerini genişletmelerine bağlıdır. Lenin’in emperyalizm teorisine göre uluslararası alanda da iç pazarda olduğu gibi işbirlikleri yapılmaktadır ve uluslararası karteller aracılığıyla dünya pazarı tekelci kapitalistler arasında paylaşılmaktadır. Kapitalist gruplar arasındaki mücadelenin nedeni ise hep aynı kalacak ve bu mücadeleye sınıf mücadelesi adı verilecektir.

Modern kapitalizmin temel özelliği büyük kapitalistlerin bir araya gelerek oluşturdukları kartellerdir. Çatışma riski içeriyor olsa da sömürge elde etmek, kapitalistler için rakipleri karşısında başarılı olmanın en kolay yolu olmuştur. Kapitalizmin gelişmesiyle hammaddeye olan ihtiyaç arttığından rekabet keskinleşmekte ve dünya çapında sömürge arayışı ve mücadelesinin yaşanmasına yol açmaktadır. Denizaşırı sömürgelere sahip olmak, hammadde kaynaklarının garanti altına alınmasını sağlamanın yanı sıra ucuz iş gücü ve pazar imkânı da sunmaktadır.

Lenin’e göre emperyalizm, kapitalizmin tekelci aşamasıdır. Serbest rekabetçi kapitalizm, yerini tekelci kapitalizme bırakır. Lenin, emperyalizm ve savaşlar arasındaki ilişkiyi açıklarken 1. Dünya Savaşı’na kadar olan tüm savaşların sömürge mücadelesinden kaynaklandığını belirtir. Dolayısıyla Lenin’e göre uluslararası çatışmaları ortadan kaldırmanın ön koşulu kapitalizmi ortadan kaldırmaktır.

Paul Sweezy, emperyalizmi dünya ekonomisinin gelişiminde bir aşama olarak tanımlar. Sweezy’e göre bu aşamada:

(a) Endüstri malları için dünya pazarında ileri kapitalist ülkeler rekabet halindedir;

(b) Tekelci sermaye, hâkim sermaye şeklidir;

(c) Sermaye ihracı dünya ekonomik ilişkilerinin belirgin özelliğidir.

Bu ekonomik ilişkilerin sonucu olarak iki özellik daha bulunur:

(d) Dünya pazarında çıkar çatışmaları ve uluslararası tekelci birleşmelere yol açan ciddi rekabet;

(e) Dünyanın işgal edilmemiş yerlerinin önde gelen kapitalist güçler (ve onların uyduları) tarafından paylaşılması.

Bağımlılık ve Merkez Çevre Teorileri

Emperyalizm, Neo Marksist teorilere göre bir sömürü ilişkisidir. Neo Marksistler az gelişmiş ülkelerin çok uluslu sermaye eliyle bağımlı hale getirildiğini ve bunun sonunda sürekli bir sömürü ilişkisi kurularak modern emperyalizmin ortaya çıktığını öne sürmektedir. Bağımlılık ve sömür ilişkisinin oluşmasının nedeni gelişmiş ülkelerden az gelişmiş ülkelere, onları geliştirmesi beklentisiyle, gerçekleştirilen sermaye transferinin son aşamada az gelişmişlerden gelişmişlere doğru olmasıdır.

Bağımlılık, üretici sermayenin uluslararasılaşması ve çok uluslu şirketlerin doğması 3 aşamadan oluşur:

(1) Az gelişmiş ülkeler ile kapitalistleşen ülkeler arasında ticari ilişkiler gelişir ve burada amaç kapitalistleşen bölgelerin gereksinimlerinin karşılanmasıdır.

(2) Kapitalistleşen ülkelerden az gelişmiş ülkelere yatırım yapılır, ticaret sermayesi gelişir ve bu dönemde az gelişmiş ülkelerdeki ticaret sermayesi uluslararasılaşarak kapitalist ülkelerdeki üretici sermayenin gereksinimlerine uygun olarak hareket eder.

(3) Üretici sermaye uluslararasılaşır ve artık üretim kararları alınırken dünya ekonomisi içinde herhangi bir ülke ya da bölge, olası bir üretim yeri olarak kabul edilmeye başlanır.

En yüksek kâr oranını arayan sermaye, üretimini dünya üzerinde planlar ve endüstriyel üretimin az gelişmiş ülkelere doğru kaymasını sağlar. Yeni Marksistler bu süreçte, emekten sağlanan artı değerin ülke içinde olmaktan çıkıp dünya ölçeğine taşındığını ve az gelişmişlerden gelişmişlere doğru aktarım yapılan bir emperyalizm doğduğunu öne sürer. Lenin ise sermaye transferlerinin arkasında yatan nedenin kapitalist ülkelerin denizaşırı ülkelerde pazar kapatma ve doğal kaynakları kontrol etme yarışı olduğunu belirtir. Eski kapitalizme göre sistemin temel niteliği uluslararası mal ihracı iken; tekelci kapitalizmde mal ihracının yerini uluslararası ölçekte sermaye ihtiyacı alır.

Harry Magdoff, ekonomik gücün dev anonim şirketler ve finans kurumlarının elinde yoğunlaştığı dönemi Yeni Emperyalizm olarak nitelendirir. Sermaye uluslararasılaşırken yaşanan hayatta kalma mücadelesinden dev anonim şirketler sağ çıkabilmiştir. Çok sayıda rakibin olduğu bu yeni dünyada amaç, çok sayıda hammadde kaynağı üzerinde kontrol sağlamaktır.

Yeni Marksistler, emperyalizme Klasik Marksistlerden farklı yaklaşır. Neo Marksistlere göre emperyalizmde emekten artı değer çıkarma işlemi dünya ölçeğinde gerçekleşir ve üretici sermaye uluslararasılaşmıştır. Neo Marksistler ve Klasik Marksistler arasındaki diğer bir fark ise uluslararası sermaye ihracının altında yatan nedenlere yönelik yaklaşımlarıdır. Marks’a göre az gelişmiş ülkelerin ekonomilerinin Batı ekonomileri ile kapitalist sistem içinde birleşmeleri, bu iki grup ülke arasındaki gelişmişlik farkının azalmasına neden olur. Lenin ise “Emperyalizm” adlı eserinde sermaye ihracının az gelişmiş ülkelerin kapitalistleşmesine neden olacağını belirtir.

Düşünür Roxa Luxemburg, kapitalist ülkelerin Üçüncü Dünya ülkeleri sayesinde geliştiğini ve bu ülkelerin sağladığı hammadde sayesinde kapitalizmin hareketlendiğini ileri sürer. Bu nedenledir ki emperyalizm, kapitalizmin vazgeçilmez bir sonucudur ve sonuç aynı zamanda az gelişmiş ülkelerin geleneksel yapılarını yitirmelerine yol açmaktadır.

Neo Marksistlerin sermaye akımı konusunda önde gelen isimleri Harry Magdoff, Paul Sweezy, Paul Baran ve Andre Gunder Frank’tır. Bu isimlerin sermaye akımı üzerine görüşleri, Klasik Marksistlerden farklılık gösterir. Buna göre az gelişmişliğin arkasında yatan temel olgu, sermaye ihracının tersine işlemesidir. Frank, ekonomik artı değerin metropol uydu ilişkileri hiyerarşisi ile tabandan tepeye doğru aktarıldığını öne sürer. Uydu durumunda olup kendi artı değerinden yoksun kalınması hali az gelişmişliğe yol açarken; metropol durumda olmak gelişmeye neden olmaktadır.

Neo Marksistlere göre bir ülkenin geri kalmışlığı iç faktörlere bağlı kalınarak açıklanamaz. Frank’a göre az gelişmiş ülkelerin geri kalmışlığı, gelişmiş kapitalist ülkelerin kolonileşme politikalarının bir sonucudur. Neo Marksistler, uydu ülkelerin gelişebilmeleri için merkezle olan bağlarını gevşetmeleri gerektiğine inanmaktadır.

Samir Amin, dünya ekonomisini merkez ve çevre sistemler olarak ikiye ayırır. Merkez sistemler iç dinamiklerini kurmuş, kendi kendine yeten ve dış faktörlerden etkilenmeyen sistemler olarak tanımlanırken; çevre sistemler, merkezin gereksinimlerini karşılama işlevini yerine getiren ekonomiler olarak nitelendirilmektedir.

Daniel Singer, hammadde için sömürgelere gelen yabancı sermayenin bu ülkelerin kalkınmasına bir katkı sağlamadığını ve bunun gerekçesi olarak da elde edilen hammaddenin sömürge ülkede işlenmeyip sermayenin geldiği ülkede işlenmesi ile yatırımın çoğaltan etkisinin sermaye ülkesinde meydana gelmesini öne sürmektedir.

Paul Baran, az gelişmiş ülkelerin kalkınması için kapitalist ülkelerle ilişkilerini koparması ve yaratılan artı değeri kendi ülkelerindeki üretken sektörlerde yatırıma dönüştürmeleri gerekmektedir. Başka bir deyişle az gelişmiş ülkeler kapitalist sistemin dışına çıkıp daha rasyonel ve plancı olan sosyalist sisteme geçmelidir.

Modern Marksist Yaklaşımları ve Merkez Çevre Teorileri

Galtung’un Yapılsalcı Emperyalizm Teorisi: Galtung uluslararası sistemde dünyayı merkez (core) ve çevre (periferi) ülkeler olmak üzere ikiye ayırır. Bu aşamada her ülkenin kendi içinde de merkez ve çevre olarak ikiye ayrılabileceğini belirtir. Yine Galtung’a göre yapısal şiddeti doğuran merkez çevre ya da metropol uydu ilişkisidir. Galtung, bu ilişkiyi emperyalizm olarak nitelendirir. Bu hegemonik ilişki içinde emperyalizm, merkez ülkenin merkezi ile çevre ülkenin merkezi arasındaki çıkar ilişkisi üzerine kurulmaktadır.

Galtung, emperyalizmi sadece ekonomik ilişki ve kapitalist yayılmacılıkla açıklayan Marksist Leninist görüşleri eleştirir. Galtung’a göre emperyalizm uyum içindeki olan çıkarlar arası ilişki ve uyumlaştırılamayan çıkarlar arası çatışmayı içerir. Çıkarlar açısından bakıldığında emperyalizm, merkez ülkelerin çevre ülkeler üzerindeki hegemonyası (hâkimiyeti) sonucu oluşan çıkar farklılaşmasıdır. Merkez ülke ile çevre ülke arasında bir çıkar çatışması vardır. Emperyalist ilişki dikey ve asimetrik bir ilişki olduğu için taraflardan biri diğerine göre daha fazla kazançlı çıkar.

Galtung, emperyalizmi;

  • Ekonomik
  • Siyasal
  • Askeri
  • İletişimsel ve
  • Kültürel olmak üzere 5 gruba ayırır.

Wallerstein’ın Dünya Sistemi Modeli: Wallerstein’a göre dünya ekonomisi bir iş bölümüdür. Buna göre dünya ekonomisi, kapitalist üretim sürecinin oluşturduğu bir sistemdir ve kapitalist yapıya sahiptir.

Dünya sistemi modeline göre sermaye birikimini gerçekleştirmeye yönelik olarak kapitalist üretim biçimi hakimdir. Kapitalist dünya ekonomisi sistemi önce Avrupa’da şekillenmiş olup günümüzde evrensel bir boyut kazanmıştır. Bu sistemde egemen devletler vardır ve bazı devletler diğerlerine göre daha otonomdur. Wallerstein kapitalist dünya ekonomisinin tarihsel olduğunu ve bir süre sonra ortadan kalkacağını öne sürmektedir.

Kapitalist dünya ekonomisi emek ile sermaye arasındaki uluslararası toplumsal ilişkiyi temsil eder. Yaratılan artı değer, proleteryadan kapitalizme aktarılır. Bu aktarım ve emek sermaye iş bölümü ülke içinde sınırlı kalmaz ve evrensel boyutta gerçekleşir. Bu nedenle sermaye birikimi için çok sayıda ülkede üretim yapmaya yönelik bir mal zinciri oluşturulması gerekir. Bu üretim halkalarının bazı bölümlerinde kâr ve üretim daha çok yoğunlaşır. Yoğunlaşmanın olduğu bölgelere merkez adı verilirken; daha az kârlı bölgelere periferi (çevre) denir. Burada bahsi geçen ayrım coğrafi değil, ilişkisel bir ayrımdır.

Wallerstein’a göre kapitalist piyasa ne tam serbest ne de kapalı bir piyasadır. Bazı güçlü kapitalistler üretim kabiliyetlerini birleştirerek tekeller oluşturur ve kârlarını en üst seviyeye çıkarabilirler.

Wallerstein, modern devlet sisteminin kapitalizmle iç içe geçtiğini öne sürer. Bu yapıda proleterya, sermaye sahipleri için çalışır. Ücretli işçilerin yanı sıra evde üretim yaparak bir kısım kazancını sağlayan aileler bulunmaktadır ve bu gelir sahipleri yarı proleterya (semi proleterya) kesimini oluşturur. Bu durum daha çok periferi ülkelerde görülür ve merkez ülkelerde yok denecek kadar azdır. Yarı proleteryanın fazla olduğu periferi ülkelerde ücretler düşer ve kapitalistin elde ettiği kâr artar.

Wallerstein merkez ve periferinin dışında, bu iki bölgenin özelliklerini taşıyan ve semi-periferi (yarı-çevre) adı verilen bölgeler olduğunu öne sürer. Bu tür devletler hızla semi-proleteryanın sayısını azaltarak proleteryalaşmayı sağlamaya çalışır. Böylece yarı proleter sınıftan daha fazla gelir elde eder. Ayrıca ücretli proleterya sendikal hareketlere katılabilir.

Wallerstein’a göre dünya sistemi tarihsel ve dönüşümsel olduğu için 50-60 yıllık periyotlarda bazı dönemlerde durgunluk ve bazı dönemlerde de üretkenliğin hâkim olduğuna inanılır. Durgunluk dönemi kapitalistlerin daha çok kâr amacı ile daha çok üretmesi, ancak tüketim talebinin aynı oranda gelişmemesinden kaynaklanır. Bu durumda bazı ürünlerin üretimi ücretin düşük olduğu bölgelere kayar. Merkez ülkeler ise piyasaya yeni ürünler sürer. Bu önemler sayesinde üretim yeniden canlanır. Bu durgunluk ve üretkenlik dönemleri, hegemonik dönemler olarak adlandırılır.

Cox’a göre hegemonik güç, diğeri üstünde mutlak üstünlüğe sahip olan ve diğerlerini sömüren ülke değildir. Hegemonik güç, devletler arası çatışmaları engelleyerek istikrarı sağlar. Hegemonik gücün üretim kapasitesi daha yüksek olduğundan periferiye doğru genişler ve dünya hegemonyası aşamasına gelir. Dolayısıyla hegemoni, dünya ekonomisi ve dünya politikası için düzen anlamına gelir.

Modern devlet sistemi tarihinde 3 hegemonik güçten söz edilir:

(1) XVIII. yüzyıldaki Hollanda,

(2) XIX. yüzyıldaki İngiltere ve

(3) XX. yüzyıl ortalarından itibaren ABD.

Askeri güçlerinden ziyade ekonomik güçleri ile bu pozisyona gelen 3 ülke, pazar üstünlüğünü ele geçirip sermaye birikimini sağlayacak mekanizmalardan faydalandılar.

Güvenlik ikilemi, ulusçuluk ve devlet gibi kavramlar kapitalist dünya sistemi modelinde marjinal konular olarak görülürken; kapitalizm ve az gelişmişlik sorunu öncelik kazanan konu ve kavramlardır.

O.L. Holsti, kapitalist dünya sistemi modelinin sadece Batı-Güney ilişkilerini analiz etmeye çalıştığını ve DoğuDoğu ya da Doğu-Güney ilişkilerinde uygulanmadığını öne sürer.

Cox, bir hegemonik dönemin yerini bir diğerine devretmeden evvel arada non-hegemonic denilen ve herhangi bir hegemonik gücün olmadığı bir dönemin yaşandığını belirtir. Tarihi XIX. yüzyıldan itibaren belli dönemlere ayıran Cox, 1845-1875 İngiliz hegemonyası ardından 1875-1945 yılları arasında hegemonyanın olmadığı bir dönem yaşandığını öne sürer. Benzer şekilde 1945-1960 Amerikan hegemonyasının ardından 1970’lerin başına kadar Amerikan hegemonyasının tam olarak işlemediği yeni bir non-hegemonic dönem olduğunu belirtir.

Giriş

Marksizm ve merkez çevre teorileri, uluslararası ilişkileri ve dış politikayı siyasal ve ekonomik verilerle açıklamaktadır. Marksist teori ve ona bağlı olarak gelişen bağımlılık ve merkez çevre teorileri, üretim araçları ve onun belirlediği üretim ilişkilerine bağlı olarak ortaya çıkan sınıfsal ilişki temelinde uluslararası ilişkileri değerlendirmektedir.

Marksist Teori

Marks, her şeyin temelinde doğanın kendisinin ve maddenin var olduğunu iddia eder. Toplumun kurumsal ve ideolojik yapısının bütünüyle ekonomik üretim ilişkilerince belirlendiğini varsayar. Bu yaklaşım içinde yalnızca ekonomik sistemi değil, ekonomik sistemi denetleyen siyasal sistemi de denetler. Çünkü Marks ve Engels’e göre siyasal kuruluşlar ekonomik altyapıya göre şekillenir. Bu bağlamda sosyalizm, burjuvazinin ortadan kalkmasına yol açarak devletin ortadan kalkmasını sağlayacaktır.

Marks, kapitalist sistemdeki çatışmanın kendi sonunu getireceğini iddia eder. Çünkü işçi sınıfının ya da proleteryanın yoksullaşması sonucunda yöneticisi kapitalist sınıfın proleteryanın başlatacağı bir devrim sonucunda ortadan kaldırılacağına inanır. Marksist görüşe göre sınıf çatışması, toplumsal değişimin ana nedenini oluşturmaktadır. Mark’a göre ezen sınıf ve ezilen sınıf arasındaki mücadele daima yeni bir ekonomik, siyasal ve toplumsal sistemin doğmasıyla sonuçlanmıştır.

Marks, Sanayi Devrimi ve kapitalizmle doğan burjuvazi sınıfının pazar ihtiyacı nedeniyle yeryüzünün dört bir yanına yayılacağını ve bu süreç içinde kapitalizm gelişirken karşıt sınıf olan işçi sınıfı ve proleteryanın da aynı oranda gelişeceğini öne sürer. Aynı zamanda doğacak rekabet ortamına dayanamayacak orta sınıfın da proleteryaya dönüşeceğini ve burjuvazi ile proleterya arasındaki çatışmaların artacağını iddia eder. Marks’a göre bu çatışmanın sonunda işçi sınıfı yapacağı devrimle burjuvazi egemenliğine son verecektir.

Marks’ın eseri olan Kapital’de artı değer tezine yer verilir. Artı değer tezine göre işçi, kapitalist sermaye birikimine yol açan ve kapitalist yeniden üretimin ana unsurunu oluşturan artı değeri üretir. Artı değer, dolaşıma konan paranın ilk değerindeki artıştır ve bunun kaynağı ücretli emektir. Başka bir deyişle işçi, günün belli bir kısmında kendisi ve ailesinin gereksinimleri için çalışırken; günün geri kalan kısmında kapitalist için (artı değer için) çalışır. Kapitalistler işçiye verilen ücreti mümkün olduğunca düşük tutarak üretimden çıkan değerin geri kalanına kendileri el koyar. Bu da işçi sınıf ile burjuva arasında çatışmaya ve yeni bir toplumsal düzenin doğmasına yol açar. Marksizme göre kapitalist sistemde toplumun büyük bir kısmı köleleştirilir. Marks, ortaya sunduğu argümanlarla proleteryaya kölelik durumundan kurtulmanın yolunu göstermektedir.

Emperyalizm Teorileri

İngiliz iktisatçı John A. Hobson, emperyalizmin kapitalizmin içindeki yanlış uygulamalardan kaynaklanan yapısal bir sorun olduğunu ileri sürmektedir. Hobson’a göre kapitalist devletler aşırı üretmekte, ancak tüketimleri, üretime kıyasla yetersiz kalmaktadır. Kapitalist devletler zenginlik fazlasını refahı arttıracak şekilde yeniden bölüştürecek bir sistem geliştirmek yerine, ortaya çıkan sermaye fazlasını ülke dışında kâr elde etmek amacıyla yeniden yatırıma dönüştürmektedir. Yeniden yatırıma dönüştürmek için de yeni yatırım ve pazar olanaklarını araştırmaktadır. İşte bu araştırma sürecinde emperyalizm doğmaktadır. Hobson, emperyalizmin kaçınılmazlığını kabul etmeyerek halkın tüketim gücünün arttırılması gerektiğini öne sürmektedir.

Emperyalizmin gerçekleşmesini sağlayan temel unsur, finansal çıkarlardır. Finansal çıkarlar, askeri ve politik faktörleri de harekete geçirmektedir. Hobson’a göre emperyalizm ve savaş, savunma bütçesinin ve kamu borçlarının artmasına yol açmakta; bu da menkul değerlerde dalgalanmalara sebep olmaktadır. İşte bu yüzdendir ki savaş ve devrim gibi olaylar finans çevreleri için fırsattır. Hobson’dan sonra bu görüşü benimseyen ve savaşların olmaması için kapitalizmin ortadan kaldırılması gerektiğini öne süren isim Vladimir Lenin olmuştur.

Lenin’e göre kapitalist tekel grupları (karteller, tröstler) önce kendi ülkelerinin iç pazarını paylaşmaktadır. Ancak kapitalist düzen, iç pazarı dış pazara bağlı kıldığından yapının işleyebilmesi büyük tekel gruplarının yabancı ülkeler ve sömürülerle ilişkilerine ve nüfuz (etki) bölgelerini genişletmelerine bağlıdır. Lenin’in emperyalizm teorisine göre uluslararası alanda da iç pazarda olduğu gibi işbirlikleri yapılmaktadır ve uluslararası karteller aracılığıyla dünya pazarı tekelci kapitalistler arasında paylaşılmaktadır. Kapitalist gruplar arasındaki mücadelenin nedeni ise hep aynı kalacak ve bu mücadeleye sınıf mücadelesi adı verilecektir.

Modern kapitalizmin temel özelliği büyük kapitalistlerin bir araya gelerek oluşturdukları kartellerdir. Çatışma riski içeriyor olsa da sömürge elde etmek, kapitalistler için rakipleri karşısında başarılı olmanın en kolay yolu olmuştur. Kapitalizmin gelişmesiyle hammaddeye olan ihtiyaç arttığından rekabet keskinleşmekte ve dünya çapında sömürge arayışı ve mücadelesinin yaşanmasına yol açmaktadır. Denizaşırı sömürgelere sahip olmak, hammadde kaynaklarının garanti altına alınmasını sağlamanın yanı sıra ucuz iş gücü ve pazar imkânı da sunmaktadır.

Lenin’e göre emperyalizm, kapitalizmin tekelci aşamasıdır. Serbest rekabetçi kapitalizm, yerini tekelci kapitalizme bırakır. Lenin, emperyalizm ve savaşlar arasındaki ilişkiyi açıklarken 1. Dünya Savaşı’na kadar olan tüm savaşların sömürge mücadelesinden kaynaklandığını belirtir. Dolayısıyla Lenin’e göre uluslararası çatışmaları ortadan kaldırmanın ön koşulu kapitalizmi ortadan kaldırmaktır.

Paul Sweezy, emperyalizmi dünya ekonomisinin gelişiminde bir aşama olarak tanımlar. Sweezy’e göre bu aşamada:

(a) Endüstri malları için dünya pazarında ileri kapitalist ülkeler rekabet halindedir;

(b) Tekelci sermaye, hâkim sermaye şeklidir;

(c) Sermaye ihracı dünya ekonomik ilişkilerinin belirgin özelliğidir.

Bu ekonomik ilişkilerin sonucu olarak iki özellik daha bulunur:

(d) Dünya pazarında çıkar çatışmaları ve uluslararası tekelci birleşmelere yol açan ciddi rekabet;

(e) Dünyanın işgal edilmemiş yerlerinin önde gelen kapitalist güçler (ve onların uyduları) tarafından paylaşılması.

Bağımlılık ve Merkez Çevre Teorileri

Emperyalizm, Neo Marksist teorilere göre bir sömürü ilişkisidir. Neo Marksistler az gelişmiş ülkelerin çok uluslu sermaye eliyle bağımlı hale getirildiğini ve bunun sonunda sürekli bir sömürü ilişkisi kurularak modern emperyalizmin ortaya çıktığını öne sürmektedir. Bağımlılık ve sömür ilişkisinin oluşmasının nedeni gelişmiş ülkelerden az gelişmiş ülkelere, onları geliştirmesi beklentisiyle, gerçekleştirilen sermaye transferinin son aşamada az gelişmişlerden gelişmişlere doğru olmasıdır.

Bağımlılık, üretici sermayenin uluslararasılaşması ve çok uluslu şirketlerin doğması 3 aşamadan oluşur:

(1) Az gelişmiş ülkeler ile kapitalistleşen ülkeler arasında ticari ilişkiler gelişir ve burada amaç kapitalistleşen bölgelerin gereksinimlerinin karşılanmasıdır.

(2) Kapitalistleşen ülkelerden az gelişmiş ülkelere yatırım yapılır, ticaret sermayesi gelişir ve bu dönemde az gelişmiş ülkelerdeki ticaret sermayesi uluslararasılaşarak kapitalist ülkelerdeki üretici sermayenin gereksinimlerine uygun olarak hareket eder.

(3) Üretici sermaye uluslararasılaşır ve artık üretim kararları alınırken dünya ekonomisi içinde herhangi bir ülke ya da bölge, olası bir üretim yeri olarak kabul edilmeye başlanır.

En yüksek kâr oranını arayan sermaye, üretimini dünya üzerinde planlar ve endüstriyel üretimin az gelişmiş ülkelere doğru kaymasını sağlar. Yeni Marksistler bu süreçte, emekten sağlanan artı değerin ülke içinde olmaktan çıkıp dünya ölçeğine taşındığını ve az gelişmişlerden gelişmişlere doğru aktarım yapılan bir emperyalizm doğduğunu öne sürer. Lenin ise sermaye transferlerinin arkasında yatan nedenin kapitalist ülkelerin denizaşırı ülkelerde pazar kapatma ve doğal kaynakları kontrol etme yarışı olduğunu belirtir. Eski kapitalizme göre sistemin temel niteliği uluslararası mal ihracı iken; tekelci kapitalizmde mal ihracının yerini uluslararası ölçekte sermaye ihtiyacı alır.

Harry Magdoff, ekonomik gücün dev anonim şirketler ve finans kurumlarının elinde yoğunlaştığı dönemi Yeni Emperyalizm olarak nitelendirir. Sermaye uluslararasılaşırken yaşanan hayatta kalma mücadelesinden dev anonim şirketler sağ çıkabilmiştir. Çok sayıda rakibin olduğu bu yeni dünyada amaç, çok sayıda hammadde kaynağı üzerinde kontrol sağlamaktır.

Yeni Marksistler, emperyalizme Klasik Marksistlerden farklı yaklaşır. Neo Marksistlere göre emperyalizmde emekten artı değer çıkarma işlemi dünya ölçeğinde gerçekleşir ve üretici sermaye uluslararasılaşmıştır. Neo Marksistler ve Klasik Marksistler arasındaki diğer bir fark ise uluslararası sermaye ihracının altında yatan nedenlere yönelik yaklaşımlarıdır. Marks’a göre az gelişmiş ülkelerin ekonomilerinin Batı ekonomileri ile kapitalist sistem içinde birleşmeleri, bu iki grup ülke arasındaki gelişmişlik farkının azalmasına neden olur. Lenin ise “Emperyalizm” adlı eserinde sermaye ihracının az gelişmiş ülkelerin kapitalistleşmesine neden olacağını belirtir.

Düşünür Roxa Luxemburg, kapitalist ülkelerin Üçüncü Dünya ülkeleri sayesinde geliştiğini ve bu ülkelerin sağladığı hammadde sayesinde kapitalizmin hareketlendiğini ileri sürer. Bu nedenledir ki emperyalizm, kapitalizmin vazgeçilmez bir sonucudur ve sonuç aynı zamanda az gelişmiş ülkelerin geleneksel yapılarını yitirmelerine yol açmaktadır.

Neo Marksistlerin sermaye akımı konusunda önde gelen isimleri Harry Magdoff, Paul Sweezy, Paul Baran ve Andre Gunder Frank’tır. Bu isimlerin sermaye akımı üzerine görüşleri, Klasik Marksistlerden farklılık gösterir. Buna göre az gelişmişliğin arkasında yatan temel olgu, sermaye ihracının tersine işlemesidir. Frank, ekonomik artı değerin metropol uydu ilişkileri hiyerarşisi ile tabandan tepeye doğru aktarıldığını öne sürer. Uydu durumunda olup kendi artı değerinden yoksun kalınması hali az gelişmişliğe yol açarken; metropol durumda olmak gelişmeye neden olmaktadır.

Neo Marksistlere göre bir ülkenin geri kalmışlığı iç faktörlere bağlı kalınarak açıklanamaz. Frank’a göre az gelişmiş ülkelerin geri kalmışlığı, gelişmiş kapitalist ülkelerin kolonileşme politikalarının bir sonucudur. Neo Marksistler, uydu ülkelerin gelişebilmeleri için merkezle olan bağlarını gevşetmeleri gerektiğine inanmaktadır.

Samir Amin, dünya ekonomisini merkez ve çevre sistemler olarak ikiye ayırır. Merkez sistemler iç dinamiklerini kurmuş, kendi kendine yeten ve dış faktörlerden etkilenmeyen sistemler olarak tanımlanırken; çevre sistemler, merkezin gereksinimlerini karşılama işlevini yerine getiren ekonomiler olarak nitelendirilmektedir.

Daniel Singer, hammadde için sömürgelere gelen yabancı sermayenin bu ülkelerin kalkınmasına bir katkı sağlamadığını ve bunun gerekçesi olarak da elde edilen hammaddenin sömürge ülkede işlenmeyip sermayenin geldiği ülkede işlenmesi ile yatırımın çoğaltan etkisinin sermaye ülkesinde meydana gelmesini öne sürmektedir.

Paul Baran, az gelişmiş ülkelerin kalkınması için kapitalist ülkelerle ilişkilerini koparması ve yaratılan artı değeri kendi ülkelerindeki üretken sektörlerde yatırıma dönüştürmeleri gerekmektedir. Başka bir deyişle az gelişmiş ülkeler kapitalist sistemin dışına çıkıp daha rasyonel ve plancı olan sosyalist sisteme geçmelidir.

Modern Marksist Yaklaşımları ve Merkez Çevre Teorileri

Galtung’un Yapılsalcı Emperyalizm Teorisi: Galtung uluslararası sistemde dünyayı merkez (core) ve çevre (periferi) ülkeler olmak üzere ikiye ayırır. Bu aşamada her ülkenin kendi içinde de merkez ve çevre olarak ikiye ayrılabileceğini belirtir. Yine Galtung’a göre yapısal şiddeti doğuran merkez çevre ya da metropol uydu ilişkisidir. Galtung, bu ilişkiyi emperyalizm olarak nitelendirir. Bu hegemonik ilişki içinde emperyalizm, merkez ülkenin merkezi ile çevre ülkenin merkezi arasındaki çıkar ilişkisi üzerine kurulmaktadır.

Galtung, emperyalizmi sadece ekonomik ilişki ve kapitalist yayılmacılıkla açıklayan Marksist Leninist görüşleri eleştirir. Galtung’a göre emperyalizm uyum içindeki olan çıkarlar arası ilişki ve uyumlaştırılamayan çıkarlar arası çatışmayı içerir. Çıkarlar açısından bakıldığında emperyalizm, merkez ülkelerin çevre ülkeler üzerindeki hegemonyası (hâkimiyeti) sonucu oluşan çıkar farklılaşmasıdır. Merkez ülke ile çevre ülke arasında bir çıkar çatışması vardır. Emperyalist ilişki dikey ve asimetrik bir ilişki olduğu için taraflardan biri diğerine göre daha fazla kazançlı çıkar.

Galtung, emperyalizmi;

  • Ekonomik
  • Siyasal
  • Askeri
  • İletişimsel ve
  • Kültürel olmak üzere 5 gruba ayırır.

Wallerstein’ın Dünya Sistemi Modeli: Wallerstein’a göre dünya ekonomisi bir iş bölümüdür. Buna göre dünya ekonomisi, kapitalist üretim sürecinin oluşturduğu bir sistemdir ve kapitalist yapıya sahiptir.

Dünya sistemi modeline göre sermaye birikimini gerçekleştirmeye yönelik olarak kapitalist üretim biçimi hakimdir. Kapitalist dünya ekonomisi sistemi önce Avrupa’da şekillenmiş olup günümüzde evrensel bir boyut kazanmıştır. Bu sistemde egemen devletler vardır ve bazı devletler diğerlerine göre daha otonomdur. Wallerstein kapitalist dünya ekonomisinin tarihsel olduğunu ve bir süre sonra ortadan kalkacağını öne sürmektedir.

Kapitalist dünya ekonomisi emek ile sermaye arasındaki uluslararası toplumsal ilişkiyi temsil eder. Yaratılan artı değer, proleteryadan kapitalizme aktarılır. Bu aktarım ve emek sermaye iş bölümü ülke içinde sınırlı kalmaz ve evrensel boyutta gerçekleşir. Bu nedenle sermaye birikimi için çok sayıda ülkede üretim yapmaya yönelik bir mal zinciri oluşturulması gerekir. Bu üretim halkalarının bazı bölümlerinde kâr ve üretim daha çok yoğunlaşır. Yoğunlaşmanın olduğu bölgelere merkez adı verilirken; daha az kârlı bölgelere periferi (çevre) denir. Burada bahsi geçen ayrım coğrafi değil, ilişkisel bir ayrımdır.

Wallerstein’a göre kapitalist piyasa ne tam serbest ne de kapalı bir piyasadır. Bazı güçlü kapitalistler üretim kabiliyetlerini birleştirerek tekeller oluşturur ve kârlarını en üst seviyeye çıkarabilirler.

Wallerstein, modern devlet sisteminin kapitalizmle iç içe geçtiğini öne sürer. Bu yapıda proleterya, sermaye sahipleri için çalışır. Ücretli işçilerin yanı sıra evde üretim yaparak bir kısım kazancını sağlayan aileler bulunmaktadır ve bu gelir sahipleri yarı proleterya (semi proleterya) kesimini oluşturur. Bu durum daha çok periferi ülkelerde görülür ve merkez ülkelerde yok denecek kadar azdır. Yarı proleteryanın fazla olduğu periferi ülkelerde ücretler düşer ve kapitalistin elde ettiği kâr artar.

Wallerstein merkez ve periferinin dışında, bu iki bölgenin özelliklerini taşıyan ve semi-periferi (yarı-çevre) adı verilen bölgeler olduğunu öne sürer. Bu tür devletler hızla semi-proleteryanın sayısını azaltarak proleteryalaşmayı sağlamaya çalışır. Böylece yarı proleter sınıftan daha fazla gelir elde eder. Ayrıca ücretli proleterya sendikal hareketlere katılabilir.

Wallerstein’a göre dünya sistemi tarihsel ve dönüşümsel olduğu için 50-60 yıllık periyotlarda bazı dönemlerde durgunluk ve bazı dönemlerde de üretkenliğin hâkim olduğuna inanılır. Durgunluk dönemi kapitalistlerin daha çok kâr amacı ile daha çok üretmesi, ancak tüketim talebinin aynı oranda gelişmemesinden kaynaklanır. Bu durumda bazı ürünlerin üretimi ücretin düşük olduğu bölgelere kayar. Merkez ülkeler ise piyasaya yeni ürünler sürer. Bu önemler sayesinde üretim yeniden canlanır. Bu durgunluk ve üretkenlik dönemleri, hegemonik dönemler olarak adlandırılır.

Cox’a göre hegemonik güç, diğeri üstünde mutlak üstünlüğe sahip olan ve diğerlerini sömüren ülke değildir. Hegemonik güç, devletler arası çatışmaları engelleyerek istikrarı sağlar. Hegemonik gücün üretim kapasitesi daha yüksek olduğundan periferiye doğru genişler ve dünya hegemonyası aşamasına gelir. Dolayısıyla hegemoni, dünya ekonomisi ve dünya politikası için düzen anlamına gelir.

Modern devlet sistemi tarihinde 3 hegemonik güçten söz edilir:

(1) XVIII. yüzyıldaki Hollanda,

(2) XIX. yüzyıldaki İngiltere ve

(3) XX. yüzyıl ortalarından itibaren ABD.

Askeri güçlerinden ziyade ekonomik güçleri ile bu pozisyona gelen 3 ülke, pazar üstünlüğünü ele geçirip sermaye birikimini sağlayacak mekanizmalardan faydalandılar.

Güvenlik ikilemi, ulusçuluk ve devlet gibi kavramlar kapitalist dünya sistemi modelinde marjinal konular olarak görülürken; kapitalizm ve az gelişmişlik sorunu öncelik kazanan konu ve kavramlardır.

O.L. Holsti, kapitalist dünya sistemi modelinin sadece Batı-Güney ilişkilerini analiz etmeye çalıştığını ve DoğuDoğu ya da Doğu-Güney ilişkilerinde uygulanmadığını öne sürer.

Cox, bir hegemonik dönemin yerini bir diğerine devretmeden evvel arada non-hegemonic denilen ve herhangi bir hegemonik gücün olmadığı bir dönemin yaşandığını belirtir. Tarihi XIX. yüzyıldan itibaren belli dönemlere ayıran Cox, 1845-1875 İngiliz hegemonyası ardından 1875-1945 yılları arasında hegemonyanın olmadığı bir dönem yaşandığını öne sürer. Benzer şekilde 1945-1960 Amerikan hegemonyasının ardından 1970’lerin başına kadar Amerikan hegemonyasının tam olarak işlemediği yeni bir non-hegemonic dönem olduğunu belirtir.

0
mutlu
Mutlu
0
_zg_n
Üzgün
0
sinirli
Sinirli
0
_a_rm_
Şaşırmış
0
vir_sl_
Virüslü

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Giriş Yap

Giriş Yap

AÖF Ders Notları ve Açıköğretim Sistemi ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!