Uluslararası Hukuk 2 Dersi 4. Ünite Özet

Açıköğretim ders notları öğrenciler tarafından ders çalışma esnasında hazırlanmakta olup diğer ders çalışacak öğrenciler için paylaşılmaktadır. Sizlerde hazırladığınız ders notlarını paylaşmak istiyorsanız bizlere iletebilirsiniz.

Açıköğretim derslerinden Uluslararası Hukuk 2 Dersi 4. Ünite Özet için hazırlanan  ders çalışma dokümanına (ders özeti / sorularla öğrenelim) aşağıdan erişebilirsiniz. AÖF Ders Notları ile sınavlara çok daha etkili bir şekilde çalışabilirsiniz. Sınavlarınızda başarılar dileriz.

İnsancıl Hukuk

İnsancıl Hukukun Tanımı

İnsancıl hukuk ve insan hakları hukuku arasında esas itibarıyla önemli farklar vardır. İnsancıl hukuk, devlet ile devlet arasındaki ilişkileri düzenler. Eşitler arası ilişkiler söz konusudur. İnsan hakları hukuku, devlet ile bireyler, yani devlet ile tebaası arasındaki ilişkileri düzenler. Kural olarak, her zaman (barış zamanı veya savaş zamanı) uygulanır. Ancak bazı andlaşmalar, hükümetlerin, savaş durumunda veya olağanüstü hal durumlarında bazı istisnalar dışında insan temel hak ve özgürlüklerini askıya alabilmesine izin verir. İnsancıl hukukun düzenlediği hakların ise askıya alınması söz konusu değildir. İnsancıl hukuk, savaş durumunda uygulanır. Savaş hukukunda, barış zamanında olmayan yeni birtakım haklar devreye girer. Örneğin, bireylerin tıbbî ve bilimsel deneylere tâbi tutulma yasağı vs.

İnsancıl Hukukun Gelişimi ve Kaynakları

Silahlı çatışma hukuku ve teamül kuralları, büyük ölçüde Lahey’de yapılan 1899 ve 1907 Lahey Sözleşmeleri dâhilindeki kodlaştırma çabalarının konusunu oluşturmuştur ve kısmen de 1874 tarihli Brüksel Konferansı’nın sonuçlarıyla, 1868 tarihli St. Petersburg Bildirisi’ne dayanır. Bunlara, Cenevre kuralları ile 1864, 1906 ve 1929 tarihli Savaş Alanındaki Ordularda Bulunan Hasta ve Yaralıların Durumunun İyileştirilmesine dair Cenevre Sözleşmeleri ile 1949 tarihli Cenevre Sözleşmeleri’nde içerilen kurallar ilave edilmelidir.

Uluslararası insancıl hukukun önemli bir kısmını oluşturan 1949 tarihli dört Cenevre Sözleşmesi, dünyadaki hemen her devletin bağlanmayı kabul ettiği andlaşmalardır. Birleşmiş Milletler (BM) üyesi devletlerin tamamı dahil olmak üzere birçok devlet bu andlaşmaların tarafı olmuştur. Bu andlaşmalar, konusu itibarıyla savaş mağdurlarını korur, savaş mağduru olmayan sakat silahlı kuvvet personeline ve düşmanca davranış içinde olmayan kişilere garanti sağlar ve 1977 tarihli Ek Protokoller’le geliştirilmişlerdir. Bütün bunlar, askerî harekât esnasındaki davranışların bir hukuki düzenlemeler bütününe tabi olduğunu gösterir.

Jus Ad Bellum ve Jus In Bello Kavramı Arasındaki Ayırım

Uluslararası insancıl hukukun iki yüzü mevcuttur: İnsancıl hukukun birinci yüzü, BM Şartı’nda zikredilen ve uluslararası hukukun ayrı ama önemli bir kısmını oluşturan devletlerin güç kullanıp kullanamayacağı meselesi ya da başka deyişle silahlı güç kullanımının meşru olup olmadığı, uluslararası hukukun güç kullanımını meşru saydığı hâllerle ilgili kurallar (jus ad bellum, savaş yapma hakkı) dır. İkinci yüzü ise çatışmalar süresince uygulanacak hukuki rejimi düzenleyen kurallar (jus in bello, savaş içindeki haklar, yükümlülükler) dır.

Savaş meşru olsun olmasın, insancıl hukukun amacı, bir savaş durumunda asgari bir uygarlık standardının gerçekleştirilmesini sağlamak, değerlerin gereksiz tahribini önlemektir. Böylelikle, bu hukukun gayrımeşru savaşlarda da geçerli olduğu ileri sürülebilir. Sart düzeninde, savaş yasaklanmıştır. Savaşın yasaklanması, silahlı çatışmalarda sınır olmadığını göstermez. Jus in bello’nun uygulanması çatışmanın başlamasına bağlıdır. Çatışmanın meşru olup olmadığı veya savaşa başvuru hakkına sahip olunup olmadığı önemli değildir. Dolayısıyla jus ad bellum ve jus in bello arasında bu anlamda bir bağlılık mevcuttur ve her ikisi de uluslararası hukukun parçasıdır.

Uluslararası Silahlı Güçler ve Barış Gücü Uygulamaları

Savaş hukuku alanındaki kurallar, münferit devletler arasındaki silahlı çatışmalar çerçevesinde geliştirilmiştir. Savaşı yöneten örf ve âdet ile ahdî kurallar oluşturulurken bugünkü anlamda uluslararası silahlı güç olmadığı için bunları yöneten kurallar da bulunmamaktadır. Günümüzde, savaş hukukuna dair bir inceleme, çatışmaya taraf olanlar gibi uluslararası kumanda altındaki güçlere değinmeden sonuçlandırılamaz.

Birleşmiş Milletler, küresel ortaklaşa güvenlik sisteminin ve bunun dışında pek çok bölgesel savunma düzenlemesinin geliştirilmesi ve bu çerçevede barış gücü uygulamalarının ortaya çıkması, savaş hukuku açısından birçok sorunlar yaratmıştır.

Birleşmiş Milletler Gücü’nün amaçları, çatışma tehlikelerini teşhis etme ve kaynaklarını diplomasi yoluyla ortadan kaldırma, çatışma ortaya çıktığında buna yol açan meseleleri çözmek amacıyla barışı kurma, barışı korumak için yapılan anlaşmaların icrasına yardımcı olma, barışın tesisine yardımcı olmak için hazır bulunma, iç savaş ve çatışma nedeniyle bozulan altyapı ve kurumları yeniden inşa etme ve uluslararası barışçıl menfaat bağlarını inşa etme, çatışmanın altında yatan temel sebepleri ortaya koymadır. Önleyici diplomasi, barışı kurma, barışı koruma ve barışı uygulama bu amaçları gerçekleştirmek için kullanılan tekniklerdir. Barışı uygulama amacıyla göre yapılması için ilgili ülkenin iznine gerek yokken barışı kurma veya barışı koruma için ilgili ülkenin iznine gerek vardır.

Birleşmiş Milletler haricindeki barış gücü uygulamaları da vardır. Amerikan Devletleri Teşkilatınca Dominik Cumhuriyeti’ne gönderilen Amerikalılararası Barış Gücü, Arap Birliği’nce Lübnan’a gönderilen Arap Caydırıcı Gücü ve Güney Rodezya’da görevlendirilen barış güçleri bunlara örnek gösterilebilir.

İç Savaş ve Çatışmalar, Muhariplik, Asilik

Meşru bir hükûmetin devrilmesi veya devletten ayrılmak için çıkarılan iç karışıklıklar devletin iç işidir ve karışılmaz. İsyancılar suçlu sayılırsa sorun devletin yetkisindedir. De Facto tanımadan önce devletlerce isyancılara savaşan veya asi sıfatı tanınabilir. Üçüncü devletlerin asilerle pazarlığa girmesi durumunda asilik sıfatı tanınmış olur. Muharip (savaşan) statüsü resmî bir statüdür. Savaş hukukunun savaşanlara tanıdığı barış zamanında sahip olunmayan birtakım yetkilerin uygulanması imkânını verir. Üçüncü devletler, asilik sıfatını tanıdıklarında savaşanlara tarafsız olmak zorundadır. Bu sıfat tanınırsa mesela karasularına bitişik açık deniz kesiminde tarafsız gemileri durdurma ve arama, harp kaçağı malı yasaklama, abluka altına alma, düşmanca davranışları engelleme gibi önemli yetkilere sahip olunur. Savaşan sıfatı tanınmadan asilik sıfatı tanınabilir. Asilik sıfatının etkileri, savaşan sıfatına göre daha sınırlıdır. Üçüncü devletler bu sıfatı tanımakla isyancılara sınırlı savaşan olma hakkı tanır. İsyancılar, açık denizde başka devletlerin gemilerini durdurup arayamazlar, bunu ancak etkin oldukları karasularındaki gemilerine yapabilirler. Üçüncü devletler, asilik sıfatını tanıdıkları zaman, savaşanlara karşı tarafsız davranmak zorundadır.

Terörizmle Mücadele ve Uluslararası İnsancıl Hukuk

Terör, hedefte ayrım gözetmeyen bir eylemler bütünüdür. Korkutarak siyasi amaca ulaşmayı ister. İnsancıl hukuk, savaş hukuku veya silahlı çatışma hukuku olarak belirtilebilmesine rağmen, silahlı çatışma sırasında yasaklanan eylemlerin çoğu, barış zamanında işlenmiş olsaydı terörizm olarak adlandırılabilirdi. Aslında, silahlı çatışma durumunda sivillere ve sivil hedeflere karşı işlenen kasıtlı şiddet eylemlerini terörizm olarak tanımlamanın hukuken bir değeri yoktur. Zira, bu eylemler savaş suçu teşkil eder. Terör, insanlık aleyhine işlenen suçlar arasına sokulmak istenmektedir (Uluslararası Ceza Mahkemeleri Statüsü). Ancak, BM Genel Sekreter’i, 2004 yılında gerçekleştirilen bir panelde, saike bakılmaksızın sivillere karşı kasıtlı bir saldırının terörizm eylemi olarak dikkate alınabileceğini vurgulamıştır.

İnsancıl hukuk, özellikle terörizm önlemlerinden ve terörizm eylemlerinden söz açar. Hem Cenevre Sözleşmeleri, hem Ek Protokoller sivil nüfus arasında terör yaymayı amaçlayan eylemleri yasaklar. Bu hükümler, düşmanca davranışları yöneten uluslararası insancıl hukukun esaslı unsurlarını oluşturmaktadır.

Silahlı çatışma, çatışmaya katılan tarafların varlığını gerektirir. Bunlar iki veya daha fazla devlettir. Uluslararası olmayanların taraflarıysa devletler ve silahlı gruplar olabilir. Her iki durumda da silahlı çatışma tarafı, askerî benzeri bir yapılanma sergiler. Bu da belli bir düzeyde teşkilatlanma ve kumanda yapısını ihtiva eder. Böylelikle, insancıl hukuka saygı ve saygı gösterilmesini sağlama mümkün olur.

Terörist eylemleri önlemek ve bastırmak için devletlerce alınan tedbirlerin çoğu silahlı çatışma niteliği taşımaz. Bilgi toplama, polis ve yargının iş birliği, sınır dışı etme, cezai önlemler alınması, mali soruşturma, şüpheli teröristlere yardım eden devletler üzerinde diplomatik ve ekonomik baskı yapılması veya mal varlığının dondurulması gibi tedbirler, genellikle savaş eylemleri olarak kabul edilmez. Terörizm, bir olgu (fenomen)dur. Savaş, bir olguya karşı yürütülemez fakat sadece kimliği belirlenebilir bir silahlı çatışmaya karşı sürdürülebilir. Dolayısıyla terörizme karşı mücadele ifadesi, terörizme karşı savaş ifadesinden daha uygun olacaktır.

Terörizme karşı mücadele eden iki ya da daha fazla devletin, uluslararası silahlı çatışmayla ilgili olarak alıkoyduğu kişiler, uluslararası silahlı çatışmalara uygulanabilen insancıl hukukça korunur. Yakalanan çarpışanlara, savaş esiri statüsü verilmelidir. Bu kişiler, sadece düşmanca davranışlar içinde bulunduğu için yargılanamaz ama işlenebilecek olan savaş suçlarından yargılanabilir. Uluslararası nitelikte olmayan silahlı çatışmayla ilgili olarak alıkonan kişiler, Haziran 2002’den beri Afganistan’da olduğu gibi, Cenevre Sözleşmeleri’nin ortak 3. maddesindeki hüküm ve insancıl hukukun örf ve âdet kurallarınca korunur. Terörizme karşı mücadele çerçevesinde silahlı çatışma dışında alıkonan bütün kişiler, alıkoyanın iç hukuku ve uluslararası insan hakları hukukunca korunur. Yani yakalanan hiçbir kimse hukukun koruması haricinde kabul edilemez.

Savaş Hukukunun Temel İlkeleri

Bu ilkelerden öncelikle, savaşanların davranışlarının hukuka tâbi olduğu ilkesini belirterek başlamak gerekir. Savaştaki askerî zorunluluk ilkesi, savaş hukuku ve tarafsızlıktan kaynaklanan yüküm ve yasakları geçersiz kılmaz. Askerî zorunluluk uyarınca yapılan eylem, düşmanı yenmek için zorunlu olan fakat aynı zamanda hukuk ve teamül kurallarının ışığında kabul edilebilir olan birtakım önlemlerin alınmasını ihtiva etmelidir.

Teknolojik gelişme ve yeni silahların keşfi karşısında hukuki düzenlemelerin gerçekleştirilmesinde aksamalar olmakta ve gelişmelerin gerisinde kalınmaktadır. Bu olgu, düzenlenmemiş kabul edilen durumlarda savaşanların, tam bir hareket serbestîsini haiz olduğu ilkesi olarak yorumlanamaz. İnsaniyet ilkesi sonuçları katlanarak artan diğer bir ilkedir. Çarpışanların, gereksiz acıya neden olan silah, mermi veya maddeleri kullanmaları yasaklanmıştır.

Savaş hukuku, sivil nüfus, silahlı güçler, savunmalı ve savunmasız alanlar, hava savaşı tekniklerinin gelişmesiyle askerî ve sivil hedefler arasında açık bir ayırıma dayanır. Öte yandan diğer bir temel ayırım da savaşan ve tarafsız devlet ve kişiler arasındaki ayırımdır. Bu doğrultuda devletler, hiç bir zaman sivilleri saldırı konusu yapmamalıdır ve sonuç olarak sivil ve askerî hedefleri ayırmaları mümkün değilse silahları kullanmamalıdır. Diğer bir ilke, çarpışanların gereksiz acı çekmesine neden olmanın yasaklanmasıdır. Bu ilkenin uygulanması, kullandıkları silahların seçiminde sınırsız özgürlüğe sahip olmadıklarını gösterir.

Savaş veya Silahlı Çatışmalar Hukukunun Tanımı ve Türleri

Savaş uluslararası toplumda iki amaca hizmet etmiştir: Yetkili uluslararası mahkemelerin olmadığı durumda, kendi kuvvetini kullanmak suretiyle hakkını elde etme aynı zamanda, uluslararası hukuk kurallarının değiştirilmesinde ve koşulları değiştirecek kuralların kabulünde devletlere yardımcı bir yöntem olma. Savaş genel olarak, devletler arasındaki ve belirli bir yoğunluktaki silahlı çatışmalar veya silahlı güç kullanılması vasıtasıyla diğerlerine karşı üstünlük sağlaması olarak tanımlanabilir. Zaman içinde savaş terimi, yerini silahlı çatışma terimine bırakmıştır. Silahlı çatışma, BM şartı uyarınca de facto bir durum olarak değerlendirilmektedir. Günümüzde savaş ve silahlı çatışma tabirleri açısından bir kavram kargaşası mevcuttur. Barış ve savaş durumu arasındaki ayrılık açık bir şekilde seçilmekle beraber, barış ve silahlı çatışma arasında bu derece kesin bir ayrılık olmayabilir. Savaş durumunda taraflar arasındaki normal ilişkiler tamamıyla ortadan kalkarken bugün bir silahlı çatışmanın başlaması, taraflar arasındaki hasmane olmayan ilişkilere zorunlu olarak ara verilmesi anlamına gelmez. Yani, taraflar arasındaki diplomatik ilişkiler zorunlu olarak sona ermez veya ertelenmez.

Uluslararası insancıl hukuk, silahlı çatışmaları ikiye ayırmaktadır: Uluslararası Nitelikte Olan ve Olmayan Silahlı Çatışmalar. Uluslararası nitelikte olan silahlı çatışmalar, en az iki devletin dahil olduğu çatışmalardır. Bu tür çatışmalar, Cenevre Sözleşmeleri Ek Protokol I’deki kurallar dahil, geniş kapsamlı kurallara tabidir. Tek bir devletin ülkesiyle sınırlı olan çatışmalardır. Bu tür çatışmalara Ek Protokol II gereğince daha sınırlı kapsamlı bir dizi kural uygulanır.

Savaş veya Silahlı Çatışmaların Başlaması, Düşmanca Davranışların Süresi ve Savaşın Sona Ermesi

Savaş, devletin kendisini savaş hâlinde kabul ettiğini ilan ve resmen bildirimi ile veya bir devletin diğer bir devlete karşı basit bir şekilde askerî silahlı kuvvet kullanarak düşmanca davranışlarda bulunmasıyla başlar.

Düşmanca davranışların süresi 3 şekilde belirlenir:

  1. Silah Bırakışması ; ilgili silahlı çatışmanın kısa süreli ve yerel olarak durdurulacağını gösteren bir anlaşmadır. Savaşanlara yaralılarını toplama veya ölülerini gömmeye fırsat vermek üzere çatışmaya ara verilmesi gibi sadece askerî amaçlarla yapılır.
  2. Mütareke; bir savaş andlaşmasıdır ve savaşanlar arasında yapılır. Umumi veya kısmi olarak yapılabilir. Umumi mütarekelerin siyasi sonuçları da olduğundan bunları akdetmeye savaşan devlet hükûmetleri veya onlar adına başkomutanlar, kısmi mütarekeleri ise başkomutanlar ve ordu komutanları yetkilidir.
  3. Ateşkes ; çatışmalara geçici olarak ara verildiğini belirtmek amacıyla yapılır ve silah bırakışmasından daha uzun süreli uygulanır.

Savaş, galip devletin mağlubu ortadan kaldırması, bir barış andlaşması yapılması, kayıtsız şartsız teslim, barış ilişkilerine geçilmesi, çatışmaya ara verilmesi gibi çeşitli yollarla sona erebilir. Barış andlaşması yapılması normal ve tercih edilen bir tarz olmakla beraber ateşkes, ara verme anlaşması, mütareke, ön barış görüşmeleri savaşı hukuki yoldan sona erdirmez. Barış ilişkilerine geçilmesi bir diğer savaşın sona erme yoludur. Örneğin diplomatik elçi teatisi yapılabilir. Çatışmaya ara verilmesi, nadir rastlanan bir olaydır. Devletler genel olarak savaşı bu yöntemle sona erdirmekten kaçınırlar. Zira savaşın sona erdiği kesin zaman hususunda sorunlar ortaya çıkmaktadır.

Hükûmetle silahlı gruplar arasında uzun süren çatışmalar genel barışın kurulmasıyla sona erer. İç çatışmalar, barışçı çözüme kadar devam ediyor sayılır. İnsancıl hukuk, savaşanın bütün ülkesinde ve fiilen çatışma olsun olmasın, bir tarafın kontrolü altındaki ülkenin bütününde uygulanır. Silahlı çatışmaların sona ermesiyle birlikte, iç hukuk uygulanmaya başlar.

Klasik Savaş Hukukunun Bazı Ayırımları

Klâsik savaş hukukunu;

  • Tarafsız ve savaşan ayırımı;
  • Coğrafi sınır ayırımı;
  • Askerî, sivil hedef, kişi ve nesneler arasındaki ayırım;
  • Çarpışan ve çarpışmayan ayırımına tabi tutabiliriz.

Tarafsız ve Savaşan Ayırımı : Klasik uluslararası hukukta savaş ve savaşa katılıp katılmama devletler için bir haktır. Ancak tarafsızlık bir hak değildir. Tarafsız olduğunu söyleyen bir devlete diğer devletlerin rıza göstermeleri beklenmemektedir. Tarafsızlık, bir devletin iki veya daha çok devlet arasında çıkmış olan bir savaşta, kendisini fiilî ve hukuki bakımdan savaş hâli dışında tutması ve savaşan devletlerin de öyle saymalarıdır. Tarafsızlık iki ana ilkede belirginleşmiştir. İlki olan çekimser kalma ilkesi, savaş eylemlerine katılmamadır. Tarafsız devlet ülkesinin bir savaşan devlete karşı üs olarak kullanılmasına izin veremez. Diğeri olan fark gözetmeme ilkesi ise savaşanlardan birine tanıdığı hakkı diğerine de tanımaktır.

Sürekli tarafsızlık, bir devletin diğer devletlerce siyasi bağımsızlığının ve ülke bütünlüğünün teminat altına alınmasına karşılık meşrû müdafaa hariç, savaş hakkından ve askerî ittifaklara girme hakkından vazgeçmesidir. Bir devlet barış zamanında sürekli tarafsızlık statüsüne girebilir.

Coğrafi Sınır Ayırımı : Savaş yapma yetkisi coğrafi sınırlamaya tabidir. Savaş bölgesi, tarafsız devlet ülkesi ve savaştan önce veya sonra anlaşmayla savaş bölgesi dışına çıkarılan yerler haricindeki her yer savaş bölgesi olabilir. Savaşanların deniz ülkesi, açık denizler, sahipsiz ülkeler ve üzerlerindeki hava sahası, gök cisimleri dışında uzay savaş eylemlerinin yapılabileceği yerlerdir. Açık denizler, ay ve gök cisimleri barışçıl amaçlarla kullanılmalıdır ama bu, onların askerî amaçlarla kullanımını engellemez.

Askeri, Sivil Hedef, Kişi ve Nesneler Arasındaki Ayırım : Askerî hedef; nitelikleri, yeri, amacı veya kullanımı, askerî harekâta etkin katkı sağlayan ve tamamen veya kısmen tahribi, zaptı veya etkisiz kılınması, saldırının yapıldığı andaki hâl ve şartlar altında kesin askerî yarar sunan mallardır. Askerî hedef olmayan tüm hedeflerse sivil hedef sayılır. Hedefin niteliğinden kuşku duyuluyorsa askerî hedef olarak değerlendirilmez.

Ek Protokol I’in 51-53, 57 ve 58’inci madde hükümleri ile kültürel varlıkları, dinî yerleri, tarihî anıtları saldırıdan veya askerî misillemelerden hariç tutmaya dair önceki düzen sürdürülmüştür. Kültürel mallar, saldırı muafiyetini haizdir. Sivil halkın varlığını devam ettirmesi için gerekli nesnelerin korunması gereklidir. Bunlar, misillemeye hedef olamaz. Doğal çevreye karşı, yaygın, uzun süreli ve ciddi zarar verecek eylemler yasaktır. Ayrıca protokol sivil nüfusun hayatta kalması için vazgeçilemez olan hedeflerin korunmasını öngörür.

Savaşa Katılanlar: Çarpışan ve Çarpışmayan Ayırımı : Çarpışanlar, savaş eylemlerini yapma yetkisini haizdir. Savaş esiri muamelesine tabi tutulurlar. Çarpışmayanlar, savaş eylemlerinin hedefi olamazlar. Savaş yetkisi kullanmaya haiz değildirler. Çarpışan, normal olarak bir savaşta çarpışan kişiler, savaşanların düzenli silahlı kuvvetleridir. Bu kuvvetlere kimlerin dâhil olduğu her bir ülkenin iç hukukuna tâbi olacaktır. Bu tanınmış silahlı kuvvetlere ilave olarak düzenli olmayan birlikler de görülebilir.

Savaş Halinde İşgal

Bir ülke, hasım ordunun yetkisi altına girdiğinde işgal edilmiş sayılır. İstila eden, kendi yetkisini, meşrû egemenin yerine kullanır. İşgal altındaki topraklarda üç ayrı hukuk sistemi uygulanır: Meşrû egemenin yerel hukuku, işgal edenin hukuku, uluslararası hukukun uygulanabilir teamül ve ahdî kuralları.

İşgal, de facto temelde tesis edilir. Varlığı sürdürülmesine bağlıdır. İşgal edilen topraklarda egemenlik sona ermez. Uluslararası hukuk, işgalin geçerli olması için resmî bir ilanı gerekli görmez.

İşgal edilen alan, meşrû egemen veya müttefikleri tarafından veya yerli halkın başarılı direnişiyle kurtarılabilir. Bir barış andlaşmasıyla meşrû egemene idaresi geri dönebilir. Meşrû egemenin kayıtsız şartsız tesliminden sonra işgal edene katılabilir. Uluslararası teamül ve ahdî hukuk kurallarını ihlâl eden kural ve emirler geçersiz olacaktır. İşgal edenin işgal edilen ülkede hukuka uygun olarak yaptıklarıyla ilgiliyse, idareyi geri alan meşrû egemen bunların geçerliliğine karar verecektir. Meşrû egemen, hukuka uygun idari işlemlere saygı göstermeli ve geçerliliğini kabul etmelidir.

İnsancıl Hukukun İhlalinin Engellenmesi, Kurallarına Riayetin Sağlanması ve Bu Kuralların Uygulanması

Uluslararası hukuk kuralları merkezî bir organ tarafından uygulanmamaktadır. Ciddî yaygın ve sürekli insan hakları ihlalleri, terörizm eylemleri ve demokratik kurumların devrilmesi barışın tehdidi olarak algılanmıştır. Tek istisna, BM şartı’nın VII. bölümü uyarınca Güvenlik Konseyi’nin barışın bozulması, tehdidi ve bir saldırı fiilinin vukuu durumunda kullanabileceği zorlayıcı tedbirlerdir. Zararla karşılık, misilleme ve meşrû müdafaa, uluslararası hukuk yükümlülüklerinin yerine getirilmesinde klasik savaşa varmayan bireysel zorlama biçimleri olarak kabul edilmektedir.

Tazminat talepleri, bireylerin cezalandırılması veya bireylerin mal ve servetine karşı alınan tedbirler, özellikle insancıl hukuka ilişkin olanlarına riayet edilmesini sağlayan zorlayıcı yöntemler arasında belirtilir.

Olguların kanıtlanması maksadıyla savaşanlar, ad hoc soruşturma yapılması hususunda anlaşabilir. Mağdur devlet, suçlu devlete karşı protesto edilmesi ve suçluların cezalandırılması ve/veya tazminat ödenmesi, tarafsız bir üçüncü kişinin müdahalesi, misilleme uygulanması münferit suçluların cezalandırılması yollarına başvurabilir. Tazminat ödenmesi yükümü, ihlalin, tazmin edilebilir zararlar oluşturması durumunda öngörülmüştür.

Misilleme : Karşılıklılık ilkesine dayanır. Barış zamanında yasak olmakla birlikte, savaş hukukunda yeri vardır. Uluslararası Hukuk Komisyonu “karşı önlemler” terimini kullanır. Amaç, düşmanı hukuka aykırı faaliyeti durdurması için ikna etmek ve silahlı çatışma hukukuna uymasını sağlamaktır.

Koruyucu güç : Çatışma taraflarından birinin kontrolü altında bulunan savaş esiri veya işgal altındaki sivili, diğer çatışma tarafının vatandaşlarının haklarını korumak için atanmış Koruyucu Güçtür.

Uluslararası Kızılhaç Teşkilatı : İnsancıl hukukun geliştirilmesinde ve uygulamasında önemli katkıları olan bir kurumdur. Dört unsurdan oluşmaktadır:

  • Uluslararası Kızılhaç Komitesi,
  • Millî Kızılhaç ve Kızılay Cemiyetleri,
  • Millî Kızılhaç ve Kızılay Cemiyetleri Uluslararası Federasyonu,
  • Uluslararası Kızılhaç ve Kızılay Konferansı.

Uluslararası Kızılhaç Komitesi : Cenevre’de konuşlanmış bağımsız bir insancıl teşkilattır. Ana amacı, silahlı çatışma mağdurlarına yardım ve koruma sağlamaktır.

Uluslararası Soruşturma Komisyonu : Uluslararası insancıl hukukun ağır ve diğer ciddi ihlallerinin araştırılmasını amaçlar. Mahkeme veya yargı işlevi gören bir organ değildir.

Bölgesel veya uluslararası mahkemeler, uyuşmazlıkların çözümü ve uluslararası hukuka saygı gösterilmesi açısından önemli vasıtalardır. Uluslararası Nüremberg ve Tokyo Askerî Mahkemeleri’ bu konuda ilklerdir.

Devletin eylemleri hukuka aykırı ise uluslararası sorumluluk söz konusudur. Uluslararası sorumluluk, tamir yükümü doğurur. Devletin sorumluluğuna dair başlıca şunlar söylenebilir: Bir fiilin uluslararası sorumluluk doğurabilmesi için uluslararası bir yükümlülüğü ihlal etmesi gerekir. Uluslararası haksız fiilin gerçekleştirilmesine yardım veya destek olunması da belli koşullar altında sorumluluğu doğurmaktadır. Hedef devletin rızası, devletin meşrû müdafaa durumunda olması, karşı önlemler, mücbir sebep, zaruret hâli, gereklilik ve emredici kurallara uygunluk durumları hukuka aykırılığı ortadan kaldırabilmektedir. Devletler için söz konusu olan uluslararası hukuki sorumluluk olup, cezai sorumluluk ise bireyseldir.

İnsancıl Hukukun Tanımı

İnsancıl hukuk ve insan hakları hukuku arasında esas itibarıyla önemli farklar vardır. İnsancıl hukuk, devlet ile devlet arasındaki ilişkileri düzenler. Eşitler arası ilişkiler söz konusudur. İnsan hakları hukuku, devlet ile bireyler, yani devlet ile tebaası arasındaki ilişkileri düzenler. Kural olarak, her zaman (barış zamanı veya savaş zamanı) uygulanır. Ancak bazı andlaşmalar, hükümetlerin, savaş durumunda veya olağanüstü hal durumlarında bazı istisnalar dışında insan temel hak ve özgürlüklerini askıya alabilmesine izin verir. İnsancıl hukukun düzenlediği hakların ise askıya alınması söz konusu değildir. İnsancıl hukuk, savaş durumunda uygulanır. Savaş hukukunda, barış zamanında olmayan yeni birtakım haklar devreye girer. Örneğin, bireylerin tıbbî ve bilimsel deneylere tâbi tutulma yasağı vs.

İnsancıl Hukukun Gelişimi ve Kaynakları

Silahlı çatışma hukuku ve teamül kuralları, büyük ölçüde Lahey’de yapılan 1899 ve 1907 Lahey Sözleşmeleri dâhilindeki kodlaştırma çabalarının konusunu oluşturmuştur ve kısmen de 1874 tarihli Brüksel Konferansı’nın sonuçlarıyla, 1868 tarihli St. Petersburg Bildirisi’ne dayanır. Bunlara, Cenevre kuralları ile 1864, 1906 ve 1929 tarihli Savaş Alanındaki Ordularda Bulunan Hasta ve Yaralıların Durumunun İyileştirilmesine dair Cenevre Sözleşmeleri ile 1949 tarihli Cenevre Sözleşmeleri’nde içerilen kurallar ilave edilmelidir.

Uluslararası insancıl hukukun önemli bir kısmını oluşturan 1949 tarihli dört Cenevre Sözleşmesi, dünyadaki hemen her devletin bağlanmayı kabul ettiği andlaşmalardır. Birleşmiş Milletler (BM) üyesi devletlerin tamamı dahil olmak üzere birçok devlet bu andlaşmaların tarafı olmuştur. Bu andlaşmalar, konusu itibarıyla savaş mağdurlarını korur, savaş mağduru olmayan sakat silahlı kuvvet personeline ve düşmanca davranış içinde olmayan kişilere garanti sağlar ve 1977 tarihli Ek Protokoller’le geliştirilmişlerdir. Bütün bunlar, askerî harekât esnasındaki davranışların bir hukuki düzenlemeler bütününe tabi olduğunu gösterir.

Jus Ad Bellum ve Jus In Bello Kavramı Arasındaki Ayırım

Uluslararası insancıl hukukun iki yüzü mevcuttur: İnsancıl hukukun birinci yüzü, BM Şartı’nda zikredilen ve uluslararası hukukun ayrı ama önemli bir kısmını oluşturan devletlerin güç kullanıp kullanamayacağı meselesi ya da başka deyişle silahlı güç kullanımının meşru olup olmadığı, uluslararası hukukun güç kullanımını meşru saydığı hâllerle ilgili kurallar (jus ad bellum, savaş yapma hakkı) dır. İkinci yüzü ise çatışmalar süresince uygulanacak hukuki rejimi düzenleyen kurallar (jus in bello, savaş içindeki haklar, yükümlülükler) dır.

Savaş meşru olsun olmasın, insancıl hukukun amacı, bir savaş durumunda asgari bir uygarlık standardının gerçekleştirilmesini sağlamak, değerlerin gereksiz tahribini önlemektir. Böylelikle, bu hukukun gayrımeşru savaşlarda da geçerli olduğu ileri sürülebilir. Sart düzeninde, savaş yasaklanmıştır. Savaşın yasaklanması, silahlı çatışmalarda sınır olmadığını göstermez. Jus in bello’nun uygulanması çatışmanın başlamasına bağlıdır. Çatışmanın meşru olup olmadığı veya savaşa başvuru hakkına sahip olunup olmadığı önemli değildir. Dolayısıyla jus ad bellum ve jus in bello arasında bu anlamda bir bağlılık mevcuttur ve her ikisi de uluslararası hukukun parçasıdır.

Uluslararası Silahlı Güçler ve Barış Gücü Uygulamaları

Savaş hukuku alanındaki kurallar, münferit devletler arasındaki silahlı çatışmalar çerçevesinde geliştirilmiştir. Savaşı yöneten örf ve âdet ile ahdî kurallar oluşturulurken bugünkü anlamda uluslararası silahlı güç olmadığı için bunları yöneten kurallar da bulunmamaktadır. Günümüzde, savaş hukukuna dair bir inceleme, çatışmaya taraf olanlar gibi uluslararası kumanda altındaki güçlere değinmeden sonuçlandırılamaz.

Birleşmiş Milletler, küresel ortaklaşa güvenlik sisteminin ve bunun dışında pek çok bölgesel savunma düzenlemesinin geliştirilmesi ve bu çerçevede barış gücü uygulamalarının ortaya çıkması, savaş hukuku açısından birçok sorunlar yaratmıştır.

Birleşmiş Milletler Gücü’nün amaçları, çatışma tehlikelerini teşhis etme ve kaynaklarını diplomasi yoluyla ortadan kaldırma, çatışma ortaya çıktığında buna yol açan meseleleri çözmek amacıyla barışı kurma, barışı korumak için yapılan anlaşmaların icrasına yardımcı olma, barışın tesisine yardımcı olmak için hazır bulunma, iç savaş ve çatışma nedeniyle bozulan altyapı ve kurumları yeniden inşa etme ve uluslararası barışçıl menfaat bağlarını inşa etme, çatışmanın altında yatan temel sebepleri ortaya koymadır. Önleyici diplomasi, barışı kurma, barışı koruma ve barışı uygulama bu amaçları gerçekleştirmek için kullanılan tekniklerdir. Barışı uygulama amacıyla göre yapılması için ilgili ülkenin iznine gerek yokken barışı kurma veya barışı koruma için ilgili ülkenin iznine gerek vardır.

Birleşmiş Milletler haricindeki barış gücü uygulamaları da vardır. Amerikan Devletleri Teşkilatınca Dominik Cumhuriyeti’ne gönderilen Amerikalılararası Barış Gücü, Arap Birliği’nce Lübnan’a gönderilen Arap Caydırıcı Gücü ve Güney Rodezya’da görevlendirilen barış güçleri bunlara örnek gösterilebilir.

İç Savaş ve Çatışmalar, Muhariplik, Asilik

Meşru bir hükûmetin devrilmesi veya devletten ayrılmak için çıkarılan iç karışıklıklar devletin iç işidir ve karışılmaz. İsyancılar suçlu sayılırsa sorun devletin yetkisindedir. De Facto tanımadan önce devletlerce isyancılara savaşan veya asi sıfatı tanınabilir. Üçüncü devletlerin asilerle pazarlığa girmesi durumunda asilik sıfatı tanınmış olur. Muharip (savaşan) statüsü resmî bir statüdür. Savaş hukukunun savaşanlara tanıdığı barış zamanında sahip olunmayan birtakım yetkilerin uygulanması imkânını verir. Üçüncü devletler, asilik sıfatını tanıdıklarında savaşanlara tarafsız olmak zorundadır. Bu sıfat tanınırsa mesela karasularına bitişik açık deniz kesiminde tarafsız gemileri durdurma ve arama, harp kaçağı malı yasaklama, abluka altına alma, düşmanca davranışları engelleme gibi önemli yetkilere sahip olunur. Savaşan sıfatı tanınmadan asilik sıfatı tanınabilir. Asilik sıfatının etkileri, savaşan sıfatına göre daha sınırlıdır. Üçüncü devletler bu sıfatı tanımakla isyancılara sınırlı savaşan olma hakkı tanır. İsyancılar, açık denizde başka devletlerin gemilerini durdurup arayamazlar, bunu ancak etkin oldukları karasularındaki gemilerine yapabilirler. Üçüncü devletler, asilik sıfatını tanıdıkları zaman, savaşanlara karşı tarafsız davranmak zorundadır.

Terörizmle Mücadele ve Uluslararası İnsancıl Hukuk

Terör, hedefte ayrım gözetmeyen bir eylemler bütünüdür. Korkutarak siyasi amaca ulaşmayı ister. İnsancıl hukuk, savaş hukuku veya silahlı çatışma hukuku olarak belirtilebilmesine rağmen, silahlı çatışma sırasında yasaklanan eylemlerin çoğu, barış zamanında işlenmiş olsaydı terörizm olarak adlandırılabilirdi. Aslında, silahlı çatışma durumunda sivillere ve sivil hedeflere karşı işlenen kasıtlı şiddet eylemlerini terörizm olarak tanımlamanın hukuken bir değeri yoktur. Zira, bu eylemler savaş suçu teşkil eder. Terör, insanlık aleyhine işlenen suçlar arasına sokulmak istenmektedir (Uluslararası Ceza Mahkemeleri Statüsü). Ancak, BM Genel Sekreter’i, 2004 yılında gerçekleştirilen bir panelde, saike bakılmaksızın sivillere karşı kasıtlı bir saldırının terörizm eylemi olarak dikkate alınabileceğini vurgulamıştır.

İnsancıl hukuk, özellikle terörizm önlemlerinden ve terörizm eylemlerinden söz açar. Hem Cenevre Sözleşmeleri, hem Ek Protokoller sivil nüfus arasında terör yaymayı amaçlayan eylemleri yasaklar. Bu hükümler, düşmanca davranışları yöneten uluslararası insancıl hukukun esaslı unsurlarını oluşturmaktadır.

Silahlı çatışma, çatışmaya katılan tarafların varlığını gerektirir. Bunlar iki veya daha fazla devlettir. Uluslararası olmayanların taraflarıysa devletler ve silahlı gruplar olabilir. Her iki durumda da silahlı çatışma tarafı, askerî benzeri bir yapılanma sergiler. Bu da belli bir düzeyde teşkilatlanma ve kumanda yapısını ihtiva eder. Böylelikle, insancıl hukuka saygı ve saygı gösterilmesini sağlama mümkün olur.

Terörist eylemleri önlemek ve bastırmak için devletlerce alınan tedbirlerin çoğu silahlı çatışma niteliği taşımaz. Bilgi toplama, polis ve yargının iş birliği, sınır dışı etme, cezai önlemler alınması, mali soruşturma, şüpheli teröristlere yardım eden devletler üzerinde diplomatik ve ekonomik baskı yapılması veya mal varlığının dondurulması gibi tedbirler, genellikle savaş eylemleri olarak kabul edilmez. Terörizm, bir olgu (fenomen)dur. Savaş, bir olguya karşı yürütülemez fakat sadece kimliği belirlenebilir bir silahlı çatışmaya karşı sürdürülebilir. Dolayısıyla terörizme karşı mücadele ifadesi, terörizme karşı savaş ifadesinden daha uygun olacaktır.

Terörizme karşı mücadele eden iki ya da daha fazla devletin, uluslararası silahlı çatışmayla ilgili olarak alıkoyduğu kişiler, uluslararası silahlı çatışmalara uygulanabilen insancıl hukukça korunur. Yakalanan çarpışanlara, savaş esiri statüsü verilmelidir. Bu kişiler, sadece düşmanca davranışlar içinde bulunduğu için yargılanamaz ama işlenebilecek olan savaş suçlarından yargılanabilir. Uluslararası nitelikte olmayan silahlı çatışmayla ilgili olarak alıkonan kişiler, Haziran 2002’den beri Afganistan’da olduğu gibi, Cenevre Sözleşmeleri’nin ortak 3. maddesindeki hüküm ve insancıl hukukun örf ve âdet kurallarınca korunur. Terörizme karşı mücadele çerçevesinde silahlı çatışma dışında alıkonan bütün kişiler, alıkoyanın iç hukuku ve uluslararası insan hakları hukukunca korunur. Yani yakalanan hiçbir kimse hukukun koruması haricinde kabul edilemez.

Savaş Hukukunun Temel İlkeleri

Bu ilkelerden öncelikle, savaşanların davranışlarının hukuka tâbi olduğu ilkesini belirterek başlamak gerekir. Savaştaki askerî zorunluluk ilkesi, savaş hukuku ve tarafsızlıktan kaynaklanan yüküm ve yasakları geçersiz kılmaz. Askerî zorunluluk uyarınca yapılan eylem, düşmanı yenmek için zorunlu olan fakat aynı zamanda hukuk ve teamül kurallarının ışığında kabul edilebilir olan birtakım önlemlerin alınmasını ihtiva etmelidir.

Teknolojik gelişme ve yeni silahların keşfi karşısında hukuki düzenlemelerin gerçekleştirilmesinde aksamalar olmakta ve gelişmelerin gerisinde kalınmaktadır. Bu olgu, düzenlenmemiş kabul edilen durumlarda savaşanların, tam bir hareket serbestîsini haiz olduğu ilkesi olarak yorumlanamaz. İnsaniyet ilkesi sonuçları katlanarak artan diğer bir ilkedir. Çarpışanların, gereksiz acıya neden olan silah, mermi veya maddeleri kullanmaları yasaklanmıştır.

Savaş hukuku, sivil nüfus, silahlı güçler, savunmalı ve savunmasız alanlar, hava savaşı tekniklerinin gelişmesiyle askerî ve sivil hedefler arasında açık bir ayırıma dayanır. Öte yandan diğer bir temel ayırım da savaşan ve tarafsız devlet ve kişiler arasındaki ayırımdır. Bu doğrultuda devletler, hiç bir zaman sivilleri saldırı konusu yapmamalıdır ve sonuç olarak sivil ve askerî hedefleri ayırmaları mümkün değilse silahları kullanmamalıdır. Diğer bir ilke, çarpışanların gereksiz acı çekmesine neden olmanın yasaklanmasıdır. Bu ilkenin uygulanması, kullandıkları silahların seçiminde sınırsız özgürlüğe sahip olmadıklarını gösterir.

Savaş veya Silahlı Çatışmalar Hukukunun Tanımı ve Türleri

Savaş uluslararası toplumda iki amaca hizmet etmiştir: Yetkili uluslararası mahkemelerin olmadığı durumda, kendi kuvvetini kullanmak suretiyle hakkını elde etme aynı zamanda, uluslararası hukuk kurallarının değiştirilmesinde ve koşulları değiştirecek kuralların kabulünde devletlere yardımcı bir yöntem olma. Savaş genel olarak, devletler arasındaki ve belirli bir yoğunluktaki silahlı çatışmalar veya silahlı güç kullanılması vasıtasıyla diğerlerine karşı üstünlük sağlaması olarak tanımlanabilir. Zaman içinde savaş terimi, yerini silahlı çatışma terimine bırakmıştır. Silahlı çatışma, BM şartı uyarınca de facto bir durum olarak değerlendirilmektedir. Günümüzde savaş ve silahlı çatışma tabirleri açısından bir kavram kargaşası mevcuttur. Barış ve savaş durumu arasındaki ayrılık açık bir şekilde seçilmekle beraber, barış ve silahlı çatışma arasında bu derece kesin bir ayrılık olmayabilir. Savaş durumunda taraflar arasındaki normal ilişkiler tamamıyla ortadan kalkarken bugün bir silahlı çatışmanın başlaması, taraflar arasındaki hasmane olmayan ilişkilere zorunlu olarak ara verilmesi anlamına gelmez. Yani, taraflar arasındaki diplomatik ilişkiler zorunlu olarak sona ermez veya ertelenmez.

Uluslararası insancıl hukuk, silahlı çatışmaları ikiye ayırmaktadır: Uluslararası Nitelikte Olan ve Olmayan Silahlı Çatışmalar. Uluslararası nitelikte olan silahlı çatışmalar, en az iki devletin dahil olduğu çatışmalardır. Bu tür çatışmalar, Cenevre Sözleşmeleri Ek Protokol I’deki kurallar dahil, geniş kapsamlı kurallara tabidir. Tek bir devletin ülkesiyle sınırlı olan çatışmalardır. Bu tür çatışmalara Ek Protokol II gereğince daha sınırlı kapsamlı bir dizi kural uygulanır.

Savaş veya Silahlı Çatışmaların Başlaması, Düşmanca Davranışların Süresi ve Savaşın Sona Ermesi

Savaş, devletin kendisini savaş hâlinde kabul ettiğini ilan ve resmen bildirimi ile veya bir devletin diğer bir devlete karşı basit bir şekilde askerî silahlı kuvvet kullanarak düşmanca davranışlarda bulunmasıyla başlar.

Düşmanca davranışların süresi 3 şekilde belirlenir:

  1. Silah Bırakışması ; ilgili silahlı çatışmanın kısa süreli ve yerel olarak durdurulacağını gösteren bir anlaşmadır. Savaşanlara yaralılarını toplama veya ölülerini gömmeye fırsat vermek üzere çatışmaya ara verilmesi gibi sadece askerî amaçlarla yapılır.
  2. Mütareke; bir savaş andlaşmasıdır ve savaşanlar arasında yapılır. Umumi veya kısmi olarak yapılabilir. Umumi mütarekelerin siyasi sonuçları da olduğundan bunları akdetmeye savaşan devlet hükûmetleri veya onlar adına başkomutanlar, kısmi mütarekeleri ise başkomutanlar ve ordu komutanları yetkilidir.
  3. Ateşkes ; çatışmalara geçici olarak ara verildiğini belirtmek amacıyla yapılır ve silah bırakışmasından daha uzun süreli uygulanır.

Savaş, galip devletin mağlubu ortadan kaldırması, bir barış andlaşması yapılması, kayıtsız şartsız teslim, barış ilişkilerine geçilmesi, çatışmaya ara verilmesi gibi çeşitli yollarla sona erebilir. Barış andlaşması yapılması normal ve tercih edilen bir tarz olmakla beraber ateşkes, ara verme anlaşması, mütareke, ön barış görüşmeleri savaşı hukuki yoldan sona erdirmez. Barış ilişkilerine geçilmesi bir diğer savaşın sona erme yoludur. Örneğin diplomatik elçi teatisi yapılabilir. Çatışmaya ara verilmesi, nadir rastlanan bir olaydır. Devletler genel olarak savaşı bu yöntemle sona erdirmekten kaçınırlar. Zira savaşın sona erdiği kesin zaman hususunda sorunlar ortaya çıkmaktadır.

Hükûmetle silahlı gruplar arasında uzun süren çatışmalar genel barışın kurulmasıyla sona erer. İç çatışmalar, barışçı çözüme kadar devam ediyor sayılır. İnsancıl hukuk, savaşanın bütün ülkesinde ve fiilen çatışma olsun olmasın, bir tarafın kontrolü altındaki ülkenin bütününde uygulanır. Silahlı çatışmaların sona ermesiyle birlikte, iç hukuk uygulanmaya başlar.

Klasik Savaş Hukukunun Bazı Ayırımları

Klâsik savaş hukukunu;

  • Tarafsız ve savaşan ayırımı;
  • Coğrafi sınır ayırımı;
  • Askerî, sivil hedef, kişi ve nesneler arasındaki ayırım;
  • Çarpışan ve çarpışmayan ayırımına tabi tutabiliriz.

Tarafsız ve Savaşan Ayırımı : Klasik uluslararası hukukta savaş ve savaşa katılıp katılmama devletler için bir haktır. Ancak tarafsızlık bir hak değildir. Tarafsız olduğunu söyleyen bir devlete diğer devletlerin rıza göstermeleri beklenmemektedir. Tarafsızlık, bir devletin iki veya daha çok devlet arasında çıkmış olan bir savaşta, kendisini fiilî ve hukuki bakımdan savaş hâli dışında tutması ve savaşan devletlerin de öyle saymalarıdır. Tarafsızlık iki ana ilkede belirginleşmiştir. İlki olan çekimser kalma ilkesi, savaş eylemlerine katılmamadır. Tarafsız devlet ülkesinin bir savaşan devlete karşı üs olarak kullanılmasına izin veremez. Diğeri olan fark gözetmeme ilkesi ise savaşanlardan birine tanıdığı hakkı diğerine de tanımaktır.

Sürekli tarafsızlık, bir devletin diğer devletlerce siyasi bağımsızlığının ve ülke bütünlüğünün teminat altına alınmasına karşılık meşrû müdafaa hariç, savaş hakkından ve askerî ittifaklara girme hakkından vazgeçmesidir. Bir devlet barış zamanında sürekli tarafsızlık statüsüne girebilir.

Coğrafi Sınır Ayırımı : Savaş yapma yetkisi coğrafi sınırlamaya tabidir. Savaş bölgesi, tarafsız devlet ülkesi ve savaştan önce veya sonra anlaşmayla savaş bölgesi dışına çıkarılan yerler haricindeki her yer savaş bölgesi olabilir. Savaşanların deniz ülkesi, açık denizler, sahipsiz ülkeler ve üzerlerindeki hava sahası, gök cisimleri dışında uzay savaş eylemlerinin yapılabileceği yerlerdir. Açık denizler, ay ve gök cisimleri barışçıl amaçlarla kullanılmalıdır ama bu, onların askerî amaçlarla kullanımını engellemez.

Askeri, Sivil Hedef, Kişi ve Nesneler Arasındaki Ayırım : Askerî hedef; nitelikleri, yeri, amacı veya kullanımı, askerî harekâta etkin katkı sağlayan ve tamamen veya kısmen tahribi, zaptı veya etkisiz kılınması, saldırının yapıldığı andaki hâl ve şartlar altında kesin askerî yarar sunan mallardır. Askerî hedef olmayan tüm hedeflerse sivil hedef sayılır. Hedefin niteliğinden kuşku duyuluyorsa askerî hedef olarak değerlendirilmez.

Ek Protokol I’in 51-53, 57 ve 58’inci madde hükümleri ile kültürel varlıkları, dinî yerleri, tarihî anıtları saldırıdan veya askerî misillemelerden hariç tutmaya dair önceki düzen sürdürülmüştür. Kültürel mallar, saldırı muafiyetini haizdir. Sivil halkın varlığını devam ettirmesi için gerekli nesnelerin korunması gereklidir. Bunlar, misillemeye hedef olamaz. Doğal çevreye karşı, yaygın, uzun süreli ve ciddi zarar verecek eylemler yasaktır. Ayrıca protokol sivil nüfusun hayatta kalması için vazgeçilemez olan hedeflerin korunmasını öngörür.

Savaşa Katılanlar: Çarpışan ve Çarpışmayan Ayırımı : Çarpışanlar, savaş eylemlerini yapma yetkisini haizdir. Savaş esiri muamelesine tabi tutulurlar. Çarpışmayanlar, savaş eylemlerinin hedefi olamazlar. Savaş yetkisi kullanmaya haiz değildirler. Çarpışan, normal olarak bir savaşta çarpışan kişiler, savaşanların düzenli silahlı kuvvetleridir. Bu kuvvetlere kimlerin dâhil olduğu her bir ülkenin iç hukukuna tâbi olacaktır. Bu tanınmış silahlı kuvvetlere ilave olarak düzenli olmayan birlikler de görülebilir.

Savaş Halinde İşgal

Bir ülke, hasım ordunun yetkisi altına girdiğinde işgal edilmiş sayılır. İstila eden, kendi yetkisini, meşrû egemenin yerine kullanır. İşgal altındaki topraklarda üç ayrı hukuk sistemi uygulanır: Meşrû egemenin yerel hukuku, işgal edenin hukuku, uluslararası hukukun uygulanabilir teamül ve ahdî kuralları.

İşgal, de facto temelde tesis edilir. Varlığı sürdürülmesine bağlıdır. İşgal edilen topraklarda egemenlik sona ermez. Uluslararası hukuk, işgalin geçerli olması için resmî bir ilanı gerekli görmez.

İşgal edilen alan, meşrû egemen veya müttefikleri tarafından veya yerli halkın başarılı direnişiyle kurtarılabilir. Bir barış andlaşmasıyla meşrû egemene idaresi geri dönebilir. Meşrû egemenin kayıtsız şartsız tesliminden sonra işgal edene katılabilir. Uluslararası teamül ve ahdî hukuk kurallarını ihlâl eden kural ve emirler geçersiz olacaktır. İşgal edenin işgal edilen ülkede hukuka uygun olarak yaptıklarıyla ilgiliyse, idareyi geri alan meşrû egemen bunların geçerliliğine karar verecektir. Meşrû egemen, hukuka uygun idari işlemlere saygı göstermeli ve geçerliliğini kabul etmelidir.

İnsancıl Hukukun İhlalinin Engellenmesi, Kurallarına Riayetin Sağlanması ve Bu Kuralların Uygulanması

Uluslararası hukuk kuralları merkezî bir organ tarafından uygulanmamaktadır. Ciddî yaygın ve sürekli insan hakları ihlalleri, terörizm eylemleri ve demokratik kurumların devrilmesi barışın tehdidi olarak algılanmıştır. Tek istisna, BM şartı’nın VII. bölümü uyarınca Güvenlik Konseyi’nin barışın bozulması, tehdidi ve bir saldırı fiilinin vukuu durumunda kullanabileceği zorlayıcı tedbirlerdir. Zararla karşılık, misilleme ve meşrû müdafaa, uluslararası hukuk yükümlülüklerinin yerine getirilmesinde klasik savaşa varmayan bireysel zorlama biçimleri olarak kabul edilmektedir.

Tazminat talepleri, bireylerin cezalandırılması veya bireylerin mal ve servetine karşı alınan tedbirler, özellikle insancıl hukuka ilişkin olanlarına riayet edilmesini sağlayan zorlayıcı yöntemler arasında belirtilir.

Olguların kanıtlanması maksadıyla savaşanlar, ad hoc soruşturma yapılması hususunda anlaşabilir. Mağdur devlet, suçlu devlete karşı protesto edilmesi ve suçluların cezalandırılması ve/veya tazminat ödenmesi, tarafsız bir üçüncü kişinin müdahalesi, misilleme uygulanması münferit suçluların cezalandırılması yollarına başvurabilir. Tazminat ödenmesi yükümü, ihlalin, tazmin edilebilir zararlar oluşturması durumunda öngörülmüştür.

Misilleme : Karşılıklılık ilkesine dayanır. Barış zamanında yasak olmakla birlikte, savaş hukukunda yeri vardır. Uluslararası Hukuk Komisyonu “karşı önlemler” terimini kullanır. Amaç, düşmanı hukuka aykırı faaliyeti durdurması için ikna etmek ve silahlı çatışma hukukuna uymasını sağlamaktır.

Koruyucu güç : Çatışma taraflarından birinin kontrolü altında bulunan savaş esiri veya işgal altındaki sivili, diğer çatışma tarafının vatandaşlarının haklarını korumak için atanmış Koruyucu Güçtür.

Uluslararası Kızılhaç Teşkilatı : İnsancıl hukukun geliştirilmesinde ve uygulamasında önemli katkıları olan bir kurumdur. Dört unsurdan oluşmaktadır:

  • Uluslararası Kızılhaç Komitesi,
  • Millî Kızılhaç ve Kızılay Cemiyetleri,
  • Millî Kızılhaç ve Kızılay Cemiyetleri Uluslararası Federasyonu,
  • Uluslararası Kızılhaç ve Kızılay Konferansı.

Uluslararası Kızılhaç Komitesi : Cenevre’de konuşlanmış bağımsız bir insancıl teşkilattır. Ana amacı, silahlı çatışma mağdurlarına yardım ve koruma sağlamaktır.

Uluslararası Soruşturma Komisyonu : Uluslararası insancıl hukukun ağır ve diğer ciddi ihlallerinin araştırılmasını amaçlar. Mahkeme veya yargı işlevi gören bir organ değildir.

Bölgesel veya uluslararası mahkemeler, uyuşmazlıkların çözümü ve uluslararası hukuka saygı gösterilmesi açısından önemli vasıtalardır. Uluslararası Nüremberg ve Tokyo Askerî Mahkemeleri’ bu konuda ilklerdir.

Devletin eylemleri hukuka aykırı ise uluslararası sorumluluk söz konusudur. Uluslararası sorumluluk, tamir yükümü doğurur. Devletin sorumluluğuna dair başlıca şunlar söylenebilir: Bir fiilin uluslararası sorumluluk doğurabilmesi için uluslararası bir yükümlülüğü ihlal etmesi gerekir. Uluslararası haksız fiilin gerçekleştirilmesine yardım veya destek olunması da belli koşullar altında sorumluluğu doğurmaktadır. Hedef devletin rızası, devletin meşrû müdafaa durumunda olması, karşı önlemler, mücbir sebep, zaruret hâli, gereklilik ve emredici kurallara uygunluk durumları hukuka aykırılığı ortadan kaldırabilmektedir. Devletler için söz konusu olan uluslararası hukuki sorumluluk olup, cezai sorumluluk ise bireyseldir.

0
mutlu
Mutlu
0
_zg_n
Üzgün
0
sinirli
Sinirli
0
_a_rm_
Şaşırmış
0
vir_sl_
Virüslü

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Giriş Yap

Giriş Yap

AÖF Ders Notları ve Açıköğretim Sistemi ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!