Türkiye´nin Kültürel Mirası 2 Dersi 5. Ünite Özet

Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

Açıköğretim ders notları öğrenciler tarafından ders çalışma esnasında hazırlanmakta olup diğer ders çalışacak öğrenciler için paylaşılmaktadır. Sizlerde hazırladığınız ders notlarını paylaşmak istiyorsanız bizlere iletebilirsiniz.

Açıköğretim derslerinden Türkiye´nin Kültürel Mirası 2 Dersi 5. Ünite Özet için hazırlanan  ders çalışma dokümanına (ders özeti / sorularla öğrenelim) aşağıdan erişebilirsiniz. AÖF Ders Notları ile sınavlara çok daha etkili bir şekilde çalışabilirsiniz. Sınavlarınızda başarılar dileriz.

Türkiye’De El Ve Kitap Sanatları

Giriş

Genel olarak basit el aletleri yardımıyla ya da sadece el becerisiyle yapılan, taşınabilir zanaat ürünleri ve etnografik eşyalar el sanatları adı altında tanımlanmaktadır. El sanatları, üretildikleri bölge ve coğrafyanın ve bağlı oldukları medeniyetin, sosyal, kültürel, siyasal ortamı hakkında bilgi veren ve söz konusu ortamın kavranmasına olanak sağlayan önemli kaynaklardır. Bu bölümde, seramik, çini, cam, kitap sanatları, halı sanatı, maden sanatı ve ahşap sanatı başlıkları altında Türkiye’de gelişen bazı el sanatları türleri ele alınmaktadır.

Seramik, Çini ve Cam Sanatları

Seramik Sanatı

Seramik ve çininin ana malzemesi olan kil, suyla karıştırılarak yoğrulduğunda plastik özelliği sayesinde kolayca şekillendirilebilen ve bu şekli bozmadan koruyabilen özelliğe sahiptir. insanlığın en önemli buluşlarından biri olan seramik, doğada var olan kilin amaca uygun şekil verilip pişirilmesinden sonra, yemeiçme, pişirme, su taşıma, depolama ihtiyaçlarının yanı sıra dini törenlerde, ölü gömme, su kanalları oluşturma (künk), oyuncak ve müzik aleti gibi, günlük yaşamın pek çok alanında kullanılmıştır.

Neolitik Çağ’da yeme içme tarzının değişimiyle birlikte ilk toprak kaplar da yapılmaya başlamıştır. Bu çağa ait en eski seramik örnekleri İran, Anadolu ve Mezopotamya’da gerçekleştirilen kazılarda ele geçmiştir. Başlangıçta elle biçim verilirken MÖ 3200’lerde Güney Mezopotamya’da çömlekçi çarkının ortaya çıkmasıyla seramik kapların daha seri ve daha düzgün biçimlendirilerek üretilmeleri mümkün olmuştur.

Bizans Dönemi: Erken Bizans Dönemi’nde, Roma seramik geleneğinin kırmızı astarlı, baskı tekniğinde bezemeli kaplarının üretimi ve kullanımı sürdürülmüştür. Terra sigillata türü bu kaplar, kaliteli hamur ve pişirim teknolojisine sahiptirler. 7. yüzyıldan itibaren Bizans seramik teknolojisinde değişimler görülmüş, kırmızının yanı sıra beyaz hamurlu ve -Roma Dönemi’nde yaygın görülmeyen- kurşun sırlı kaplar üretilmeye başlamıştır.

Selçuklu Dönemi: Son dönemlerde Orta Asya’da yapılan kazılarda ele geçen buluntularla eski Türklerin günlük yaşamlarında seramik kullandıkları ve bunları üretme bilgisine sahip oldukları anlaşılmıştır. Ancak bu seramiklerin niteliği konusunda hâlâ yeterli çalışmalar yapılmamıştır. İslamiyet’i kabul etmelerinden sonra Türklerin kurdukları devletler ve geliştirdikleri kültür tabakaları daha iyi incelendiğinden Türk seramik sanatını 11. yüzyıldan itibaren takip edebilmek mümkün olmaktadır. İslam seramik sanatında 11. yüzyılda bilinen tekniklere ek olarak, sıraltı ve sır üstü boyama tekniklerinde seramikler üretilmeye başlanır. Mısır’da geliştiği kabul edilen lüster tekniği, savaşlar nedeniyle göç eden Mısırlı ustalar sayesinde doğuya ulaşmış ve özellikle Suriye ve Irak’ta yayılmıştır. Büyük Selçuklular zamanında seramik ve çini sanatında çok önemli gelişmeler olmuş, İran’da önemli bir üretim merkezi olan Kaşan’da fritli beyaz hamurlu üretime geçilmiştir. Bu üretim 12.-13. yüzyıllarda bölgede hızla yaygınlaşmıştır.

Osmanlı Dönemi: Osmanlı seramik ve çini ustaları, kendilerinden önceki kültürlerin birikimlerini ve zengin geleneğini çok iyi kavrayarak sindirmiş ve zamanla kendine özgü bir seramik sanatı ortaya koymuşlardır. Bu dönemde ana merkez İznik olmak üzere Kütahya, Çanakkale ve İstanbul’da seramik üretimi yapılmıştır. İznik çini ve seramik üretimi saray ve çevresinin istek ve beğenisi doğrultusunda üretim yapan, büyük ölçüde saray destekli bir merkezdir. Saray nakkaşhanesinde hazırlanan desenlerin işlendiği, renklerin kullanıldığı, formların belirlendiği bir merkezdir. Osmanlı seramikleri çinide olduğu gibi, Milet işi, Şam işi, Rodos işi gibi adlandırmalarla yanlış merkezlere göndermeler yapılsa da bunların hepsi İznik atölyelerinde üretilmişlerdir.

Cam Sanatı

Cam, doğal ve yapay olarak iki şekilde insan hayatında yer almıştır. Volkanik kökenli obsidyen ve yarı saydam, renksiz kaya kristali (kuvars) gibi doğal camlar ok, mızrak ucu, bıçak, ayna gibi farklı işlevlerle Neolitik Çağ’dan itibaren kullanılmıştır. Yapay camın ilk kez nerede, ne zaman ve nasıl yapılmaya başlandığı hâlâ net olarak bilinmemektedir. Cam silis (kum), potasyum (soda), kireç ve diğer katkı maddelerinin karıştırılarak eritilmesi sonucu oluşan, soğuduğunda katılaşan, saydam, yarı saydam (opak) yapay bir maddedir. Mezopotamya’da MÖ 2500’lerde III. Ur Sülalesi mezarlarında ele geçen cam boncuklar yapay cam üretiminin en erken örnekleri olarak değerlendirilmektedir. Bu dönemde soğuk camlar taş işleme teknikleri uygulanarak biçimlendirilirken zamanla sıcak işleme öğrenilmiştir. Ancak tarihi tam olarak bilinen en eski cam Mısır Firavunu Amenhotep’e (MÖ 1551-1527) ait cam boncuktur.

Bizans Dönemi: Önceleri Roma Dönemi’nin devamı niteliğinde gelişen Bizans camcılığında gelişmiş bir teknoloji kullanılmış, 8. yüzyıldan itibaren İslam dünyasının etkileri görülmüştür. Yerli üretim sürerken İslam bölgelerinden cam ithali de yapılmıştır. Özellikle kiliselerde kullanılmak üzere pencere camları, vitraylar için daire veya levha şeklinde düz camlar üretilmiştir. Günlük yaşamda kullanılmak üzere şişe, vazo, bardak, testi, kandil, kadeh gibi kapların yanı sıra dinî ritüellerde kullanılan kaplar da yapılmıştır.

Selçuklu Dönemi: Anadolu Selçuklu camcılığı hakkında arkeolojik buluntuların sınırlılığı nedeniyle pek fazla bilgi yoktur. Anadolu’da Türk dönemine ait cam parçalarının ele geçtiği iki önemli merkez Beyşehir Kubadabad Sarayı kazıları ve Hasankeyf kazılarıdır. Buralarda bulunan alçı çerçeveler içine yerleştirilen renkli cam parçaları mimaride camın kullanım şekli hakkında fikir verirken, ele geçen diğer parçalar kandil, tabak, kadeh ve şişe gibi kaplardır. Bilezik ve boncuk parçaları ise cam takıların varlığına işaret etmekte ve nitelikleri hakkında bilgiler sunmaktadırlar.

Osmanlı Dönemi: Sarayın Avrupa camlarına olan yoğun ilgisi yüzünden cam ithalatı oldukça yaygındır. Özellikle 16. yüzyılda İtalyan şehir devletlerinden Venedik ve Cenova aracılığı ile cam ticareti yapılmıştır. 17. yüzyılda İstanbul’da kullanılan camların önemli bölümü Avrupa’dan ithal edilmiştir. Oysa Osmanlı Dönemi’nde 15. yüzyıldan itibaren cam üretimi diğer sanat dallarında olduğu gibi sarayda ve saray dışında, devlet denetiminde ve devlet korumasında, belirlenmiş kurallarla yüzyıllarca devam etmiştir.

19. yüzyılda İstanbul cam üretimine damgasını vuran ve Beykoz işi olarak adlandırılan cam üretiminin ilk atölyesi Sultan III. Selim Dönemi’nde (1789-1808) Mehmed Dede tarafından kurulmuştur. Bu atölyede üretilen tabak, kase, fincan, şişe, bardak, vazo, sürahi, kandil, gülabdan gibi karakteristik görünümlü cam kaplar günümüze kadar ulaşmıştır. Daha sonra Paşabahçe, Çubuklu, İncirköy’de başka atölyeler de kurulmuştur. Beykoz camları kendi içinde üç ana gruba ayrılır; bunlar renksiz-renkli camlar, opalin ve çeşmibülbül’dür. Renksiz camlara billur da denilmektedir.

Kitap Sanatları

Türkiye’de resimli ya da resimsiz el yazma kitap üretimi çok eski dönemlere kadar uzanmaktadır. Ayrıca sadece İslam öncesi ve İslam sonrası Türk uygarlıklarında değil, Anadolu’da hüküm süren diğer uygarlıklarda da resimli ve resimsiz el yazma üretimi yapılmış, çeşitli dinî ve bilimsel eserler hazırlanmıştır. Tarih öncesinden, Bizans, Selçuklu, Beylikler ve Osmanlı Dönemlerine kadar hazırlanmış kitapların nadide örnekleri günümüzde çeşitli dünya müzelerinin koleksiyonlarını süslemektedir.

Hat Sanatı

El yazma eserlerin en başta gelen özelliği el yazısı ile yazılmalarıdır. Dolayısıyla Türk ve İslam el yazma kitap üretiminde önemli ve ayrı bir yeri olan güzel yazı yazma, yani hat sanatı ayrı bir kol olarak gelişmiştir. El yazma kitaplar dışında hat sanatı, ayrı olarak kağıt üzerinde (levhalar, rulolar, fermanlar gibi) ya da mimari ögeler ve taşınabilir eserlerde de uygulanmıştır. Arap alfabesiyle güzel yazı yazma sanatıyla uğraşanlara hattat, sanatsal değeri olan yazıya hüsn-i hat denilmiştir. İslam dininin yayılmasıyla, özellikle de Kur’an yazımının yayılmasıyla birlikte güzel yazı sanatı gelişmiştir. Önceleri Medenî denilen geometrik, dik ve köşeli yazı; sonrasında Küfe şehrinde geliştiğinden Kûfî yazı adını almıştır. Düz ve köşeli çizgilerden oluşan bu yazı birçok yazının da kaynağı olmuş ve 9. yüzyıldan 15. yüzyıl sonuna kadar değişik şekillerde kullanılmıştır.

Tezhip Sanatı

Arapçada altın anlamına gelen zeheb kelimesinden türetilen tezhip, el yazma kitaplarda boya ve altın kullanılarak yapılan süslemelere verilen isimdir. Bu sanatla uğraşanlara ise müzehhip denilmiştir. Türk tezhip sanatının kökeni, Uygur, Karahan ve Gaznelilere ait hem yazma eserlerinin hem de el sanatları ve duvar resimlerinin süslemelerine kadar uzanmaktadır. Büyük Selçuklular zamanında, Kur’an ve bilimsel yazmaları süslemek amacıyla tezhip sanatı gelişmeye başlamış, Tebriz, Herat, Bağdat; Anadolu Selçukluları ve Beylikler Dönemi’nde Konya, Karaman, Sivas gibi merkezlerde yayılmıştır.

Minyatür Sanatı

Kitap sanatlarının önemli bir parçası da metinleri görsel olarak tamamlayan minyatür denilen resimlerdir. İslam sanatında minyatürlere tasvir, nakş, resim, bu sanatla uğraşanlara da musavvir veya nakkaş denilmiştir.

Anadolu’da 12.-13. yüzyıllara tarihlenen ve daha çok antik dönem eserlerinin kopyası olan ilk resimli el yazma eserler Diyarbakır, Silvan, Mardin, Aksaray, Kayseri, Konya gibi merkezlerde hazırlanmıştır.

Selçuklu el yazmalarından 13. yüzyıl başlarında Konya’da hazırlanan Varka ve Gülşah adlı eserin (TSMK, H.841) minyatürleri, resim sanatı açısından başyapıt olarak nitelendirilmektedir (Resim 5.13).

Osmanlı’da bilinen en erken resimli el yazma Sultan II. Murad’ın şehzadeliği sırasında 1416 yılında Amasya’da üretilen Hızır Ahmedî’ye ait İskendernâme adlı Büyük İskender’in konu edinildiği eserdir. Bugün Paris’te Milli Kütüphanede (PBNF, Mss. or. Turc 309) bulunan bu yazmanın özgün resimleri, dönemin Amasya’sında kültürsanat ortamının, resimli el yazma üretiminin canlı olduğunu ve Osmanlı nakkaşlarının belirgin üsluplarının olduğunu ortaya koyar niteliktedir.

Cilt Sanatı

Cilt kelimesi, Arapçada deri anlamına gelmektedir. Kitapların dış etkilerden korunması için yapılan kapak, koruyucu kap veya kutu görünümünde mahfazaların daha çok deriden tasarlanmış olmaları nedeniyle bu isim kullanılmıştır. Türkçede cilt sanatı uygulamalarına teclîd, mesleğe ciltçilik, ciltleme sanatıyla uğraşan ustaya da mücellit adı verilmiştir.

Uygur Türklerinden kalma bazı eserlerde ciltleme tekniklerinin geliştiğine yönelik veriler bulunmakla beraber, derinin kitap sanatlarında kullanılması asıl Mısır’daki Hristiyan Koptlarla başlamış, İslamiyet’in kabul edilmesinden sonra Tolunoğulları ve Memluklar Dönemi’nde gelişmeye devam etmiştir. İran’da da Tebriz, Şîraz, İsfahan gibi merkezlerde cilt sanatının önemli örnekleri verilmiştir. Anadolu Selçukluları ve Beylikler Dönemi’nden az örneğin olmasına karşılık daha çok İslam coğrafyasındaki ciltlerle benzer özellikler taşıdıkları görülür. Osmanlı Dönemi cilt örneklerine bakıldığında ise Fatih devrinde Timurlu, Akkoyunlu ve Karakoyunlu üsluplarının etkili olduğu ve örneklerin çeşitlenmeye başladığı anlaşılır. Memluk ve Selçuklu Dönemlerinde hayvan figürlü ciltlere rastlanırken Osmanlıda bu tür örnekler yapılmamış, giderek kendine özgü bir karakter oluşturulmuştur. Sultan II. Bayezid, Kanuni Sultan Süleyman ve Sultan III. Murad dönemlerinde cilt bezemelerinde zengin bir çeşitlilik vardır. Sultan III. Ahmed zamanında da cilt sanatları açısından parlak bir dönem yaşanmıştır. 18. yüzyıl ortalarından itibaren ve 19. yüzyılda manzara resimleri de cilt kapaklarında yer almış, cilt süsleme sanatı el yazma üretiminin sonlanmasına kadar azalarak sürmüştür.

Halı Sanatı

Türkiye’de halı, kilim ve kumaş gibi dokuma sanatları önemli bir yere sahiptir. Yere serilen, bir yere örtülen veya duvarda kullanılan halı ve kilimler Türk sanatının kendine özgü bir alanını oluştururlar. Düğümüne, desenine ve yapıldığı yöreye ve/veya döneme göre gruplandırılan bu tür dokumaların geçmişi binlerce yıl öncesine, en eski Türk uygarlıklarına kadar uzanmaktadır. Dünya halı sanatında öncelikli yeri olan Türk halılarının en önemli özelliği düğüm tekniğidir. Halılar ilk kez Orta Asya’daki Türk uygarlıklarının yaşadıkları bölgelerde ortaya çıkmıştır.

Bilinen en eski örnekler arasında Doğu Türkistan’da bulunan Lop Gölü’nün batısındaki Loulan’da MÖ 3-4. yüzyıllar arasına tarihlenen tek argaç (argaç: dokuma tezgâhlarında enine atılan iplik ya da atkı) üzerine düğümleme tekniği ile yapılmış olan küçük halı parçaları da sayılabilir. Yine, Mısır’da Kahire Fustat bölgesinde bulunan tek argaç üzerine düğümleme tekniği ile yapılmış 8.-9. ve 10. yüzyıllara ait bazı halı parçaları önemli örnekler arasındadır. Türklerin İslamiyet’i kabul etmesiyle İslam sanatına da girmiş olan düğümlü teknik, Yakın Doğu’da yayılmış, 11. yüzyıldan itibaren Büyük Selçuklular, daha sonra Anadolu Selçukluları ve Osmanlılarda da kullanılmıştır.

Anadolu’da halı dokuma sanatı 13. yüzyıldan 19. yüzyıla kadar kesintisiz olarak sürmüştür. İlk örnekler Anadolu Selçuklularının başkenti Konya civarından gelmektedir.

Maden Sanatı

Türk maden sanatı; malzeme, teknik, biçim, bezeme, süsleme ve kullanımına göre zengin bir çeşitlilik göstermekle beraber Orta Asya’daki uygarlıklardan günümüze kadar uzanan geniş bir zaman dilimine ve coğrafyaya yayılmıştır. Ham maddesi altın, gümüş, demir, bakır, pirinç (bakır-çinko alasımı), sert kalay, tunç (bakırkalay alasımı) gibi maden olan mutfak eşyaları, aydınlatma gereçleri, hayvan koşum takımları, dinî amaçlı kullanılan eşyalar, askerî malzemeler, takılar, tarım aletleri, süs eşyaları gibi günlük yaşamda kullanılan her türlü el yapımı maden eser bu sanat kapsamına girer. Bu tür ürünler eşyanın işlevi, bezeme özelliği, tekniği, malzemesi veya dönemi göz önünde tutularak sınıflanabilirler.

Madenciliğin ilk kez Anadolu’da MÖ 10000 yılında başladığı Çayönü’nden elde edilen verilerle anlaşılmıştır. MÖ 7000’li yıllardan itibaren Anadolu dışında Mezopotamya, İran, Mısır bölgelerinde hüküm sürmüş uygarlıklar tarafından da geliştirilmiştir. Çatalhöyük’te, MÖ 7000 (Neolitik Çağ)’e ait kalıntılardan bakır ve kurşunun işlendiği anlaşılmış, doğal bakırdan dövme tekniği ile yapılmış küçük aletlere, süs eşyalarına rastlanmıştır. MÖ 5000’lerde de döküm tekniği keşfedilmiştir. MÖ 4000’li yılların sonlarında, bakır-kalay karışımıyla tunç alaşımı elde edilmiştir. Tunç ve demire göre daha dayanıklı olan demir-karbon karışımı çelik ise, MÖ 1400 civarında Anadolu’da Hititler tarafından keşfedilmiştir. Demir ve çelik kullanımının yayılmasıyla birlikte MÖ 1100’de Demir Çağ başlamış, bu dönemle beraber maden teknikleri ve bezemeler çeşitlenmiştir. Roma ve Bizans Dönemi Anadolu’sunda da maden yatakları işletilmeye devam edilmiş, atölyelerde maden ve teknikler çeşitlendirilmiştir.

Ahşap Sanatı

Anadolu’da oldukça gelişmiş olan ahşap sanatları hem el sanatları ürünlerinde hem de (kapı, pencere, korkuluk, sütun ve sütun başlığı, kirişler gibi) mimari ögelerin yapımında veya doğrudan mimarinin ana yapı malzemesi olarak yaygın olarak kullanılmış; teknik, malzeme, bezeme, kullanım açısından zengin bir çeşitliliğe sahip olmuştur. Tarım aletlerinden kağnı gibi ulaşım araçlarına, halı-kilim tezgâhlarından mutfak eşyalarına, çekmece, mücevher kutuları, süs eşyaları gibi dekoratif eşyalardan mobilyalara kadar her yerde, binlerce yıl yaşamla iç içe geçmiş bir şekilde ahşap yapımı ürünler geliştirilmiştir.

Giriş

Genel olarak basit el aletleri yardımıyla ya da sadece el becerisiyle yapılan, taşınabilir zanaat ürünleri ve etnografik eşyalar el sanatları adı altında tanımlanmaktadır. El sanatları, üretildikleri bölge ve coğrafyanın ve bağlı oldukları medeniyetin, sosyal, kültürel, siyasal ortamı hakkında bilgi veren ve söz konusu ortamın kavranmasına olanak sağlayan önemli kaynaklardır. Bu bölümde, seramik, çini, cam, kitap sanatları, halı sanatı, maden sanatı ve ahşap sanatı başlıkları altında Türkiye’de gelişen bazı el sanatları türleri ele alınmaktadır.

Seramik, Çini ve Cam Sanatları

Seramik Sanatı

Seramik ve çininin ana malzemesi olan kil, suyla karıştırılarak yoğrulduğunda plastik özelliği sayesinde kolayca şekillendirilebilen ve bu şekli bozmadan koruyabilen özelliğe sahiptir. insanlığın en önemli buluşlarından biri olan seramik, doğada var olan kilin amaca uygun şekil verilip pişirilmesinden sonra, yemeiçme, pişirme, su taşıma, depolama ihtiyaçlarının yanı sıra dini törenlerde, ölü gömme, su kanalları oluşturma (künk), oyuncak ve müzik aleti gibi, günlük yaşamın pek çok alanında kullanılmıştır.

Neolitik Çağ’da yeme içme tarzının değişimiyle birlikte ilk toprak kaplar da yapılmaya başlamıştır. Bu çağa ait en eski seramik örnekleri İran, Anadolu ve Mezopotamya’da gerçekleştirilen kazılarda ele geçmiştir. Başlangıçta elle biçim verilirken MÖ 3200’lerde Güney Mezopotamya’da çömlekçi çarkının ortaya çıkmasıyla seramik kapların daha seri ve daha düzgün biçimlendirilerek üretilmeleri mümkün olmuştur.

Bizans Dönemi: Erken Bizans Dönemi’nde, Roma seramik geleneğinin kırmızı astarlı, baskı tekniğinde bezemeli kaplarının üretimi ve kullanımı sürdürülmüştür. Terra sigillata türü bu kaplar, kaliteli hamur ve pişirim teknolojisine sahiptirler. 7. yüzyıldan itibaren Bizans seramik teknolojisinde değişimler görülmüş, kırmızının yanı sıra beyaz hamurlu ve -Roma Dönemi’nde yaygın görülmeyen- kurşun sırlı kaplar üretilmeye başlamıştır.

Selçuklu Dönemi: Son dönemlerde Orta Asya’da yapılan kazılarda ele geçen buluntularla eski Türklerin günlük yaşamlarında seramik kullandıkları ve bunları üretme bilgisine sahip oldukları anlaşılmıştır. Ancak bu seramiklerin niteliği konusunda hâlâ yeterli çalışmalar yapılmamıştır. İslamiyet’i kabul etmelerinden sonra Türklerin kurdukları devletler ve geliştirdikleri kültür tabakaları daha iyi incelendiğinden Türk seramik sanatını 11. yüzyıldan itibaren takip edebilmek mümkün olmaktadır. İslam seramik sanatında 11. yüzyılda bilinen tekniklere ek olarak, sıraltı ve sır üstü boyama tekniklerinde seramikler üretilmeye başlanır. Mısır’da geliştiği kabul edilen lüster tekniği, savaşlar nedeniyle göç eden Mısırlı ustalar sayesinde doğuya ulaşmış ve özellikle Suriye ve Irak’ta yayılmıştır. Büyük Selçuklular zamanında seramik ve çini sanatında çok önemli gelişmeler olmuş, İran’da önemli bir üretim merkezi olan Kaşan’da fritli beyaz hamurlu üretime geçilmiştir. Bu üretim 12.-13. yüzyıllarda bölgede hızla yaygınlaşmıştır.

Osmanlı Dönemi: Osmanlı seramik ve çini ustaları, kendilerinden önceki kültürlerin birikimlerini ve zengin geleneğini çok iyi kavrayarak sindirmiş ve zamanla kendine özgü bir seramik sanatı ortaya koymuşlardır. Bu dönemde ana merkez İznik olmak üzere Kütahya, Çanakkale ve İstanbul’da seramik üretimi yapılmıştır. İznik çini ve seramik üretimi saray ve çevresinin istek ve beğenisi doğrultusunda üretim yapan, büyük ölçüde saray destekli bir merkezdir. Saray nakkaşhanesinde hazırlanan desenlerin işlendiği, renklerin kullanıldığı, formların belirlendiği bir merkezdir. Osmanlı seramikleri çinide olduğu gibi, Milet işi, Şam işi, Rodos işi gibi adlandırmalarla yanlış merkezlere göndermeler yapılsa da bunların hepsi İznik atölyelerinde üretilmişlerdir.

Cam Sanatı

Cam, doğal ve yapay olarak iki şekilde insan hayatında yer almıştır. Volkanik kökenli obsidyen ve yarı saydam, renksiz kaya kristali (kuvars) gibi doğal camlar ok, mızrak ucu, bıçak, ayna gibi farklı işlevlerle Neolitik Çağ’dan itibaren kullanılmıştır. Yapay camın ilk kez nerede, ne zaman ve nasıl yapılmaya başlandığı hâlâ net olarak bilinmemektedir. Cam silis (kum), potasyum (soda), kireç ve diğer katkı maddelerinin karıştırılarak eritilmesi sonucu oluşan, soğuduğunda katılaşan, saydam, yarı saydam (opak) yapay bir maddedir. Mezopotamya’da MÖ 2500’lerde III. Ur Sülalesi mezarlarında ele geçen cam boncuklar yapay cam üretiminin en erken örnekleri olarak değerlendirilmektedir. Bu dönemde soğuk camlar taş işleme teknikleri uygulanarak biçimlendirilirken zamanla sıcak işleme öğrenilmiştir. Ancak tarihi tam olarak bilinen en eski cam Mısır Firavunu Amenhotep’e (MÖ 1551-1527) ait cam boncuktur.

Bizans Dönemi: Önceleri Roma Dönemi’nin devamı niteliğinde gelişen Bizans camcılığında gelişmiş bir teknoloji kullanılmış, 8. yüzyıldan itibaren İslam dünyasının etkileri görülmüştür. Yerli üretim sürerken İslam bölgelerinden cam ithali de yapılmıştır. Özellikle kiliselerde kullanılmak üzere pencere camları, vitraylar için daire veya levha şeklinde düz camlar üretilmiştir. Günlük yaşamda kullanılmak üzere şişe, vazo, bardak, testi, kandil, kadeh gibi kapların yanı sıra dinî ritüellerde kullanılan kaplar da yapılmıştır.

Selçuklu Dönemi: Anadolu Selçuklu camcılığı hakkında arkeolojik buluntuların sınırlılığı nedeniyle pek fazla bilgi yoktur. Anadolu’da Türk dönemine ait cam parçalarının ele geçtiği iki önemli merkez Beyşehir Kubadabad Sarayı kazıları ve Hasankeyf kazılarıdır. Buralarda bulunan alçı çerçeveler içine yerleştirilen renkli cam parçaları mimaride camın kullanım şekli hakkında fikir verirken, ele geçen diğer parçalar kandil, tabak, kadeh ve şişe gibi kaplardır. Bilezik ve boncuk parçaları ise cam takıların varlığına işaret etmekte ve nitelikleri hakkında bilgiler sunmaktadırlar.

Osmanlı Dönemi: Sarayın Avrupa camlarına olan yoğun ilgisi yüzünden cam ithalatı oldukça yaygındır. Özellikle 16. yüzyılda İtalyan şehir devletlerinden Venedik ve Cenova aracılığı ile cam ticareti yapılmıştır. 17. yüzyılda İstanbul’da kullanılan camların önemli bölümü Avrupa’dan ithal edilmiştir. Oysa Osmanlı Dönemi’nde 15. yüzyıldan itibaren cam üretimi diğer sanat dallarında olduğu gibi sarayda ve saray dışında, devlet denetiminde ve devlet korumasında, belirlenmiş kurallarla yüzyıllarca devam etmiştir.

19. yüzyılda İstanbul cam üretimine damgasını vuran ve Beykoz işi olarak adlandırılan cam üretiminin ilk atölyesi Sultan III. Selim Dönemi’nde (1789-1808) Mehmed Dede tarafından kurulmuştur. Bu atölyede üretilen tabak, kase, fincan, şişe, bardak, vazo, sürahi, kandil, gülabdan gibi karakteristik görünümlü cam kaplar günümüze kadar ulaşmıştır. Daha sonra Paşabahçe, Çubuklu, İncirköy’de başka atölyeler de kurulmuştur. Beykoz camları kendi içinde üç ana gruba ayrılır; bunlar renksiz-renkli camlar, opalin ve çeşmibülbül’dür. Renksiz camlara billur da denilmektedir.

Kitap Sanatları

Türkiye’de resimli ya da resimsiz el yazma kitap üretimi çok eski dönemlere kadar uzanmaktadır. Ayrıca sadece İslam öncesi ve İslam sonrası Türk uygarlıklarında değil, Anadolu’da hüküm süren diğer uygarlıklarda da resimli ve resimsiz el yazma üretimi yapılmış, çeşitli dinî ve bilimsel eserler hazırlanmıştır. Tarih öncesinden, Bizans, Selçuklu, Beylikler ve Osmanlı Dönemlerine kadar hazırlanmış kitapların nadide örnekleri günümüzde çeşitli dünya müzelerinin koleksiyonlarını süslemektedir.

Hat Sanatı

El yazma eserlerin en başta gelen özelliği el yazısı ile yazılmalarıdır. Dolayısıyla Türk ve İslam el yazma kitap üretiminde önemli ve ayrı bir yeri olan güzel yazı yazma, yani hat sanatı ayrı bir kol olarak gelişmiştir. El yazma kitaplar dışında hat sanatı, ayrı olarak kağıt üzerinde (levhalar, rulolar, fermanlar gibi) ya da mimari ögeler ve taşınabilir eserlerde de uygulanmıştır. Arap alfabesiyle güzel yazı yazma sanatıyla uğraşanlara hattat, sanatsal değeri olan yazıya hüsn-i hat denilmiştir. İslam dininin yayılmasıyla, özellikle de Kur’an yazımının yayılmasıyla birlikte güzel yazı sanatı gelişmiştir. Önceleri Medenî denilen geometrik, dik ve köşeli yazı; sonrasında Küfe şehrinde geliştiğinden Kûfî yazı adını almıştır. Düz ve köşeli çizgilerden oluşan bu yazı birçok yazının da kaynağı olmuş ve 9. yüzyıldan 15. yüzyıl sonuna kadar değişik şekillerde kullanılmıştır.

Tezhip Sanatı

Arapçada altın anlamına gelen zeheb kelimesinden türetilen tezhip, el yazma kitaplarda boya ve altın kullanılarak yapılan süslemelere verilen isimdir. Bu sanatla uğraşanlara ise müzehhip denilmiştir. Türk tezhip sanatının kökeni, Uygur, Karahan ve Gaznelilere ait hem yazma eserlerinin hem de el sanatları ve duvar resimlerinin süslemelerine kadar uzanmaktadır. Büyük Selçuklular zamanında, Kur’an ve bilimsel yazmaları süslemek amacıyla tezhip sanatı gelişmeye başlamış, Tebriz, Herat, Bağdat; Anadolu Selçukluları ve Beylikler Dönemi’nde Konya, Karaman, Sivas gibi merkezlerde yayılmıştır.

Minyatür Sanatı

Kitap sanatlarının önemli bir parçası da metinleri görsel olarak tamamlayan minyatür denilen resimlerdir. İslam sanatında minyatürlere tasvir, nakş, resim, bu sanatla uğraşanlara da musavvir veya nakkaş denilmiştir.

Anadolu’da 12.-13. yüzyıllara tarihlenen ve daha çok antik dönem eserlerinin kopyası olan ilk resimli el yazma eserler Diyarbakır, Silvan, Mardin, Aksaray, Kayseri, Konya gibi merkezlerde hazırlanmıştır.

Selçuklu el yazmalarından 13. yüzyıl başlarında Konya’da hazırlanan Varka ve Gülşah adlı eserin (TSMK, H.841) minyatürleri, resim sanatı açısından başyapıt olarak nitelendirilmektedir (Resim 5.13).

Osmanlı’da bilinen en erken resimli el yazma Sultan II. Murad’ın şehzadeliği sırasında 1416 yılında Amasya’da üretilen Hızır Ahmedî’ye ait İskendernâme adlı Büyük İskender’in konu edinildiği eserdir. Bugün Paris’te Milli Kütüphanede (PBNF, Mss. or. Turc 309) bulunan bu yazmanın özgün resimleri, dönemin Amasya’sında kültürsanat ortamının, resimli el yazma üretiminin canlı olduğunu ve Osmanlı nakkaşlarının belirgin üsluplarının olduğunu ortaya koyar niteliktedir.

Cilt Sanatı

Cilt kelimesi, Arapçada deri anlamına gelmektedir. Kitapların dış etkilerden korunması için yapılan kapak, koruyucu kap veya kutu görünümünde mahfazaların daha çok deriden tasarlanmış olmaları nedeniyle bu isim kullanılmıştır. Türkçede cilt sanatı uygulamalarına teclîd, mesleğe ciltçilik, ciltleme sanatıyla uğraşan ustaya da mücellit adı verilmiştir.

Uygur Türklerinden kalma bazı eserlerde ciltleme tekniklerinin geliştiğine yönelik veriler bulunmakla beraber, derinin kitap sanatlarında kullanılması asıl Mısır’daki Hristiyan Koptlarla başlamış, İslamiyet’in kabul edilmesinden sonra Tolunoğulları ve Memluklar Dönemi’nde gelişmeye devam etmiştir. İran’da da Tebriz, Şîraz, İsfahan gibi merkezlerde cilt sanatının önemli örnekleri verilmiştir. Anadolu Selçukluları ve Beylikler Dönemi’nden az örneğin olmasına karşılık daha çok İslam coğrafyasındaki ciltlerle benzer özellikler taşıdıkları görülür. Osmanlı Dönemi cilt örneklerine bakıldığında ise Fatih devrinde Timurlu, Akkoyunlu ve Karakoyunlu üsluplarının etkili olduğu ve örneklerin çeşitlenmeye başladığı anlaşılır. Memluk ve Selçuklu Dönemlerinde hayvan figürlü ciltlere rastlanırken Osmanlıda bu tür örnekler yapılmamış, giderek kendine özgü bir karakter oluşturulmuştur. Sultan II. Bayezid, Kanuni Sultan Süleyman ve Sultan III. Murad dönemlerinde cilt bezemelerinde zengin bir çeşitlilik vardır. Sultan III. Ahmed zamanında da cilt sanatları açısından parlak bir dönem yaşanmıştır. 18. yüzyıl ortalarından itibaren ve 19. yüzyılda manzara resimleri de cilt kapaklarında yer almış, cilt süsleme sanatı el yazma üretiminin sonlanmasına kadar azalarak sürmüştür.

Halı Sanatı

Türkiye’de halı, kilim ve kumaş gibi dokuma sanatları önemli bir yere sahiptir. Yere serilen, bir yere örtülen veya duvarda kullanılan halı ve kilimler Türk sanatının kendine özgü bir alanını oluştururlar. Düğümüne, desenine ve yapıldığı yöreye ve/veya döneme göre gruplandırılan bu tür dokumaların geçmişi binlerce yıl öncesine, en eski Türk uygarlıklarına kadar uzanmaktadır. Dünya halı sanatında öncelikli yeri olan Türk halılarının en önemli özelliği düğüm tekniğidir. Halılar ilk kez Orta Asya’daki Türk uygarlıklarının yaşadıkları bölgelerde ortaya çıkmıştır.

Bilinen en eski örnekler arasında Doğu Türkistan’da bulunan Lop Gölü’nün batısındaki Loulan’da MÖ 3-4. yüzyıllar arasına tarihlenen tek argaç (argaç: dokuma tezgâhlarında enine atılan iplik ya da atkı) üzerine düğümleme tekniği ile yapılmış olan küçük halı parçaları da sayılabilir. Yine, Mısır’da Kahire Fustat bölgesinde bulunan tek argaç üzerine düğümleme tekniği ile yapılmış 8.-9. ve 10. yüzyıllara ait bazı halı parçaları önemli örnekler arasındadır. Türklerin İslamiyet’i kabul etmesiyle İslam sanatına da girmiş olan düğümlü teknik, Yakın Doğu’da yayılmış, 11. yüzyıldan itibaren Büyük Selçuklular, daha sonra Anadolu Selçukluları ve Osmanlılarda da kullanılmıştır.

Anadolu’da halı dokuma sanatı 13. yüzyıldan 19. yüzyıla kadar kesintisiz olarak sürmüştür. İlk örnekler Anadolu Selçuklularının başkenti Konya civarından gelmektedir.

Maden Sanatı

Türk maden sanatı; malzeme, teknik, biçim, bezeme, süsleme ve kullanımına göre zengin bir çeşitlilik göstermekle beraber Orta Asya’daki uygarlıklardan günümüze kadar uzanan geniş bir zaman dilimine ve coğrafyaya yayılmıştır. Ham maddesi altın, gümüş, demir, bakır, pirinç (bakır-çinko alasımı), sert kalay, tunç (bakırkalay alasımı) gibi maden olan mutfak eşyaları, aydınlatma gereçleri, hayvan koşum takımları, dinî amaçlı kullanılan eşyalar, askerî malzemeler, takılar, tarım aletleri, süs eşyaları gibi günlük yaşamda kullanılan her türlü el yapımı maden eser bu sanat kapsamına girer. Bu tür ürünler eşyanın işlevi, bezeme özelliği, tekniği, malzemesi veya dönemi göz önünde tutularak sınıflanabilirler.

Madenciliğin ilk kez Anadolu’da MÖ 10000 yılında başladığı Çayönü’nden elde edilen verilerle anlaşılmıştır. MÖ 7000’li yıllardan itibaren Anadolu dışında Mezopotamya, İran, Mısır bölgelerinde hüküm sürmüş uygarlıklar tarafından da geliştirilmiştir. Çatalhöyük’te, MÖ 7000 (Neolitik Çağ)’e ait kalıntılardan bakır ve kurşunun işlendiği anlaşılmış, doğal bakırdan dövme tekniği ile yapılmış küçük aletlere, süs eşyalarına rastlanmıştır. MÖ 5000’lerde de döküm tekniği keşfedilmiştir. MÖ 4000’li yılların sonlarında, bakır-kalay karışımıyla tunç alaşımı elde edilmiştir. Tunç ve demire göre daha dayanıklı olan demir-karbon karışımı çelik ise, MÖ 1400 civarında Anadolu’da Hititler tarafından keşfedilmiştir. Demir ve çelik kullanımının yayılmasıyla birlikte MÖ 1100’de Demir Çağ başlamış, bu dönemle beraber maden teknikleri ve bezemeler çeşitlenmiştir. Roma ve Bizans Dönemi Anadolu’sunda da maden yatakları işletilmeye devam edilmiş, atölyelerde maden ve teknikler çeşitlendirilmiştir.

Ahşap Sanatı

Anadolu’da oldukça gelişmiş olan ahşap sanatları hem el sanatları ürünlerinde hem de (kapı, pencere, korkuluk, sütun ve sütun başlığı, kirişler gibi) mimari ögelerin yapımında veya doğrudan mimarinin ana yapı malzemesi olarak yaygın olarak kullanılmış; teknik, malzeme, bezeme, kullanım açısından zengin bir çeşitliliğe sahip olmuştur. Tarım aletlerinden kağnı gibi ulaşım araçlarına, halı-kilim tezgâhlarından mutfak eşyalarına, çekmece, mücevher kutuları, süs eşyaları gibi dekoratif eşyalardan mobilyalara kadar her yerde, binlerce yıl yaşamla iç içe geçmiş bir şekilde ahşap yapımı ürünler geliştirilmiştir.

0
mutlu
Mutlu
0
_zg_n
Üzgün
0
sinirli
Sinirli
0
_a_rm_
Şaşırmış
0
vir_sl_
Virüslü

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Giriş Yap

Giriş Yap

AÖF Ders Notları ve Açıköğretim Sistemi ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!