Türk Sosyologları Dersi 2. Ünite Özet

Açıköğretim ders notları öğrenciler tarafından ders çalışma esnasında hazırlanmakta olup diğer ders çalışacak öğrenciler için paylaşılmaktadır. Sizlerde hazırladığınız ders notlarını paylaşmak istiyorsanız bizlere iletebilirsiniz.

Açıköğretim derslerinden Türk Sosyologları Dersi 2. Ünite Özet için hazırlanan  ders çalışma dokümanına (ders özeti / sorularla öğrenelim) aşağıdan erişebilirsiniz. AÖF Ders Notları ile sınavlara çok daha etkili bir şekilde çalışabilirsiniz. Sınavlarınızda başarılar dileriz.

Mehmet İzzet Ve Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu

Mehmet İzzet

Mehmet İzzet, Türk düşün hayatında sosyolojinin sivil alanın bilimi olması gerekliliğine inanan pozitivist idealist bir düşünce adamıdır. Çalışmalarında kendisine dayanak olarak aldığı Durkheim gibi devlete mesafelidir. Cumhuriyet’le beraber başta Ziya Gökalp olmak üzere toplumun siyasal sorunlarına çözüm için kullanılan sosyolojinin devlet bilimi olarak bir işleve sahip olması, sosyolojinin devletin değil toplumun bilimi olma çabasına sonraki süreç içinde İzzet gibi pek çok düşünür katkıda bulunmuştur. Bu çabalar, günümüzün sosyolojik teori ve uygulamalı çalışmalarını hâlen önemli ölçüde etkilemektedir.

Mehmet İzzet’in Hayatı (1891-1930)

Mehmet İzzet (1891-1930), Türk düşün hayatında sosyolojinin sivil alanın bilimi olması gerekliliğine inanan pozitivist idealist bir düşünce adamıdır. Sorbonne’da felsefe okuyan ve yurda döndükten sonra Darülfünun’da felsefe tarihi öğretmenliği yapmaya başlayan İzzet, birkaç arkadaşıyla beraber felsefe düşüncesini Darülfünun’a sokan bir müderristir. Batı tarzında, Batının bugünkü yöntemleriyle çalışan ve Batı zihniyetini öğrencisine telkin eden bir darülfünun hocasıdır. Bu tutum onun Doğululuktan kurtulup Batılılaşma yolunda ileri adımlarla yürüyenlerden biri olmasını sağladığı gibi, bu yoldaki çalışmaları felsefe alanında ilerleme faaliyetlerini de hızlandırmıştır.

Mehmet İzzet’in Düşünce Yapısı

Mehmet İzzet, çalışmalarına felsefe tarihi ile başlamış ve daha sonra ahlaka yönelmiştir. Birey-toplum ilişkisinde Gökalp’i hareket noktası olarak alan İzzet, ahlak kavramına özgün bir bakış açısı ile yaklaşmıştır. Mehmet İzzet için eğer ahlakımız, determinizm ile belirleniyorsa sorumluluğun ne anlamı vardır? Eğer bireysel sorumluluğu cemiyet koyuyorsa bireyin herhangi ahlaki hareketi tercih etmesinin ne değeri vardır? Böylece ahlak problemi İzzet’i kendiliğinden toplumsal belirlenimcilik (determinizm) karşısında bireyin özgürlüğü sorununa götürür. İzzet, bu ikilemden Alman romantik filozofları gibi diyalektik sentezle çıkmaya çalışır.

Milliyet Kuramı ve Milli Hayat

Mehmet İzzet’in bıraktığı eserlerin en önemlisi “Milliyet Nazariyeleri” olmuştur ve bu eserde milliyet kavramı hürriyeti sağlayacak bir ideal olarak tespit edilmiştir. İzzet, milliyet duygusunun insanları birlikte harekete sevk eden bir dürtü olmasının yanı sıra bazen milliyet duygusunun birleştirici değil, ayrıştırıcı olabileceğinin altını çizer. Milliyet bir ülküdür yani bizden kayıtsız şartsız ve mutlak bir surette fedakârlık talep eden, itaat isteyen kutsi bir amaçtır. İzzet’e göre bu duygu, siyasetçiler tarafından bir menfaat aracı olarak kullanılmaktadır. İnsan için hakikat menfaatten ibarettir. Ebedî menfaat yoktur, menfaat değişince hakikat de değişir. Bu gün doğru kabul edilen milliyet prensibi yarın hata levhasında sergilenir. İzzet, milliyet duygusunun fırsat düşünce, düşmana karşı kullanılması gereken bir gülle olduğu eleştirisini yaparak kendisinin bu tür bir düşünceye yabancı olduğunu belirtir.

Millet ve Devlet Ayrımı

İzzet’e göre, çağdaş bir toplumda hâkimiyet milletindir. “Devletin kullandığı nüfuz ve velayet ancak milletten çıkıp, milletin iradesi ile kendisine intikal ederse meşru olur.” Devlet, bir milletin hukuksal oluşumudur. İzzet, milliyet ile medeniyet arasındaki bağlantıyı anlamak için medeniyetin çeşitli manalarını gözden geçirir. İlk önce medeniyet, insanı hayvandan ayıran yaşayış şekilleri anlamına gelir. İkinci manada ise şehir hayatı manasına gelen medeniyet, milliyete daha yakındır. Bu manada medeni olan göçebe veya çiftçi değil demektir. Bugünkü yüzyıl milliyetlerin yüzyılı, bugünkü medeniyet de şehir medeniyetidir. Batı tarihinde özellikle 19. yüzyılda köylerden şehirlere doğru bir göç olduğu bilinir. Demek ki şehirlerde nüfusun yoğunlaşması ile millî hayatın önem kazanması tarihin aynı döneminde görünen iki olaydır. Bir millet, beraber yaşamak isteyen veya başkalarıyla beraber yaşamak veya başkalarına tabi olmak istemeyen kişilerin toplamıdır. İzzet için millet sevgisi vatan sevgisini de beraberinde getirir.

Sosyoloji

Mehmet İzzet, “İçtimaiyatın Noksanları” adlı makalesinde, cemiyet ilminin belli bir cemiyet içinde, toplumsal şartlar altında geliştiğinden toplumsal vicdanın görüntüsünü ifade eder. Yani cemiyet ilminin sonuçları da diğer toplumsal olaylar gibi hâkim toplumsal görüşlerden etkilenir. İzzet’e göre, “Büyük adamların fazla olmayışının nedeni maddi ve iktisadi koşullarda değil, toplumsal, daha doğrusu siyasi koşullarda aranmalıdır.” Sosyolojinin siyaset üzerinde etkili olması için toplumun o döneme ait sorunlarıyla daha fazla meşgul olması gerekliliğinin altını çizer. Çünkü ona göre halk, eski zamanlara ait hikâyeler değil, bugünkü siyasi sorunlarına çözümler beklemektedir

Cemiyet

İzzet, “muasır cemiyet”, “cemiyet ve fert”, “cemiyet ve büyük adam”, “milliyet” gibi sorunlarla ilgilenmiştir. Hepsinde önemli olan cemiyettir. Teknoloji sayesinde cemiyetin ilerleyeceğini belirtir. Teknoloji ilerlemezse cemiyet ve medeniyet hakkındaki bilgimiz ister istemez noksan, hatta çürük temellere dayanır. Türkçede cemiyet toplanma manasına gelir. Sosyolojinin konusu olan cemiyet, herhangi bir toplanmadan ibaret değildir. Eğer etrafımıza bakarsak çeşitli şekillerde toplanmaların, kümelerin meydana gelmiş olduklarını görebiliriz. Fakat bunların hepsine cemiyet demek mümkün değildir. Cemiyetleri tasnif etmek için iki noktaya dikkat etmek gerekir.

  1. Bireyler arasında ortak olan amaçlar, düşünceler.
  2. Bu amaçlara, düşüncelere uygun teşkilat.

Cemiyet hayatına hâkim olan amaçlar, düşünceler, her cemiyette bir sınırlı (muayyen) veya sınırsız (muaddal) olabilir. Buna bağlı olarak şöyle bir sınıflandırma yapılabilir:

  1. Amaç tek, sınırlı cemiyetler (toplumlar); teşkilatlı ve teşkilatsız olarak ikiye ayrılır.

    Teşkilatsız olanlar; ortak bir duygu (galeyan, herhangi bir ihtiras) ile harekete gelen kalabalık gibi,

    Teşkilatlı olanlar; her çeşitli uzmanlaşmış topluluklar, şirketler gibi.

  2. Amaçları birden fazla olan cemiyetler: Toplum bilimin asıl konusunu oluşturan toplumlardır. Bunlar da iki kısma ayrılır.

    Teşkilatsız olanlar: Farklı alanlarda bulunan fakat uzmanlaşma ve iş bölümünün olmadığı veya çok az olduğu ilkel cemiyetler.

    Teşkilatlı olanlar: Farklı alanlarda iş bölümünü uygulayan, uzmanlaşmanın olduğu teşkilatlar. Burada dikkate alınan ölçüt iş bölümüdür.

Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu

Fındıkoğlu, “Türkiye’de yerli ve milli bir düşünce geleneği kurmak” amacı ile çeşitli monografik çalışmalar yapmış, çeviri faaliyetlerinde bulunmuş, Türkiye’nin güncel problemleriyle ilgili temel eserler ortaya koymuş, çeşitli sivil toplum kuruluşlarını ve yayın organlarını kurarak bilimsel ve felsefi birikime katkıda bulunmuş bir sosyologdur.

Sosyolojinin Konusu

Fındıkoğlu’na göre eski ya da yeni sosyolojinin konusu “toplum”dur (cemiyet). Sosyoloji toplum bilimidir. Sosyal realite (gerçeklik), realiteler serisi içinde ayrı bir varlığa sahiptir. Realite âlemi bir bütün olarak toptan göz önüne alındığında, onun sosyal parçası, diğer parçaları ile karmaşık ilişkiler içindedir.

Sosyolojinin Metodu

Fındıkoğlu, sosyal bilimlerde de mutlak hakikatler peşinden koşmanın doğru olmadığını belirtmiştir. “Mutlak hakikatler peşinde koşmak, tabiata esaret gibi, mevcuda esaret neticesini doğuracaktır.” diyerek determinizm hakkında yeni bir görüş ileri sürmüştür. Herhangi bir sosyal olayı “ tarihi metot ” olarak adlandırılan özgün yöntemi ile incelemiştir. Fındıkoğlu, bir şahsı, bir düşünceyi, bir kurumu incelerken onun geçmişini aydınlatarak mevcut durumunu açıklamaya çalışır, dolayısıyla geleceğine de ışık tutmaya çaba gösterir. Fındıkoğlu karmaşık bir yapıya sahip olan toplumsal olayların Gestaltçı-Bütüncü görüş çerçevesinde açıklanmasını savunur. Fındıkoğlu’na göre Sosyoloji disiplini her tek sosyal meseleyi bir “nokta” hâlinde tasarlar ve bu noktayı çerçeveleyen tarihî hava ve sosyal şartları bu noktaya kuvvetli bir projektör gibi tutar.

Türkiye’de Kültürel Hayat ve Aydınlar

Fındıkoğlu’na göre Türkiye’de son yüzyıldaki fikir hareketlerinin gelenek hâlinde yaşayamaması, sosyal değerleri birbirinden ayırma gereğinin anlaşılamamasından, yani bilim ve felsefe ile doğrudan doğruya ilgisi olmayan din ve siyaset ihtiraslarını bu alana karıştırmaktan ileri gelmiştir. Türkiye’de sağlam bir düşünce geleneğinin kurulması, fikir faaliyetlerinin değerinin ve hürriyetinin gözetilmesine bağlıdır. Bu hürriyeti sağlamak için her şeyden önce sosyal değerleri birbirinden ayırmak, her işi ehline bırakmak gerekir.

Bilimsel ve felsefi faaliyetin gelişmesi ve gelenek halinde devam etmesi için aydın kişi, düşünme ve inceleme konusunu içinde yaşadığı toplumdan almalı ve kendi ülkesinin yapısına göre bir düşünce geleneği oturtmaya çalışmalıdır.

Fındıkoğlu, kültür merkeziyetsizliği konusunda da taklitçilikten kaçınılmasını; zaman ve mekân şartlarını, eldeki kaynakları ve memleket ihtiyaçlarını düşünerek ve etkili olabilecek bütün faktörleri hesaba katarak, relativist ve gerçekçi bir yaklaşımla, problemlerin çözümlenmesini önerir.

Milletlerin hayatında tek taraflı veya karşılıklı kültür alışverişleri tabi olaylardır. “Aldığımız ve naklettiğimiz yabancı kültürün muhtevasından ziyade zihniyetini ve metodunu kavramaya çalışmalı, millî bir kültür muhtevası yaratmaya çalışmalıyız”.

Fındıkoğlu’na göre Türkiye’de bilimsel ve felsefî bir düşünce geleneğinin kurulamamış olmasının başlıca sebeplerinden biri de aydınların bir araya gelip aynı çatı altında toplanamamaları, kolektif çalışma alışkanlığına sahip olmamalarıdır.

Kültürde Ademimerkeziyet’in Sağlanması

Fransız filozofu Fr. Rauh ve Mehmet İzzet’in görüşlerinden etkilenen Fındıkoğlu, tarihî bir bakış açısıyla Türk düşünce hayatını gözden geçirir; Türk düşünce hayatında merkeziyetin ve ademimerkeziyetin hakim olduğu dönemlere işaret eder. Fındıkoğlu, “kültürde ademimerkeziyet”i Türkiye’de fikrî hayatın canlanmasını, bilimsel ve felsefî hayat geleneğinin kurulmasını, ülkenin her tarafındaki kabiliyetlerin ortaya çıkarılıp değerlendirilmesini… sağlayacak faktörlerden biri olarak önemle ele almakta ve çeşitli yönleriyle düşünmektedir. Bu probleme bütüncü görüşle yaklaşarak kültür merkeziyetsizliği konusunda da taklitçilikten kaçınılmasını; zaman ve mekân şartlarını, eldeki kaynakları ve memleket ihtiyaçlarını düşünerek ve etkili olabilecek bütün faktörleri hesaba katarak, relativist ve gerçekçi bir yaklaşımla, problemlerin çözümlenmesini önerir.

Batı Medeniyetinin Bilimsel ve Felsefi Ortamını Bir Bütün Olarak Yaratmaya Çalışmak

Fındıkoğlu’na göre Batı medeniyetinin bilimsel ve felsefi ortamını teşkil eden özellikler birtakım ahlaki ilkelerde toplanmaktadır. En başta “bilimsel ahlak” gelir. Bilimsel ve felsefi faaliyetlerin siyasi, dinî ihtiraslardan uzak tutulması, bilim adamının kendisini nefsine bağlılıktan kurtarması, metotlu ve disiplinli çalışması gerekir.

Devletin Kültürel Hayatta Rol Alması

Fındıkoğlu birikmiş manevi bir servetin bulunmaması dolayısıyla henüz bilimsel ve felsefi düşünce geleneğinin kurulamadığı; tarihî, sosyal ve siyasi şartların bilim adamlarını idare ve siyaset alanına kaydırdığı; ülke meseleleriyle ilgili ciddi ve bilimsel yayınların değil, günlük dedikodular ve zevklerle ilgili yayınların rağbet gördüğü… Türkiye’de devlete “kültür devletçiliği” yapma görevini verir. “Ferdî çalışmalar bir teşkilata bağlanmadıkça kumlar arasında süzülüp kaybolan küçük sulara benzer.” diyerek fikir ve kültür faaliyetlerinde teşkilatlanmanın önemine işaret eden Fındıkoğlu, teşkilatlandırma işini devletin fonksiyonları arasına koyarken, yine devlet otoritelerinin yardımı ve desteği ile özel kültür kuruluşlarının kurulmasını da gerekli görür.

Türkiye’de Eğitim

Fındıkoğlu meslek hayatı boyunca Türkiye’de özellikle güncel eğitim problemleriyle ilgilenmiştir. En çok üzerinde durduğu konu üniversitelerin ilmi, idari ve mali açıdan özerk olmaları gerektiğidir. Ona göre Türkiye’de “dinamik bir üniversite özerkliği” düşüncesine sahip olmak gerekir. Fındıkoğlu’nun önerdiği üniversite, kendi araştırma inzivasından uzaklaşarak üniversite dışı hayat için bir güneş rolü oynamalıdır. Yetiştirilen öğrenci kalitesinin yüksek olması için, yükseköğretimin bütün alanlarında daha başlangıçta çok sıkı eleme ve seçmeyi gerçekleştiren bir yarışma sisteminin uygulanması gerekliliğini vurgular

Eğitim ve Öğretimde Temel İlkeler

Fındıkoğlu’nun, eğitim ve öğretimde kullanılmasını önerdiği temel ilkeleri şahsi teşebbüs, âdemimerkeziyet, nicelik değil niteliğin esas alınması, öğretmenliğin değerinin yükseltilmesi, meslek kuruluşlarının oluşturulması ve eğitim ile ekonomi arasında koordinasyonun sağlanmasıdır.

Fındıkoğlu Prens Sabahaddin’in “Türkiye Nasıl Kurtarılabilir?” adlı kitabında Osmanlı’da idari hayat ve eğitim hayatının yeniden düzenlenmesi için önerdiği ademimerkeziyet ilkesini de eğitim konusunda ileriye sürdüğü önerilerinde temel ilke olarak almaktadır. 1954 yılında hazırlamış olduğu bir raporda “Maarif işlerinde her şeyin devlet ve hükümetten beklendiği ve buna çok kötü surette alışıldığı, bu yüzden hür meslek teşekküllerinin istendiği kadar alâka görmediği bir çevrede bulunduğumuz düşünülürse, karşılaştığımız güçlüklerin sizlerce takdir edileceğine de kaniiz…” (Fındıkoğlu, 1954: 15) diyerek Türkiye’de eğitim işlerindeki “merkeziyetçilik”ten şikâyet etmektedir.

Türkiye’deki eğitim işlerinde merkeziyetçiliği eleştiren Fındıkoğlu, ilkokulların memur ve kalem efendisi hedeflerine uygun yetiştirdiği çocukların, artık hayata hazırlayan okullarda “iktisadi havza adamı” ve “şahsi teşebbüs” sahibi olarak yetiştirilmeleri gerektiğini vurgulamıştır.

Fındıkoğlu’na göre eğitimde nitelik sorunun çözülmesi için öğretmenlere ve öğrencilere düşen iki görev vardır: “Hocalar, artık cami vaizleri olmaktan çıkarak okuttukları talebelerin kafaları işlenecek birer insan olduğunu düşünmeli talebeler, sadece “diplomalı” olmayı değil; fakat aynı zamanda Türkiye’nin muhtaç olduğu birer ‘şahsiyet’ olmak idealini gütmeli. Yeni nitelik savaş, ancak bu iki taraflı iş üzerinde durmak ile bir mana kazanacaktır”

Fındıkoğlu, “Okula bakınız, okulun sahibi olan milletin hayat ve medeniyet anlayışı, derecesi hakkında bir fikir edinirsiniz.” sözleri ile okulun toplumsal yapı ile olan yakın ilişkisini vurgulamıştır

Mehmet İzzet

Mehmet İzzet, Türk düşün hayatında sosyolojinin sivil alanın bilimi olması gerekliliğine inanan pozitivist idealist bir düşünce adamıdır. Çalışmalarında kendisine dayanak olarak aldığı Durkheim gibi devlete mesafelidir. Cumhuriyet’le beraber başta Ziya Gökalp olmak üzere toplumun siyasal sorunlarına çözüm için kullanılan sosyolojinin devlet bilimi olarak bir işleve sahip olması, sosyolojinin devletin değil toplumun bilimi olma çabasına sonraki süreç içinde İzzet gibi pek çok düşünür katkıda bulunmuştur. Bu çabalar, günümüzün sosyolojik teori ve uygulamalı çalışmalarını hâlen önemli ölçüde etkilemektedir.

Mehmet İzzet’in Hayatı (1891-1930)

Mehmet İzzet (1891-1930), Türk düşün hayatında sosyolojinin sivil alanın bilimi olması gerekliliğine inanan pozitivist idealist bir düşünce adamıdır. Sorbonne’da felsefe okuyan ve yurda döndükten sonra Darülfünun’da felsefe tarihi öğretmenliği yapmaya başlayan İzzet, birkaç arkadaşıyla beraber felsefe düşüncesini Darülfünun’a sokan bir müderristir. Batı tarzında, Batının bugünkü yöntemleriyle çalışan ve Batı zihniyetini öğrencisine telkin eden bir darülfünun hocasıdır. Bu tutum onun Doğululuktan kurtulup Batılılaşma yolunda ileri adımlarla yürüyenlerden biri olmasını sağladığı gibi, bu yoldaki çalışmaları felsefe alanında ilerleme faaliyetlerini de hızlandırmıştır.

Mehmet İzzet’in Düşünce Yapısı

Mehmet İzzet, çalışmalarına felsefe tarihi ile başlamış ve daha sonra ahlaka yönelmiştir. Birey-toplum ilişkisinde Gökalp’i hareket noktası olarak alan İzzet, ahlak kavramına özgün bir bakış açısı ile yaklaşmıştır. Mehmet İzzet için eğer ahlakımız, determinizm ile belirleniyorsa sorumluluğun ne anlamı vardır? Eğer bireysel sorumluluğu cemiyet koyuyorsa bireyin herhangi ahlaki hareketi tercih etmesinin ne değeri vardır? Böylece ahlak problemi İzzet’i kendiliğinden toplumsal belirlenimcilik (determinizm) karşısında bireyin özgürlüğü sorununa götürür. İzzet, bu ikilemden Alman romantik filozofları gibi diyalektik sentezle çıkmaya çalışır.

Milliyet Kuramı ve Milli Hayat

Mehmet İzzet’in bıraktığı eserlerin en önemlisi “Milliyet Nazariyeleri” olmuştur ve bu eserde milliyet kavramı hürriyeti sağlayacak bir ideal olarak tespit edilmiştir. İzzet, milliyet duygusunun insanları birlikte harekete sevk eden bir dürtü olmasının yanı sıra bazen milliyet duygusunun birleştirici değil, ayrıştırıcı olabileceğinin altını çizer. Milliyet bir ülküdür yani bizden kayıtsız şartsız ve mutlak bir surette fedakârlık talep eden, itaat isteyen kutsi bir amaçtır. İzzet’e göre bu duygu, siyasetçiler tarafından bir menfaat aracı olarak kullanılmaktadır. İnsan için hakikat menfaatten ibarettir. Ebedî menfaat yoktur, menfaat değişince hakikat de değişir. Bu gün doğru kabul edilen milliyet prensibi yarın hata levhasında sergilenir. İzzet, milliyet duygusunun fırsat düşünce, düşmana karşı kullanılması gereken bir gülle olduğu eleştirisini yaparak kendisinin bu tür bir düşünceye yabancı olduğunu belirtir.

Millet ve Devlet Ayrımı

İzzet’e göre, çağdaş bir toplumda hâkimiyet milletindir. “Devletin kullandığı nüfuz ve velayet ancak milletten çıkıp, milletin iradesi ile kendisine intikal ederse meşru olur.” Devlet, bir milletin hukuksal oluşumudur. İzzet, milliyet ile medeniyet arasındaki bağlantıyı anlamak için medeniyetin çeşitli manalarını gözden geçirir. İlk önce medeniyet, insanı hayvandan ayıran yaşayış şekilleri anlamına gelir. İkinci manada ise şehir hayatı manasına gelen medeniyet, milliyete daha yakındır. Bu manada medeni olan göçebe veya çiftçi değil demektir. Bugünkü yüzyıl milliyetlerin yüzyılı, bugünkü medeniyet de şehir medeniyetidir. Batı tarihinde özellikle 19. yüzyılda köylerden şehirlere doğru bir göç olduğu bilinir. Demek ki şehirlerde nüfusun yoğunlaşması ile millî hayatın önem kazanması tarihin aynı döneminde görünen iki olaydır. Bir millet, beraber yaşamak isteyen veya başkalarıyla beraber yaşamak veya başkalarına tabi olmak istemeyen kişilerin toplamıdır. İzzet için millet sevgisi vatan sevgisini de beraberinde getirir.

Sosyoloji

Mehmet İzzet, “İçtimaiyatın Noksanları” adlı makalesinde, cemiyet ilminin belli bir cemiyet içinde, toplumsal şartlar altında geliştiğinden toplumsal vicdanın görüntüsünü ifade eder. Yani cemiyet ilminin sonuçları da diğer toplumsal olaylar gibi hâkim toplumsal görüşlerden etkilenir. İzzet’e göre, “Büyük adamların fazla olmayışının nedeni maddi ve iktisadi koşullarda değil, toplumsal, daha doğrusu siyasi koşullarda aranmalıdır.” Sosyolojinin siyaset üzerinde etkili olması için toplumun o döneme ait sorunlarıyla daha fazla meşgul olması gerekliliğinin altını çizer. Çünkü ona göre halk, eski zamanlara ait hikâyeler değil, bugünkü siyasi sorunlarına çözümler beklemektedir

Cemiyet

İzzet, “muasır cemiyet”, “cemiyet ve fert”, “cemiyet ve büyük adam”, “milliyet” gibi sorunlarla ilgilenmiştir. Hepsinde önemli olan cemiyettir. Teknoloji sayesinde cemiyetin ilerleyeceğini belirtir. Teknoloji ilerlemezse cemiyet ve medeniyet hakkındaki bilgimiz ister istemez noksan, hatta çürük temellere dayanır. Türkçede cemiyet toplanma manasına gelir. Sosyolojinin konusu olan cemiyet, herhangi bir toplanmadan ibaret değildir. Eğer etrafımıza bakarsak çeşitli şekillerde toplanmaların, kümelerin meydana gelmiş olduklarını görebiliriz. Fakat bunların hepsine cemiyet demek mümkün değildir. Cemiyetleri tasnif etmek için iki noktaya dikkat etmek gerekir.

  1. Bireyler arasında ortak olan amaçlar, düşünceler.
  2. Bu amaçlara, düşüncelere uygun teşkilat.

Cemiyet hayatına hâkim olan amaçlar, düşünceler, her cemiyette bir sınırlı (muayyen) veya sınırsız (muaddal) olabilir. Buna bağlı olarak şöyle bir sınıflandırma yapılabilir:

  1. Amaç tek, sınırlı cemiyetler (toplumlar); teşkilatlı ve teşkilatsız olarak ikiye ayrılır.

    Teşkilatsız olanlar; ortak bir duygu (galeyan, herhangi bir ihtiras) ile harekete gelen kalabalık gibi,

    Teşkilatlı olanlar; her çeşitli uzmanlaşmış topluluklar, şirketler gibi.

  2. Amaçları birden fazla olan cemiyetler: Toplum bilimin asıl konusunu oluşturan toplumlardır. Bunlar da iki kısma ayrılır.

    Teşkilatsız olanlar: Farklı alanlarda bulunan fakat uzmanlaşma ve iş bölümünün olmadığı veya çok az olduğu ilkel cemiyetler.

    Teşkilatlı olanlar: Farklı alanlarda iş bölümünü uygulayan, uzmanlaşmanın olduğu teşkilatlar. Burada dikkate alınan ölçüt iş bölümüdür.

Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu

Fındıkoğlu, “Türkiye’de yerli ve milli bir düşünce geleneği kurmak” amacı ile çeşitli monografik çalışmalar yapmış, çeviri faaliyetlerinde bulunmuş, Türkiye’nin güncel problemleriyle ilgili temel eserler ortaya koymuş, çeşitli sivil toplum kuruluşlarını ve yayın organlarını kurarak bilimsel ve felsefi birikime katkıda bulunmuş bir sosyologdur.

Sosyolojinin Konusu

Fındıkoğlu’na göre eski ya da yeni sosyolojinin konusu “toplum”dur (cemiyet). Sosyoloji toplum bilimidir. Sosyal realite (gerçeklik), realiteler serisi içinde ayrı bir varlığa sahiptir. Realite âlemi bir bütün olarak toptan göz önüne alındığında, onun sosyal parçası, diğer parçaları ile karmaşık ilişkiler içindedir.

Sosyolojinin Metodu

Fındıkoğlu, sosyal bilimlerde de mutlak hakikatler peşinden koşmanın doğru olmadığını belirtmiştir. “Mutlak hakikatler peşinde koşmak, tabiata esaret gibi, mevcuda esaret neticesini doğuracaktır.” diyerek determinizm hakkında yeni bir görüş ileri sürmüştür. Herhangi bir sosyal olayı “ tarihi metot ” olarak adlandırılan özgün yöntemi ile incelemiştir. Fındıkoğlu, bir şahsı, bir düşünceyi, bir kurumu incelerken onun geçmişini aydınlatarak mevcut durumunu açıklamaya çalışır, dolayısıyla geleceğine de ışık tutmaya çaba gösterir. Fındıkoğlu karmaşık bir yapıya sahip olan toplumsal olayların Gestaltçı-Bütüncü görüş çerçevesinde açıklanmasını savunur. Fındıkoğlu’na göre Sosyoloji disiplini her tek sosyal meseleyi bir “nokta” hâlinde tasarlar ve bu noktayı çerçeveleyen tarihî hava ve sosyal şartları bu noktaya kuvvetli bir projektör gibi tutar.

Türkiye’de Kültürel Hayat ve Aydınlar

Fındıkoğlu’na göre Türkiye’de son yüzyıldaki fikir hareketlerinin gelenek hâlinde yaşayamaması, sosyal değerleri birbirinden ayırma gereğinin anlaşılamamasından, yani bilim ve felsefe ile doğrudan doğruya ilgisi olmayan din ve siyaset ihtiraslarını bu alana karıştırmaktan ileri gelmiştir. Türkiye’de sağlam bir düşünce geleneğinin kurulması, fikir faaliyetlerinin değerinin ve hürriyetinin gözetilmesine bağlıdır. Bu hürriyeti sağlamak için her şeyden önce sosyal değerleri birbirinden ayırmak, her işi ehline bırakmak gerekir.

Bilimsel ve felsefi faaliyetin gelişmesi ve gelenek halinde devam etmesi için aydın kişi, düşünme ve inceleme konusunu içinde yaşadığı toplumdan almalı ve kendi ülkesinin yapısına göre bir düşünce geleneği oturtmaya çalışmalıdır.

Fındıkoğlu, kültür merkeziyetsizliği konusunda da taklitçilikten kaçınılmasını; zaman ve mekân şartlarını, eldeki kaynakları ve memleket ihtiyaçlarını düşünerek ve etkili olabilecek bütün faktörleri hesaba katarak, relativist ve gerçekçi bir yaklaşımla, problemlerin çözümlenmesini önerir.

Milletlerin hayatında tek taraflı veya karşılıklı kültür alışverişleri tabi olaylardır. “Aldığımız ve naklettiğimiz yabancı kültürün muhtevasından ziyade zihniyetini ve metodunu kavramaya çalışmalı, millî bir kültür muhtevası yaratmaya çalışmalıyız”.

Fındıkoğlu’na göre Türkiye’de bilimsel ve felsefî bir düşünce geleneğinin kurulamamış olmasının başlıca sebeplerinden biri de aydınların bir araya gelip aynı çatı altında toplanamamaları, kolektif çalışma alışkanlığına sahip olmamalarıdır.

Kültürde Ademimerkeziyet’in Sağlanması

Fransız filozofu Fr. Rauh ve Mehmet İzzet’in görüşlerinden etkilenen Fındıkoğlu, tarihî bir bakış açısıyla Türk düşünce hayatını gözden geçirir; Türk düşünce hayatında merkeziyetin ve ademimerkeziyetin hakim olduğu dönemlere işaret eder. Fındıkoğlu, “kültürde ademimerkeziyet”i Türkiye’de fikrî hayatın canlanmasını, bilimsel ve felsefî hayat geleneğinin kurulmasını, ülkenin her tarafındaki kabiliyetlerin ortaya çıkarılıp değerlendirilmesini… sağlayacak faktörlerden biri olarak önemle ele almakta ve çeşitli yönleriyle düşünmektedir. Bu probleme bütüncü görüşle yaklaşarak kültür merkeziyetsizliği konusunda da taklitçilikten kaçınılmasını; zaman ve mekân şartlarını, eldeki kaynakları ve memleket ihtiyaçlarını düşünerek ve etkili olabilecek bütün faktörleri hesaba katarak, relativist ve gerçekçi bir yaklaşımla, problemlerin çözümlenmesini önerir.

Batı Medeniyetinin Bilimsel ve Felsefi Ortamını Bir Bütün Olarak Yaratmaya Çalışmak

Fındıkoğlu’na göre Batı medeniyetinin bilimsel ve felsefi ortamını teşkil eden özellikler birtakım ahlaki ilkelerde toplanmaktadır. En başta “bilimsel ahlak” gelir. Bilimsel ve felsefi faaliyetlerin siyasi, dinî ihtiraslardan uzak tutulması, bilim adamının kendisini nefsine bağlılıktan kurtarması, metotlu ve disiplinli çalışması gerekir.

Devletin Kültürel Hayatta Rol Alması

Fındıkoğlu birikmiş manevi bir servetin bulunmaması dolayısıyla henüz bilimsel ve felsefi düşünce geleneğinin kurulamadığı; tarihî, sosyal ve siyasi şartların bilim adamlarını idare ve siyaset alanına kaydırdığı; ülke meseleleriyle ilgili ciddi ve bilimsel yayınların değil, günlük dedikodular ve zevklerle ilgili yayınların rağbet gördüğü… Türkiye’de devlete “kültür devletçiliği” yapma görevini verir. “Ferdî çalışmalar bir teşkilata bağlanmadıkça kumlar arasında süzülüp kaybolan küçük sulara benzer.” diyerek fikir ve kültür faaliyetlerinde teşkilatlanmanın önemine işaret eden Fındıkoğlu, teşkilatlandırma işini devletin fonksiyonları arasına koyarken, yine devlet otoritelerinin yardımı ve desteği ile özel kültür kuruluşlarının kurulmasını da gerekli görür.

Türkiye’de Eğitim

Fındıkoğlu meslek hayatı boyunca Türkiye’de özellikle güncel eğitim problemleriyle ilgilenmiştir. En çok üzerinde durduğu konu üniversitelerin ilmi, idari ve mali açıdan özerk olmaları gerektiğidir. Ona göre Türkiye’de “dinamik bir üniversite özerkliği” düşüncesine sahip olmak gerekir. Fındıkoğlu’nun önerdiği üniversite, kendi araştırma inzivasından uzaklaşarak üniversite dışı hayat için bir güneş rolü oynamalıdır. Yetiştirilen öğrenci kalitesinin yüksek olması için, yükseköğretimin bütün alanlarında daha başlangıçta çok sıkı eleme ve seçmeyi gerçekleştiren bir yarışma sisteminin uygulanması gerekliliğini vurgular

Eğitim ve Öğretimde Temel İlkeler

Fındıkoğlu’nun, eğitim ve öğretimde kullanılmasını önerdiği temel ilkeleri şahsi teşebbüs, âdemimerkeziyet, nicelik değil niteliğin esas alınması, öğretmenliğin değerinin yükseltilmesi, meslek kuruluşlarının oluşturulması ve eğitim ile ekonomi arasında koordinasyonun sağlanmasıdır.

Fındıkoğlu Prens Sabahaddin’in “Türkiye Nasıl Kurtarılabilir?” adlı kitabında Osmanlı’da idari hayat ve eğitim hayatının yeniden düzenlenmesi için önerdiği ademimerkeziyet ilkesini de eğitim konusunda ileriye sürdüğü önerilerinde temel ilke olarak almaktadır. 1954 yılında hazırlamış olduğu bir raporda “Maarif işlerinde her şeyin devlet ve hükümetten beklendiği ve buna çok kötü surette alışıldığı, bu yüzden hür meslek teşekküllerinin istendiği kadar alâka görmediği bir çevrede bulunduğumuz düşünülürse, karşılaştığımız güçlüklerin sizlerce takdir edileceğine de kaniiz…” (Fındıkoğlu, 1954: 15) diyerek Türkiye’de eğitim işlerindeki “merkeziyetçilik”ten şikâyet etmektedir.

Türkiye’deki eğitim işlerinde merkeziyetçiliği eleştiren Fındıkoğlu, ilkokulların memur ve kalem efendisi hedeflerine uygun yetiştirdiği çocukların, artık hayata hazırlayan okullarda “iktisadi havza adamı” ve “şahsi teşebbüs” sahibi olarak yetiştirilmeleri gerektiğini vurgulamıştır.

Fındıkoğlu’na göre eğitimde nitelik sorunun çözülmesi için öğretmenlere ve öğrencilere düşen iki görev vardır: “Hocalar, artık cami vaizleri olmaktan çıkarak okuttukları talebelerin kafaları işlenecek birer insan olduğunu düşünmeli talebeler, sadece “diplomalı” olmayı değil; fakat aynı zamanda Türkiye’nin muhtaç olduğu birer ‘şahsiyet’ olmak idealini gütmeli. Yeni nitelik savaş, ancak bu iki taraflı iş üzerinde durmak ile bir mana kazanacaktır”

Fındıkoğlu, “Okula bakınız, okulun sahibi olan milletin hayat ve medeniyet anlayışı, derecesi hakkında bir fikir edinirsiniz.” sözleri ile okulun toplumsal yapı ile olan yakın ilişkisini vurgulamıştır

0
mutlu
Mutlu
0
_zg_n
Üzgün
0
sinirli
Sinirli
0
_a_rm_
Şaşırmış
0
vir_sl_
Virüslü

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Giriş Yap

Giriş Yap

AÖF Ders Notları ve Açıköğretim Sistemi ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!