Uluslararası Ekonomi Politik Dersi 2. Ünite Özet

Açıköğretim ders notları öğrenciler tarafından ders çalışma esnasında hazırlanmakta olup diğer ders çalışacak öğrenciler için paylaşılmaktadır. Sizlerde hazırladığınız ders notlarını paylaşmak istiyorsanız bizlere iletebilirsiniz.

Açıköğretim derslerinden Uluslararası Ekonomi Politik Dersi 2. Ünite Özet için hazırlanan  ders çalışma dokümanına (ders özeti / sorularla öğrenelim) aşağıdan erişebilirsiniz. AÖF Ders Notları ile sınavlara çok daha etkili bir şekilde çalışabilirsiniz. Sınavlarınızda başarılar dileriz.

Uluslararası Politik Ekonomide Farklı Yaklaşımlar

Giriş

Uluslararası politik ekonomide farklı yaklaşımlar; çatışma eksenli yaklaşımlar, uzlaşma merkezli yaklaşımlar, inşacı ve rasyonel tercih yaklaşımı ve feminist yaklaşım olarak sınıflandırılabilir.

Çatışma Eksenli Yaklaşımlar

Çatışma eksenli yaklaşımlar; klasik merkantilist ve neomerkantilist yaklaşımlar, Marksizm, Lenin ve emperyalizm, bağımlılık teorisi ve dünya sistemi teorisi olarak sıralanır.

Klasik Merkantilist ve Neomerkantilist Yaklaşımlar

Merkantilizm; bir ülkenin veya devletin gücünün ana göstergesinin elindeki değerli madenler olduğunu, bu yüzden devletin dış ticaret fazlası vererek sürekli bu servet ve güç kaynaklarına sahip olması gerektiğini savunan görüştür.

Merkantilist yaklaşımın ilkeleri; millilik (ulus merkezcilik), müdahalecilik, metal sevgisi ve sömürgecilik olarak sıralanabilir.

Neomerkantilizm ise ağırlıklı olarak tarife dışı engellerle ulusal ekonomileri diğer ekonomilere karşı korumayı amaçlayan politika taraftarlığıdır.

Hem ilk dönemlerde hem de günümüzde korumacılık politikasının en önemli gerekçelerinden biri bebek endüstri tezidir. Bebek endüstri tezine göre, gelişmekte olan ülkelerin bazı ürünlerinin imalatında potansiyel olarak karşılaştırmalı üstünlük söz konusu olabilir. Bu potansiyelin olup olmadığının anlaşılması onlara biraz süre vermeyi gerektirir. Bu yüzden, başlangıçta, gelişmekte olan ülkelerdeki yeni endüstriler, gelişmiş ülkelerdeki iyice oturmuş sektörlerle rekabet edemezler. Onları tarihsel gelişim içinde avantajlı hale gelmiş öncü ülkelerle bir tutmak ve rekabete zorlamak büyük haksızlık olur. Bunun için daha bebeklik çağında olan bu sektörlere geçici olarak (bebeklik dönemi sona erinceye kadar) korumacı dış ticaret politikası uygulanırsa, zamanla hem ölçek ekonomilerinin ortaya çıkması, hem de sektörün kazanacağı avantajlarla sektörün ve firmaların birim maliyetleri bebeklik dönemine göre düşecektir.

Marksizm

Marksizm, esas itibariyle Karl Marks (1818- 1883) ve Friederich Engels’in (1820-1895) görüşleri çerçevesinde geliştirilen modern dönemin önemli felsefi, siyasi ve iktisadi bakış açılarından birisidir. Marks yaşadığı dönemde gözlemlediği şekliyle kapitalizmin köklü bir eleştirisini yapmıştır. Marksizm, geniş kitlelerin benimsediği ve 1990’lı yıllara kadar iki kutuplu dünyanın bir kutbunu oluşturan bir ideoloji haline gelmesinin arkasındaki esas faktör de, bu kapitalizm eleştirisinin büyük kabul görmüş olmasıdır.

Marksizmin özünü, tarihsel materyalizm ile şekillenen bir maddeci ontoloji ile zıtların birlikteliği ve çatışmasıyla ilerleyen diyalektik epistemoloji oluşturur. Toplumların çözümlenmesinde kullanılan anahtar kavram üretim tarzları ise tarihin içinde oluşan bu diyalektik sürecin farklı dönemlere tekabül eden formlarıdır.

Lenin ve Emperyalizm

İşçi devriminin, sanayisi gelişmiş İngiltere veya Almanya’da değil de görece daha az gelişmiş Rusya’da ortaya çıkması, Marks’ın sınıf çatışması yaklaşımını koruyarak bu yeni durumun açıklanmasını gerekli hale getirmiştir. İşte Lenin’in emperyalizm teorisi bunu yapmaya çalışmaktadır. Ona göre kapitalist ülkelerin zengin sınıfı, emek üzerinden elde ettikleri artık değerin bir kısmını kendi ülkelerindeki işçilerin yaşam koşullarını iyileştirmelerine ayırırken, sömürü ilişkilerini üçüncü dünya ülkelerine kaydırarak devrimin gelişmiş ülkelerde gecikmesine yol açmışlardır. Ona göre, bir ülkenin başka ülkeleri sömürmesi anlamına gelen bu emperyalizm, beklenen işçi devrimini geciktirmiştir.

Bağımlılık Teorisi

Bağımlılık teorisi, küresel eşitsizliğin kapitalist büyümenin doğasından kaynaklandığını, kapitalist ülkelerin ancak diğerlerinin kaynaklarını sömürerek geliştiklerini, geri kalan birileri olmadan gelişmenin mümkün olamayacağını ileri sürer.

Bu bağımlılık ilişkisini güzel ifade eden yaklaşımlardan biri literatürde Singer Prebish tezi olarak bilinir. H. Singer ve R. Prebish tarafından 1940’lı yıllarda geliştirilen ve uzun dönemde dış ticaret hadlerinin azgelişmiş ülkeler aleyhine gelişeceğini ileri süren bu teze göre uluslararası ticarette gelişmiş ülkelerin gelirleri artarken azgelişmiş ülkelerin ihraç ürünleri olan tarımsal ürünlere olan talepleri aynı hızda artmamakta; buna karşılık azgelişmiş ülkelerin gelirleri yükseldikçe sanayileşmiş ülkelerden ithal ettikleri endüstriyel ürünlere olan talepleri daha hızla yükselmekte, dolayısıyla da dış ticaret hadleri uzun dönemde azgelişmiş ülkeler aleyhine, gelişmiş ülkeler lehine bir seyir izlemektedir.

Dünya Ekonomisi Teorisi

Dünya ekonomi sistemi görüşüne göre; ülke içinde burjuvazi (sömüren) ve proleter (sömürülen) ilişkisi gibi uluslararası alanda da merkez (çevre ve yarı çevre ülkelerini sömüren), yarı çevre (merkez ülkeler tarafından sömürülen, çevre ülkelerini sömüren) ve çevre (hem merkez hem de yarı çevre ülkeleri tarafından sömürülen) olmak üzere üç grup ülke arası ilişkilerden oluşan kapitalist dünya ekonomisi söz konusudur.

Uzlaşma Merkezli Yaklaşımlar

Uzlaşma merkezli yaklaşımlar; liberalizm (Adam Smith), Keynesci yaklaşım, modernleşme teorisi, hegemonyacı istikrar teorisi ve yeni uluslararası iş bölümü teorisi olarak sıralanır.

Liberalizm

Liberalizm; kamu otoritesinin ekonomik, sosyal, dinsel gibi süreçlere müdahale etmesine ya da bu süreçlere kendi istediği doğrultuda yön vermek yönündeki girişimlerine karşı çıkılması gerektiğini ileri süren görüştür. Sistematik ve ayrı bir bilim dalı olarak iktisadın doğum tarihi, Adam Smith’in Ulusların Zenginliği kitabının yayınlandığı 1776 yılı olarak kabul edilmektedir. Adam Smith bu eserinde, iktisadi liberalizmin de ilkelerini içeren ekonominin nasıl işlediğine ilişkin, bugün hala etkileri devam eden görüşlerini dile getirmiştir.

Liberal düşünürler, ülke içinde olduğu gibi ülkeler arasında da serbest ticaretin tüm ülkelere korumacılığa göre daha fazla fayda sağlayacağını, ülkelerin gümrük duvarlarını indirmelerinin kendilerine mutlak veya mukayeseli olarak üstünlük taşıdıkları alanlarda daha çok avantaj getireceğini, uluslararası serbest ticaretin dünya kaynaklarının daha etkin kullanılmasıyla sonuçlanacağını savunurlar.

Keynesci Yaklaşım

1929 yılında ortaya çıkan büyük ekonomik kriz, iktisatçıların, ekonominin makro davranışlarının, öngörüldüğü gibi olmayabileceği ihtimalini ciddi ciddi düşünmelerine yol açtı. Büyük Buhran, Marks’ı haklı çıkaracak özellikler taşımaktaydı. Bol üretim vardı ve yeterli talep olmadığı için fabrikalar kapanıyordu. Liberal ilkeleri doğrudan çiğnemeden sistem içinde çözüm üretme önerileri bakımından öne çıkan kişi John Maynard Keynes oldu. Keynes’in önerileri kapitalizmin talep yetersizliği krizinin çözülmesine katkıda bulunduğu için kapitalist dünyada büyük ilgi görmüş, ama aynı zamanda sosyalist eğilimli dünyada da, kapitalist sistemin çöküşünü suni teneffüsle geciktirdiği gerekçesiyle eleştirilmiştir.

Bu yeni yaklaşımı ile Keynes ekonomide eksik istihdam olması durumunda talep yetmezliği nedeniyle kriz çıkmasını önlemek için devletin devreye girebileceğini, denge kurulduktan sonra da yine müdahalesin azaltabileceğini söyleyerek, müdahaleci bir liberalizm formülü bulmuştur. Uzun yıllar bu formül politikacılar için can simidi olarak kullanılmış ve hala kullanılmaktadır.

Modernleşme Teorisi

Küresel eşitsizliğin nasıl ortaya çıktığını açıklamaya çalışan yaklaşımlardan biri de modernleşme teorisidir. Buna göre, küresel eşitsizliğin sebebi, dünyanın farklı bölgelerinde gerçekleşen farklı düzeylerdeki ekonomik modernleşmedir. Ekonomik gelişme, bir şekilde sermaye birikimi sağlamış, belirli bir çalışma, tasarruf ve harcama alışkanlığı oluşturmuş olan kapitalist ülkelerde daha hızlı gerçekleşmektedir. Düşük ve orta gelirli ülkelerin vatandaşlarının bu yüksek gelirli kapitalist ülkelerinkine benzer ve daha iyi yaşam standardına ulaşmaları da, bu yaklaşıma göre, ancak onların izlediği kalkınma yolunu izlemelerine, bu amaçla belirli bir dönem istikrarlı bir büyüme gerçekleştirebilmelerine bağlıdır.

Hegemonyacı İstikrar Teorisi

Hegemonyacı istikrar teorisi; uluslararası ekonomik sistemde güçlü bir devletin varlığının sisteme istikrar getireceği, bu istikrar sayesinde diğer ülkelerin ekonomik büyüme ve kalkınma için stratejiler geliştirebilmelerine uygun ortam hazırlayarak onların da yararına olacağını ileri süren teoridir.

Yeni Uluslararası İş Bölümü Teorisi

Yeni uluslararası iş bölümü teorisi; dünya üzerinde ana aktörlerin ulus devletler olmadığı, hammadde, ucuz işgücü ve pazara uzaklığa göre coğrafi yer seçimi yapan ve dünya üretiminde gittikçe ağırlığını artıran, maliyetleri düşürmek için üretim merkezlerini gelişmiş ülkelerden daha az gelişmiş bölgelere doğru kaydıran uluslararası firmaların önderliğinde yeni bir üretim süreci olduğunu ileri süren teoridir.

İnşacı ve Rasyonel Tercih Yaklaşımı

Sosyal bilimlerde inşacı bakış açısı özellikle 90’lı yıllardan itibaren sosyolojiden siyasete, ekonomiden uluslararası ilişkilere kadar birçok alanda etkisini göstermiştir. İnşacılık, temelinde, sosyal gerçekliğin, o gerçekliğe tekabül ettiği varsayılan somut maddi olgulardan ayrı bir gerçeklik oluşturduğu fikrine dayanır. Bu çok eski idealizm-materyalizm tartışmasının yeni bir formu olarak da görülebilir.

İnşacılık, sosyal gerçekliğin ve bilgi üretim süreçlerinin birer inşa olduğunu varsayma ortak paydasında buluşan yaklaşımların ortak adıdır. Buna göre toplumsal yaşamı oluşturan asli unsurlar, geçmişten devralınan veya şimdi üretilen fikir ve düşüncelerdir.

Rasyonel tercih, alternatifleri olan konularda olası tüm seçeneklerin sıralanması, her birinin maliyet ve getirilerinin hesaplanması ve buna bağlı olarak en uygun kararın verilmesi durumunu ifade eder. Rasyonel birey de, düşünce ve eylemlerinde sonuca ulaşmada en uygun ve kestirme yolu kullanan, amaca en uygun aracı seçen kişi demektir. Rasyonel bireylerin eldeki kısıtlar çerçevesinde (zaman, sınırlı bilgi vb.) en uygun kararı verecek biçimde akıl yürüttükleri varsayılır. Uluslararası ilişkilerin anlaşılmasında, bu ilişkileri yürüten aktörlerin aynen bireysel işlemlerde olduğu gibi getiri ve götürü ayrıntılı biçimde hesaplanarak en uygun kararın verildiği bir model varsayımı ile açıklanmasının, diğer modellere göre daha işlevsel olduğu ileri sürülmektedir.

Rasyonel tercih yaklaşımı, ülkelerin kararlarını çözümlerken, olası seçeneklerin ve her bir seçeneğin avantaj ve dezavantajlarının neler olduğunu ortaya koyarak aktörlerin verdikleri kararların arkasındaki gerekçeleri anlamayı kolaylaştıran bir analitik araç sunar. Modelin çalışması için, uluslararası ilişkilerde gerçek karar vericilerin, her bir kararın olası tüm seçeneklerini analizcinin sunduğu çeşitlilikleri ve ayrıntıları yansıtacak biçimde ortaya koyarak karar vermiş olmaları gerekmez.

Feminist Yaklaşım

Feminizm, sosyolojiden siyaset bilimine, antropolojiden uluslararası ilişkilere kadar bütün sosyal bilim dallarında temel kavramlar üzerinde yeninden düşünmek, analiz birimini yeniden oluşturmak için yeni bakış açıları sunmaktadır. Feminizm başlangıçta kadın-erkek eşitliğini sağlamayı amaçlayan kadın hakları savunuculuğu olarak ortaya çıkmış, sosyal bilimlerin tüm alanlarından felsefeye kadar geniş bir yelpazede mevcut bilgilere yeniden bakışı bazen mümkün bazen de zorunlu kılan kavram ve yaklaşımlar getirmiştir.

Kadın önemlidir, çünkü insanlığın yarısını oluşturuyor. Ekonomik ve sosyal olarak üretilen değerlerin kabaca yarısını kadınlar üretir.

Feminist yaklaşım, güç temelli ilişkilere özellikle de savaşa, kadınların daha baskın olduğu karar süreçlerinde erkeklere oranla daha zor karar verileceğini ileri sürer. Çünkü kadınlar sorunları şiddet kullanarak çözmeye daha az eğilimlidir ve savaşlardan sonra tüm ülkelerde kadınlar genelde daha büyük yıkımlar ve zorluklar yaşamaktadırlar.

Giriş

Uluslararası politik ekonomide farklı yaklaşımlar; çatışma eksenli yaklaşımlar, uzlaşma merkezli yaklaşımlar, inşacı ve rasyonel tercih yaklaşımı ve feminist yaklaşım olarak sınıflandırılabilir.

Çatışma Eksenli Yaklaşımlar

Çatışma eksenli yaklaşımlar; klasik merkantilist ve neomerkantilist yaklaşımlar, Marksizm, Lenin ve emperyalizm, bağımlılık teorisi ve dünya sistemi teorisi olarak sıralanır.

Klasik Merkantilist ve Neomerkantilist Yaklaşımlar

Merkantilizm; bir ülkenin veya devletin gücünün ana göstergesinin elindeki değerli madenler olduğunu, bu yüzden devletin dış ticaret fazlası vererek sürekli bu servet ve güç kaynaklarına sahip olması gerektiğini savunan görüştür.

Merkantilist yaklaşımın ilkeleri; millilik (ulus merkezcilik), müdahalecilik, metal sevgisi ve sömürgecilik olarak sıralanabilir.

Neomerkantilizm ise ağırlıklı olarak tarife dışı engellerle ulusal ekonomileri diğer ekonomilere karşı korumayı amaçlayan politika taraftarlığıdır.

Hem ilk dönemlerde hem de günümüzde korumacılık politikasının en önemli gerekçelerinden biri bebek endüstri tezidir. Bebek endüstri tezine göre, gelişmekte olan ülkelerin bazı ürünlerinin imalatında potansiyel olarak karşılaştırmalı üstünlük söz konusu olabilir. Bu potansiyelin olup olmadığının anlaşılması onlara biraz süre vermeyi gerektirir. Bu yüzden, başlangıçta, gelişmekte olan ülkelerdeki yeni endüstriler, gelişmiş ülkelerdeki iyice oturmuş sektörlerle rekabet edemezler. Onları tarihsel gelişim içinde avantajlı hale gelmiş öncü ülkelerle bir tutmak ve rekabete zorlamak büyük haksızlık olur. Bunun için daha bebeklik çağında olan bu sektörlere geçici olarak (bebeklik dönemi sona erinceye kadar) korumacı dış ticaret politikası uygulanırsa, zamanla hem ölçek ekonomilerinin ortaya çıkması, hem de sektörün kazanacağı avantajlarla sektörün ve firmaların birim maliyetleri bebeklik dönemine göre düşecektir.

Marksizm

Marksizm, esas itibariyle Karl Marks (1818- 1883) ve Friederich Engels’in (1820-1895) görüşleri çerçevesinde geliştirilen modern dönemin önemli felsefi, siyasi ve iktisadi bakış açılarından birisidir. Marks yaşadığı dönemde gözlemlediği şekliyle kapitalizmin köklü bir eleştirisini yapmıştır. Marksizm, geniş kitlelerin benimsediği ve 1990’lı yıllara kadar iki kutuplu dünyanın bir kutbunu oluşturan bir ideoloji haline gelmesinin arkasındaki esas faktör de, bu kapitalizm eleştirisinin büyük kabul görmüş olmasıdır.

Marksizmin özünü, tarihsel materyalizm ile şekillenen bir maddeci ontoloji ile zıtların birlikteliği ve çatışmasıyla ilerleyen diyalektik epistemoloji oluşturur. Toplumların çözümlenmesinde kullanılan anahtar kavram üretim tarzları ise tarihin içinde oluşan bu diyalektik sürecin farklı dönemlere tekabül eden formlarıdır.

Lenin ve Emperyalizm

İşçi devriminin, sanayisi gelişmiş İngiltere veya Almanya’da değil de görece daha az gelişmiş Rusya’da ortaya çıkması, Marks’ın sınıf çatışması yaklaşımını koruyarak bu yeni durumun açıklanmasını gerekli hale getirmiştir. İşte Lenin’in emperyalizm teorisi bunu yapmaya çalışmaktadır. Ona göre kapitalist ülkelerin zengin sınıfı, emek üzerinden elde ettikleri artık değerin bir kısmını kendi ülkelerindeki işçilerin yaşam koşullarını iyileştirmelerine ayırırken, sömürü ilişkilerini üçüncü dünya ülkelerine kaydırarak devrimin gelişmiş ülkelerde gecikmesine yol açmışlardır. Ona göre, bir ülkenin başka ülkeleri sömürmesi anlamına gelen bu emperyalizm, beklenen işçi devrimini geciktirmiştir.

Bağımlılık Teorisi

Bağımlılık teorisi, küresel eşitsizliğin kapitalist büyümenin doğasından kaynaklandığını, kapitalist ülkelerin ancak diğerlerinin kaynaklarını sömürerek geliştiklerini, geri kalan birileri olmadan gelişmenin mümkün olamayacağını ileri sürer.

Bu bağımlılık ilişkisini güzel ifade eden yaklaşımlardan biri literatürde Singer Prebish tezi olarak bilinir. H. Singer ve R. Prebish tarafından 1940’lı yıllarda geliştirilen ve uzun dönemde dış ticaret hadlerinin azgelişmiş ülkeler aleyhine gelişeceğini ileri süren bu teze göre uluslararası ticarette gelişmiş ülkelerin gelirleri artarken azgelişmiş ülkelerin ihraç ürünleri olan tarımsal ürünlere olan talepleri aynı hızda artmamakta; buna karşılık azgelişmiş ülkelerin gelirleri yükseldikçe sanayileşmiş ülkelerden ithal ettikleri endüstriyel ürünlere olan talepleri daha hızla yükselmekte, dolayısıyla da dış ticaret hadleri uzun dönemde azgelişmiş ülkeler aleyhine, gelişmiş ülkeler lehine bir seyir izlemektedir.

Dünya Ekonomisi Teorisi

Dünya ekonomi sistemi görüşüne göre; ülke içinde burjuvazi (sömüren) ve proleter (sömürülen) ilişkisi gibi uluslararası alanda da merkez (çevre ve yarı çevre ülkelerini sömüren), yarı çevre (merkez ülkeler tarafından sömürülen, çevre ülkelerini sömüren) ve çevre (hem merkez hem de yarı çevre ülkeleri tarafından sömürülen) olmak üzere üç grup ülke arası ilişkilerden oluşan kapitalist dünya ekonomisi söz konusudur.

Uzlaşma Merkezli Yaklaşımlar

Uzlaşma merkezli yaklaşımlar; liberalizm (Adam Smith), Keynesci yaklaşım, modernleşme teorisi, hegemonyacı istikrar teorisi ve yeni uluslararası iş bölümü teorisi olarak sıralanır.

Liberalizm

Liberalizm; kamu otoritesinin ekonomik, sosyal, dinsel gibi süreçlere müdahale etmesine ya da bu süreçlere kendi istediği doğrultuda yön vermek yönündeki girişimlerine karşı çıkılması gerektiğini ileri süren görüştür. Sistematik ve ayrı bir bilim dalı olarak iktisadın doğum tarihi, Adam Smith’in Ulusların Zenginliği kitabının yayınlandığı 1776 yılı olarak kabul edilmektedir. Adam Smith bu eserinde, iktisadi liberalizmin de ilkelerini içeren ekonominin nasıl işlediğine ilişkin, bugün hala etkileri devam eden görüşlerini dile getirmiştir.

Liberal düşünürler, ülke içinde olduğu gibi ülkeler arasında da serbest ticaretin tüm ülkelere korumacılığa göre daha fazla fayda sağlayacağını, ülkelerin gümrük duvarlarını indirmelerinin kendilerine mutlak veya mukayeseli olarak üstünlük taşıdıkları alanlarda daha çok avantaj getireceğini, uluslararası serbest ticaretin dünya kaynaklarının daha etkin kullanılmasıyla sonuçlanacağını savunurlar.

Keynesci Yaklaşım

1929 yılında ortaya çıkan büyük ekonomik kriz, iktisatçıların, ekonominin makro davranışlarının, öngörüldüğü gibi olmayabileceği ihtimalini ciddi ciddi düşünmelerine yol açtı. Büyük Buhran, Marks’ı haklı çıkaracak özellikler taşımaktaydı. Bol üretim vardı ve yeterli talep olmadığı için fabrikalar kapanıyordu. Liberal ilkeleri doğrudan çiğnemeden sistem içinde çözüm üretme önerileri bakımından öne çıkan kişi John Maynard Keynes oldu. Keynes’in önerileri kapitalizmin talep yetersizliği krizinin çözülmesine katkıda bulunduğu için kapitalist dünyada büyük ilgi görmüş, ama aynı zamanda sosyalist eğilimli dünyada da, kapitalist sistemin çöküşünü suni teneffüsle geciktirdiği gerekçesiyle eleştirilmiştir.

Bu yeni yaklaşımı ile Keynes ekonomide eksik istihdam olması durumunda talep yetmezliği nedeniyle kriz çıkmasını önlemek için devletin devreye girebileceğini, denge kurulduktan sonra da yine müdahalesin azaltabileceğini söyleyerek, müdahaleci bir liberalizm formülü bulmuştur. Uzun yıllar bu formül politikacılar için can simidi olarak kullanılmış ve hala kullanılmaktadır.

Modernleşme Teorisi

Küresel eşitsizliğin nasıl ortaya çıktığını açıklamaya çalışan yaklaşımlardan biri de modernleşme teorisidir. Buna göre, küresel eşitsizliğin sebebi, dünyanın farklı bölgelerinde gerçekleşen farklı düzeylerdeki ekonomik modernleşmedir. Ekonomik gelişme, bir şekilde sermaye birikimi sağlamış, belirli bir çalışma, tasarruf ve harcama alışkanlığı oluşturmuş olan kapitalist ülkelerde daha hızlı gerçekleşmektedir. Düşük ve orta gelirli ülkelerin vatandaşlarının bu yüksek gelirli kapitalist ülkelerinkine benzer ve daha iyi yaşam standardına ulaşmaları da, bu yaklaşıma göre, ancak onların izlediği kalkınma yolunu izlemelerine, bu amaçla belirli bir dönem istikrarlı bir büyüme gerçekleştirebilmelerine bağlıdır.

Hegemonyacı İstikrar Teorisi

Hegemonyacı istikrar teorisi; uluslararası ekonomik sistemde güçlü bir devletin varlığının sisteme istikrar getireceği, bu istikrar sayesinde diğer ülkelerin ekonomik büyüme ve kalkınma için stratejiler geliştirebilmelerine uygun ortam hazırlayarak onların da yararına olacağını ileri süren teoridir.

Yeni Uluslararası İş Bölümü Teorisi

Yeni uluslararası iş bölümü teorisi; dünya üzerinde ana aktörlerin ulus devletler olmadığı, hammadde, ucuz işgücü ve pazara uzaklığa göre coğrafi yer seçimi yapan ve dünya üretiminde gittikçe ağırlığını artıran, maliyetleri düşürmek için üretim merkezlerini gelişmiş ülkelerden daha az gelişmiş bölgelere doğru kaydıran uluslararası firmaların önderliğinde yeni bir üretim süreci olduğunu ileri süren teoridir.

İnşacı ve Rasyonel Tercih Yaklaşımı

Sosyal bilimlerde inşacı bakış açısı özellikle 90’lı yıllardan itibaren sosyolojiden siyasete, ekonomiden uluslararası ilişkilere kadar birçok alanda etkisini göstermiştir. İnşacılık, temelinde, sosyal gerçekliğin, o gerçekliğe tekabül ettiği varsayılan somut maddi olgulardan ayrı bir gerçeklik oluşturduğu fikrine dayanır. Bu çok eski idealizm-materyalizm tartışmasının yeni bir formu olarak da görülebilir.

İnşacılık, sosyal gerçekliğin ve bilgi üretim süreçlerinin birer inşa olduğunu varsayma ortak paydasında buluşan yaklaşımların ortak adıdır. Buna göre toplumsal yaşamı oluşturan asli unsurlar, geçmişten devralınan veya şimdi üretilen fikir ve düşüncelerdir.

Rasyonel tercih, alternatifleri olan konularda olası tüm seçeneklerin sıralanması, her birinin maliyet ve getirilerinin hesaplanması ve buna bağlı olarak en uygun kararın verilmesi durumunu ifade eder. Rasyonel birey de, düşünce ve eylemlerinde sonuca ulaşmada en uygun ve kestirme yolu kullanan, amaca en uygun aracı seçen kişi demektir. Rasyonel bireylerin eldeki kısıtlar çerçevesinde (zaman, sınırlı bilgi vb.) en uygun kararı verecek biçimde akıl yürüttükleri varsayılır. Uluslararası ilişkilerin anlaşılmasında, bu ilişkileri yürüten aktörlerin aynen bireysel işlemlerde olduğu gibi getiri ve götürü ayrıntılı biçimde hesaplanarak en uygun kararın verildiği bir model varsayımı ile açıklanmasının, diğer modellere göre daha işlevsel olduğu ileri sürülmektedir.

Rasyonel tercih yaklaşımı, ülkelerin kararlarını çözümlerken, olası seçeneklerin ve her bir seçeneğin avantaj ve dezavantajlarının neler olduğunu ortaya koyarak aktörlerin verdikleri kararların arkasındaki gerekçeleri anlamayı kolaylaştıran bir analitik araç sunar. Modelin çalışması için, uluslararası ilişkilerde gerçek karar vericilerin, her bir kararın olası tüm seçeneklerini analizcinin sunduğu çeşitlilikleri ve ayrıntıları yansıtacak biçimde ortaya koyarak karar vermiş olmaları gerekmez.

Feminist Yaklaşım

Feminizm, sosyolojiden siyaset bilimine, antropolojiden uluslararası ilişkilere kadar bütün sosyal bilim dallarında temel kavramlar üzerinde yeninden düşünmek, analiz birimini yeniden oluşturmak için yeni bakış açıları sunmaktadır. Feminizm başlangıçta kadın-erkek eşitliğini sağlamayı amaçlayan kadın hakları savunuculuğu olarak ortaya çıkmış, sosyal bilimlerin tüm alanlarından felsefeye kadar geniş bir yelpazede mevcut bilgilere yeniden bakışı bazen mümkün bazen de zorunlu kılan kavram ve yaklaşımlar getirmiştir.

Kadın önemlidir, çünkü insanlığın yarısını oluşturuyor. Ekonomik ve sosyal olarak üretilen değerlerin kabaca yarısını kadınlar üretir.

Feminist yaklaşım, güç temelli ilişkilere özellikle de savaşa, kadınların daha baskın olduğu karar süreçlerinde erkeklere oranla daha zor karar verileceğini ileri sürer. Çünkü kadınlar sorunları şiddet kullanarak çözmeye daha az eğilimlidir ve savaşlardan sonra tüm ülkelerde kadınlar genelde daha büyük yıkımlar ve zorluklar yaşamaktadırlar.

0
mutlu
Mutlu
0
_zg_n
Üzgün
0
sinirli
Sinirli
0
_a_rm_
Şaşırmış
0
vir_sl_
Virüslü

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Giriş Yap

Giriş Yap

AÖF Ders Notları ve Açıköğretim Sistemi ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!