Uluslararası İletişim Dersi 3. Ünite Özet

Açıköğretim ders notları öğrenciler tarafından ders çalışma esnasında hazırlanmakta olup diğer ders çalışacak öğrenciler için paylaşılmaktadır. Sizlerde hazırladığınız ders notlarını paylaşmak istiyorsanız bizlere iletebilirsiniz.

Açıköğretim derslerinden Uluslararası İletişim Dersi 3. Ünite Özet için hazırlanan  ders çalışma dokümanına (ders özeti / sorularla öğrenelim) aşağıdan erişebilirsiniz. AÖF Ders Notları ile sınavlara çok daha etkili bir şekilde çalışabilirsiniz. Sınavlarınızda başarılar dileriz.

Küresel Medya Sistemleri

Teknolojik Belirleyicilik

İletişim üzerine yapılan araştırmalar içerisinde, getirdiği teknolojik bakış açısı nedeniyle, Kanadalı bir iletişim kuramcısı olan Marshall McLuhan’ın düşünceleri büyük bir önem taşımaktadır. McLuhan’ın teknoloji üzerine görüşlerinin temelinde “Teknolojik Belirleyicilik” (Technological Determinism) olarak adlandırılan söylem yatmaktadır. İletişim kuramı olarak teknolojik belirleyiciliğe Marshall McLuhan’ın şekil verdiği söylenebilir. Teknolojik belirleyicilik, teknolojinin toplumsal referanslara başvurmadan açıklayabileceğimiz “otonom” ya da bağımsız bir mantığı, bir “özü” bulunduğunu kabul eder. Bu durumda, teknolojinin yalnızca hizmet ettiği amaç açısından toplumsal olduğu söylenebilir. Bu anlayış iki temel esasa dayanır; birinci olarak teknik değişim basit tasarımlardan karmaşıklara doğru çizgisel bir gelişme çizgisi izler ve bu gelişme boyunca belirgin aşamalardan geçer; ikinci olarak toplumsal kurumlar teknik değişimin dayattığı biçimleri alır. Buna göre, modern sanayi teknolojisi ve onun ürünleri, kendilerine karşılık gelen toplumsal kurumları şekillendirmişler ve evrensel bir uygarlık yaratmışlardır. Bu temel anlayışın üzerine inşa edilmiş olan teknolojik belirleyicilik kuramlarını çeşitli düzeylerde savunan kuramcılar mevcuttur. Özellikle iletişim teknolojileri açısından bakıldığında Marshall McLuhan belirleyicilik kuramı denildiğinde literatürde en çok rastlanan isimler arasındadır. Bu savı savunan yazarlar, iletişim teknolojilerindeki gelişmelerin modern endüstri toplumlarının oluşmasının başlıca ön şartı olduğunu belirtmektedirler.

Kitle iletişim kuramları açısından McLuhan’ın görüşlerinin hangi seviyede bir belirleyicilik içermektedir? McLuhan’ın teknoloji üzerine düşüncelerinde Harold Innis’den etkilendiği söylenmektedir. Kanadalı bir iktisatçı olan Harold Innis, iletişimde Toronto Okulu geleneğinin kurucusu sayılmaktadır. Innis, toplumsal değişimin kaynağı olarak teknolojik yenilikleri göstermektedir. Toplumsal biçimlerdeki değişimler (aile, örgütler) Innis’e göre iletişim teknolojilerindeki değişimlerin bir fonksiyonudur. Teknolojik araçların çoğu insanın fiziksel yeteneklerini geliştirmek çabası içindir; iletişim teknolojisi düşüncenin, bilincin, insanın ender kavramsal yeteneklerinin uzantısıdır. Bu nedenle, geniş anlamda simgesel temsil biçimlerini içeren iletişim araçları gerçekte düşüncenin (beynin) uzantısıdır. Tüm bu düşünceleri bağlamında Innis’in tam anlamıyla bir teknolojik belirleyicilik düşüncesine sahip olduğunu söylemek zordur. Temelde Innis, iletişim araçlarının maddi biçiminin, sosyal bazı biçimlerin ideolojik ve yönetsel anlamda kendilerini yeniden üretmelerine imkân sağladığını ve bu iletişim araçlarının toplumsal örgütlenme biçimini etkilediğini söylemektedir. Başka bir deyişle, Innis’e göre egemenlik iletişim araçlarının denetimi ile olur ve yeni iletişim araçlarının bulunması ile yeni toplumsal örgütlenmeler ortaya çıkar. Böylece, toplumsal değişim meydana gelir.

Teknolojik belirleyicilik kuramı açısından değerlendirildiğinde, McLuhan‘ın “teknolojik belirleyiciliğe dayalı bir iyimserlik” gösterdiğini söylemek mümkündür. McLuhan’a göre araçlar (teknoloji) insan uzuvlarının uzantılarıdır. İnsanoğlu birçok farklı şekilde kendi uzuvlarının uzantılarını yaratmıştır ve bu uzantılar birbirleri ile olan ilişkilerini etkilemiştir. Burada uzantıların ne olduğu önem taşımaktadır. Bir uzantı, bireylerin veya toplumun insan vücudunun erimini herhangi yeni bir şekilde artırmasına sebep olan şeyler kullanması ile ortaya çıkmaktadır. Kazmak için kullandığımız kürek ellerin ve ayakların bir uzantısıdır, bir mikroskop veya teleskop görmenin yeni bir yolunu ortaya çıkarır ve gözün uzantılarıdır. Otomobil gibi daha karmaşık yapılarda ayak gibi bir uzvun uzantısıdır, insanların aynı şekilde, daha az güç harcayarak ve daha rahat bir şekilde ulaşımını sağlamaktadır.

McLuhan, mekanik teknolojiler anlamında üç yüzyıl süren bir yükselme döneminden sonra Batı dünyasının bir içine çekilme durumu yaşadığını söylemektedir. Mekanik çağda insanoğlunun vücudunu uzaya doğru uzattığına değinen McLuhan, elektrik çağının yüzyıllı aşan süresi içinde ise merkezi sinir sistemimizi uzatarak küresel bir kapsama ulaştığımızı iddia etmektedir. McLuhan’a göre geride kalan Mekanik çağda, birçok eylem çok fazla kaygı ile karşılanmamakta ve oldukça geniş bir zaman periyodu içinde reaksiyon verilmekteydi. Mekanik çağda, yapılan işlerin değişik süreçleri birbirinden ayrı şeylerken, bugünkü teknolojide programlama ile beraber yapılacak için tümü belirli bir bütünlük taşımakta ve tüm bu süreçler birleştirilmektedir. Bu nedenle, Mekanik çağda tek yanlı olan enformasyon akışının yerine, günümüz elektronik çağında üretim sürecindeki kuruluşların hem kendi içlerinde hem de birbirleri arasında çift yönlü, hızlı bir enformasyon akışına sahip olmaları gerekmektedir.

McLuhan’ın Kitle İletişim Araçları Üzerine Görüşleri

McLuhan, kitle iletişim araçlarının teknolojik değişiminin toplumsal değişimi de beraberinde getireceğini ve hatta bu değişimin temel belirleyicisinin bu kitle iletişim araçları teknolojisi olduğunu söylemiştir. Kitle iletişim araçlarını basitçe başkalarına ulaşmanın yolları olarak değerlendirmek mümkündür. İngilizce de kitle iletişim araçlarını ifade eden “media” kelimesi “medium”un çoğulu olarak gösterilmektedir. Türkçe literatürde “araç” ve “ortam” olarak bilinen bu kelimenin İngilizcedeki karşılığı bir şeyin ifade edilmesi, iletilmesi ve ulaşılması için kullanılan madde ve yöntemleri kapsamaktadır. Bu tanımdan yola çıkarak, çiçek veren bitkilerin polenlerinden bile araç (medium) olarak bahsetmek mümkün olabilir. Bu genel kapsamda içinde yaşadığımız dünyayı, birçok değişik parçasının sürekli şekilde birbiri ile iletişimde bulunduğu bir enformasyon işlemleri ve iletimleri süreçleri toplamı olarak görebiliriz. Bu bağlamda, içinde yaşadığımız evren de gezegenlerin yerçekimi, ışığın yansıması vb. aktiviteleri göz önüne alınarak karmaşık bir araç veya ortamlar bütünü olarak değerlendirilebilir. Bu karşılıklı ve sürekli ilişki McLuhan’ın görüşlerinde de sürekli olarak vurgulanmaktadır. McLuhan, içinde yaşadığımız dünyada özellikle elektronik çağdan bahsederken bu iletişim araçlarını insanın sinir sisteminin uzantıları olarak görür. Global Köy isimli kitapta McLuhan, Povers ile birlikte duyuların beynimizde nasıl algılandığını tartışmaktadırlar. McLuhan dört duyu organı, görme, işitme, dokunma ve koku alma, olduğunu belirterek bütün teknolojinin bu dört yeteneğin bir uzantısı olduğunu vurgulamaktadır. Bununla beraber, beynimizin biri “görsel” ya da Öklit’e özgü uzamla, diğeri “akustik” yani işitsel uzamla ilişkilendirilen iki ayrı küreye bölündüğünü söylemektedir. McLuhan Öklityan yapımının denetlenebilir olduğunu söylerken akustik (işitsel) uzamın “merkez”inin her yerde olduğunu belirterek akustik uzamın bu nedenle kaoscu gibi gözüktüğünü vurgulamaktadır.

McLuhan’ın iletişimin toplumun üzerinde değişiklikler yarattığı dört önemli döneme ayırdığı unutulmamalıdır. Bu dönemler aşağıdaki gibidir:

  • Kabile çağı
  • Edebiyat çağı
  • Basım çağı
  • Elektronik çağ (McLuhan’a göre içerisinde bulunduğumuz çağ).

McLuhan’a göre kabile çağı fonetik alfabenin bulunuşu ile değişmiş ve edebiyat çağına geçilmiştir. Kabile kültüründe daha çok işitme duyularını kullanan insanlar bu dönemde görsel duyularını da kullanmak zorunda kalmışlardır. Bu çağda fonetik alfabenin bulunuşu ile beraber matematik, bilim ve felsefe alanında gelişmeler yaşanmıştır. Bu çağın sonunu getiren ise basım teknolojisinin ortaya çıkışıdır. Gutenberg’in matbaayı icat etmesiyle beraber insanlar sözcükleri ilk kez yazılı olarak görmüşler ve yazılı kelimelerin anlamları değişime uğramıştır. Bu büyük değişim endüstri devriminin öncüsü olmuştur. Basım devrimi ile beraber batılı toplum parçalanmıştır. Okuyucular tek başlarına okuma fırsatı edinerek toplumdan soyutlanmışlardır. Elektronik medyanın gelişi ile bu soyutlanma kısmen ortadan kalkmıştır.

Küresel Medya Sistemlerini Açıklayan Kuramsal Yaklaşımlar

Medya sistemlerinin politik organizasyonunu sınıflandıran araştırmacılar genellikle, Fred. S. Siebert, Theodore Peterson ve Wilbur Schramm’ın ortak çalışması olan Basının Dört Kuramı isimli kitaptan yola çıkmışlardır. Farklı medya yapılarının farklı ülkelerdeki siyasi yaklaşımlar çerçevesinde nasıl şekillendiğinin açıklandığı bu kitapta Siebert, Peterson ve Schramm, medya sistemlerini dört farklı başlık altında incelemişlerdir: (1) Sovyet Medya Kuramı, (2) Baskıcı Kuram, (3) Özgür Basın Kuramı ve (4)Sosyal Sorumluluk Kuramı.

Sovyet Medya Kuramı

Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği döneminde kitle iletişim araçları iktidar tarafından yönetildiğini ifade etmek mümkündür. Medya çalışanlarının tümü iktidarın amaç ve düşüncelerine hizmet etmekle yükümlü olan devlet çalışanlarından oluştuğu söylenebilir. Medyayı yönlendiren yöneticilerin aynı zamanda Komünist Parti içerinde yöneticilik yapan kişilerden oluşmaktadır. Komünist Parti iktidarının görüşleri çerçevesinde şekillenen medya yapılanmasına ilişkin fikirler şöyledir: İşçi sınıfı sosyalist toplumda gücü elinde tutar ve bu gücü elinde tutmak için fikirsel üretim araçlarını kontrol etmek zorundadır. Böylece medya, işçi sınıfının temsilcileri ( Komünist Parti yöneticileri) tarafından kontrol edilmelidir.

Otoriter (Baskıcı) Kuram

Otoriter medya kuramı çerçevesinde çalışan medya kamuya ait veya özel mülkiyete sahip olabilir. Otoriter kuram, Gutenberg’in Avrupa’da matbaa devrimini başlatmasıyla beraber gelişmeye başlamıştır . Bunun nedeninin, 1850’li yıllara kadar medyanın aristokratların (zengin sınıfın) elinde olduğunu söylemek mümkündür. Aristokratların elinde bulunan finansal ve siyasal güç, neyin yayınlanması gerektiği konusunda söz sahibi olmalarını sağlamıştır. Bununla birlikte, siyasal gücün devletin (iktidarların) eline geçmesiyle, medyayı kontrol etmek isteyen taraf genellikle iktidarlar olmuştur. Bu bağlamda otoriter (baskıcı) kuram teriminin, basının önleyici, engelleyici devlet gücünün bir aracı olarak kullanıldığı, yansız ve tepkisiz olmasının beklendiği dönemlerde ortaya çıkan uygulamalar için kullanıldığı söylenebilir.

Özgür Basın Kuramı

Demokrasinin, dini özgürlüklerin ve ekonomik özgürlüklerin yayılmasıyla beraber gelen aydınlanma sürecinde, otoriter medya sistemlerini yerini batı dünyasında, Asya, Afrika ve Latin Amerika’da da ortaya çıkan yeni bir felsefi yaklaşıma bırakmıştır. Özgürlükçü Basın Kuramı tanımlaması altında yer alan bu yeni düşünce sistemi, insanların rasyonel varlıklar olduğunu varsayarak doğruyu, yanlışı, iyiyi ve kötü olanı ayırt edebilecekleri fikrinden yola çıkmaktadır. Bu çerçevede, doğru olanı aramak vazgeçilmez bir hak olarak görülmektedir. Medya, farklı fikirlerin bir arada bulunduğu, bireylerin devletin politikalarını kendi çerçevelerinden yorumlayabilmesine olanak tanıyan bir yapıda bulunmalıdır. Medya iktidar baskısı ve kontrolünden uzak bir şekilde fikirlerin paylaşılmasına olanak sağlamalıdır.

Sosyal Sorumluluk Kuramı

Sosyal Sorumluluk Kuramı, Özgür Basın Kuramına ilişkin ilkelerle genel anlamda uyuşmakla beraber, medya sektöründe çalışan ve sosyal sorumluluğu olduğuna inanan bireylerin görevlerinin ve sorumluluklarının periyodik olarak hatırlatılması fikrine dayanmaktadır. Sosyal Sorumluluk Kuramının temeli 1947 yılında Basın Özgürlüğü Komisyonu’na verilen bir rapora dayanmaktadır. Sosyal Sorumluluk Kuramı aşağıdaki önermelere dayanmaktadır:

  • Medya demokratik siyasal ilkeleri desteklemelidir.
  • Medya farklı görüş açılarının bir araya gelebileceği bir platform oluşturmakla yükümlüdür.
  • Medyanın topluma karşı sorumluluğu kapsamında bağımsızlığı arttırılmalıdır.
  • Medya belirli standartları karşılamalıdır.

Gelişme Kuramı

Medya sistemlerini ele alan yukarıdaki dört değişik kuramsal yaklaşımın yanında, Gelişme Kuramı veya Üçüncü Dünya Kuramı olarak da bilinen ve gelişmekte olan ülkelerdeki medya yapılanmasını inceleyen bir başka kuram daha bulunmaktadır. Gelişmekte olan ülkelerde medyanın sahipliği çoğunlukla devlet elinde bulunmakla beraber, özel sektör yatırımları da bulunabilir. Gelişmekte olan ülke sınıfı içerisindeki ülkelerde medya, söz konusu ülkelerin sosyal ve ekonomik amaçlarına ulaşmakta, milli birlik ve beraberlik düşüncesinin topluma aşılanması alanlarında kullanılmaktadır. Örneğin, gelişme kuramı doğrultusunda çalışan bir medya sisteminde, medya doğum kontrolünün yaygınlaştırılması veya çocukların okula gönderilmesini teşvik etmek için bir araç olarak kullanılabilir. Bu çerçevede, medya iktidarın propaganda aracı olmakla beraber, ülkenin sosyoekonomik süreçlerinin yürütülmesinde bir araç haline gelebilir.

Demokratik Katılımcı Kitle İletişim Araçları Kuramı

Demokratik Katılımcı Kitle İletişim Araçları Kuramı, öncelikle kitle iletişim araçlarının giderek ticarileşmesine, monopolleşmesine, merkezileşmesine ve kamu yayıncılığının bürokratik bir hale gelmesine tepki olarak ortaya çıkmıştır. Bu doğrultuda söz konusu kuramın öncelikli olarak gelişmiş toplumlarda yer bulduğunu söylemek mümkündür. Demokratik Katılımcı Kitle İletişim Araçları Kuramı aşağıdaki öğelerin önemini vurgulamaktadır:

  • Medyanın çeşitliliği,
  • Medyanın yerel doğasının gözetilmesi, medyanın küçük ölçekli kullanımı,
  • Medyanın toplum yararına yönlendirilmesi,
  • Gönderici-alıcı arasındaki karşılıklı ilişki,
  • Yatay düzlemde iletişim,
  • Etkileşim ve katılım.

Teknolojik Belirleyicilik

İletişim üzerine yapılan araştırmalar içerisinde, getirdiği teknolojik bakış açısı nedeniyle, Kanadalı bir iletişim kuramcısı olan Marshall McLuhan’ın düşünceleri büyük bir önem taşımaktadır. McLuhan’ın teknoloji üzerine görüşlerinin temelinde “Teknolojik Belirleyicilik” (Technological Determinism) olarak adlandırılan söylem yatmaktadır. İletişim kuramı olarak teknolojik belirleyiciliğe Marshall McLuhan’ın şekil verdiği söylenebilir. Teknolojik belirleyicilik, teknolojinin toplumsal referanslara başvurmadan açıklayabileceğimiz “otonom” ya da bağımsız bir mantığı, bir “özü” bulunduğunu kabul eder. Bu durumda, teknolojinin yalnızca hizmet ettiği amaç açısından toplumsal olduğu söylenebilir. Bu anlayış iki temel esasa dayanır; birinci olarak teknik değişim basit tasarımlardan karmaşıklara doğru çizgisel bir gelişme çizgisi izler ve bu gelişme boyunca belirgin aşamalardan geçer; ikinci olarak toplumsal kurumlar teknik değişimin dayattığı biçimleri alır. Buna göre, modern sanayi teknolojisi ve onun ürünleri, kendilerine karşılık gelen toplumsal kurumları şekillendirmişler ve evrensel bir uygarlık yaratmışlardır. Bu temel anlayışın üzerine inşa edilmiş olan teknolojik belirleyicilik kuramlarını çeşitli düzeylerde savunan kuramcılar mevcuttur. Özellikle iletişim teknolojileri açısından bakıldığında Marshall McLuhan belirleyicilik kuramı denildiğinde literatürde en çok rastlanan isimler arasındadır. Bu savı savunan yazarlar, iletişim teknolojilerindeki gelişmelerin modern endüstri toplumlarının oluşmasının başlıca ön şartı olduğunu belirtmektedirler.

Kitle iletişim kuramları açısından McLuhan’ın görüşlerinin hangi seviyede bir belirleyicilik içermektedir? McLuhan’ın teknoloji üzerine düşüncelerinde Harold Innis’den etkilendiği söylenmektedir. Kanadalı bir iktisatçı olan Harold Innis, iletişimde Toronto Okulu geleneğinin kurucusu sayılmaktadır. Innis, toplumsal değişimin kaynağı olarak teknolojik yenilikleri göstermektedir. Toplumsal biçimlerdeki değişimler (aile, örgütler) Innis’e göre iletişim teknolojilerindeki değişimlerin bir fonksiyonudur. Teknolojik araçların çoğu insanın fiziksel yeteneklerini geliştirmek çabası içindir; iletişim teknolojisi düşüncenin, bilincin, insanın ender kavramsal yeteneklerinin uzantısıdır. Bu nedenle, geniş anlamda simgesel temsil biçimlerini içeren iletişim araçları gerçekte düşüncenin (beynin) uzantısıdır. Tüm bu düşünceleri bağlamında Innis’in tam anlamıyla bir teknolojik belirleyicilik düşüncesine sahip olduğunu söylemek zordur. Temelde Innis, iletişim araçlarının maddi biçiminin, sosyal bazı biçimlerin ideolojik ve yönetsel anlamda kendilerini yeniden üretmelerine imkân sağladığını ve bu iletişim araçlarının toplumsal örgütlenme biçimini etkilediğini söylemektedir. Başka bir deyişle, Innis’e göre egemenlik iletişim araçlarının denetimi ile olur ve yeni iletişim araçlarının bulunması ile yeni toplumsal örgütlenmeler ortaya çıkar. Böylece, toplumsal değişim meydana gelir.

Teknolojik belirleyicilik kuramı açısından değerlendirildiğinde, McLuhan‘ın “teknolojik belirleyiciliğe dayalı bir iyimserlik” gösterdiğini söylemek mümkündür. McLuhan’a göre araçlar (teknoloji) insan uzuvlarının uzantılarıdır. İnsanoğlu birçok farklı şekilde kendi uzuvlarının uzantılarını yaratmıştır ve bu uzantılar birbirleri ile olan ilişkilerini etkilemiştir. Burada uzantıların ne olduğu önem taşımaktadır. Bir uzantı, bireylerin veya toplumun insan vücudunun erimini herhangi yeni bir şekilde artırmasına sebep olan şeyler kullanması ile ortaya çıkmaktadır. Kazmak için kullandığımız kürek ellerin ve ayakların bir uzantısıdır, bir mikroskop veya teleskop görmenin yeni bir yolunu ortaya çıkarır ve gözün uzantılarıdır. Otomobil gibi daha karmaşık yapılarda ayak gibi bir uzvun uzantısıdır, insanların aynı şekilde, daha az güç harcayarak ve daha rahat bir şekilde ulaşımını sağlamaktadır.

McLuhan, mekanik teknolojiler anlamında üç yüzyıl süren bir yükselme döneminden sonra Batı dünyasının bir içine çekilme durumu yaşadığını söylemektedir. Mekanik çağda insanoğlunun vücudunu uzaya doğru uzattığına değinen McLuhan, elektrik çağının yüzyıllı aşan süresi içinde ise merkezi sinir sistemimizi uzatarak küresel bir kapsama ulaştığımızı iddia etmektedir. McLuhan’a göre geride kalan Mekanik çağda, birçok eylem çok fazla kaygı ile karşılanmamakta ve oldukça geniş bir zaman periyodu içinde reaksiyon verilmekteydi. Mekanik çağda, yapılan işlerin değişik süreçleri birbirinden ayrı şeylerken, bugünkü teknolojide programlama ile beraber yapılacak için tümü belirli bir bütünlük taşımakta ve tüm bu süreçler birleştirilmektedir. Bu nedenle, Mekanik çağda tek yanlı olan enformasyon akışının yerine, günümüz elektronik çağında üretim sürecindeki kuruluşların hem kendi içlerinde hem de birbirleri arasında çift yönlü, hızlı bir enformasyon akışına sahip olmaları gerekmektedir.

McLuhan’ın Kitle İletişim Araçları Üzerine Görüşleri

McLuhan, kitle iletişim araçlarının teknolojik değişiminin toplumsal değişimi de beraberinde getireceğini ve hatta bu değişimin temel belirleyicisinin bu kitle iletişim araçları teknolojisi olduğunu söylemiştir. Kitle iletişim araçlarını basitçe başkalarına ulaşmanın yolları olarak değerlendirmek mümkündür. İngilizce de kitle iletişim araçlarını ifade eden “media” kelimesi “medium”un çoğulu olarak gösterilmektedir. Türkçe literatürde “araç” ve “ortam” olarak bilinen bu kelimenin İngilizcedeki karşılığı bir şeyin ifade edilmesi, iletilmesi ve ulaşılması için kullanılan madde ve yöntemleri kapsamaktadır. Bu tanımdan yola çıkarak, çiçek veren bitkilerin polenlerinden bile araç (medium) olarak bahsetmek mümkün olabilir. Bu genel kapsamda içinde yaşadığımız dünyayı, birçok değişik parçasının sürekli şekilde birbiri ile iletişimde bulunduğu bir enformasyon işlemleri ve iletimleri süreçleri toplamı olarak görebiliriz. Bu bağlamda, içinde yaşadığımız evren de gezegenlerin yerçekimi, ışığın yansıması vb. aktiviteleri göz önüne alınarak karmaşık bir araç veya ortamlar bütünü olarak değerlendirilebilir. Bu karşılıklı ve sürekli ilişki McLuhan’ın görüşlerinde de sürekli olarak vurgulanmaktadır. McLuhan, içinde yaşadığımız dünyada özellikle elektronik çağdan bahsederken bu iletişim araçlarını insanın sinir sisteminin uzantıları olarak görür. Global Köy isimli kitapta McLuhan, Povers ile birlikte duyuların beynimizde nasıl algılandığını tartışmaktadırlar. McLuhan dört duyu organı, görme, işitme, dokunma ve koku alma, olduğunu belirterek bütün teknolojinin bu dört yeteneğin bir uzantısı olduğunu vurgulamaktadır. Bununla beraber, beynimizin biri “görsel” ya da Öklit’e özgü uzamla, diğeri “akustik” yani işitsel uzamla ilişkilendirilen iki ayrı küreye bölündüğünü söylemektedir. McLuhan Öklityan yapımının denetlenebilir olduğunu söylerken akustik (işitsel) uzamın “merkez”inin her yerde olduğunu belirterek akustik uzamın bu nedenle kaoscu gibi gözüktüğünü vurgulamaktadır.

McLuhan’ın iletişimin toplumun üzerinde değişiklikler yarattığı dört önemli döneme ayırdığı unutulmamalıdır. Bu dönemler aşağıdaki gibidir:

  • Kabile çağı
  • Edebiyat çağı
  • Basım çağı
  • Elektronik çağ (McLuhan’a göre içerisinde bulunduğumuz çağ).

McLuhan’a göre kabile çağı fonetik alfabenin bulunuşu ile değişmiş ve edebiyat çağına geçilmiştir. Kabile kültüründe daha çok işitme duyularını kullanan insanlar bu dönemde görsel duyularını da kullanmak zorunda kalmışlardır. Bu çağda fonetik alfabenin bulunuşu ile beraber matematik, bilim ve felsefe alanında gelişmeler yaşanmıştır. Bu çağın sonunu getiren ise basım teknolojisinin ortaya çıkışıdır. Gutenberg’in matbaayı icat etmesiyle beraber insanlar sözcükleri ilk kez yazılı olarak görmüşler ve yazılı kelimelerin anlamları değişime uğramıştır. Bu büyük değişim endüstri devriminin öncüsü olmuştur. Basım devrimi ile beraber batılı toplum parçalanmıştır. Okuyucular tek başlarına okuma fırsatı edinerek toplumdan soyutlanmışlardır. Elektronik medyanın gelişi ile bu soyutlanma kısmen ortadan kalkmıştır.

Küresel Medya Sistemlerini Açıklayan Kuramsal Yaklaşımlar

Medya sistemlerinin politik organizasyonunu sınıflandıran araştırmacılar genellikle, Fred. S. Siebert, Theodore Peterson ve Wilbur Schramm’ın ortak çalışması olan Basının Dört Kuramı isimli kitaptan yola çıkmışlardır. Farklı medya yapılarının farklı ülkelerdeki siyasi yaklaşımlar çerçevesinde nasıl şekillendiğinin açıklandığı bu kitapta Siebert, Peterson ve Schramm, medya sistemlerini dört farklı başlık altında incelemişlerdir: (1) Sovyet Medya Kuramı, (2) Baskıcı Kuram, (3) Özgür Basın Kuramı ve (4)Sosyal Sorumluluk Kuramı.

Sovyet Medya Kuramı

Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği döneminde kitle iletişim araçları iktidar tarafından yönetildiğini ifade etmek mümkündür. Medya çalışanlarının tümü iktidarın amaç ve düşüncelerine hizmet etmekle yükümlü olan devlet çalışanlarından oluştuğu söylenebilir. Medyayı yönlendiren yöneticilerin aynı zamanda Komünist Parti içerinde yöneticilik yapan kişilerden oluşmaktadır. Komünist Parti iktidarının görüşleri çerçevesinde şekillenen medya yapılanmasına ilişkin fikirler şöyledir: İşçi sınıfı sosyalist toplumda gücü elinde tutar ve bu gücü elinde tutmak için fikirsel üretim araçlarını kontrol etmek zorundadır. Böylece medya, işçi sınıfının temsilcileri ( Komünist Parti yöneticileri) tarafından kontrol edilmelidir.

Otoriter (Baskıcı) Kuram

Otoriter medya kuramı çerçevesinde çalışan medya kamuya ait veya özel mülkiyete sahip olabilir. Otoriter kuram, Gutenberg’in Avrupa’da matbaa devrimini başlatmasıyla beraber gelişmeye başlamıştır . Bunun nedeninin, 1850’li yıllara kadar medyanın aristokratların (zengin sınıfın) elinde olduğunu söylemek mümkündür. Aristokratların elinde bulunan finansal ve siyasal güç, neyin yayınlanması gerektiği konusunda söz sahibi olmalarını sağlamıştır. Bununla birlikte, siyasal gücün devletin (iktidarların) eline geçmesiyle, medyayı kontrol etmek isteyen taraf genellikle iktidarlar olmuştur. Bu bağlamda otoriter (baskıcı) kuram teriminin, basının önleyici, engelleyici devlet gücünün bir aracı olarak kullanıldığı, yansız ve tepkisiz olmasının beklendiği dönemlerde ortaya çıkan uygulamalar için kullanıldığı söylenebilir.

Özgür Basın Kuramı

Demokrasinin, dini özgürlüklerin ve ekonomik özgürlüklerin yayılmasıyla beraber gelen aydınlanma sürecinde, otoriter medya sistemlerini yerini batı dünyasında, Asya, Afrika ve Latin Amerika’da da ortaya çıkan yeni bir felsefi yaklaşıma bırakmıştır. Özgürlükçü Basın Kuramı tanımlaması altında yer alan bu yeni düşünce sistemi, insanların rasyonel varlıklar olduğunu varsayarak doğruyu, yanlışı, iyiyi ve kötü olanı ayırt edebilecekleri fikrinden yola çıkmaktadır. Bu çerçevede, doğru olanı aramak vazgeçilmez bir hak olarak görülmektedir. Medya, farklı fikirlerin bir arada bulunduğu, bireylerin devletin politikalarını kendi çerçevelerinden yorumlayabilmesine olanak tanıyan bir yapıda bulunmalıdır. Medya iktidar baskısı ve kontrolünden uzak bir şekilde fikirlerin paylaşılmasına olanak sağlamalıdır.

Sosyal Sorumluluk Kuramı

Sosyal Sorumluluk Kuramı, Özgür Basın Kuramına ilişkin ilkelerle genel anlamda uyuşmakla beraber, medya sektöründe çalışan ve sosyal sorumluluğu olduğuna inanan bireylerin görevlerinin ve sorumluluklarının periyodik olarak hatırlatılması fikrine dayanmaktadır. Sosyal Sorumluluk Kuramının temeli 1947 yılında Basın Özgürlüğü Komisyonu’na verilen bir rapora dayanmaktadır. Sosyal Sorumluluk Kuramı aşağıdaki önermelere dayanmaktadır:

  • Medya demokratik siyasal ilkeleri desteklemelidir.
  • Medya farklı görüş açılarının bir araya gelebileceği bir platform oluşturmakla yükümlüdür.
  • Medyanın topluma karşı sorumluluğu kapsamında bağımsızlığı arttırılmalıdır.
  • Medya belirli standartları karşılamalıdır.

Gelişme Kuramı

Medya sistemlerini ele alan yukarıdaki dört değişik kuramsal yaklaşımın yanında, Gelişme Kuramı veya Üçüncü Dünya Kuramı olarak da bilinen ve gelişmekte olan ülkelerdeki medya yapılanmasını inceleyen bir başka kuram daha bulunmaktadır. Gelişmekte olan ülkelerde medyanın sahipliği çoğunlukla devlet elinde bulunmakla beraber, özel sektör yatırımları da bulunabilir. Gelişmekte olan ülke sınıfı içerisindeki ülkelerde medya, söz konusu ülkelerin sosyal ve ekonomik amaçlarına ulaşmakta, milli birlik ve beraberlik düşüncesinin topluma aşılanması alanlarında kullanılmaktadır. Örneğin, gelişme kuramı doğrultusunda çalışan bir medya sisteminde, medya doğum kontrolünün yaygınlaştırılması veya çocukların okula gönderilmesini teşvik etmek için bir araç olarak kullanılabilir. Bu çerçevede, medya iktidarın propaganda aracı olmakla beraber, ülkenin sosyoekonomik süreçlerinin yürütülmesinde bir araç haline gelebilir.

Demokratik Katılımcı Kitle İletişim Araçları Kuramı

Demokratik Katılımcı Kitle İletişim Araçları Kuramı, öncelikle kitle iletişim araçlarının giderek ticarileşmesine, monopolleşmesine, merkezileşmesine ve kamu yayıncılığının bürokratik bir hale gelmesine tepki olarak ortaya çıkmıştır. Bu doğrultuda söz konusu kuramın öncelikli olarak gelişmiş toplumlarda yer bulduğunu söylemek mümkündür. Demokratik Katılımcı Kitle İletişim Araçları Kuramı aşağıdaki öğelerin önemini vurgulamaktadır:

  • Medyanın çeşitliliği,
  • Medyanın yerel doğasının gözetilmesi, medyanın küçük ölçekli kullanımı,
  • Medyanın toplum yararına yönlendirilmesi,
  • Gönderici-alıcı arasındaki karşılıklı ilişki,
  • Yatay düzlemde iletişim,
  • Etkileşim ve katılım.

0
mutlu
Mutlu
0
_zg_n
Üzgün
0
sinirli
Sinirli
0
_a_rm_
Şaşırmış
0
vir_sl_
Virüslü

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Giriş Yap

Giriş Yap

AÖF Ders Notları ve Açıköğretim Sistemi ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!