Uluslararası İlişkiler Kuramları 1 Dersi 2. Ünite Özet

Açıköğretim ders notları öğrenciler tarafından ders çalışma esnasında hazırlanmakta olup diğer ders çalışacak öğrenciler için paylaşılmaktadır. Sizlerde hazırladığınız ders notlarını paylaşmak istiyorsanız bizlere iletebilirsiniz.

Açıköğretim derslerinden Uluslararası İlişkiler Kuramları 1 Dersi 2. Ünite Özet için hazırlanan  ders çalışma dokümanına (ders özeti / sorularla öğrenelim) aşağıdan erişebilirsiniz. AÖF Ders Notları ile sınavlara çok daha etkili bir şekilde çalışabilirsiniz. Sınavlarınızda başarılar dileriz.

Liberalizm Ve Yeni Liberalizm

Giriş

Klasik liberal düşünce eşitlik, rasyonellik, özgürlük ve mülkiyet kavramları üzerine kurulmuştur. Liberalizme göre, tüm insanlar eşit yaratılmışlardır, özgür ve adil bir dünyada yaşama hakkına sahiptirler. Hayat bireyi rasyonel olarak merkeze almalı ve onun daha iyi yaşayabileceği, kendini gerçekleştirebileceği ortamlar sunmalıdır.

Liberal Düşüncenin Felsefi Temelleri

John Locke liberal düşüncenin temelini atmıştır. Toplumsal sözleşme kuramı ona aittir. Bu kurama göre bireyler birbirlerine saygılı ve karşılıklı haklarını gözeten bir yaşam sürebilir. Çünkü canlılar “Tanrının yaratıkları”dır. İdeal olarak böyle olsa da insanlar arasında mutlaka çatışmalar ve anlaşmazlıklar yaşanacaktır. Bunların çözümü örgütlü toplumdan geçer. Örgütlenen toplum hak ihlallerini önleyici mekanizmaları kurmalıdır. Bu da devletin temelini oluşturur.

Hugo Grotius ise pozitif hukukun kurucusu sayılır ve fikirlerini “Savaş ve Barış Hukuku Üzerine” adlı çalışmasında ortaya koyar. Grotius insanın doğası gereği toplum içinde yaşaması gerektiğini ve hukukun korunması için de devletin varlığını savunur.

Baron Charles L. Montesquieu ünlü bir Fransız düşünürdür. “Yasaların Ruhu” adlı çalışmasında savaş ile yönetim tarzının doğrudan ilgili olduğunu savunmuş ve otoriter rejimlerin savaşa daha yatkın olduğunu iddia etmiştir.

Jean Jacques Rousseau günümüz demokrasilerinde temel olarak kabul edilen hakları 1762 yılında “Toplumsal Sözleşme” ile ortaya koymuştur. Her insan özgür doğar ve kararlar halkın çoğunluğunun özgür iradelerini ortaya koyması ile alınır. Rousseau egemenliğin kayıtsız şartsız halka ait olduğunu ifade etmiştir.

Immanuel Kant Sonsuz Barış (1795) adlı eserinde fikirlerini ortaya koyar. Bu eserde bireyi temele almış ve demokrasi yoluyla insanların özgür ve eşit yurttaşlar olarak yaşamalarını savunmuştur. Devletleri örgütlü bireyler oluşturur dolayısıyla devletlerin de birbirlerine eşit ve adil biçimde yaklaşmaları gerektiğini savunmuştur.

Adam Smith ise ekonomik özgürlük ile piyasa özgürlüğünü liberal düşüncenin temeline almıştır. Yani birey kendi için çalışırken aslında toplum için de çalışmış olur o nedenle mülkiyet hakkına ve sınırsız çalışıp sınırsız kazanma hakkına sahiptir. Bu durum “çıkarların uyumu” olarak ifade edilebilir.

Herbert Spencer (1820-1903) askeri ve endüstriyel devletten bahsetmiştir. Askeri devlet her an savaşa hazır baskıcı ve barbar yapıdadır. Endüstriyel devlet ise askeri devletin evrimleşmiş ileriki halidir ve taban tabana zıttır. Temelinde insan hakları ve toplumun refahı yatmaktadır.

Klasik Liberalizm ve Temel Varsayımları

Liberalizme göre bireyin özgürlüğünü garanti eden en iyi yönetim biçimi demokrasidir. Ancak demokratik bir toplumda bireyin özgürlüğü ve temel hakları garanti altına alınabilir ve sürdürülebilir. Savaşları önlemenin en önemli yolu bireylere kendini ifade şansı vermektir.

Liberal devlet kendi iyiliği için değil halkın iyiliği için çalışır. Devlet aynı zamanda tarafsız bir hakem konumunda olmalıdır. Bireylerin ve grupların çıkarlarını adil biçimde korumalıdır. Bunu yaparken çıkarların uyumu sağlanırsa devlet küçülür birey ve toplum kendini daha rahat hisseder. Devlet küçülürken özel sektöre alan açmalı, rekabeti sağlayarak insanların kaliteli mallara ucuz ulaşımını sağlamalıdır. Denetim ve kontrol, kamu iktisadi teşebbüsleri kurup özel sektörle rekabet etmekten daha kolaydır.

Devletler arasında da durum benzerdir. Bir devlet kendi çıkarlarını savunurken diğer devletlerin de çıkarlarını gözetebilir. Kazan kazan yaklaşımı ile problemlerini savaşa gerek kalmadan çözmenin yollarını arayabilir. Bu metodu benimsemesi egemenliğinden taviz verdiği anlamına gelmez. Çatışma ve savaş, devletlerin egemenliğini, barış ortamında yapılacak ve iki tarafa da yararlı anlaşmalardan daha çok tehdit eder.

Yukarıda ifade edilen liberalizm iki dünya savaşı arasında diğer uluslararası politikada olduğu gibi Amerikan merkezli bir hal almıştır. Ticaret ve endüstri açısından liberal bir tutum sergilense de devletlerin ortak çıkarlarına dayanan bir politika maalesef geliştirilemedi. Daha çok ekonomik açıdan güçlü devletler kendi çıkarlarını yansıtan politikaları diğer devletlere kabul ettirmeye çalışmaktadırlar.

Uluslararası Liberal Teori/Neoliberalizm

Liberalizmin uluslararası arenada gündeme gelmesi 1. Dünya Savaşı sonrasında olmuştur. Neoliberalizm klasik liberalizmin bireye odaklı duruşunu uluslararası ilişkiler arenasına taşımıştır. Toplumlar arasında barış ve işbirliği temelinde bir politikayı savunur.

Liberalizmin üç temel varsayımı uluslararası liberal teoride yer almıştır. Bunlar;

  • Uluslararası ilişkilerde birey ve toplum da en az devlet kadar önemli bir aktördür.
  • Tüm hükümetler devleti yönetse de aslında toplumun belirli bir kesimini temsil eder.
  • Tüm çatışmalar ve anlaşmazlıklar devletlerin tercihlerinin bir sonucudur.

Dünya küreselleştiğinden ötürü artık sınırların bir hükmü kalmamıştır. Teorik olarak iki demokratik devletin savaşması mümkün değildir. Çünkü iki ülkenin de halkları çıkarların uyumu sağlanarak barışın devam ettirilebileceğine inanır ve bu yönde hükümetlerini yönlendirir.

Liberalizmin temel ögesi olan demokrasi neoliberalizmin de temel ilkesidir. Demokrasinin barışı teşvik etmesi tüm liberal görüşü savunanların üzerinde durduğu en önemli noktadır. Temelleri Kantiyen liberalizme ve Wilson idealizmine dayanan neoliberal teoriye göre, iç politikadaki değişiklikler, dış politikayı ve ulusal güvenliği etkilemektedir. Ayrıca “self determinasyon ilkesi” Wilson’ın da üzerinde durduğu temel ilkelerden birisi olarak neoliberalizmin esaslarından biri olmaya devam etmektedir. Neoliberallere göre, sınırların anlamını yitirmeye başladığı bir dünyada artık iç politika dış politika ayrımı yapılması anlamsızdır.

Uluslararası liberal teori (neoliberalizm), realizmden farklı olarak uluslararası çatışma yerine barış ve işbirliği konuları üzerinde yoğunlaşmaktadır. Liberallere göre uluslararası ilişkilerin tek gündemi güvenlik konuları değildir. 20. yüzyıldan itibaren uluslararası ilişkilerin gündeminin çeşitlenmeye başladığı; refah, modernleşme, çevre ve benzeri konuların en az güvenlik konuları kadar dış politik tutum ve tavırları etkilediği kabul edilmektedir. Öyleyse demokratikleşme ve ticaret arttıkça savaşların azalacağı savunulur. Bunun için uluslar aşırı örgütlerin artması ve uluslararası bir hukuk nosyonunun oluşması gerektiğini iddia ederler.

Liberalizm ve Uluslararası İşbirliği

Modern gelişmiş demokrasiler aynı zamanda refah devletleri olup, güç ve itibar yerine ekonomik gelişime ve sosyal güvenlik konularına ağırlık vermektedirler. Bu nedenle devletlerin birbirlerini potansiyel düşman olarak gördükleri için işbirliğinden kaçındıklarına ilişkin realist savlara karşı çıkan liberaller, devletlerin birbirlerini uluslararası güvenliği ve ülke içi refahı artırmada işbirliği yapabilecekleri ortaklar olarak gördüklerini belirtirler.

Realistlerin uluslararası ilişkilere yönelik kötümser bakış açılarını kabul etmeyen liberal kurumsalcılar, örneğin fonksiyonalistler, Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) gibi uzmanlık kuruşlarının önemine dikkat çekerler. Eğer devletlerin üstünde adil kararlar alabilecek ve ortak çıkarları savunabilecek kurumlar olursa bu kurumlar sayesinde toplumlar savaşa girmeden ortak yollar bulunabilir. Bu gibi kurumlar oluşturulurken üye devletler temsilci bulundurur böylece haklarını savunmuş olurlar. Bu sistem işletildiği takdirde çatışmalar büyümeden çözüme kavuşturulabilir.

Realist ve Marksist paradigma uluslararası anarşinin söz konusu olduğu bir yapıda işbirliği ve düzenin sağlanması için bir hegemonyanın varlığını savunur. Ayrıca bu düzen hegemonya var olduğu sürece devam edebilir. Buna göre hegemonya işbirliğini kolaylaştırır. Neoliberaller ise işbirliği için hegemonyanın gerekli olduğu iddiasını reddederler. Onlara göre işbirliği hegemonya olmadan da yapılabilir. Dolayısıyla işbirliğinin devamı için de hegemonyaya gerek yoktur.

Realist paradigma devlet yöneticilerinin ileriki dönemde takınacakları tavırların belirsiz olduğunu dolayısıyla uzun soluklu bir işbirliğinin mümkün olmadığının savunurlar. Neoliberaller ise liberal demokratik toplumlarda asgari anlaşma düzeylerinin bireylerden bağımsız olduğunu ve temel değerlerin yöneticilerle değişmeyeceğini savunurlar. Bu anlayışa göre işbirlikleri yöneticilerden bağımsız olarak devam ettirilebilir.

Liberalizm ve Barışın Korunması

Liberal teoriye göre savaşın götürüsü getirisinden fazladır. Öyleyse devletler birbirleriyle ticareti ve karşılıklı bağımlılığı arttırırsa savaş en son seçenek olacaktır. Çünkü iki tarafın da kesin kayıpları muhtemel kazançlarından daha çok olacaktır.

Özgürlük ne kadar gelişirse toplumlar kendini o kadar iyi ifade eder. Hiçbir toplum da mecbur kalmadıkça savaş istemez. Öyleyse bireysel hak ve özgürlüklerin yerleştiği toplumların birbirleriyle savaş yapma olasılığı çok düşüktür. Çünkü iki toplum da demokratik haklarını kullanarak savaşa karşı çıkacak böylece yöneticiler topluma kulak vermek zorunda kalacaktır.

Kapitalizm ve demokrasi barışı teşvik eden iki ana kavramdır. Kapitalizm insanların enerjilerini endüstriyel olmaya ve ticareti arttırmaya odaklar. Bu sayede bireyler daha çok kazanç ve refah için çabalar. Bu esnada demokrasi de bireyler arasında gelişirse savaş ihtimali neredeyse kalmayacaktır. Hatta bu iki kavramı emperyalizmin karşıtı olarak savunan düşünürler de vardır. Dünya tarihine bakıldığında genellikle liberal ve demokratik ülkelerin birbirleriyle savaşmadıkları görülür. Ancak bir noktayı gözden kaçırmamakta yarar var. Ülkelerin bu noktaya bir gecede gelemeyeceklerini de göz ardı etmemek ve bu sürecin ülkeler açısından sancılı olabileceğini unutmamak gerekir. “Demokratikleşme ve Savaş Tehlikesi”(Democratization and the Danger of War) adlı makalede bu noktaya dikkat çekilmekte ve demokratikleşme sürecini yaşayan ülkelerin bu geçiş döneminde dış politikada saldırgan bir tavır içinde olabileceği söylenmektedir. Hatta bu bağlamda geçiş demokrasilerinde savaşa başvurma eğiliminin fazla olmasına örnek olarak da Sırbistan ile Hırvatistan, Azerbaycan ile Ermenistan arasında yaşanan çatışmalar ve Rusya’nın Çeçenistan’a müdahalesi gösterilmektedir.

Giriş

Klasik liberal düşünce eşitlik, rasyonellik, özgürlük ve mülkiyet kavramları üzerine kurulmuştur. Liberalizme göre, tüm insanlar eşit yaratılmışlardır, özgür ve adil bir dünyada yaşama hakkına sahiptirler. Hayat bireyi rasyonel olarak merkeze almalı ve onun daha iyi yaşayabileceği, kendini gerçekleştirebileceği ortamlar sunmalıdır.

Liberal Düşüncenin Felsefi Temelleri

John Locke liberal düşüncenin temelini atmıştır. Toplumsal sözleşme kuramı ona aittir. Bu kurama göre bireyler birbirlerine saygılı ve karşılıklı haklarını gözeten bir yaşam sürebilir. Çünkü canlılar “Tanrının yaratıkları”dır. İdeal olarak böyle olsa da insanlar arasında mutlaka çatışmalar ve anlaşmazlıklar yaşanacaktır. Bunların çözümü örgütlü toplumdan geçer. Örgütlenen toplum hak ihlallerini önleyici mekanizmaları kurmalıdır. Bu da devletin temelini oluşturur.

Hugo Grotius ise pozitif hukukun kurucusu sayılır ve fikirlerini “Savaş ve Barış Hukuku Üzerine” adlı çalışmasında ortaya koyar. Grotius insanın doğası gereği toplum içinde yaşaması gerektiğini ve hukukun korunması için de devletin varlığını savunur.

Baron Charles L. Montesquieu ünlü bir Fransız düşünürdür. “Yasaların Ruhu” adlı çalışmasında savaş ile yönetim tarzının doğrudan ilgili olduğunu savunmuş ve otoriter rejimlerin savaşa daha yatkın olduğunu iddia etmiştir.

Jean Jacques Rousseau günümüz demokrasilerinde temel olarak kabul edilen hakları 1762 yılında “Toplumsal Sözleşme” ile ortaya koymuştur. Her insan özgür doğar ve kararlar halkın çoğunluğunun özgür iradelerini ortaya koyması ile alınır. Rousseau egemenliğin kayıtsız şartsız halka ait olduğunu ifade etmiştir.

Immanuel Kant Sonsuz Barış (1795) adlı eserinde fikirlerini ortaya koyar. Bu eserde bireyi temele almış ve demokrasi yoluyla insanların özgür ve eşit yurttaşlar olarak yaşamalarını savunmuştur. Devletleri örgütlü bireyler oluşturur dolayısıyla devletlerin de birbirlerine eşit ve adil biçimde yaklaşmaları gerektiğini savunmuştur.

Adam Smith ise ekonomik özgürlük ile piyasa özgürlüğünü liberal düşüncenin temeline almıştır. Yani birey kendi için çalışırken aslında toplum için de çalışmış olur o nedenle mülkiyet hakkına ve sınırsız çalışıp sınırsız kazanma hakkına sahiptir. Bu durum “çıkarların uyumu” olarak ifade edilebilir.

Herbert Spencer (1820-1903) askeri ve endüstriyel devletten bahsetmiştir. Askeri devlet her an savaşa hazır baskıcı ve barbar yapıdadır. Endüstriyel devlet ise askeri devletin evrimleşmiş ileriki halidir ve taban tabana zıttır. Temelinde insan hakları ve toplumun refahı yatmaktadır.

Klasik Liberalizm ve Temel Varsayımları

Liberalizme göre bireyin özgürlüğünü garanti eden en iyi yönetim biçimi demokrasidir. Ancak demokratik bir toplumda bireyin özgürlüğü ve temel hakları garanti altına alınabilir ve sürdürülebilir. Savaşları önlemenin en önemli yolu bireylere kendini ifade şansı vermektir.

Liberal devlet kendi iyiliği için değil halkın iyiliği için çalışır. Devlet aynı zamanda tarafsız bir hakem konumunda olmalıdır. Bireylerin ve grupların çıkarlarını adil biçimde korumalıdır. Bunu yaparken çıkarların uyumu sağlanırsa devlet küçülür birey ve toplum kendini daha rahat hisseder. Devlet küçülürken özel sektöre alan açmalı, rekabeti sağlayarak insanların kaliteli mallara ucuz ulaşımını sağlamalıdır. Denetim ve kontrol, kamu iktisadi teşebbüsleri kurup özel sektörle rekabet etmekten daha kolaydır.

Devletler arasında da durum benzerdir. Bir devlet kendi çıkarlarını savunurken diğer devletlerin de çıkarlarını gözetebilir. Kazan kazan yaklaşımı ile problemlerini savaşa gerek kalmadan çözmenin yollarını arayabilir. Bu metodu benimsemesi egemenliğinden taviz verdiği anlamına gelmez. Çatışma ve savaş, devletlerin egemenliğini, barış ortamında yapılacak ve iki tarafa da yararlı anlaşmalardan daha çok tehdit eder.

Yukarıda ifade edilen liberalizm iki dünya savaşı arasında diğer uluslararası politikada olduğu gibi Amerikan merkezli bir hal almıştır. Ticaret ve endüstri açısından liberal bir tutum sergilense de devletlerin ortak çıkarlarına dayanan bir politika maalesef geliştirilemedi. Daha çok ekonomik açıdan güçlü devletler kendi çıkarlarını yansıtan politikaları diğer devletlere kabul ettirmeye çalışmaktadırlar.

Uluslararası Liberal Teori/Neoliberalizm

Liberalizmin uluslararası arenada gündeme gelmesi 1. Dünya Savaşı sonrasında olmuştur. Neoliberalizm klasik liberalizmin bireye odaklı duruşunu uluslararası ilişkiler arenasına taşımıştır. Toplumlar arasında barış ve işbirliği temelinde bir politikayı savunur.

Liberalizmin üç temel varsayımı uluslararası liberal teoride yer almıştır. Bunlar;

  • Uluslararası ilişkilerde birey ve toplum da en az devlet kadar önemli bir aktördür.
  • Tüm hükümetler devleti yönetse de aslında toplumun belirli bir kesimini temsil eder.
  • Tüm çatışmalar ve anlaşmazlıklar devletlerin tercihlerinin bir sonucudur.

Dünya küreselleştiğinden ötürü artık sınırların bir hükmü kalmamıştır. Teorik olarak iki demokratik devletin savaşması mümkün değildir. Çünkü iki ülkenin de halkları çıkarların uyumu sağlanarak barışın devam ettirilebileceğine inanır ve bu yönde hükümetlerini yönlendirir.

Liberalizmin temel ögesi olan demokrasi neoliberalizmin de temel ilkesidir. Demokrasinin barışı teşvik etmesi tüm liberal görüşü savunanların üzerinde durduğu en önemli noktadır. Temelleri Kantiyen liberalizme ve Wilson idealizmine dayanan neoliberal teoriye göre, iç politikadaki değişiklikler, dış politikayı ve ulusal güvenliği etkilemektedir. Ayrıca “self determinasyon ilkesi” Wilson’ın da üzerinde durduğu temel ilkelerden birisi olarak neoliberalizmin esaslarından biri olmaya devam etmektedir. Neoliberallere göre, sınırların anlamını yitirmeye başladığı bir dünyada artık iç politika dış politika ayrımı yapılması anlamsızdır.

Uluslararası liberal teori (neoliberalizm), realizmden farklı olarak uluslararası çatışma yerine barış ve işbirliği konuları üzerinde yoğunlaşmaktadır. Liberallere göre uluslararası ilişkilerin tek gündemi güvenlik konuları değildir. 20. yüzyıldan itibaren uluslararası ilişkilerin gündeminin çeşitlenmeye başladığı; refah, modernleşme, çevre ve benzeri konuların en az güvenlik konuları kadar dış politik tutum ve tavırları etkilediği kabul edilmektedir. Öyleyse demokratikleşme ve ticaret arttıkça savaşların azalacağı savunulur. Bunun için uluslar aşırı örgütlerin artması ve uluslararası bir hukuk nosyonunun oluşması gerektiğini iddia ederler.

Liberalizm ve Uluslararası İşbirliği

Modern gelişmiş demokrasiler aynı zamanda refah devletleri olup, güç ve itibar yerine ekonomik gelişime ve sosyal güvenlik konularına ağırlık vermektedirler. Bu nedenle devletlerin birbirlerini potansiyel düşman olarak gördükleri için işbirliğinden kaçındıklarına ilişkin realist savlara karşı çıkan liberaller, devletlerin birbirlerini uluslararası güvenliği ve ülke içi refahı artırmada işbirliği yapabilecekleri ortaklar olarak gördüklerini belirtirler.

Realistlerin uluslararası ilişkilere yönelik kötümser bakış açılarını kabul etmeyen liberal kurumsalcılar, örneğin fonksiyonalistler, Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) gibi uzmanlık kuruşlarının önemine dikkat çekerler. Eğer devletlerin üstünde adil kararlar alabilecek ve ortak çıkarları savunabilecek kurumlar olursa bu kurumlar sayesinde toplumlar savaşa girmeden ortak yollar bulunabilir. Bu gibi kurumlar oluşturulurken üye devletler temsilci bulundurur böylece haklarını savunmuş olurlar. Bu sistem işletildiği takdirde çatışmalar büyümeden çözüme kavuşturulabilir.

Realist ve Marksist paradigma uluslararası anarşinin söz konusu olduğu bir yapıda işbirliği ve düzenin sağlanması için bir hegemonyanın varlığını savunur. Ayrıca bu düzen hegemonya var olduğu sürece devam edebilir. Buna göre hegemonya işbirliğini kolaylaştırır. Neoliberaller ise işbirliği için hegemonyanın gerekli olduğu iddiasını reddederler. Onlara göre işbirliği hegemonya olmadan da yapılabilir. Dolayısıyla işbirliğinin devamı için de hegemonyaya gerek yoktur.

Realist paradigma devlet yöneticilerinin ileriki dönemde takınacakları tavırların belirsiz olduğunu dolayısıyla uzun soluklu bir işbirliğinin mümkün olmadığının savunurlar. Neoliberaller ise liberal demokratik toplumlarda asgari anlaşma düzeylerinin bireylerden bağımsız olduğunu ve temel değerlerin yöneticilerle değişmeyeceğini savunurlar. Bu anlayışa göre işbirlikleri yöneticilerden bağımsız olarak devam ettirilebilir.

Liberalizm ve Barışın Korunması

Liberal teoriye göre savaşın götürüsü getirisinden fazladır. Öyleyse devletler birbirleriyle ticareti ve karşılıklı bağımlılığı arttırırsa savaş en son seçenek olacaktır. Çünkü iki tarafın da kesin kayıpları muhtemel kazançlarından daha çok olacaktır.

Özgürlük ne kadar gelişirse toplumlar kendini o kadar iyi ifade eder. Hiçbir toplum da mecbur kalmadıkça savaş istemez. Öyleyse bireysel hak ve özgürlüklerin yerleştiği toplumların birbirleriyle savaş yapma olasılığı çok düşüktür. Çünkü iki toplum da demokratik haklarını kullanarak savaşa karşı çıkacak böylece yöneticiler topluma kulak vermek zorunda kalacaktır.

Kapitalizm ve demokrasi barışı teşvik eden iki ana kavramdır. Kapitalizm insanların enerjilerini endüstriyel olmaya ve ticareti arttırmaya odaklar. Bu sayede bireyler daha çok kazanç ve refah için çabalar. Bu esnada demokrasi de bireyler arasında gelişirse savaş ihtimali neredeyse kalmayacaktır. Hatta bu iki kavramı emperyalizmin karşıtı olarak savunan düşünürler de vardır. Dünya tarihine bakıldığında genellikle liberal ve demokratik ülkelerin birbirleriyle savaşmadıkları görülür. Ancak bir noktayı gözden kaçırmamakta yarar var. Ülkelerin bu noktaya bir gecede gelemeyeceklerini de göz ardı etmemek ve bu sürecin ülkeler açısından sancılı olabileceğini unutmamak gerekir. “Demokratikleşme ve Savaş Tehlikesi”(Democratization and the Danger of War) adlı makalede bu noktaya dikkat çekilmekte ve demokratikleşme sürecini yaşayan ülkelerin bu geçiş döneminde dış politikada saldırgan bir tavır içinde olabileceği söylenmektedir. Hatta bu bağlamda geçiş demokrasilerinde savaşa başvurma eğiliminin fazla olmasına örnek olarak da Sırbistan ile Hırvatistan, Azerbaycan ile Ermenistan arasında yaşanan çatışmalar ve Rusya’nın Çeçenistan’a müdahalesi gösterilmektedir.

0
mutlu
Mutlu
0
_zg_n
Üzgün
0
sinirli
Sinirli
0
_a_rm_
Şaşırmış
0
vir_sl_
Virüslü

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Giriş Yap

Giriş Yap

AÖF Ders Notları ve Açıköğretim Sistemi ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!