Uluslararası Hukuk 2 Dersi 1. Ünite Özet

Açıköğretim ders notları öğrenciler tarafından ders çalışma esnasında hazırlanmakta olup diğer ders çalışacak öğrenciler için paylaşılmaktadır. Sizlerde hazırladığınız ders notlarını paylaşmak istiyorsanız bizlere iletebilirsiniz.

Açıköğretim derslerinden Uluslararası Hukuk 2 Dersi 1. Ünite Özet için hazırlanan  ders çalışma dokümanına (ders özeti / sorularla öğrenelim) aşağıdan erişebilirsiniz. AÖF Ders Notları ile sınavlara çok daha etkili bir şekilde çalışabilirsiniz. Sınavlarınızda başarılar dileriz.

Uluslararası Hukukta Devletin Yetkisi

Devletin Yetkileri

Münhasır Yetki ilkesi : Uluslararası hukuk uyarınca egemenlik devlete kendi ülkesinde bulunan kişi ve şeyler (bunların içine o devlet ülkesinde kayıtlı olan deniz ve hava araçları ile o araçlarda çalışanlar da dâhildir) bakımından tek başına kural koyma (yasama) ve bunları uygulama (yürütme ve yargı) yetkisi verir.

Bu yetkinin ülkeselliği ve münhasırlığı ilkesidir. Bu yetki çerçevesinde devlet kendi sınırları içerisinde kanun çıkarabilir, ülkesinde bulunan vatandaşların ve yabancıların hakları ve malları üzerinde tasarrufta bulunabilir.

Devletin sınırları içindeki yeraltı ve yerüstü kaynakları kullanma yetkisi de münhasır yetkinin içindedir. Ancak kendi sınırları dışına da taşan nehir gibi kaynaklar konusunda uluslararası hukuka uymak zorundadır.

Devletin Kanun ve Mahkemelerinin Yetki Alanı

Bir devletin kanunlarının uygulama ve mahkemelerinin yetki alanını ülkesi dışında bulunan kişi, şey ve eylemlere teşmil etmesi kimi hâllerde mümkündür. Bu bakımdan devlet yabancı ülkede bulunan vatandaşları hakkında vatandaşlık prensibi uyarınca her zaman yetkisini kullanabilir.

Bunun dışında devletler evrensel cezai yetki iddiası ile korsanlık, köle ticareti, uyuşturucu ticareti, terörizm, işkence, ırk ayrımcılığı, uçak ve gemi kaçırma, rehine alma, insanlığa karşı suçlar, savaş suçları ve soykırım suçları gibi konularda yetkilerini ülke dışındaki olay ve şeyler üzerinde kullanmaktadır.

1990’lı yıllardan itibaren devletler insanlığa karşı suçlar, savaş suçları ve soykırım suçlarına ilişkin evrensel yetkilerini uluslararası alanda kurulan ceza mahkemeleri ile paylaşmaya başlamışlardır. Bu konuda özellikle 1993 ve 1994 yıllarında Güvenlik Konseyi kararları ile kurulan Eski Yugoslavya Ceza Mahkemesi ve Ruanda Ceza Mahkemesi ile 2002 ve 2003 yıllarında BM ile ilgili devlet arasında bir antlaşma ile kurulan Sierra Leone Mahkemesi ve Kamboçya Olağanüstü Mahkemesi başı çekmiştir.

Ancak bir devletin evrensel yetki hâli dışında kalan genellikle ceza hukuku dışındaki konularda (genellikle uluslararası ticaret, haksız rekabet, vergi, para ve kambiyo konularında) ülkesi dışındaki kişi ve olaylar hakkında yetki kullanması hâlini düzenleyen ve ülke aşıcı kanunların etkisi adı verilen yetki kullanma biçiminin esası konusunda tartışma vardır. Bu çerçevede uluslararası doktrinde devletin bu hakkını ‘yetkinin belli bir devlete tanınmasını adil ve makul kılacak ölçüde söz konusu olaylara yakın, doğrudan ve esaslı bir ilgisinin bulunması’ hâlinde kullanabileceği savunulmaktadır.

Bir Devletin Vatandaşları Bakımından Uluslararası Hukukta Sahip Olduğu Bazı Yetki ve Yükümler

Bir devletin ülkesinde yaşayan insanları bu devlete vatandaşlık bağı ile bağlayan sürekli hukuki ilişkiye uyrukluk denmektedir. Bu çerçevede uluslararası hukuka göre uyrukluk verilmesi her devletin münhasır yetkisi içinde olup bir devlet bu bağa dayanarak kendi uyrukluğunda bulunan bir gerçek veya tüzel kişinin başka devletlerde uğradığı haksızlıklar adına uluslararası alanda hak arama yetkisine sahiptir. Buna uluslararası hukukta diplomatik himaye denir. Bir devletin vatandaşı namına diplomatik himaye hakkını kullanabilmesi için o kişinin haksız fiilin vuku bulduğu anda ve bu hakkın kullanıldığı anda o devletin tabiyetinde bulunuyor olması gerekir.

Uluslararası hukuka göre vatandaşlarından birinin talebini benimseyip diplomatik himaye yolu ile uluslararası hak arama yollarına başvuran bir devlet aslında kendi hakkını yani vatandaşının şahsında uluslararası hukukun yabancıları koruyan kurallarına saygı gösterilmesini sağlama hakkını ileri sürmektedir. Ancak bir devletin vatandaşı adına bu hakkı ileri sürebilmesi için o kişinin haksızlığa uğradığı devlette mevcut olan “etkin ve işler durumda olduğu sürece” bütün mahkeme ve hak arama yollarına başvurmuş ve buna rağmen hakkını koruyamamış olması gerekir. Buna uluslararası hukukta iç hukuk yollarının tüketilmesi kuralı adı verilir.

Ülkesel Yetkiye Uluslararası Hukuk Uyarınca Getirilebilecek İstisnalar

Uluslararası hukuk, bir devletin yukarıda açıkladığımız ülkesel yetkisine kimi istisnaların getirilebileceğini de öngörmüş ve buna ilişkin kurallar getirmiştir.

  • Her devletin başka bir devletten onun ülkesini diğerinin zararına olacak faaliyetlerde kullandırılmamasını isteme hakkı,
  • Bir devletin kendi işlem ve malları, devlet başkanı, diplomatik temsilcisi, savaş gemileri ve silahlı güçleri adına başka bir devletin ülkesel yetkisinden muaf tutulmayı isteme hakkı,
  • Bir devletin karasularından başka bir devlete ait gemilere geçme hakkı veren “zararsız geçiş” hakkı,
  • Nükleer silahların bulundurulması hakkı,
  • Bir devletin antlaşma yapmak suretiyle başka devletlere veya uluslararası teşkilatlara kendi ülkesi üzerinde birtakım haklar ve muafiyetler sağlaması da mümkündür.

Bir Devletin Ülkesinde Yaşayan İnsanlar Açısından Uluslararası İnsan Hakları, Azınlıklar, Yabancılar ve Sığınmacılar Hukuku Tarafından Getirilen Düzen

Günümüzde bir devletin kendi ülkesi üzerinde yaşayanlar hakkında sahip olduğu münhasır yetkisinin uluslararası hukukça sınırlandığı en önemli alan insan hakları hukukudur. Bu konuyu ayrıntılı olarak ele alan belli başlı uluslararası antlaşmalar arasında;

  • 1948 Jenosit Konvansiyonu,
  • 1966 Her Türlü Irk Ayrımının Yasaklanmasına Dair Uluslararası Konvansiyon,
  • 1966 Uluslararası Medeni ve Siyasi Haklar Konvansiyonu,
  • 1966 Uluslararası Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Konvansiyonu,
  • 1979 Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Yasaklanmasına Dair Konvansiyon,
  • 1989 Çocuk Haklarına Dair Konvansiyon,
  • 1989 işkence ve Diğer insanlık Dışı Muamelelere Karşı Konvansiyon ile
  • 2006 Özürlülerin Haklarına Dair Konvansiyon gelmektedir.

Bu antlaşmalar devletlere ülkelerinde veya ülkesi dışında yetki kullandığı yerlerde (gemiler, uçaklar, elçilikler, askerî üsler vb.) bulunan bütün insanların (vatandaş veya yabancı) haklarını koruma yükümü yüklemektedir. Ancak ilgili antlaşmalar devletin savaş veya milletin varlığını tehdit eden başka bir genel tehlike hâlinde yaşam hakkı, işkence yasağı, kölelik ve cezaların yasallığı dışındaki haklara aykırı tedbirler alabileceğini de kabul etmektedir.

İnsan haklarını koruyan uluslararası antlaşmalara göre devletler korunmakta olan hakların ihlali hâlinde insanlara haklarını aramak üzere etkin bir şekilde işleyen bağımsız ve tarafsız yargı yollarını sağlamak zorundadırlar. Ayrıca aynı antlaşmalarda devletlerin bunlara uygun davranıp davranmadıklarını denetleyip, bunları Birleşmiş Milletler Genel Kuruluna rapor eden izleme Komiteleri (BM insan Hakları Komitesi, Irk Ayrımcılığını Önleme Komitesi, işkenceyi Önleme Komitesi vb.) kurulmuştur. Bunların dışında devletlerin ülkelerinde çalışan insanların çalışma yaşamına ilişkin haklarını koruma amacıyla kurulmuş olan Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) kendi bünyesinde hazırladığı uluslararası antlaşmalarla bu konularda uluslararası bir düzen oluşturmaktadır.

Birinci ve ikinci Dünya Savaşlarından sonra yapılan bu tür antlaşmalarda şu esaslar yer almaktadır:

  • Herkesin dil, din, ırk gibi ölçütlere dayalı ayrımcılığa uğramadan eşit haklardan yararlanması.
  • Azınlık gruplarının özelliklerini korumaya ve geliştirmeye yönelik düzenlemeler yapılması.

Bir devletin egemenliğini kullandığı ülkesinde o ülkenin tabiyetinde bulunmayan gerçek veya tüzel kişiler de olabilir. Yabancı statüsünde yer alan bu kişiler bulundukları ülkenin yasalarına uymak yükümü altında bulunmakla beraber söz konusu devlet de bu kişilere uluslararası hukuka göre belli bir biçimde muamele etmekle yükümlüdür. Ancak Uluslararası hukukun devletin ülkesinde bulunan yabancı ile tebaası arasında ayrım yapma yasağı, yabancıya tebaaya tanınan bütün hakların tanınması anlamına gelmez. Buna göre devlet yabancıların ülkeye girişine izin vermemek, insan haklarına uygun biçimde sınır dışı etmek ülkesinde çalışma ve mal edinme haklarını sınırlandırmak, siyasi haklardan mahrum bırakmak yetkisine haizdir.

Türkiye’de yaşayan Müslüman olmayan azınlıklar Rum ve Ermeni Hristiyanlar ile Yahudilerdir. Türkiye’nin taraf olduğu antlaşmalar arasında azınlıklara ilişkin yükümler taşıyanlardan ilki 1923 tarihli Lozan Antlaşması’dır.

Antlaşma’nın II. bölümünün III. kesiminde Türkiye’de yaşayan Müslüman olmayan azınlıkların statüsü ele alınmıştır. Buna göre bu gruplar dil ve dinlerini serbestçe kullanabilecek ve bu amaçla okul, hayır kurumu ve dinî mekân kurabileceklerdir.

Bu azınlıklardan olan Rum Ortodoks ahali 1923 tarihli Mübadele Sözleşmesi ile zorunlu olarak Yunanistan’a buna karşın Yunanistan’da bulunan Müslüman ahali de Türkiye’ye göç ettirilmiş olup bundan sadece İstanbul’daki Rumlar ile Batı Trakya’daki Müslümanlar hariç tutulmuştur. Buna mükabil yine Lozan Antlaşması uyarınca Yunanistan’da yaşayan Batı Trakyalı Müslüman Türk azınlıkların benzer hakları da güvenceye alınmıştır.

Bu hakların yanı sıra özel mülkiyetin korunmasına ilişkin diğer güvenceler daha sonra 1923 Mübadele Sözleşmesi, 1926 tarihli Atina itilafnamesi, 1930 ve 1933 tarihli Ankara Sözleşmeleri ile teyid edilmiştir.

Son olarak Bulgaristan’da yaşayan Türk azınlığın hakları da 1919 tarihli Neuilly Antlaşması ile 1925 tarihli Bulgaristan ve Türkiye ikili Dostluk Antlaşması ile güvenceye alınmaya çalışılmıştır.

Devletlerin Egemen Eşitliği ve İç İşlerine Karışma Yasağı

Devletlerin yetkisinin ülkeselliği ilkesi uluslararası hukukta devletlerin egemen eşitliği ve iç işlerine karışma yasağı ile güvenceye alınmıştır. BM şartı Madde 2/1 uyarınca tüm üye devletler hukuken eşittir. Buna göre devletler ayrım gözetilmeksizin uluslararası hukukun devletlere tanıdığı hak ve korumalardan yararlanabilirler. Yine bu eşitlik devletlere kendi aralarındaki ilişkileri mütekabiliyet yani ‘karşılıklılık’ ilkesi uyarınca düzenleme imkânı verir, yani hiç bir devlet başka bir devleti herhangi bir karşılığı olmayan bir hukuki ilişkiye girmeye zorlayamaz.

Devletlerin egemen eşitliği ve birbirlerinin iç işlerine karışmasını yasaklayan kurala uluslararası hukukta getirilen tek istisna BM şartı Madde 51’de yer alan bir devletin kendisine silahlı saldırıda bulunan devlete karşı kullanabileceği meşru müdafaa hakkıdır.

İç işlerine karışma yasağına getirilen istisnalar bakımından tartışmalı bir örnek insani müdahale hakkıdır. İnsani müdahaleden bir yabancı ülkede bulunan kişileri (ister o ülke ister başka bir ülke uyruğunda olsun) pek yakın ve hayati bir tehlikeden korumak için bir başka devlet tarafından buna izin veren bir BM Güvenlik Konseyi kararı olmaksızın yapılan müdahaleler anlaşılmaktadır. Böylesi müdahaleler insani olmaktan ziyade müdahale eden devletin çıkarlarını korumaya yönelik olmaktadır.

Devletin Yetkileri

Münhasır Yetki ilkesi : Uluslararası hukuk uyarınca egemenlik devlete kendi ülkesinde bulunan kişi ve şeyler (bunların içine o devlet ülkesinde kayıtlı olan deniz ve hava araçları ile o araçlarda çalışanlar da dâhildir) bakımından tek başına kural koyma (yasama) ve bunları uygulama (yürütme ve yargı) yetkisi verir.

Bu yetkinin ülkeselliği ve münhasırlığı ilkesidir. Bu yetki çerçevesinde devlet kendi sınırları içerisinde kanun çıkarabilir, ülkesinde bulunan vatandaşların ve yabancıların hakları ve malları üzerinde tasarrufta bulunabilir.

Devletin sınırları içindeki yeraltı ve yerüstü kaynakları kullanma yetkisi de münhasır yetkinin içindedir. Ancak kendi sınırları dışına da taşan nehir gibi kaynaklar konusunda uluslararası hukuka uymak zorundadır.

Devletin Kanun ve Mahkemelerinin Yetki Alanı

Bir devletin kanunlarının uygulama ve mahkemelerinin yetki alanını ülkesi dışında bulunan kişi, şey ve eylemlere teşmil etmesi kimi hâllerde mümkündür. Bu bakımdan devlet yabancı ülkede bulunan vatandaşları hakkında vatandaşlık prensibi uyarınca her zaman yetkisini kullanabilir.

Bunun dışında devletler evrensel cezai yetki iddiası ile korsanlık, köle ticareti, uyuşturucu ticareti, terörizm, işkence, ırk ayrımcılığı, uçak ve gemi kaçırma, rehine alma, insanlığa karşı suçlar, savaş suçları ve soykırım suçları gibi konularda yetkilerini ülke dışındaki olay ve şeyler üzerinde kullanmaktadır.

1990’lı yıllardan itibaren devletler insanlığa karşı suçlar, savaş suçları ve soykırım suçlarına ilişkin evrensel yetkilerini uluslararası alanda kurulan ceza mahkemeleri ile paylaşmaya başlamışlardır. Bu konuda özellikle 1993 ve 1994 yıllarında Güvenlik Konseyi kararları ile kurulan Eski Yugoslavya Ceza Mahkemesi ve Ruanda Ceza Mahkemesi ile 2002 ve 2003 yıllarında BM ile ilgili devlet arasında bir antlaşma ile kurulan Sierra Leone Mahkemesi ve Kamboçya Olağanüstü Mahkemesi başı çekmiştir.

Ancak bir devletin evrensel yetki hâli dışında kalan genellikle ceza hukuku dışındaki konularda (genellikle uluslararası ticaret, haksız rekabet, vergi, para ve kambiyo konularında) ülkesi dışındaki kişi ve olaylar hakkında yetki kullanması hâlini düzenleyen ve ülke aşıcı kanunların etkisi adı verilen yetki kullanma biçiminin esası konusunda tartışma vardır. Bu çerçevede uluslararası doktrinde devletin bu hakkını ‘yetkinin belli bir devlete tanınmasını adil ve makul kılacak ölçüde söz konusu olaylara yakın, doğrudan ve esaslı bir ilgisinin bulunması’ hâlinde kullanabileceği savunulmaktadır.

Bir Devletin Vatandaşları Bakımından Uluslararası Hukukta Sahip Olduğu Bazı Yetki ve Yükümler

Bir devletin ülkesinde yaşayan insanları bu devlete vatandaşlık bağı ile bağlayan sürekli hukuki ilişkiye uyrukluk denmektedir. Bu çerçevede uluslararası hukuka göre uyrukluk verilmesi her devletin münhasır yetkisi içinde olup bir devlet bu bağa dayanarak kendi uyrukluğunda bulunan bir gerçek veya tüzel kişinin başka devletlerde uğradığı haksızlıklar adına uluslararası alanda hak arama yetkisine sahiptir. Buna uluslararası hukukta diplomatik himaye denir. Bir devletin vatandaşı namına diplomatik himaye hakkını kullanabilmesi için o kişinin haksız fiilin vuku bulduğu anda ve bu hakkın kullanıldığı anda o devletin tabiyetinde bulunuyor olması gerekir.

Uluslararası hukuka göre vatandaşlarından birinin talebini benimseyip diplomatik himaye yolu ile uluslararası hak arama yollarına başvuran bir devlet aslında kendi hakkını yani vatandaşının şahsında uluslararası hukukun yabancıları koruyan kurallarına saygı gösterilmesini sağlama hakkını ileri sürmektedir. Ancak bir devletin vatandaşı adına bu hakkı ileri sürebilmesi için o kişinin haksızlığa uğradığı devlette mevcut olan “etkin ve işler durumda olduğu sürece” bütün mahkeme ve hak arama yollarına başvurmuş ve buna rağmen hakkını koruyamamış olması gerekir. Buna uluslararası hukukta iç hukuk yollarının tüketilmesi kuralı adı verilir.

Ülkesel Yetkiye Uluslararası Hukuk Uyarınca Getirilebilecek İstisnalar

Uluslararası hukuk, bir devletin yukarıda açıkladığımız ülkesel yetkisine kimi istisnaların getirilebileceğini de öngörmüş ve buna ilişkin kurallar getirmiştir.

  • Her devletin başka bir devletten onun ülkesini diğerinin zararına olacak faaliyetlerde kullandırılmamasını isteme hakkı,
  • Bir devletin kendi işlem ve malları, devlet başkanı, diplomatik temsilcisi, savaş gemileri ve silahlı güçleri adına başka bir devletin ülkesel yetkisinden muaf tutulmayı isteme hakkı,
  • Bir devletin karasularından başka bir devlete ait gemilere geçme hakkı veren “zararsız geçiş” hakkı,
  • Nükleer silahların bulundurulması hakkı,
  • Bir devletin antlaşma yapmak suretiyle başka devletlere veya uluslararası teşkilatlara kendi ülkesi üzerinde birtakım haklar ve muafiyetler sağlaması da mümkündür.

Bir Devletin Ülkesinde Yaşayan İnsanlar Açısından Uluslararası İnsan Hakları, Azınlıklar, Yabancılar ve Sığınmacılar Hukuku Tarafından Getirilen Düzen

Günümüzde bir devletin kendi ülkesi üzerinde yaşayanlar hakkında sahip olduğu münhasır yetkisinin uluslararası hukukça sınırlandığı en önemli alan insan hakları hukukudur. Bu konuyu ayrıntılı olarak ele alan belli başlı uluslararası antlaşmalar arasında;

  • 1948 Jenosit Konvansiyonu,
  • 1966 Her Türlü Irk Ayrımının Yasaklanmasına Dair Uluslararası Konvansiyon,
  • 1966 Uluslararası Medeni ve Siyasi Haklar Konvansiyonu,
  • 1966 Uluslararası Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Konvansiyonu,
  • 1979 Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Yasaklanmasına Dair Konvansiyon,
  • 1989 Çocuk Haklarına Dair Konvansiyon,
  • 1989 işkence ve Diğer insanlık Dışı Muamelelere Karşı Konvansiyon ile
  • 2006 Özürlülerin Haklarına Dair Konvansiyon gelmektedir.

Bu antlaşmalar devletlere ülkelerinde veya ülkesi dışında yetki kullandığı yerlerde (gemiler, uçaklar, elçilikler, askerî üsler vb.) bulunan bütün insanların (vatandaş veya yabancı) haklarını koruma yükümü yüklemektedir. Ancak ilgili antlaşmalar devletin savaş veya milletin varlığını tehdit eden başka bir genel tehlike hâlinde yaşam hakkı, işkence yasağı, kölelik ve cezaların yasallığı dışındaki haklara aykırı tedbirler alabileceğini de kabul etmektedir.

İnsan haklarını koruyan uluslararası antlaşmalara göre devletler korunmakta olan hakların ihlali hâlinde insanlara haklarını aramak üzere etkin bir şekilde işleyen bağımsız ve tarafsız yargı yollarını sağlamak zorundadırlar. Ayrıca aynı antlaşmalarda devletlerin bunlara uygun davranıp davranmadıklarını denetleyip, bunları Birleşmiş Milletler Genel Kuruluna rapor eden izleme Komiteleri (BM insan Hakları Komitesi, Irk Ayrımcılığını Önleme Komitesi, işkenceyi Önleme Komitesi vb.) kurulmuştur. Bunların dışında devletlerin ülkelerinde çalışan insanların çalışma yaşamına ilişkin haklarını koruma amacıyla kurulmuş olan Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) kendi bünyesinde hazırladığı uluslararası antlaşmalarla bu konularda uluslararası bir düzen oluşturmaktadır.

Birinci ve ikinci Dünya Savaşlarından sonra yapılan bu tür antlaşmalarda şu esaslar yer almaktadır:

  • Herkesin dil, din, ırk gibi ölçütlere dayalı ayrımcılığa uğramadan eşit haklardan yararlanması.
  • Azınlık gruplarının özelliklerini korumaya ve geliştirmeye yönelik düzenlemeler yapılması.

Bir devletin egemenliğini kullandığı ülkesinde o ülkenin tabiyetinde bulunmayan gerçek veya tüzel kişiler de olabilir. Yabancı statüsünde yer alan bu kişiler bulundukları ülkenin yasalarına uymak yükümü altında bulunmakla beraber söz konusu devlet de bu kişilere uluslararası hukuka göre belli bir biçimde muamele etmekle yükümlüdür. Ancak Uluslararası hukukun devletin ülkesinde bulunan yabancı ile tebaası arasında ayrım yapma yasağı, yabancıya tebaaya tanınan bütün hakların tanınması anlamına gelmez. Buna göre devlet yabancıların ülkeye girişine izin vermemek, insan haklarına uygun biçimde sınır dışı etmek ülkesinde çalışma ve mal edinme haklarını sınırlandırmak, siyasi haklardan mahrum bırakmak yetkisine haizdir.

Türkiye’de yaşayan Müslüman olmayan azınlıklar Rum ve Ermeni Hristiyanlar ile Yahudilerdir. Türkiye’nin taraf olduğu antlaşmalar arasında azınlıklara ilişkin yükümler taşıyanlardan ilki 1923 tarihli Lozan Antlaşması’dır.

Antlaşma’nın II. bölümünün III. kesiminde Türkiye’de yaşayan Müslüman olmayan azınlıkların statüsü ele alınmıştır. Buna göre bu gruplar dil ve dinlerini serbestçe kullanabilecek ve bu amaçla okul, hayır kurumu ve dinî mekân kurabileceklerdir.

Bu azınlıklardan olan Rum Ortodoks ahali 1923 tarihli Mübadele Sözleşmesi ile zorunlu olarak Yunanistan’a buna karşın Yunanistan’da bulunan Müslüman ahali de Türkiye’ye göç ettirilmiş olup bundan sadece İstanbul’daki Rumlar ile Batı Trakya’daki Müslümanlar hariç tutulmuştur. Buna mükabil yine Lozan Antlaşması uyarınca Yunanistan’da yaşayan Batı Trakyalı Müslüman Türk azınlıkların benzer hakları da güvenceye alınmıştır.

Bu hakların yanı sıra özel mülkiyetin korunmasına ilişkin diğer güvenceler daha sonra 1923 Mübadele Sözleşmesi, 1926 tarihli Atina itilafnamesi, 1930 ve 1933 tarihli Ankara Sözleşmeleri ile teyid edilmiştir.

Son olarak Bulgaristan’da yaşayan Türk azınlığın hakları da 1919 tarihli Neuilly Antlaşması ile 1925 tarihli Bulgaristan ve Türkiye ikili Dostluk Antlaşması ile güvenceye alınmaya çalışılmıştır.

Devletlerin Egemen Eşitliği ve İç İşlerine Karışma Yasağı

Devletlerin yetkisinin ülkeselliği ilkesi uluslararası hukukta devletlerin egemen eşitliği ve iç işlerine karışma yasağı ile güvenceye alınmıştır. BM şartı Madde 2/1 uyarınca tüm üye devletler hukuken eşittir. Buna göre devletler ayrım gözetilmeksizin uluslararası hukukun devletlere tanıdığı hak ve korumalardan yararlanabilirler. Yine bu eşitlik devletlere kendi aralarındaki ilişkileri mütekabiliyet yani ‘karşılıklılık’ ilkesi uyarınca düzenleme imkânı verir, yani hiç bir devlet başka bir devleti herhangi bir karşılığı olmayan bir hukuki ilişkiye girmeye zorlayamaz.

Devletlerin egemen eşitliği ve birbirlerinin iç işlerine karışmasını yasaklayan kurala uluslararası hukukta getirilen tek istisna BM şartı Madde 51’de yer alan bir devletin kendisine silahlı saldırıda bulunan devlete karşı kullanabileceği meşru müdafaa hakkıdır.

İç işlerine karışma yasağına getirilen istisnalar bakımından tartışmalı bir örnek insani müdahale hakkıdır. İnsani müdahaleden bir yabancı ülkede bulunan kişileri (ister o ülke ister başka bir ülke uyruğunda olsun) pek yakın ve hayati bir tehlikeden korumak için bir başka devlet tarafından buna izin veren bir BM Güvenlik Konseyi kararı olmaksızın yapılan müdahaleler anlaşılmaktadır. Böylesi müdahaleler insani olmaktan ziyade müdahale eden devletin çıkarlarını korumaya yönelik olmaktadır.

0
mutlu
Mutlu
0
_zg_n
Üzgün
0
sinirli
Sinirli
0
_a_rm_
Şaşırmış
0
vir_sl_
Virüslü

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Giriş Yap

Giriş Yap

AÖF Ders Notları ve Açıköğretim Sistemi ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!