Uluslararası Ekonomi Politik Dersi 6. Ünite Özet

Açıköğretim ders notları öğrenciler tarafından ders çalışma esnasında hazırlanmakta olup diğer ders çalışacak öğrenciler için paylaşılmaktadır. Sizlerde hazırladığınız ders notlarını paylaşmak istiyorsanız bizlere iletebilirsiniz.

Açıköğretim derslerinden Uluslararası Ekonomi Politik Dersi 6. Ünite Özet için hazırlanan  ders çalışma dokümanına (ders özeti / sorularla öğrenelim) aşağıdan erişebilirsiniz. AÖF Ders Notları ile sınavlara çok daha etkili bir şekilde çalışabilirsiniz. Sınavlarınızda başarılar dileriz.

Küresel Sorunlar Ve Krizler

Küresel Tehditler ve Sorunlar

Küreselleşmenin, tek tek ülkelerin çözüm üretemeyeceği, üretse de yeterince başarılı olamayacağı bir kısım küresel sorunların ortaya çıkmasına yol açmaktadır. Bu sorunların özellikle kirlilik ve güvenlikle ilgili kısmına, tek tek ülkelerin, diğer ülkelerde ne olup bittiğine bakmadan kalıcı çözüm sağlamaları mümkün değildir. Küresel ölçekte sera etkisi yapan karbondioksit vb. gaz emisyonlarının gezegenin hazmedemeyeceği boyutlara erişmesinden dolayı yeryüzünün ısınması ve buna bağlı olarak iklimin değişmesi; buzulların erimesi, bazı bölgelerde aşırı yağışlar ve seller yaşanırken bazı bölgelerin kuraklaşması tüm ülkelerin birlikte karar alıp uygulamaları halinde çözüm sağlayabileceği küresel sorunlar arasında yer almaktadır.

Küreselleşmenin duvarları yıkması ve ekonomileri birbirine daha bağımlı hale getirmesi sonucu bir bölgede ortaya çıkan bir kriz kısa sürede etrafa yayılarak diğer ülkeler ve bölgeleri de etkileyebilmekte, krizler de hızla küreselleşmektedir.

Dünyanın Kirlenmesi

Bugün küresel çapta yüz yüze olduğumuz ve ortak kararlarla nihai çözüm sağlanabilecek önemli sorunlardan biri de küresel kirlilik sorunudur. Kirliliğin dokuz ana türü aşağıdaki gibi sıralanabilir:

  • Hava kirliliği
  • Su kirliliği
  • Toprak kirliliği
  • Gürültü kirliliği
  • Radyoaktif kirlilik
  • Termal kirlilik
  • Işık kirliliği
  • Görüntü kirliliği
  • Kişisel kirlilik

Küresel Isınma ve İklim Değişikliği

Küresel ısınma ve iklim değişikliği son yıllarda en çok konuşulan küresel sorunların başında gelmektedir. Birbiriyle akraba kavramlar olmasına ve zaman zaman birbiri yerine kullanılmasına rağmen, ikisi aynı şey değildir.

Küresel ısınma 20. yüzyıl başlarından, özellikle de 1970’lerden bu yana dünya üzerinde ortalama sıcaklığın artma eğiliminde olmasını ifade etmektedir. Bunun en başta gelen sebebi sanayi devriminden beri atmosfere salınan fosil yakıtlara bağlı gazlardaki büyük artışlardır.

İklim değişikliği ise büyük ölçüde fosil yakıtların yanmasıyla ortaya çıkan ve atmosferde ısı kapanı yaratan gazların birikmesiyle ilgili bir dizi küresel olguyu ifade etmektedir. Bu olgular arasında küresel ısınma olarak tasvir edilen sıcaklık artış eğiliminin yanı sıra kutup bölgelerindeki buzulların erimesi, deniz seviyesinde yükselme, bitkilerin çiçek açma örüntüsünde sapmalar ve hava şartlarında meydana gelen aşırılıklar da bulunmaktadır. Özetle en başta fosil yakıtların tüketilmesi olmak üzere çeşitli beşeri faaliyetler sonucunda ortaya çıkan karbondioksit, metan ve bütan gibi sera gazlarının atmosferde sıkışmasıyla iklim değişikliği meydana gelmektedir.

Bu gelişmeler karşısında çevreyi kurtarmak ve kalkınma sürecini sürdürülebilir hale getirmek için 1970’li yıllardan bu yana küresel çapta bir dizi girişim söz konusu olmuştur. Kyoto Protokolü ve Paris Anlaşması bu girişimlerin bir sonucu olarak taraf ülkelere küresel ısınma ve iklim değişikliği için çeşitli sınırlama ve önlemler getirmiştir.

Bölgesel ve Küresel Nitelikli Ekonomik Krizler

Son 50 yıllık geçmişe bakıldığında birçok farklı krizin yaşanmış olduğu görülür. 1970’li yıllara Bretton Woods sisteminin çökmesi, esnek döviz kuru sistemine geçiş, OPEC’in yükselmesi ve petrol şokları damgasını vururken 1980’li yıllarda gelişmekte olan ülkelerin dış borç krizleri ve petrol şoklarının olumsuz etkisiyle gelişmiş ülkelerde durgunluk sorunları öne çıkmıştır. Bu dönemde Keynesyen yaklaşımın yerini, neoliberal olarak anılan serbest piyasacı anlayış almıştır.

1990’lı yıllar bir yandan Berlin Duvarı’nın yıkılması, SSCB’nin dağılması, sosyalist bloğun çökmesi ve Soğuk Savaşın sona ermesine tanıklık ederken, bir yandan da Türkiye, Meksika, Doğu Asya ve Rusya krizlerinin birbiri ardına sökün ettiği bol krizli bir dönem olmuştur.

2000’li yıllarda ise bugüne kadar yaşanmış krizlerin en büyüklerinden biri olan 2008-2009 küresel ekonomik krizine şahit olunmuştur. Bu krizlere geçmeden önce konunun daha iyi anlaşılması için aşağıda yer alan kavramların açıklanması gerekmektedir.

Kriz : Herhangi bir konuda birdenbire meydana gelen kötüye gidiş, aniden ortaya çıkan olumsuz gelişme olarak tanımlanabilir.

Ekonomik kriz : Ekonominin yeniden üretim sürecinde büyümenin durması sonucu, arz ile talep arasında belirgin bir uyumsuzluğun ortaya çıkması, ekonomik göstergelerin ciddi biçimde bozulmasıdır.

Ekonomik durgunluk : Reel ekonomik büyüme hızının sıfıra düşmesi veya sıfıra çok yaklaşması, yani ekonominin reel olarak büyümemesi halidir.

Resesyon : Ekonomik büyümenin negatif olması, reel büyüme oranının eksiye düşmesi, yani ekonominin küçülmesidir. Bu durumda küçülmenin boyutuna bağlı olarak işsizlik oranında artışlar, öteki göstergelerde de bozulmalar görülür.

Stagflasyon : Ekonomik durgunluk, dolayısıyla işsizlik ile enflasyonun bir arada bulunması haline, durgunluk halinde enflasyon (stagflasyon) adı verilir.

Buhran : Ekonomik krizlerin en dehşetlisi ve derini olup, iktisadi göstergelerin tümünün çok büyük oranlarda bozulduğu bunalım durumu, kitlesel iflaslara kitlesel işsizliğin eşlik ettiği çöküş halidir. Ekonomik krizler hangi sektörde ortaya çıktığına bağlı olarak reel ekonomik kriz ve finansal kriz olmak üzere ikiye ayrılabilir.

Reel kriz : Üretim, dağıtım, istihdam, yatırım gibi reel iktisadi sektörlerde meydana gelen bir tıkanmayı ifade etmektedir.

Finansal kriz : Bankalar, sigorta şirketleri, borsalar, leasing ve faktöring şirketleri ve yatırım fonu yöneten şirketlerin oluşturduğu geniş finans sektöründe yaşanan kriz olup, finansal göstergelerin tümünün ya da büyük bir bölümünün keskin, kısa ve döngüsel şekilde bozulmasıdır. Bu göstergeler arasında faizler, döviz kurları, hisse senetleri, bono ve tahvil fiyatları, borsa endeksi, ticari iflaslar ve finansal kurumların batmaları sayılabilir.

Ulusal kriz : Krizin yalnızca patlak verdiği ülkeyle sınırlı kalması, öteki ülkeleri etkilememesi.

Bölgesel kriz : Yaşanan krizin yakın çevredeki ülkeleri de etkilemesi.

Küresel kriz : Krizin nihayet sadece yakın çevresini değil, bütün dünyayı etkiler boyutlara ulaşması. 1994 Meksika ve 2001 Türkiye krizleri ulusal krize, Asya finans krizi bölgesel krize, 2008-2009 krizi ise küresel ekonomik krize örnek olarak verilebilir.

1994 Meksika Krizi

Küresel bir krize dönüşmemesine rağmen 1994 Meksika krizi gelişmekte olan ülkelerin 1980’li yıllardaki dış borç krizinden sonra yaşanan, finansal akımların oynak ve kontrolünün zor olduğu “küresel finans ve yatırım dönemi” denebilecek yakın dönemdeki ilk ciddi krizdir. Kriz öncesinde Meksika’nın 1994’te NAFTA’ya üye olmasının kararlaştırılması iyimser bir hava yaratmış, başta Amerikan şirketleri olmak üzere dış dünyadan çok sayıda şirket ve yatırımcı Meksika’da yatırım yapmış, piyasadaki para bolluğu hisse senedi, bono ve gayrimenkul gibi yatırıma yöneldiği alanlarda fiyatları yükseltmiştir. Ancak fiyatların daha fazla yükselmeyeceğinin anlaşılması ve siyasi istikrar konusunda beklentilerin olumsuza dönmesi ile kriz başlamıştır. ABD ve IMF desteğiyle Meksika’nın yeniden toparlanması yıllar almıştır.

1997 Asya Finans Krizi

1997 yılında önce Tayland’da başlayıp ardından çevresindeki doğu Asya ülkelerini etkisi altına alan kriz Asya finans krizi olarak anılmaktadır. Kriz sürecinde yaşananlar, krize giren ülkelerde yeterince güçlü bir finansal sektör gözetim ve denetim mekanizmasının olmadığını, erken uyarı sistemlerinin işlemediğini, finans sektörünün işleyişini düzenleyen kurallara uyulmadığını, ayrıca sektörün yeterince şeffaf olmadığını ortaya koymuştur.

Bu ülkelere borç veren veya yatırım yapan ülkeler ve şirketlerin de kriz bağlamında masum olmadıkları, kısa vadeli borçlarla uzun vadede getiri sağlayacak yatırımları finanse ettikleri, bu durumun bir vade uyumsuzluğu sorununa yol açacağını ve riski büyüteceğini göremedikleri, bazı kredilerin amacı dışında kullanıldığı, ahbap-çavuş ilişkilerinin yer yer belirleyici olduğu anlaşılmıştır. Altyapısı ve ekonomik gücü sağlam olmayan, piyasa kurallarının yeterince işlemediği bazı ülkelere gerek doğrudan, gerekse portföy yatırımları şeklinde kısa vadeli aşırı fon aktarmanın yarattığı fiyat balonları ve risk artışları bu ülkelerde de görülmüştür. Beklentiler bozulup da bir ülkeden çıkış başlayınca kısa sürede panik büyümüş, aynı sorunların öteki ülkelerde de yaşanacağı varsayımıyla hepsinden çıkış girişimi kendi kendini gerçekleştiren kehanete dönüşmüştür.

1998 Rusya Krizi

1989 yılında Berlin Duvarı’nın yıkılmasıyla SSCB dağılmış, SSCB’yi oluşturan ülkelere köklü siyasi ve ekonomik dönüşümler geçirmişlerdir. Bu ülkelerden Rusya bir taraftan piyasa ekonomisine geçiş sürecinin sancılarını yaşarken diğer yandan 1997 yılında Asya finans krizinin etkisi ile 1998 yılında ekonomik krize girmiştir. Asya krizi sonrasında kaynak yetersizliği yaşayan IMF’nin Rusya’ya yardımı askıya almasıyla kriz derinleşmiştir. Yabancıların panik halinde Rusya’yı terk etme çalışması; borsanın çökmesi, sermaye kaçışı ve nihayetinde Rublenin %33 oranında devalüe edilmesiyle sonuçlanmıştır.

2001 Türkiye Krizi

Türkiye 24 Ocak Kararlan ve sonrasında yapılan bir dizi reformla ithal ikameci kalkınma politikalarının yerine dışa açık bir ekonomik sistem yerleştirilmeye çalışılmıştır. Bu reformların etkisiyle 1980’li yıllarda nispeten rahatlayan Türkiye ekonomisi 1994, 1998 ve sonrasında Kasım 2000 ve Şubat 2001’de olmak üzere yedi yılda dört ciddi ekonomik kriz yaşamıştır.

2008-2009 Küresel Ekonomik Krizi

1929 Büyük Burhan’dan sonra kapitalizmin tarihindeki en büyük kriz, 2008-2009 küresel ekonomik krizidir. ABD emlak piyasasında patlak veren kriz kısa sürede bütün dünyaya yayılmış, aradan yaklaşık on yıl geçmiş olmasına rağmen krizin etkileri bugün de hissedilmektedir.

ABD 2008’de yaşadığı krizden önce 90’ların ikinci yarısında teknoloji şirketlerinin aşrı değerlenmesi sonucunda “dot.com” krizini yaşamıştır. 2008 krizi de benzer şekilde piyasa konuta bağlı olarak yaşanmıştır. Krize giden yolda piyasaların önünü açmak, insanları rahatlatıp tüketim harcamalarını teşvik etmek ve ekonomiyi daralmadan çıkarmak amacıyla ABD Merkez Bankası FED Mayıs 2000 ile Kasım 2001 arasında tam 11 kez faiz oranlarını düşürmüş, daha önce %6,5 seviyesinde olan faizler %1,75’e indirilmiştir. Faiz indirimlerine 2003 yılında da devam eden FED 2003 Haziran ayında faizleri ABD’de son 45 yılın en düşük seviyesi olan %1’e düşürmüştür. Bu, enflasyonun altında, yani negatif faiz demektir. Böylece paraya erişim ve borçlanma kolaylaştırılmış, konut kredileri teşvik edilmiş, konut sektöründen elde edilen kazançlara vergi avantajları sağlanmıştır. Adına finansal mühendislik denen birtakım atraksiyonlarla ipotekli konut kredilerinden doğan riskler yeniden paketlenip ikincil piyasalarda tekrar tekrar satılmış, bütün bunlar devletin bilgisi dahilinde, gözetiminde, onun verdiği izin ve garantiler altında yapılmıştır.

Süreç sonunda konut piyasasında başlayan durgunluk beraberinde konut kredilerinin ödenmemesini getirmiş konut kredilerine bağlı olarak işlem gören türev ürünleri krizinin derinleşmesine neden olmuştur.

Yaşanan krizle beraberinde ekonominin işleyişine yönelik tartışmaları başlatmıştır. Bu çerçevede Marksistler krizi kapitalizmin doğasıyla açıklamaya çalışmış, bu krizin kapitalizmin son krizi kapitalizmin sonunu getirecek kriz olabileceği öngörüsünde bulunmuşlardır. Keynesyenler krizin piyasanın kendi haline bırakılmasının sonucu olduğunu ileri sürmüş, çarenin devletin piyasaya sürekli müdahale etmesini öngören Keynesyen ince ayar politikalarına dönmek olduğunu savunmuşlardır. Buna karşılık Klasik liberal geleneğin savunucusu serbest piyasacılar ise krizin sorumlusunun piyasa değil, devletin fiyat sinyallerini bozan ve piyasada fiyat balonları oluşmasına yol açan müdahaleleri olduğunu savunmuşlardır.

Küresel Tehditler ve Sorunlar

Küreselleşmenin, tek tek ülkelerin çözüm üretemeyeceği, üretse de yeterince başarılı olamayacağı bir kısım küresel sorunların ortaya çıkmasına yol açmaktadır. Bu sorunların özellikle kirlilik ve güvenlikle ilgili kısmına, tek tek ülkelerin, diğer ülkelerde ne olup bittiğine bakmadan kalıcı çözüm sağlamaları mümkün değildir. Küresel ölçekte sera etkisi yapan karbondioksit vb. gaz emisyonlarının gezegenin hazmedemeyeceği boyutlara erişmesinden dolayı yeryüzünün ısınması ve buna bağlı olarak iklimin değişmesi; buzulların erimesi, bazı bölgelerde aşırı yağışlar ve seller yaşanırken bazı bölgelerin kuraklaşması tüm ülkelerin birlikte karar alıp uygulamaları halinde çözüm sağlayabileceği küresel sorunlar arasında yer almaktadır.

Küreselleşmenin duvarları yıkması ve ekonomileri birbirine daha bağımlı hale getirmesi sonucu bir bölgede ortaya çıkan bir kriz kısa sürede etrafa yayılarak diğer ülkeler ve bölgeleri de etkileyebilmekte, krizler de hızla küreselleşmektedir.

Dünyanın Kirlenmesi

Bugün küresel çapta yüz yüze olduğumuz ve ortak kararlarla nihai çözüm sağlanabilecek önemli sorunlardan biri de küresel kirlilik sorunudur. Kirliliğin dokuz ana türü aşağıdaki gibi sıralanabilir:

  • Hava kirliliği
  • Su kirliliği
  • Toprak kirliliği
  • Gürültü kirliliği
  • Radyoaktif kirlilik
  • Termal kirlilik
  • Işık kirliliği
  • Görüntü kirliliği
  • Kişisel kirlilik

Küresel Isınma ve İklim Değişikliği

Küresel ısınma ve iklim değişikliği son yıllarda en çok konuşulan küresel sorunların başında gelmektedir. Birbiriyle akraba kavramlar olmasına ve zaman zaman birbiri yerine kullanılmasına rağmen, ikisi aynı şey değildir.

Küresel ısınma 20. yüzyıl başlarından, özellikle de 1970’lerden bu yana dünya üzerinde ortalama sıcaklığın artma eğiliminde olmasını ifade etmektedir. Bunun en başta gelen sebebi sanayi devriminden beri atmosfere salınan fosil yakıtlara bağlı gazlardaki büyük artışlardır.

İklim değişikliği ise büyük ölçüde fosil yakıtların yanmasıyla ortaya çıkan ve atmosferde ısı kapanı yaratan gazların birikmesiyle ilgili bir dizi küresel olguyu ifade etmektedir. Bu olgular arasında küresel ısınma olarak tasvir edilen sıcaklık artış eğiliminin yanı sıra kutup bölgelerindeki buzulların erimesi, deniz seviyesinde yükselme, bitkilerin çiçek açma örüntüsünde sapmalar ve hava şartlarında meydana gelen aşırılıklar da bulunmaktadır. Özetle en başta fosil yakıtların tüketilmesi olmak üzere çeşitli beşeri faaliyetler sonucunda ortaya çıkan karbondioksit, metan ve bütan gibi sera gazlarının atmosferde sıkışmasıyla iklim değişikliği meydana gelmektedir.

Bu gelişmeler karşısında çevreyi kurtarmak ve kalkınma sürecini sürdürülebilir hale getirmek için 1970’li yıllardan bu yana küresel çapta bir dizi girişim söz konusu olmuştur. Kyoto Protokolü ve Paris Anlaşması bu girişimlerin bir sonucu olarak taraf ülkelere küresel ısınma ve iklim değişikliği için çeşitli sınırlama ve önlemler getirmiştir.

Bölgesel ve Küresel Nitelikli Ekonomik Krizler

Son 50 yıllık geçmişe bakıldığında birçok farklı krizin yaşanmış olduğu görülür. 1970’li yıllara Bretton Woods sisteminin çökmesi, esnek döviz kuru sistemine geçiş, OPEC’in yükselmesi ve petrol şokları damgasını vururken 1980’li yıllarda gelişmekte olan ülkelerin dış borç krizleri ve petrol şoklarının olumsuz etkisiyle gelişmiş ülkelerde durgunluk sorunları öne çıkmıştır. Bu dönemde Keynesyen yaklaşımın yerini, neoliberal olarak anılan serbest piyasacı anlayış almıştır.

1990’lı yıllar bir yandan Berlin Duvarı’nın yıkılması, SSCB’nin dağılması, sosyalist bloğun çökmesi ve Soğuk Savaşın sona ermesine tanıklık ederken, bir yandan da Türkiye, Meksika, Doğu Asya ve Rusya krizlerinin birbiri ardına sökün ettiği bol krizli bir dönem olmuştur.

2000’li yıllarda ise bugüne kadar yaşanmış krizlerin en büyüklerinden biri olan 2008-2009 küresel ekonomik krizine şahit olunmuştur. Bu krizlere geçmeden önce konunun daha iyi anlaşılması için aşağıda yer alan kavramların açıklanması gerekmektedir.

Kriz : Herhangi bir konuda birdenbire meydana gelen kötüye gidiş, aniden ortaya çıkan olumsuz gelişme olarak tanımlanabilir.

Ekonomik kriz : Ekonominin yeniden üretim sürecinde büyümenin durması sonucu, arz ile talep arasında belirgin bir uyumsuzluğun ortaya çıkması, ekonomik göstergelerin ciddi biçimde bozulmasıdır.

Ekonomik durgunluk : Reel ekonomik büyüme hızının sıfıra düşmesi veya sıfıra çok yaklaşması, yani ekonominin reel olarak büyümemesi halidir.

Resesyon : Ekonomik büyümenin negatif olması, reel büyüme oranının eksiye düşmesi, yani ekonominin küçülmesidir. Bu durumda küçülmenin boyutuna bağlı olarak işsizlik oranında artışlar, öteki göstergelerde de bozulmalar görülür.

Stagflasyon : Ekonomik durgunluk, dolayısıyla işsizlik ile enflasyonun bir arada bulunması haline, durgunluk halinde enflasyon (stagflasyon) adı verilir.

Buhran : Ekonomik krizlerin en dehşetlisi ve derini olup, iktisadi göstergelerin tümünün çok büyük oranlarda bozulduğu bunalım durumu, kitlesel iflaslara kitlesel işsizliğin eşlik ettiği çöküş halidir. Ekonomik krizler hangi sektörde ortaya çıktığına bağlı olarak reel ekonomik kriz ve finansal kriz olmak üzere ikiye ayrılabilir.

Reel kriz : Üretim, dağıtım, istihdam, yatırım gibi reel iktisadi sektörlerde meydana gelen bir tıkanmayı ifade etmektedir.

Finansal kriz : Bankalar, sigorta şirketleri, borsalar, leasing ve faktöring şirketleri ve yatırım fonu yöneten şirketlerin oluşturduğu geniş finans sektöründe yaşanan kriz olup, finansal göstergelerin tümünün ya da büyük bir bölümünün keskin, kısa ve döngüsel şekilde bozulmasıdır. Bu göstergeler arasında faizler, döviz kurları, hisse senetleri, bono ve tahvil fiyatları, borsa endeksi, ticari iflaslar ve finansal kurumların batmaları sayılabilir.

Ulusal kriz : Krizin yalnızca patlak verdiği ülkeyle sınırlı kalması, öteki ülkeleri etkilememesi.

Bölgesel kriz : Yaşanan krizin yakın çevredeki ülkeleri de etkilemesi.

Küresel kriz : Krizin nihayet sadece yakın çevresini değil, bütün dünyayı etkiler boyutlara ulaşması. 1994 Meksika ve 2001 Türkiye krizleri ulusal krize, Asya finans krizi bölgesel krize, 2008-2009 krizi ise küresel ekonomik krize örnek olarak verilebilir.

1994 Meksika Krizi

Küresel bir krize dönüşmemesine rağmen 1994 Meksika krizi gelişmekte olan ülkelerin 1980’li yıllardaki dış borç krizinden sonra yaşanan, finansal akımların oynak ve kontrolünün zor olduğu “küresel finans ve yatırım dönemi” denebilecek yakın dönemdeki ilk ciddi krizdir. Kriz öncesinde Meksika’nın 1994’te NAFTA’ya üye olmasının kararlaştırılması iyimser bir hava yaratmış, başta Amerikan şirketleri olmak üzere dış dünyadan çok sayıda şirket ve yatırımcı Meksika’da yatırım yapmış, piyasadaki para bolluğu hisse senedi, bono ve gayrimenkul gibi yatırıma yöneldiği alanlarda fiyatları yükseltmiştir. Ancak fiyatların daha fazla yükselmeyeceğinin anlaşılması ve siyasi istikrar konusunda beklentilerin olumsuza dönmesi ile kriz başlamıştır. ABD ve IMF desteğiyle Meksika’nın yeniden toparlanması yıllar almıştır.

1997 Asya Finans Krizi

1997 yılında önce Tayland’da başlayıp ardından çevresindeki doğu Asya ülkelerini etkisi altına alan kriz Asya finans krizi olarak anılmaktadır. Kriz sürecinde yaşananlar, krize giren ülkelerde yeterince güçlü bir finansal sektör gözetim ve denetim mekanizmasının olmadığını, erken uyarı sistemlerinin işlemediğini, finans sektörünün işleyişini düzenleyen kurallara uyulmadığını, ayrıca sektörün yeterince şeffaf olmadığını ortaya koymuştur.

Bu ülkelere borç veren veya yatırım yapan ülkeler ve şirketlerin de kriz bağlamında masum olmadıkları, kısa vadeli borçlarla uzun vadede getiri sağlayacak yatırımları finanse ettikleri, bu durumun bir vade uyumsuzluğu sorununa yol açacağını ve riski büyüteceğini göremedikleri, bazı kredilerin amacı dışında kullanıldığı, ahbap-çavuş ilişkilerinin yer yer belirleyici olduğu anlaşılmıştır. Altyapısı ve ekonomik gücü sağlam olmayan, piyasa kurallarının yeterince işlemediği bazı ülkelere gerek doğrudan, gerekse portföy yatırımları şeklinde kısa vadeli aşırı fon aktarmanın yarattığı fiyat balonları ve risk artışları bu ülkelerde de görülmüştür. Beklentiler bozulup da bir ülkeden çıkış başlayınca kısa sürede panik büyümüş, aynı sorunların öteki ülkelerde de yaşanacağı varsayımıyla hepsinden çıkış girişimi kendi kendini gerçekleştiren kehanete dönüşmüştür.

1998 Rusya Krizi

1989 yılında Berlin Duvarı’nın yıkılmasıyla SSCB dağılmış, SSCB’yi oluşturan ülkelere köklü siyasi ve ekonomik dönüşümler geçirmişlerdir. Bu ülkelerden Rusya bir taraftan piyasa ekonomisine geçiş sürecinin sancılarını yaşarken diğer yandan 1997 yılında Asya finans krizinin etkisi ile 1998 yılında ekonomik krize girmiştir. Asya krizi sonrasında kaynak yetersizliği yaşayan IMF’nin Rusya’ya yardımı askıya almasıyla kriz derinleşmiştir. Yabancıların panik halinde Rusya’yı terk etme çalışması; borsanın çökmesi, sermaye kaçışı ve nihayetinde Rublenin %33 oranında devalüe edilmesiyle sonuçlanmıştır.

2001 Türkiye Krizi

Türkiye 24 Ocak Kararlan ve sonrasında yapılan bir dizi reformla ithal ikameci kalkınma politikalarının yerine dışa açık bir ekonomik sistem yerleştirilmeye çalışılmıştır. Bu reformların etkisiyle 1980’li yıllarda nispeten rahatlayan Türkiye ekonomisi 1994, 1998 ve sonrasında Kasım 2000 ve Şubat 2001’de olmak üzere yedi yılda dört ciddi ekonomik kriz yaşamıştır.

2008-2009 Küresel Ekonomik Krizi

1929 Büyük Burhan’dan sonra kapitalizmin tarihindeki en büyük kriz, 2008-2009 küresel ekonomik krizidir. ABD emlak piyasasında patlak veren kriz kısa sürede bütün dünyaya yayılmış, aradan yaklaşık on yıl geçmiş olmasına rağmen krizin etkileri bugün de hissedilmektedir.

ABD 2008’de yaşadığı krizden önce 90’ların ikinci yarısında teknoloji şirketlerinin aşrı değerlenmesi sonucunda “dot.com” krizini yaşamıştır. 2008 krizi de benzer şekilde piyasa konuta bağlı olarak yaşanmıştır. Krize giden yolda piyasaların önünü açmak, insanları rahatlatıp tüketim harcamalarını teşvik etmek ve ekonomiyi daralmadan çıkarmak amacıyla ABD Merkez Bankası FED Mayıs 2000 ile Kasım 2001 arasında tam 11 kez faiz oranlarını düşürmüş, daha önce %6,5 seviyesinde olan faizler %1,75’e indirilmiştir. Faiz indirimlerine 2003 yılında da devam eden FED 2003 Haziran ayında faizleri ABD’de son 45 yılın en düşük seviyesi olan %1’e düşürmüştür. Bu, enflasyonun altında, yani negatif faiz demektir. Böylece paraya erişim ve borçlanma kolaylaştırılmış, konut kredileri teşvik edilmiş, konut sektöründen elde edilen kazançlara vergi avantajları sağlanmıştır. Adına finansal mühendislik denen birtakım atraksiyonlarla ipotekli konut kredilerinden doğan riskler yeniden paketlenip ikincil piyasalarda tekrar tekrar satılmış, bütün bunlar devletin bilgisi dahilinde, gözetiminde, onun verdiği izin ve garantiler altında yapılmıştır.

Süreç sonunda konut piyasasında başlayan durgunluk beraberinde konut kredilerinin ödenmemesini getirmiş konut kredilerine bağlı olarak işlem gören türev ürünleri krizinin derinleşmesine neden olmuştur.

Yaşanan krizle beraberinde ekonominin işleyişine yönelik tartışmaları başlatmıştır. Bu çerçevede Marksistler krizi kapitalizmin doğasıyla açıklamaya çalışmış, bu krizin kapitalizmin son krizi kapitalizmin sonunu getirecek kriz olabileceği öngörüsünde bulunmuşlardır. Keynesyenler krizin piyasanın kendi haline bırakılmasının sonucu olduğunu ileri sürmüş, çarenin devletin piyasaya sürekli müdahale etmesini öngören Keynesyen ince ayar politikalarına dönmek olduğunu savunmuşlardır. Buna karşılık Klasik liberal geleneğin savunucusu serbest piyasacılar ise krizin sorumlusunun piyasa değil, devletin fiyat sinyallerini bozan ve piyasada fiyat balonları oluşmasına yol açan müdahaleleri olduğunu savunmuşlardır.

0
mutlu
Mutlu
0
_zg_n
Üzgün
0
sinirli
Sinirli
0
_a_rm_
Şaşırmış
0
vir_sl_
Virüslü

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Giriş Yap

Giriş Yap

AÖF Ders Notları ve Açıköğretim Sistemi ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!