Türk Siyasal Hayatı Dersi 8. Ünite Özet

Açıköğretim ders notları öğrenciler tarafından ders çalışma esnasında hazırlanmakta olup diğer ders çalışacak öğrenciler için paylaşılmaktadır. Sizlerde hazırladığınız ders notlarını paylaşmak istiyorsanız bizlere iletebilirsiniz.

Açıköğretim derslerinden Türk Siyasal Hayatı Dersi 8. Ünite Özet için hazırlanan  ders çalışma dokümanına (ders özeti / sorularla öğrenelim) aşağıdan erişebilirsiniz. AÖF Ders Notları ile sınavlara çok daha etkili bir şekilde çalışabilirsiniz. Sınavlarınızda başarılar dileriz.

Iı. Meşrutiyet’ten 2000’Li Yıllara Türkiye’de Ekonomi Politiğin Evrimi

II. Meşrutiyet Dönemi

Meşrutiyet Liberalizmi

Osmanlı İmparatorluğunda Meşrutiyet ikinci kez 1908 yılında yeniden ilan edilir. Osmanlı monarşisi, Kanun-i Esasi’nin yürürlüğe girmesi ve Meclis-i Mebusan’ın açılmasıyla meşruti bir nitelik kazanır. Meşrutiyet’in ilanını sağlayan siyasal muhalefetin en önemli aktörlerinden olan Jön Türk hareketi liberal dönüşümleri amaçlamaktadır. Meşrutiyet ilan edildiğinde Osmanlı İmparatorluğu’nda liberal düşünce yarım yüzyılı aşkın bir süredir gündemdedir. Tanzimat’la birlikte liberalizm siyasi ve iktisadi alanlarda birçok taraftar bulur. Liberal eğilimdeki Jön Türk hareketi, bir bakıma Osmanlı devlet geleneğine eleştiri niteliğindedir. Geleneğe tavır alan Jön Türklerin bu tavrı 1908’de Meşrutiyet’in ilanından sonra iki ayrı yol izlemeye başlar. Bu yollardan birini Prens Sabahaddin’in izlediği yol, diğerini ise Mehmet Cavit Bey ve arkadaşlarının izlediği yol oluşturur.

Jön Türk hareketinin en önemli siyasal oluşumlarından olan ve Meşrutiyet’in ilanından sonra iktidarı önce kısmen paylaşan, ardından mutlak sahibi olan İttihat Terakki Cemiyeti (İT) ticaret sermayesinin de desteğine sahiptir. Bu kesim serbestleşmeden yanadır.

II. Meşrutiyet döneminde liberal iktisadi düşüncenin yegâne savunucusu ve taraftarı Mehmet Cavit Bey değildir. Onun yanı sıra başyazarlığını kendisinin yaptığı Ulum-u iktisadiye ve içtimaiye Mecmuası (1908- 1911)’nın diğer yazarları arasında serbest ticaret doktrinine sarsılmaz bir şekilde bağlı olan başkaları da vardır.

Meşrutiyet Liberalizminin Sonu

II. Meşrutiyet liberalizmi bir süre sonra muhalefetle karşılaşır. Bu muhalefet odaklarından biri Mizancı Murat Bey’dir. Ona göre liberal bir dış ticaret politikası ancak gelişmiş ekonomiler için söz konusudur. Geri kalmış ülkelerin ancak himayecilikle bir yerlere gelebileceklerini öne sürer. Ahmet Mithat Efendi ise Ekonomi Politik ve Hallü’l Ukad adlı kitaplarında Adam Smith’in serbest iktisat fikrini eleştirir.

Birinci Dünya Savaşı, II. Meşrutiyet liberalizmini temelinden sarsacak etkiler yapar. Pazar mekanizmasının etkinliğini yitirmesi, liberalizmde aradığını bulamayan hükümeti ve aydın çevresini başka arayışlara iter. Bu yeni düşünce Alman kökenli “millî iktisat”tır. Düşünsel anlamda liberalizmin baş savunucusu Mehmet Cavit Bey’in karşısına dikilenler Osmanlı Ziraat ve Ticaret gazetesi yazarları olur. Mehmet Cavit Bey ve dolayısıyla liberal iktisat politikaları, Meclis-i Mebusan’da eleştirilere maruz kalır. Zohrap Efendi serbest dış ticaret politikasının ülke çıkarlarıyla bağdaşmayacağını, iktisadî bağımsızlığın ancak ılımlı bir himayecilikle gerçekleşeceğini vurgular. Ona göre uzun zamandır uygulanmakta olan liberal politikaların sonuçları ortadadır. İstanbul ticaretinin %60- 70’i yabancıların elindedir.

Milli İktisadın Kapsamı ve Kavramsal Çerçevesi

Savaşlar, isyanlar ve yükselen milliyetçi dalga II. Meşrutiyet liberalizminin sonunu getirir. Bilhassa Balkan Savaşları Meşrutiyet liberalizmine ağır darbe vurur. Bundan sonra İttihatçılar Anadolu ve Müslüman-Türk unsur merkezli bir siyasete yönelirler. Siyasette ve yönetimde İttihatçıların ülkeyi ele geçirip otoriter bir şekilde yönetmeleri ile kendini gösteren bu durum, ekonomide de liberal politikaların terk edilmeye başlandığı, yabancıların, özellikle gayrimüslim unsurların dışlandıkları, Müslüman-Türk unsurun ise imtiyazlı bir konum elde etmeye başladığı bir hal alır.

II. Meşrutiyet’in ilk yıllarında sermaye birikimi sorunu karşısında başvurulan çözüm yollarından biri, yabancı sermayenin özendirilmesi iken diğer bir yol klasik iktisadın öngördüğü tasarruf ile sermaye birikimini oluşturmaya çalışmaktır.

Temel tüketim mallarının yokluğu ve kıtlığı karşısında hükümet, önce karne uygulamasına başvurur. Ardından karaborsa ve stokçuluğun artması karşısında hükümet, narh uygulamasına geçer. Buna karşın iaşe sorunu Birinci Dünya Savaşı süresince çözümlenemez, aksine karaborsa ve istifçilikten yüksek gelirler elde eden bir sınıf yani harp zenginleri sınıfı türer.

Yabancıların Osmanlı İmparatorluğunda iktisadi güçlerine karşı Birinci Dünya Savaşı sırasında ortaya çıkan tepki, yasal düzenlemelerin yanı sıra bazı somut uygulamalarla da gündeme gelir. Bu bağlamda yabancı şirketlerin işlettiği Aydın, Kasaba, Suriye, Mudanya demiryolları ve İstinye Tersanesi satın alınarak millileştirilir. Zonguldak limanının satın alınmasına karar verilir. Kabotaj ticaretinde tekel oluşturmuş olan Yunan bayraklı gemilerin bu alandaki üstünlüklerine karşı, kabotaj ticaretinin Osmanlı gemileriyle gerçekleştirilmesi, yani kabotaj hakkının Osmanlı bayraklı gemilere verilmesi kararlaştırılır.

Erken Cumhuriyet Dönemi

İmparatorluktan Cumhuriyet’e “Milli İktisat”ta Süreklilik

İttihatçılar ile Cumhuriyeti kuran ve bütün bir tek parti iktidarı süresince yani Kemalistler ile ve hatta ardından gelen Demokrat Parti (DP) iktidarı devrinde Türkiye’yi yöneten kesimler arasında ideolojik, kadrolar, politika üretme ve uygulama gibi noktalarda benzerlikler ve süreklilik vardır.

Yahya Sezai Tezel, imparatorluktan ulus-devlete sürekliliği gözlenen veya İttihatçılardan Kemalistlerin devraldıkları ve 1920’lerde yürüttükleri milli iktisat politikaları ile amaçlananın ne olduğunu “Cumhuriyet kurulduğunda, Kemalist liderlerin içtenlikle inandıkları uzun dönemli siyasi program, yeni Türk devletinin içerdiği toplumsal yapı zemini üstünde özel mülkiyete, girişimciliğe ve piyasa ekonomisine dayalı bir kapitalist iktisadi gelişme sürecini gerçekleştirmeye yönelikti.” sözleriyle dile getirir.

1923 İzmir İktisat Kongresi

Cumhuriyet’in ilk yıllarında ekonomik ve toplumsal alandaki en önemli hedeflerin başında yerli girişimci sınıf yaratmak gelir. Kemalistlerin savaş ve işgalin ardından Cumhuriyet ile başlayan süreçte İttihatçıların bıraktığı noktadan millî iktisat politikasını sürdürdüklerini de söylemek mümkündür. Bu bağlamda dönemin başında gerçekleşen, alınan kararların bağlayıcılığı olmamakla birlikte simgesel öneme sahip olan İzmir İktisat Kongresi’nden söz etmek gerekir.

İzmir İktisat Kongresi, Ankara Hükümeti İktisat Vekâleti tarafından düzenlenir. Ancak kongre düzenleme fikri, İstanbul ticaret kesiminin bir dış ticaret kongresi düzenleme düşüncesinin ve bu yöndeki girişimlerinin etkisiyle ortaya çıkar. 1922 yılının son günlerinde kurulan Milli Türk Ticaret Birliği’nin (MTTB) çatısı altında bir araya gelmiş olan İstanbul’un Müslüman-Türk ticaret kesimi, kısa bir süre sonra Türk tüccarının Avrupa ve Amerikan ticaret çevreleri ile ilişki kurması yollarının araştırılması amacıyla İstanbul’da bir dış ticaret kongresi toplamak üzere harekete geçer. Düzenlenmesi düşünülen kongreye İstanbul’daki bütün Türk ithalatçılar, ihracatçılar, anonim, kolektif ve komandit şirket müdürleri, banka müdürleri, nakliye ve sigorta işletmeleri temsilcileri, iktisadi ve ticari konularla ilgili diğer kişiler davet edilir. Bu arada İktisat Vekâleti’nin 1923 yılı şubat ayında İzmir’de bir iktisat kongresi toplama girişimi gündeme gelir ve bu bağlamda İktisat Vekâleti’nin isteği üzerine dış ticaret kongresi üç ay ertelenir. İzmir’de toplanacak kongreye ilişkin hazırlık çalışmaları yapmaya başlayan MTTB’nin düzenlemeyi düşündüğü dış ticaret kongresi ise hiçbir zaman toplanmaz. İzmir’de MTTB’nin sunacağı raporun hazırlanması için İstanbul’da hazırlık amaçlı bir kongrenin yapılacağı kamuoyuna duyurulur ve bu hazırlık toplantıları 21 ve 23 Ocak 1923’te gerçekleştirilir.

17 Şubat 1923’te, Lozan görüşmelerinin kesintiye uğradığı bir sırada, İzmir’de toplanan Türkiye İktisat Kongresi 4 Mart 1923’te sona erer. Kongre’nin Lozan Barış görüşmelerinin kesintiye uğradığı sırada düzenlenmesi toplumun tüm tabakalarının birliğini gösterme amacını taşımaktadır. Toplam 1135 kişinin katıldığı kongrede her ilçeyi, korporatizmin bir yansıması olan mesleki temsil anlayışına göre bir tüccar, sanayici, zanaatkar, amele, şirket, banka ve üç çiftçi temsilcisi olmak üzere toplam sekiz kişiden oluşan heyetler temsil eder. Bazı dernek ve meslek örgütleri de kongreye temsilci gönderirler. Bunların başında MTTB’nin, İstanbul Esnaf Cemiyetleri, İstanbul Hamallar Cemiyeti, Umum Terziler Cemiyeti, Darülfünun Hukuk Mektebi, İstanbul Ticaret Mekteb-i Alisi, Çiftçiler Derneği, Fransa Darülfünun Mezunları Cemiyeti ile Macaristan Türk Mezunları Cemiyeti yer alır.

İzmir İktisat Kongresi’nde alınmış ve tavsiye niteliğindeki kararlar harfi harfine hayata geçmemiş ise de 1920’ler boyunca izlenen iktisat politikalarının kongre kararları ile paralellik gösterdiği söylenebilir. Bunların başlıcaları 1924’te özel girişimleri finanse etmek için Türkiye İş Bankası’nın kurulması, 1925’te Aşar vergisinin kaldırılması, 1927’de sanayi alanında özel girişim ve yatırımlarını teşvik için 1913 tarihli Teşvik-i Sanayi Kanunu’nun yeniden düzenlenerek yürürlüğe girmesidir. İzmir İktisat Kongresi’nde devletin ekonomiye müdahalesine ihtiyatla yaklaşılır. 1920’ler boyunca özellikle dış ticaret rejiminde bu ihtiyat sürer. Bunda Lozan Antlaşması hükümlerince hükümetin 1929’a kadar gümrük duvarlarını yükseltme imkânından yoksun olması da etkili olur.

Millî iktisat politikasının temeli, sermaye birikiminin yetersiz olduğu ülkede devlet eli ile sermaye birikimini artırmak ve böylece iktisadî gelişmeyi sağlamaya yönelik girişim ve oluşumları gerçekleştirmektir. Bu politika, 1920’lerde devletin doğrudan değil dolaylı etki ve müdahalesi ile gerçekleşir.

1930’larda Devletçilik Tartışmaları

1930’larda devletçilik ve liberalizm üzerine tartışmalar basın yolu ile Kadrocular, Ahmet Ağaoğlu ve Ahmet Hamdi Başar arasında yaşanır. 1930’larda devletçiliğin en belirgin niteliklerinden birisi planlı sanayileşmedir. Kapitalist sistemin kriz içinde bulunduğu bir sırada, otoriter ve totaliter rejimler komuta ekonomileri ile iktisadî gelişme süreçlerinde önemli adımlar atarlar. Hem koşullar hem de çevresindeki örnekler Türkiye’nin kapitalist sisteme sırtını dönmeden, diğer sistemin yani sosyalizmin bir aracı ile yani planlama ile sanayileşme girişiminde bulunmasında etkili olur. Bu gelişme, Türkiye’de devletçiliğin tanımlanmasında önemli bir husustur.

Basın aracılığıyla gerçekleşen ve devletçilik-liberalizm ekseninde gelişen tartışmalar uzun sürmez. Ancak bu tartışmalar 1930’larda aydınların ve siyaset adamlarının devletçilik-liberalizm kavramlarına yükledikleri anlamı yansıtması açısından önem taşımaktadır. Politik yönü yanında entelektüel yönü de bulunan bu tartışmaların taraflarından biri, Kadro dergisi etrafında toplandıkları için Kadrocular olarak adlandırılan Burhan Asaf Belge, Şevket Süreyya Aydemir, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Vedat Nedim Tör, İsmail Hüsrev Tökin ve Mehmet Şevki Yazman’ın oluşturduğu harekettir. Kadrocular, Türk devrimine 1930’larda görece “sol” bakışı yansıtırlar.

Devletçiliği bir amaç olarak gören Kadrocuların yanı sıra, devletçiliğe muhalif olmayan ancak devletçiliği amaç olarak değil araç olarak gören kişi ise Ahmet Hamdi Başardır. Başar iki kavram ileri sürer. Bunlardan biri klasik liberalizmin devlet türü olan “idari devletçilik” diğeri ise “iktisadı devletçilik”tir.

Kadrocular ve Ahmet Hamdi’ye nispetle devletçi olarak nitelendirilemeyen hatta liberal olduğu söylenen Ahmet Ağaoğlu, devletçiliği, “ferdin yetmediği yerde devletin varlık göstermesi” olarak tanımlamış ve özellikle Kadrocular ile devletçiliğin tanımı üzerine tartışmıştır. Ağaoğlu’na göre Batı’da ekonomik ve toplumsal gelişmenin başlıca dinamiklerinden birisi devletin birey üzerindeki baskısının kalkmasıdır. Devletin birey üzerindeki baskısının kalkması ile ekonomi kendi kuralları ile işlemiş ve Batı gelişme kaydetmiştir.

1930’larda en yoğun şekliyle ekonomide egemen olan devletçiliğe dair en somut tanımlardan biri kuşkusuz Atatürk’e aittir. “Türkiye’nin tatbik ettiği Devletçilik sistemi on dokuzuncu asırdan beri sosyalizm nazariyecilerinin ileri sürdükleri fikirlerden alınarak tercüme edilmiş bir sistem değildir. Bu, Türkiye’nin ihtiyaçlarından doğmuş, Türkiye’ye has bir sistemdir. Devletçiliğin bizce manası şudur: Fertlerin hususî teşebbüslerini ve faaliyetlerini esas tutmak, fakat büyük bir milletin bütün ihtiyaçlarını ve birçok işlerin yapılmadığını göz önünde tutarak, memleket iktisadiyatını Devleti eline almak. Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Türk vatanında asırlardan beri ferdî ve hususî teşebbüslerle yapılamamış olan şeyleri bir an evvel yapmak istedi ve görüldüğü gibi, kısa bir zamanda yapmağa muvaffak oldu. Bizim takip ettiğimiz bu yol, görüldüğü gibi, liberalizmden başka bir sistemdir.” diyen Atatürk’ün bu tanımına karşın devletçilik Türkiye’ye mahsus bir iktisadi politika değildir.

Birinci Beş Yıllık Sanayi Planı

1934’de uygulamaya konan Birinci Beş Yıllık Sanayi Planı’nın (BBYSP) ana hedef ve stratejisi, ülkenin yerüstü kaynaklarını değerlendirerek ithalata konu olan özellikle şeker, dokuma ve kâğıt başta olmak üzere temel gereksinim maddelerini yurt içinde üretme; yerel veya bölgesel tarımsal üretime ve doğal kaynaklara dayanan sınai üretim birimleri kurma; kurulacak sanayi tesislerinin, kuruluş yerlerinin hammadde ve işgücü kaynaklarına yakın olmasıdır.

Çok Partili Sistem

İkinci Dünya Savaşı Ertesi Devletçiliğin Tasfiyesi

Türkiye ikinci Dünya Savaşı’nın dışında kalmayı başarır. Ancak yüksek savunma giderlerini, 1930’larda başlayan planlı sanayileşme girişimlerini yavaşlatarak karşılamak zorunda kalır. İkinci Dünya Savaşı ertesinde ise Türkiye yönünü açıkça ABD ve Batılı müttefiklerine doğru çevirir. Bu yeni yönelişte, kuzeyden beliren Sovyet tehdidi de etkili olur. Türkiye’nin Batı’ya açılma süreci, beraberinde çok partili siyasal yaşama geçişi getirir. Ülkeyi yöneten tek parti içindeki muhalefet iyice su yüzüne çıkar.

Siyasette başlayan değişim ve liberalleşme ekonomide de gündeme gelir. Sermaye birikiminin yetersizliği, savaş sonrası dönemde savaş nedeniyle aksayan kalkınma sürecini tekrardan başlatmak için yeterli görünmemektedir. Bu durum, Türkiye’nin dış ekonomik desteğe ihtiyacını artırır. Bu doğrultuda Türkiye’de siyasal sistemde devrim niteliğinde gerçekleşen değişimler yanı sıra, ekonomide de Batı ile ilişkileri geliştirmek ve uluslararası ekonomik sistemin üyesi olmak için adımlar atılır.

İkinci Dünya Savaşı’nda Avrupa büyük bir yıkıma uğrar. Savaş sona erdiğinde bu yıkımın yanı sıra Avrupa’yı tehdit eden bir diğer unsur Sovyetler Birliğidir. İkinci Dünya Savaşı’nın müttefikleri ABD ve SSCB, savaş ertesi artık yeniden kurulan dünyanın iki kutbunu oluşturur. ABD bu koşullarda Batı dünyasının alternatifsiz önderi haline gelir ve yıkılan Avrupa’yı yeniden inşa etmek için kolları sıvar. Bu bağlamda yeni bir uluslararası para sisteminin kurulması gündeme gelir.

Dış yardım ve uluslararası ekonomik kurumlar ile ilişki kurma gereksinimi Türkiye’nin önemli ekonomik kararlar almasını beraberinde getirir. Buna göre 7 Eylül 1946’da alınan karar ile Türk parası devalüe edilir. 11 Mart 1947’den itibaren Türkiye hem IMF’nin hem de Uluslararası imar ve Kalkınma Bankası’nın üyesi olur. İkinci Dünya Savaşı sırasında Türkiye’nin 1930’lar boyunca izlediği devletçi iktisadı politikalar ve özellikle planlı sanayileşme girişimleri sermaye yetersizliği nedeniyle aksar. Savaşın sonuna doğru savaş öncesi sanayileşme stratejisinin devam ettirilmesi anlamına gelen Beş Yıllık ivedili Sanayi Planı hazırlanmış olsa da önceki sanayi planlarına göre daha kapsamlı ve daha çok yatırım gücü gerektiren bu planın uygulamaya geçmesi için gereken dış kaynak bulunamaz. Bu gelişmelere karşın ikinci Dünya Savaşı sonrası oluşan yeni ekonomik düzen içinde kendine yer arayan, ABD’nin ve onun nüfuzu altındaki uluslararası kurumlardan ekonomik yardım görmeye başlayan Türkiye, bu çevrelerin telkin ve tavsiye ettiği yeni kalkınma projeleri ile tanışır. Ancak Bütün bunlar Türkiye’de 1930’lardaki iktisadı devletçiliği, daha doğrusu planlı sanayileşme sürecini devam ettirmeye yeterli ne iç ne de dış desteğin olmadığını gösterir. Devletçilik yalnızca uygulama alanında gerçekleştirilme olanağını yitirmemiş, resmî ağızlardan da devletçiliğin tasfiyeye uğradığına yönelik beyanlar duyulur. Bu gelişmelerin tamamı İkinci Dünya Savaşı ertesi yeniden kurulan dünyada Türkiye açısından da yeni bir dönemin habercisi olur. Artık Türkiye sınırları dışındaki dünyanın etkisi ve rolünü eskisinden daha çok hesaba katarak adımlarını atmaya başlar. Artık devletçilik yeniden tartışma konusudur.

1948 Türkiye İktisat Kongresi

İkinci Dünya Savaşı ertesi değişen ülke ve dünya koşullarında devletçiliğin tanımı ve niteliği yeni biçimler alır. Nitekim savaş ertesi dönemde devletçiliğin tartışıldığı en önemli zeminlerden birisi 1948 Türkiye İktisat Kongresi’dir. İkinci Kongre, çoğunluğunu ticaret kesiminin oluşturduğu İstanbul’daki iş çevrelerinin girişimiyle 22 Kasım 1948’de İstanbul’da toplanır. Kongrede devletin, bireyin iktisadı özgürlüklerini koruması gerektiği, özel girişimin temel alınması, devletin ekonomide rehber rolü oynaması ve sosyal adaleti sağlaması gerektiği ileri sürülür. Ayrıca devletin yalnızca temel kamu hizmetlerini yerine getirme dışında ekonomide işletmeci olarak bir rol üstlenmemesi istenir. Devlet iktisadi politikaların oluşumunda araştırma, düzenleme ve denetleme alanlarında varlığını göstermelidir. Yine kongrede devletin tarımsal ve sınai üretim işlerinden elini, eteğini çekmesi gerektiği iddia edilir.

Devletçiliğin DP Liberalizmine Evrimi

14 Mayıs 1950’de gerçekleşen genel seçimlerde DP büyük bir oy çokluğu ile iktidara gelir. DP, CHP’nin içinden doğar. DP’nin kurucularından Celal Bayar 1932-1937 yılları arasında İktisat Vekili ve 1937-1939 yılları arasında ise Başbakan sıfatı ile bu dönemde egemen olan devletçi politikaları belirleyen ve uygulayan kadronun başında bulunur.

DP liberalizminde devlet önemli bir yere sahiptir. Özel sektörün elinin uzanamadığı yere devlet el atmalıdır. Ayrıca özel sektörün altından kalkabileceği alanlardaki devlet işletmelerinin, özel sektöre devri ve devlet işletmeciliğinin özel girişimlere engel olmayacak biçimde ve eşit koşullarda rekabetinin sağlanması DP liberalizminin sınırlarını çizer.

1950’lerde izlenen ekonomik politikaların, önceki dönemle karşılaştırıldığında oluşumunda belirleyici olan unsurlardan biri yabancı sermayedir. Türkiye’de 1930’larda izlenen iktisadi devletçilik ve planlı sanayileşme politikalarında yabancı sermayenin payı ve belirleyicilik rolü yok denecek kadar azdır.

1950’lerin başlarında yaşanan “Kore Konjonktürü”, içerde iyi giden mevsim koşullarına bağlı tarımsal üretimdeki artış gibi iç ve dış bütün olumlu koşulların 1954’e gelindiğinde etkileri ortadan kalkar. Türkiye ekonomisi bir tıkanma sürecine girer.

1950’lerin ikinci yarısında uygulanan ithal ikameci sanayileşme politikası ile 1930’larda uygulanan devletçi sanayileşme politikası karşılaştırıldığında aralarında temel farklar hemen göze çarpar. İthal ikameci sanayileşme politikasının en önemli özelliklerinden biri özel sektörün sanayi içindeki ağırlığının artmaya başlamasıdır. Yine bu dönemde kamu yatırımları ve devlet işletmeciliğinin olanakları özel sermaye birikimi lehine kullanılır. İlk bakışta devletçi modele benzemekle birlikte ithal ikameci modelde devlet kesiminin özel sektöre desteğinin ön plana çıkmasıyla ondan ayrılan yeni bir “karma ekonomi” modeli ortaya çıkar.

Devlet üretimin gerilememesi, işsizliğin ortadan kalkması ve talep azlığını sona erdirmek için yatırımlar gerçekleştirmelidir. Sadun Aren, Sabri Ülgener ve Osman Okyar gibi akademisyen iktisatçılar Keynesyen düşüncenin Türkiye’de tanınmasında rol oynarlar.

Planlama Dönemi

DP Liberalizminin Sonuçları, DPT’nin Kuruluşu ve Planlamanın Yeniden Yükselişi

Türkiye ekonomisi 1950-1953 döneminde hızlı bir büyüme gösterir. 1954’de ise tarımda hasatın kötü olması ve daraltıcı politikaların sonucu olarak ekonomi %3 küçülür.

Fiyat artışlarına rağmen Türk Lirası’nın (TL) yabancı paralar karşısında değerinin aynı kalması bir yandan ihracatı zorlaştırırken diğer yandan ithalatı cazip hale getirir. Bu da dış ticaret açığının büyümesine neden olur. Ekonomide yaşanan dalgalanma döviz kurlarında ayarlama yapmayı zorunlu kılar. 1958 İstikrar Tedbirleri olarak bilinen tedbirler alınır. 1958 tedbirleri, ekonomide alarm zillerinin çalması anlamına gelir. Darbeyle kesintiye uğrayacak iktidarının son birkaç yılını yaşadığından habersiz olan DP hükümeti bu bağlamda ekonomide yeni arayışlara yönelir. Bu arayışlar içinde planlama gündeme gelir.

Sanayi ile sınırlı planlama Türkiye’nin 1940’ların sonlarından beri kenara bıraktığı bir kavramken daha geniş kapsamlı bir kavram olarak planlama 1950’lerin sonuna doğru gündeme gelir. Ülke için ekonomik planlamayı üstlenecek bir kuruma ilişkin öneriler 1960’tan önceki OECD raporlarında da yer alır. Planlamanın bir anlamda beyni olan Devlet Planlama Teşkilatı’nın (DPT) kuruluşu, 27 Mayıs 1960’ta DP hükümetini devirerek yönetime gelen Millî Birlik Komitesi’nce gerçekleştirilir. 30 Eylül 1960’ta DPT’nin kuruluşuna ilişkin 91 sayılı kanun kabul edilir.

Birinci Beş Yıllık Kalkınma Planı

1963-1967 yıllarını kapsayan BBYKP’nın bir bunalım döneminin ardından gelmesi nedeni ile temelde kararlı ve dengeli bir gelişme yaklaşımı benimsenir. Tarım ve sanayi sektörlerinin dengeli gelişmesi yaklaşımı terk edilerek sanayi sektörünün ekonominin sürükleyici sektörü olması öngörülür. İstikrarın önemli şartlarını da mali istikrar ve dış ödemeler dengesi oluşturmaktadır. Yatırımların finansmanında enflasyondan yararlanılmaması, para kıymetinin ve fiyat istikrarının sağlanması benimsenen plan ilkeleri arasındadır.

İhraç sanayinin geliştirilmesi ve ihracat gelirlerinin artırılması da plan hedefleri arasında yer alır. Planın öncelik tanıdığı bir diğer sektör yatırım malları üretimidir. Plan, adil gelir dağılımı yanında vergi reformu, kamu iktisadi teşebbüslerinin yeniden örgütlenmesi, kamu kuruluşlarının idari yapılarının iyileştirilmesi, kalkınma bankacılığının kurulması, sermaye piyasasının yeniden örgütlenmesi, kooperatifçiliğin geliştirilmesi ve iç pazarın yeniden örgütlenmesi gibi konuları da kapsar.

Toplumsal Muhalefetin Yükselişi TİP ve Yön Hareketi

1960’ların Türkiye’sinde ekonomi tartışmalarının merkezinde yine devlet ve devletçilik yer alır. Ancak bu tartışmalar 1960 öncesinin Türkiye’sindekinden farklı ve yeni bazı aktörlerin de katılımı ile gerçekleşir. Bu yeni aktörlerin başında özellikle iki oluşum dikkat çeker. Bunlardan biri Türkiye İşçi Partisi, diğeri ise Yön hareketidir.

Neoliberalizmin Yükselişi

Keynes’ten Friedman Çizgisine Geçiş

Türkiye’de 1960’larda izlenen iktisat politikalarının işlerliği, 1970’lerin başında patlak veren kriz ile sorgulanmaya başlar. OECD Türkiye’ye Yardım Konsorsiyumu ve uluslararası mali kuruluşlar Türkiye’ye devalüasyon yapması önerisinde bulunurlar. Ancak Hükümet devalüasyon yerine gümrük resmini artırmak, ihracata vergi iadesi ve prim vermek uygulamasını tercih eder. 10 Ağustos 1970’e gelindiğinde ise Türkiye kaçınılmaz olarak devalüasyona başvurur. Devalüasyonun başlıca nedeni, ihracatın plan ve programlarda gösterilen hedeflerin altında gerçekleşmesidir. Devalüasyona karşın ihracatta umulan artış sağlanamaz. 1973 yılından itibaren devalüasyonun ihracat üzerindeki olumlu etkisi, iç fiyatlardaki hızlı artış nedeniyle ortadan akmaya başlar.

1970’lerin ortasında yaşanan petrol krizi, azgelişmiş ülkeler üzerinde iki olumsuz etki yapar. Biri ham petrole ödenen bedelin yükselmesi, diğeri sanayileşmiş ülkelerin kendi açıklarını kapatma çabası içinde ihraç mallarının fiyatlarını yükseltmeleridir. Bu nedenlerden dolayı azgelişmiş ülkeler hem petrol giderlerini karşılamak için hem de sanayileşmiş ülkelerden ihraç etmek zorunda oldukları malların fiyat artışlarını da karşılamaya yönelik olarak borçlanmaya hız verirler.

Adı ile anılan akımın öncüsü Milton Friedman etkin bir para politikasının uygulanmasını öngörür. Adam Smitih’in öğretisini izleyen Friedman liberaldir. Devletin ekonomiye kesinlikle müdahale etmemesini savunur. Ona göre piyasanın kendiliğinden işleyen dinamikleri üretim, istihdam ve bölüşüm gibi temel ekonomik sorunları ortadan kaldırır. Ekonomik istikrarsızlığın temel kaynağı piyasaya dışarıdan yapılan müdahalelerdir. Bu sorunun çözümü yine etkin para politikası izlemekle çözülebilir. Friedman’a göre devletin yegâne görevi dolaşımdaki para miktarını sınırlamak için mücadele etmektir.

24 Ocak Liberalizmi ve Sonuçları

Türkiye’nin dış ödemeleri 1977’den sonra büyük ölçüde durur. Ancak, zaruri ilaç hammaddesi, gübre ve petrol için döviz ayrılabilir hale gelinir. Ödeme güçlüğü karşısında IMF ile masaya oturulur. 1978’de ilk anlaşma yapılır. 1979 seçimlerinden sonra kurulan hükümet ise IMF ile anlaşarak 24 Ocak Kararları’nı uygulamaya koyar. 1980 sonrası Türkiye ekonomisine damgasını vuran 24 Ocak Kararları ile ithalatın serbestleştirilmesi; TL’nin aşırı değerlendirilmesine son veren gerçekçi kur uygulamasına geçilmesi; ihracatın, yabancı sermayenin özendirilmesi; ihracata sigorta ve finansman ile kurumsal destek sağlanması; kademeli olarak sübvansiyonların azaltılması ve fiyat denetimlerinin kaldırılması öngörülür.

24 Ocak Kararları’nı izleyen aylarda yeni ekonomik kararlar alınır. 1 Temmuz 1980’de faiz hadleri serbest bırakılır. 1 Mayıs 1981’de döviz kurunun her gün Merkez Bankası’nca açıklandığı günlük kur sistemine geçilir. 12 Eylül 1980’den kısa bir süre sonra ekonomi masaya yatırılır. 2 Kasım 1981’de İzmir’de İkinci Türkiye İktisat Kongresi toplanır. 1982’de Türkiye banker kriziyle sarsılır.

ANAP iktidara geldikten kısa bir süre sonra yeni ekonomik kararlar alınır. Bu kararlara göre ithalat rejiminde yapılan değişiklikler ile ithal malları, ithali yasak mallar, ithali serbest mallar ve ithali izne bağlı mallar olmak üzere üç türe ayrılır. Döviz işlemleri büyük ölçüde serbestleştirilir. 6 Ocak 1984’te döviz alım-satımı serbest bırakılır. Diğer yandan mali sistemde Katma Değer Vergisi uygulaması ve ihdas edilen çeşitli fonlar gibi yeni kurum ve uygulamalar gündeme gelir. Bunların yanında haberleşme, ulaşım, Türkiye’nin elektrifikasyonu ve sulama alanlarında önemli yatırımlar gerçekleştirilir. Otoyollar, barajlar, telefon ve diğer iletişim araç ve yöntemlerinin modernizasyonu ve yaygınlaştırılması tartışılır. Bir yandan KOBİ’ler diğer yandan turizm gibi alanlarda yatırımlar yapılır. Türkiye bu dönemde yabancı sermaye için cazip bir ülke görünümü kazanmaya başlar.

Derviş Programı ve Sonrası

3 Kasım 2002’de gerçekleşen genel seçimin sonucunda yeni kurulmuş olan AKP, tek başına hükümet kurarak Türkiye’yi yönetmeye başlar. Bu iktidar Kemal Derviş’in şahsında temsil edilen iktisat politikalarını tereddütsüz sürdüreceğini kamuoyuna duyurur. Başka bir deyişle Derviş gider ancak yönettiği istikrar paketinin uygulanması yeni iktidar döneminde de sürer. Derviş’in programı enflasyonun düşmesi yönünde beklentileri karşılar.

Olumlu gelişmelerin yanı sıra dış borç yükü ve bölüşümde yaşanan olumsuz tablo göz ardı edilemez bir hal alır. Sermaye hareketlerinin serbestleştirildiği 1989’da Türkiye’nin dış borç yükü, dış borç stoku ve cari açığı artar. Borç stokunu döndürme sorunu yaşayan hükümetler uluslararası kuruluşların ve sermaye kesimlerinin beklentileri doğrultusunda politikalar üretirler. Bu politikaların şekillenmesinde IMF ve DB’nda üretilen öneriler de etkili olur. Bu politikaların bir sonucu olarak artan işsizlik, gelir dağılımındaki adaletsizlikle birlikte yoksulluk yaygınlaşır. Hükümetler ise mali ve siyasi destek kaygıları ile uluslararası finansörlerin istekleri doğrultusunda sosyal güvenlik sisteminden ülkenin hemen nakde dönüşebilecek birçok iktisadi girişim ve taşınmazını satmaya uzanan çeşitli çarelere başvururlar. Bu tablo yoksulluk sınırında yaşayan 20 milyon ve açlık sınırında yaşayan 1 milyon yurttaş yaratır. Bütün bunlar Türkiye’de izlenen iktisat politikalarının ideolojik arka planı yani neoliberalizmin bir sonucu olarak yaşanmaktadır.

II. Meşrutiyet Dönemi

Meşrutiyet Liberalizmi

Osmanlı İmparatorluğunda Meşrutiyet ikinci kez 1908 yılında yeniden ilan edilir. Osmanlı monarşisi, Kanun-i Esasi’nin yürürlüğe girmesi ve Meclis-i Mebusan’ın açılmasıyla meşruti bir nitelik kazanır. Meşrutiyet’in ilanını sağlayan siyasal muhalefetin en önemli aktörlerinden olan Jön Türk hareketi liberal dönüşümleri amaçlamaktadır. Meşrutiyet ilan edildiğinde Osmanlı İmparatorluğu’nda liberal düşünce yarım yüzyılı aşkın bir süredir gündemdedir. Tanzimat’la birlikte liberalizm siyasi ve iktisadi alanlarda birçok taraftar bulur. Liberal eğilimdeki Jön Türk hareketi, bir bakıma Osmanlı devlet geleneğine eleştiri niteliğindedir. Geleneğe tavır alan Jön Türklerin bu tavrı 1908’de Meşrutiyet’in ilanından sonra iki ayrı yol izlemeye başlar. Bu yollardan birini Prens Sabahaddin’in izlediği yol, diğerini ise Mehmet Cavit Bey ve arkadaşlarının izlediği yol oluşturur.

Jön Türk hareketinin en önemli siyasal oluşumlarından olan ve Meşrutiyet’in ilanından sonra iktidarı önce kısmen paylaşan, ardından mutlak sahibi olan İttihat Terakki Cemiyeti (İT) ticaret sermayesinin de desteğine sahiptir. Bu kesim serbestleşmeden yanadır.

II. Meşrutiyet döneminde liberal iktisadi düşüncenin yegâne savunucusu ve taraftarı Mehmet Cavit Bey değildir. Onun yanı sıra başyazarlığını kendisinin yaptığı Ulum-u iktisadiye ve içtimaiye Mecmuası (1908- 1911)’nın diğer yazarları arasında serbest ticaret doktrinine sarsılmaz bir şekilde bağlı olan başkaları da vardır.

Meşrutiyet Liberalizminin Sonu

II. Meşrutiyet liberalizmi bir süre sonra muhalefetle karşılaşır. Bu muhalefet odaklarından biri Mizancı Murat Bey’dir. Ona göre liberal bir dış ticaret politikası ancak gelişmiş ekonomiler için söz konusudur. Geri kalmış ülkelerin ancak himayecilikle bir yerlere gelebileceklerini öne sürer. Ahmet Mithat Efendi ise Ekonomi Politik ve Hallü’l Ukad adlı kitaplarında Adam Smith’in serbest iktisat fikrini eleştirir.

Birinci Dünya Savaşı, II. Meşrutiyet liberalizmini temelinden sarsacak etkiler yapar. Pazar mekanizmasının etkinliğini yitirmesi, liberalizmde aradığını bulamayan hükümeti ve aydın çevresini başka arayışlara iter. Bu yeni düşünce Alman kökenli “millî iktisat”tır. Düşünsel anlamda liberalizmin baş savunucusu Mehmet Cavit Bey’in karşısına dikilenler Osmanlı Ziraat ve Ticaret gazetesi yazarları olur. Mehmet Cavit Bey ve dolayısıyla liberal iktisat politikaları, Meclis-i Mebusan’da eleştirilere maruz kalır. Zohrap Efendi serbest dış ticaret politikasının ülke çıkarlarıyla bağdaşmayacağını, iktisadî bağımsızlığın ancak ılımlı bir himayecilikle gerçekleşeceğini vurgular. Ona göre uzun zamandır uygulanmakta olan liberal politikaların sonuçları ortadadır. İstanbul ticaretinin %60- 70’i yabancıların elindedir.

Milli İktisadın Kapsamı ve Kavramsal Çerçevesi

Savaşlar, isyanlar ve yükselen milliyetçi dalga II. Meşrutiyet liberalizminin sonunu getirir. Bilhassa Balkan Savaşları Meşrutiyet liberalizmine ağır darbe vurur. Bundan sonra İttihatçılar Anadolu ve Müslüman-Türk unsur merkezli bir siyasete yönelirler. Siyasette ve yönetimde İttihatçıların ülkeyi ele geçirip otoriter bir şekilde yönetmeleri ile kendini gösteren bu durum, ekonomide de liberal politikaların terk edilmeye başlandığı, yabancıların, özellikle gayrimüslim unsurların dışlandıkları, Müslüman-Türk unsurun ise imtiyazlı bir konum elde etmeye başladığı bir hal alır.

II. Meşrutiyet’in ilk yıllarında sermaye birikimi sorunu karşısında başvurulan çözüm yollarından biri, yabancı sermayenin özendirilmesi iken diğer bir yol klasik iktisadın öngördüğü tasarruf ile sermaye birikimini oluşturmaya çalışmaktır.

Temel tüketim mallarının yokluğu ve kıtlığı karşısında hükümet, önce karne uygulamasına başvurur. Ardından karaborsa ve stokçuluğun artması karşısında hükümet, narh uygulamasına geçer. Buna karşın iaşe sorunu Birinci Dünya Savaşı süresince çözümlenemez, aksine karaborsa ve istifçilikten yüksek gelirler elde eden bir sınıf yani harp zenginleri sınıfı türer.

Yabancıların Osmanlı İmparatorluğunda iktisadi güçlerine karşı Birinci Dünya Savaşı sırasında ortaya çıkan tepki, yasal düzenlemelerin yanı sıra bazı somut uygulamalarla da gündeme gelir. Bu bağlamda yabancı şirketlerin işlettiği Aydın, Kasaba, Suriye, Mudanya demiryolları ve İstinye Tersanesi satın alınarak millileştirilir. Zonguldak limanının satın alınmasına karar verilir. Kabotaj ticaretinde tekel oluşturmuş olan Yunan bayraklı gemilerin bu alandaki üstünlüklerine karşı, kabotaj ticaretinin Osmanlı gemileriyle gerçekleştirilmesi, yani kabotaj hakkının Osmanlı bayraklı gemilere verilmesi kararlaştırılır.

Erken Cumhuriyet Dönemi

İmparatorluktan Cumhuriyet’e “Milli İktisat”ta Süreklilik

İttihatçılar ile Cumhuriyeti kuran ve bütün bir tek parti iktidarı süresince yani Kemalistler ile ve hatta ardından gelen Demokrat Parti (DP) iktidarı devrinde Türkiye’yi yöneten kesimler arasında ideolojik, kadrolar, politika üretme ve uygulama gibi noktalarda benzerlikler ve süreklilik vardır.

Yahya Sezai Tezel, imparatorluktan ulus-devlete sürekliliği gözlenen veya İttihatçılardan Kemalistlerin devraldıkları ve 1920’lerde yürüttükleri milli iktisat politikaları ile amaçlananın ne olduğunu “Cumhuriyet kurulduğunda, Kemalist liderlerin içtenlikle inandıkları uzun dönemli siyasi program, yeni Türk devletinin içerdiği toplumsal yapı zemini üstünde özel mülkiyete, girişimciliğe ve piyasa ekonomisine dayalı bir kapitalist iktisadi gelişme sürecini gerçekleştirmeye yönelikti.” sözleriyle dile getirir.

1923 İzmir İktisat Kongresi

Cumhuriyet’in ilk yıllarında ekonomik ve toplumsal alandaki en önemli hedeflerin başında yerli girişimci sınıf yaratmak gelir. Kemalistlerin savaş ve işgalin ardından Cumhuriyet ile başlayan süreçte İttihatçıların bıraktığı noktadan millî iktisat politikasını sürdürdüklerini de söylemek mümkündür. Bu bağlamda dönemin başında gerçekleşen, alınan kararların bağlayıcılığı olmamakla birlikte simgesel öneme sahip olan İzmir İktisat Kongresi’nden söz etmek gerekir.

İzmir İktisat Kongresi, Ankara Hükümeti İktisat Vekâleti tarafından düzenlenir. Ancak kongre düzenleme fikri, İstanbul ticaret kesiminin bir dış ticaret kongresi düzenleme düşüncesinin ve bu yöndeki girişimlerinin etkisiyle ortaya çıkar. 1922 yılının son günlerinde kurulan Milli Türk Ticaret Birliği’nin (MTTB) çatısı altında bir araya gelmiş olan İstanbul’un Müslüman-Türk ticaret kesimi, kısa bir süre sonra Türk tüccarının Avrupa ve Amerikan ticaret çevreleri ile ilişki kurması yollarının araştırılması amacıyla İstanbul’da bir dış ticaret kongresi toplamak üzere harekete geçer. Düzenlenmesi düşünülen kongreye İstanbul’daki bütün Türk ithalatçılar, ihracatçılar, anonim, kolektif ve komandit şirket müdürleri, banka müdürleri, nakliye ve sigorta işletmeleri temsilcileri, iktisadi ve ticari konularla ilgili diğer kişiler davet edilir. Bu arada İktisat Vekâleti’nin 1923 yılı şubat ayında İzmir’de bir iktisat kongresi toplama girişimi gündeme gelir ve bu bağlamda İktisat Vekâleti’nin isteği üzerine dış ticaret kongresi üç ay ertelenir. İzmir’de toplanacak kongreye ilişkin hazırlık çalışmaları yapmaya başlayan MTTB’nin düzenlemeyi düşündüğü dış ticaret kongresi ise hiçbir zaman toplanmaz. İzmir’de MTTB’nin sunacağı raporun hazırlanması için İstanbul’da hazırlık amaçlı bir kongrenin yapılacağı kamuoyuna duyurulur ve bu hazırlık toplantıları 21 ve 23 Ocak 1923’te gerçekleştirilir.

17 Şubat 1923’te, Lozan görüşmelerinin kesintiye uğradığı bir sırada, İzmir’de toplanan Türkiye İktisat Kongresi 4 Mart 1923’te sona erer. Kongre’nin Lozan Barış görüşmelerinin kesintiye uğradığı sırada düzenlenmesi toplumun tüm tabakalarının birliğini gösterme amacını taşımaktadır. Toplam 1135 kişinin katıldığı kongrede her ilçeyi, korporatizmin bir yansıması olan mesleki temsil anlayışına göre bir tüccar, sanayici, zanaatkar, amele, şirket, banka ve üç çiftçi temsilcisi olmak üzere toplam sekiz kişiden oluşan heyetler temsil eder. Bazı dernek ve meslek örgütleri de kongreye temsilci gönderirler. Bunların başında MTTB’nin, İstanbul Esnaf Cemiyetleri, İstanbul Hamallar Cemiyeti, Umum Terziler Cemiyeti, Darülfünun Hukuk Mektebi, İstanbul Ticaret Mekteb-i Alisi, Çiftçiler Derneği, Fransa Darülfünun Mezunları Cemiyeti ile Macaristan Türk Mezunları Cemiyeti yer alır.

İzmir İktisat Kongresi’nde alınmış ve tavsiye niteliğindeki kararlar harfi harfine hayata geçmemiş ise de 1920’ler boyunca izlenen iktisat politikalarının kongre kararları ile paralellik gösterdiği söylenebilir. Bunların başlıcaları 1924’te özel girişimleri finanse etmek için Türkiye İş Bankası’nın kurulması, 1925’te Aşar vergisinin kaldırılması, 1927’de sanayi alanında özel girişim ve yatırımlarını teşvik için 1913 tarihli Teşvik-i Sanayi Kanunu’nun yeniden düzenlenerek yürürlüğe girmesidir. İzmir İktisat Kongresi’nde devletin ekonomiye müdahalesine ihtiyatla yaklaşılır. 1920’ler boyunca özellikle dış ticaret rejiminde bu ihtiyat sürer. Bunda Lozan Antlaşması hükümlerince hükümetin 1929’a kadar gümrük duvarlarını yükseltme imkânından yoksun olması da etkili olur.

Millî iktisat politikasının temeli, sermaye birikiminin yetersiz olduğu ülkede devlet eli ile sermaye birikimini artırmak ve böylece iktisadî gelişmeyi sağlamaya yönelik girişim ve oluşumları gerçekleştirmektir. Bu politika, 1920’lerde devletin doğrudan değil dolaylı etki ve müdahalesi ile gerçekleşir.

1930’larda Devletçilik Tartışmaları

1930’larda devletçilik ve liberalizm üzerine tartışmalar basın yolu ile Kadrocular, Ahmet Ağaoğlu ve Ahmet Hamdi Başar arasında yaşanır. 1930’larda devletçiliğin en belirgin niteliklerinden birisi planlı sanayileşmedir. Kapitalist sistemin kriz içinde bulunduğu bir sırada, otoriter ve totaliter rejimler komuta ekonomileri ile iktisadî gelişme süreçlerinde önemli adımlar atarlar. Hem koşullar hem de çevresindeki örnekler Türkiye’nin kapitalist sisteme sırtını dönmeden, diğer sistemin yani sosyalizmin bir aracı ile yani planlama ile sanayileşme girişiminde bulunmasında etkili olur. Bu gelişme, Türkiye’de devletçiliğin tanımlanmasında önemli bir husustur.

Basın aracılığıyla gerçekleşen ve devletçilik-liberalizm ekseninde gelişen tartışmalar uzun sürmez. Ancak bu tartışmalar 1930’larda aydınların ve siyaset adamlarının devletçilik-liberalizm kavramlarına yükledikleri anlamı yansıtması açısından önem taşımaktadır. Politik yönü yanında entelektüel yönü de bulunan bu tartışmaların taraflarından biri, Kadro dergisi etrafında toplandıkları için Kadrocular olarak adlandırılan Burhan Asaf Belge, Şevket Süreyya Aydemir, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Vedat Nedim Tör, İsmail Hüsrev Tökin ve Mehmet Şevki Yazman’ın oluşturduğu harekettir. Kadrocular, Türk devrimine 1930’larda görece “sol” bakışı yansıtırlar.

Devletçiliği bir amaç olarak gören Kadrocuların yanı sıra, devletçiliğe muhalif olmayan ancak devletçiliği amaç olarak değil araç olarak gören kişi ise Ahmet Hamdi Başardır. Başar iki kavram ileri sürer. Bunlardan biri klasik liberalizmin devlet türü olan “idari devletçilik” diğeri ise “iktisadı devletçilik”tir.

Kadrocular ve Ahmet Hamdi’ye nispetle devletçi olarak nitelendirilemeyen hatta liberal olduğu söylenen Ahmet Ağaoğlu, devletçiliği, “ferdin yetmediği yerde devletin varlık göstermesi” olarak tanımlamış ve özellikle Kadrocular ile devletçiliğin tanımı üzerine tartışmıştır. Ağaoğlu’na göre Batı’da ekonomik ve toplumsal gelişmenin başlıca dinamiklerinden birisi devletin birey üzerindeki baskısının kalkmasıdır. Devletin birey üzerindeki baskısının kalkması ile ekonomi kendi kuralları ile işlemiş ve Batı gelişme kaydetmiştir.

1930’larda en yoğun şekliyle ekonomide egemen olan devletçiliğe dair en somut tanımlardan biri kuşkusuz Atatürk’e aittir. “Türkiye’nin tatbik ettiği Devletçilik sistemi on dokuzuncu asırdan beri sosyalizm nazariyecilerinin ileri sürdükleri fikirlerden alınarak tercüme edilmiş bir sistem değildir. Bu, Türkiye’nin ihtiyaçlarından doğmuş, Türkiye’ye has bir sistemdir. Devletçiliğin bizce manası şudur: Fertlerin hususî teşebbüslerini ve faaliyetlerini esas tutmak, fakat büyük bir milletin bütün ihtiyaçlarını ve birçok işlerin yapılmadığını göz önünde tutarak, memleket iktisadiyatını Devleti eline almak. Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Türk vatanında asırlardan beri ferdî ve hususî teşebbüslerle yapılamamış olan şeyleri bir an evvel yapmak istedi ve görüldüğü gibi, kısa bir zamanda yapmağa muvaffak oldu. Bizim takip ettiğimiz bu yol, görüldüğü gibi, liberalizmden başka bir sistemdir.” diyen Atatürk’ün bu tanımına karşın devletçilik Türkiye’ye mahsus bir iktisadi politika değildir.

Birinci Beş Yıllık Sanayi Planı

1934’de uygulamaya konan Birinci Beş Yıllık Sanayi Planı’nın (BBYSP) ana hedef ve stratejisi, ülkenin yerüstü kaynaklarını değerlendirerek ithalata konu olan özellikle şeker, dokuma ve kâğıt başta olmak üzere temel gereksinim maddelerini yurt içinde üretme; yerel veya bölgesel tarımsal üretime ve doğal kaynaklara dayanan sınai üretim birimleri kurma; kurulacak sanayi tesislerinin, kuruluş yerlerinin hammadde ve işgücü kaynaklarına yakın olmasıdır.

Çok Partili Sistem

İkinci Dünya Savaşı Ertesi Devletçiliğin Tasfiyesi

Türkiye ikinci Dünya Savaşı’nın dışında kalmayı başarır. Ancak yüksek savunma giderlerini, 1930’larda başlayan planlı sanayileşme girişimlerini yavaşlatarak karşılamak zorunda kalır. İkinci Dünya Savaşı ertesinde ise Türkiye yönünü açıkça ABD ve Batılı müttefiklerine doğru çevirir. Bu yeni yönelişte, kuzeyden beliren Sovyet tehdidi de etkili olur. Türkiye’nin Batı’ya açılma süreci, beraberinde çok partili siyasal yaşama geçişi getirir. Ülkeyi yöneten tek parti içindeki muhalefet iyice su yüzüne çıkar.

Siyasette başlayan değişim ve liberalleşme ekonomide de gündeme gelir. Sermaye birikiminin yetersizliği, savaş sonrası dönemde savaş nedeniyle aksayan kalkınma sürecini tekrardan başlatmak için yeterli görünmemektedir. Bu durum, Türkiye’nin dış ekonomik desteğe ihtiyacını artırır. Bu doğrultuda Türkiye’de siyasal sistemde devrim niteliğinde gerçekleşen değişimler yanı sıra, ekonomide de Batı ile ilişkileri geliştirmek ve uluslararası ekonomik sistemin üyesi olmak için adımlar atılır.

İkinci Dünya Savaşı’nda Avrupa büyük bir yıkıma uğrar. Savaş sona erdiğinde bu yıkımın yanı sıra Avrupa’yı tehdit eden bir diğer unsur Sovyetler Birliğidir. İkinci Dünya Savaşı’nın müttefikleri ABD ve SSCB, savaş ertesi artık yeniden kurulan dünyanın iki kutbunu oluşturur. ABD bu koşullarda Batı dünyasının alternatifsiz önderi haline gelir ve yıkılan Avrupa’yı yeniden inşa etmek için kolları sıvar. Bu bağlamda yeni bir uluslararası para sisteminin kurulması gündeme gelir.

Dış yardım ve uluslararası ekonomik kurumlar ile ilişki kurma gereksinimi Türkiye’nin önemli ekonomik kararlar almasını beraberinde getirir. Buna göre 7 Eylül 1946’da alınan karar ile Türk parası devalüe edilir. 11 Mart 1947’den itibaren Türkiye hem IMF’nin hem de Uluslararası imar ve Kalkınma Bankası’nın üyesi olur. İkinci Dünya Savaşı sırasında Türkiye’nin 1930’lar boyunca izlediği devletçi iktisadı politikalar ve özellikle planlı sanayileşme girişimleri sermaye yetersizliği nedeniyle aksar. Savaşın sonuna doğru savaş öncesi sanayileşme stratejisinin devam ettirilmesi anlamına gelen Beş Yıllık ivedili Sanayi Planı hazırlanmış olsa da önceki sanayi planlarına göre daha kapsamlı ve daha çok yatırım gücü gerektiren bu planın uygulamaya geçmesi için gereken dış kaynak bulunamaz. Bu gelişmelere karşın ikinci Dünya Savaşı sonrası oluşan yeni ekonomik düzen içinde kendine yer arayan, ABD’nin ve onun nüfuzu altındaki uluslararası kurumlardan ekonomik yardım görmeye başlayan Türkiye, bu çevrelerin telkin ve tavsiye ettiği yeni kalkınma projeleri ile tanışır. Ancak Bütün bunlar Türkiye’de 1930’lardaki iktisadı devletçiliği, daha doğrusu planlı sanayileşme sürecini devam ettirmeye yeterli ne iç ne de dış desteğin olmadığını gösterir. Devletçilik yalnızca uygulama alanında gerçekleştirilme olanağını yitirmemiş, resmî ağızlardan da devletçiliğin tasfiyeye uğradığına yönelik beyanlar duyulur. Bu gelişmelerin tamamı İkinci Dünya Savaşı ertesi yeniden kurulan dünyada Türkiye açısından da yeni bir dönemin habercisi olur. Artık Türkiye sınırları dışındaki dünyanın etkisi ve rolünü eskisinden daha çok hesaba katarak adımlarını atmaya başlar. Artık devletçilik yeniden tartışma konusudur.

1948 Türkiye İktisat Kongresi

İkinci Dünya Savaşı ertesi değişen ülke ve dünya koşullarında devletçiliğin tanımı ve niteliği yeni biçimler alır. Nitekim savaş ertesi dönemde devletçiliğin tartışıldığı en önemli zeminlerden birisi 1948 Türkiye İktisat Kongresi’dir. İkinci Kongre, çoğunluğunu ticaret kesiminin oluşturduğu İstanbul’daki iş çevrelerinin girişimiyle 22 Kasım 1948’de İstanbul’da toplanır. Kongrede devletin, bireyin iktisadı özgürlüklerini koruması gerektiği, özel girişimin temel alınması, devletin ekonomide rehber rolü oynaması ve sosyal adaleti sağlaması gerektiği ileri sürülür. Ayrıca devletin yalnızca temel kamu hizmetlerini yerine getirme dışında ekonomide işletmeci olarak bir rol üstlenmemesi istenir. Devlet iktisadi politikaların oluşumunda araştırma, düzenleme ve denetleme alanlarında varlığını göstermelidir. Yine kongrede devletin tarımsal ve sınai üretim işlerinden elini, eteğini çekmesi gerektiği iddia edilir.

Devletçiliğin DP Liberalizmine Evrimi

14 Mayıs 1950’de gerçekleşen genel seçimlerde DP büyük bir oy çokluğu ile iktidara gelir. DP, CHP’nin içinden doğar. DP’nin kurucularından Celal Bayar 1932-1937 yılları arasında İktisat Vekili ve 1937-1939 yılları arasında ise Başbakan sıfatı ile bu dönemde egemen olan devletçi politikaları belirleyen ve uygulayan kadronun başında bulunur.

DP liberalizminde devlet önemli bir yere sahiptir. Özel sektörün elinin uzanamadığı yere devlet el atmalıdır. Ayrıca özel sektörün altından kalkabileceği alanlardaki devlet işletmelerinin, özel sektöre devri ve devlet işletmeciliğinin özel girişimlere engel olmayacak biçimde ve eşit koşullarda rekabetinin sağlanması DP liberalizminin sınırlarını çizer.

1950’lerde izlenen ekonomik politikaların, önceki dönemle karşılaştırıldığında oluşumunda belirleyici olan unsurlardan biri yabancı sermayedir. Türkiye’de 1930’larda izlenen iktisadi devletçilik ve planlı sanayileşme politikalarında yabancı sermayenin payı ve belirleyicilik rolü yok denecek kadar azdır.

1950’lerin başlarında yaşanan “Kore Konjonktürü”, içerde iyi giden mevsim koşullarına bağlı tarımsal üretimdeki artış gibi iç ve dış bütün olumlu koşulların 1954’e gelindiğinde etkileri ortadan kalkar. Türkiye ekonomisi bir tıkanma sürecine girer.

1950’lerin ikinci yarısında uygulanan ithal ikameci sanayileşme politikası ile 1930’larda uygulanan devletçi sanayileşme politikası karşılaştırıldığında aralarında temel farklar hemen göze çarpar. İthal ikameci sanayileşme politikasının en önemli özelliklerinden biri özel sektörün sanayi içindeki ağırlığının artmaya başlamasıdır. Yine bu dönemde kamu yatırımları ve devlet işletmeciliğinin olanakları özel sermaye birikimi lehine kullanılır. İlk bakışta devletçi modele benzemekle birlikte ithal ikameci modelde devlet kesiminin özel sektöre desteğinin ön plana çıkmasıyla ondan ayrılan yeni bir “karma ekonomi” modeli ortaya çıkar.

Devlet üretimin gerilememesi, işsizliğin ortadan kalkması ve talep azlığını sona erdirmek için yatırımlar gerçekleştirmelidir. Sadun Aren, Sabri Ülgener ve Osman Okyar gibi akademisyen iktisatçılar Keynesyen düşüncenin Türkiye’de tanınmasında rol oynarlar.

Planlama Dönemi

DP Liberalizminin Sonuçları, DPT’nin Kuruluşu ve Planlamanın Yeniden Yükselişi

Türkiye ekonomisi 1950-1953 döneminde hızlı bir büyüme gösterir. 1954’de ise tarımda hasatın kötü olması ve daraltıcı politikaların sonucu olarak ekonomi %3 küçülür.

Fiyat artışlarına rağmen Türk Lirası’nın (TL) yabancı paralar karşısında değerinin aynı kalması bir yandan ihracatı zorlaştırırken diğer yandan ithalatı cazip hale getirir. Bu da dış ticaret açığının büyümesine neden olur. Ekonomide yaşanan dalgalanma döviz kurlarında ayarlama yapmayı zorunlu kılar. 1958 İstikrar Tedbirleri olarak bilinen tedbirler alınır. 1958 tedbirleri, ekonomide alarm zillerinin çalması anlamına gelir. Darbeyle kesintiye uğrayacak iktidarının son birkaç yılını yaşadığından habersiz olan DP hükümeti bu bağlamda ekonomide yeni arayışlara yönelir. Bu arayışlar içinde planlama gündeme gelir.

Sanayi ile sınırlı planlama Türkiye’nin 1940’ların sonlarından beri kenara bıraktığı bir kavramken daha geniş kapsamlı bir kavram olarak planlama 1950’lerin sonuna doğru gündeme gelir. Ülke için ekonomik planlamayı üstlenecek bir kuruma ilişkin öneriler 1960’tan önceki OECD raporlarında da yer alır. Planlamanın bir anlamda beyni olan Devlet Planlama Teşkilatı’nın (DPT) kuruluşu, 27 Mayıs 1960’ta DP hükümetini devirerek yönetime gelen Millî Birlik Komitesi’nce gerçekleştirilir. 30 Eylül 1960’ta DPT’nin kuruluşuna ilişkin 91 sayılı kanun kabul edilir.

Birinci Beş Yıllık Kalkınma Planı

1963-1967 yıllarını kapsayan BBYKP’nın bir bunalım döneminin ardından gelmesi nedeni ile temelde kararlı ve dengeli bir gelişme yaklaşımı benimsenir. Tarım ve sanayi sektörlerinin dengeli gelişmesi yaklaşımı terk edilerek sanayi sektörünün ekonominin sürükleyici sektörü olması öngörülür. İstikrarın önemli şartlarını da mali istikrar ve dış ödemeler dengesi oluşturmaktadır. Yatırımların finansmanında enflasyondan yararlanılmaması, para kıymetinin ve fiyat istikrarının sağlanması benimsenen plan ilkeleri arasındadır.

İhraç sanayinin geliştirilmesi ve ihracat gelirlerinin artırılması da plan hedefleri arasında yer alır. Planın öncelik tanıdığı bir diğer sektör yatırım malları üretimidir. Plan, adil gelir dağılımı yanında vergi reformu, kamu iktisadi teşebbüslerinin yeniden örgütlenmesi, kamu kuruluşlarının idari yapılarının iyileştirilmesi, kalkınma bankacılığının kurulması, sermaye piyasasının yeniden örgütlenmesi, kooperatifçiliğin geliştirilmesi ve iç pazarın yeniden örgütlenmesi gibi konuları da kapsar.

Toplumsal Muhalefetin Yükselişi TİP ve Yön Hareketi

1960’ların Türkiye’sinde ekonomi tartışmalarının merkezinde yine devlet ve devletçilik yer alır. Ancak bu tartışmalar 1960 öncesinin Türkiye’sindekinden farklı ve yeni bazı aktörlerin de katılımı ile gerçekleşir. Bu yeni aktörlerin başında özellikle iki oluşum dikkat çeker. Bunlardan biri Türkiye İşçi Partisi, diğeri ise Yön hareketidir.

Neoliberalizmin Yükselişi

Keynes’ten Friedman Çizgisine Geçiş

Türkiye’de 1960’larda izlenen iktisat politikalarının işlerliği, 1970’lerin başında patlak veren kriz ile sorgulanmaya başlar. OECD Türkiye’ye Yardım Konsorsiyumu ve uluslararası mali kuruluşlar Türkiye’ye devalüasyon yapması önerisinde bulunurlar. Ancak Hükümet devalüasyon yerine gümrük resmini artırmak, ihracata vergi iadesi ve prim vermek uygulamasını tercih eder. 10 Ağustos 1970’e gelindiğinde ise Türkiye kaçınılmaz olarak devalüasyona başvurur. Devalüasyonun başlıca nedeni, ihracatın plan ve programlarda gösterilen hedeflerin altında gerçekleşmesidir. Devalüasyona karşın ihracatta umulan artış sağlanamaz. 1973 yılından itibaren devalüasyonun ihracat üzerindeki olumlu etkisi, iç fiyatlardaki hızlı artış nedeniyle ortadan akmaya başlar.

1970’lerin ortasında yaşanan petrol krizi, azgelişmiş ülkeler üzerinde iki olumsuz etki yapar. Biri ham petrole ödenen bedelin yükselmesi, diğeri sanayileşmiş ülkelerin kendi açıklarını kapatma çabası içinde ihraç mallarının fiyatlarını yükseltmeleridir. Bu nedenlerden dolayı azgelişmiş ülkeler hem petrol giderlerini karşılamak için hem de sanayileşmiş ülkelerden ihraç etmek zorunda oldukları malların fiyat artışlarını da karşılamaya yönelik olarak borçlanmaya hız verirler.

Adı ile anılan akımın öncüsü Milton Friedman etkin bir para politikasının uygulanmasını öngörür. Adam Smitih’in öğretisini izleyen Friedman liberaldir. Devletin ekonomiye kesinlikle müdahale etmemesini savunur. Ona göre piyasanın kendiliğinden işleyen dinamikleri üretim, istihdam ve bölüşüm gibi temel ekonomik sorunları ortadan kaldırır. Ekonomik istikrarsızlığın temel kaynağı piyasaya dışarıdan yapılan müdahalelerdir. Bu sorunun çözümü yine etkin para politikası izlemekle çözülebilir. Friedman’a göre devletin yegâne görevi dolaşımdaki para miktarını sınırlamak için mücadele etmektir.

24 Ocak Liberalizmi ve Sonuçları

Türkiye’nin dış ödemeleri 1977’den sonra büyük ölçüde durur. Ancak, zaruri ilaç hammaddesi, gübre ve petrol için döviz ayrılabilir hale gelinir. Ödeme güçlüğü karşısında IMF ile masaya oturulur. 1978’de ilk anlaşma yapılır. 1979 seçimlerinden sonra kurulan hükümet ise IMF ile anlaşarak 24 Ocak Kararları’nı uygulamaya koyar. 1980 sonrası Türkiye ekonomisine damgasını vuran 24 Ocak Kararları ile ithalatın serbestleştirilmesi; TL’nin aşırı değerlendirilmesine son veren gerçekçi kur uygulamasına geçilmesi; ihracatın, yabancı sermayenin özendirilmesi; ihracata sigorta ve finansman ile kurumsal destek sağlanması; kademeli olarak sübvansiyonların azaltılması ve fiyat denetimlerinin kaldırılması öngörülür.

24 Ocak Kararları’nı izleyen aylarda yeni ekonomik kararlar alınır. 1 Temmuz 1980’de faiz hadleri serbest bırakılır. 1 Mayıs 1981’de döviz kurunun her gün Merkez Bankası’nca açıklandığı günlük kur sistemine geçilir. 12 Eylül 1980’den kısa bir süre sonra ekonomi masaya yatırılır. 2 Kasım 1981’de İzmir’de İkinci Türkiye İktisat Kongresi toplanır. 1982’de Türkiye banker kriziyle sarsılır.

ANAP iktidara geldikten kısa bir süre sonra yeni ekonomik kararlar alınır. Bu kararlara göre ithalat rejiminde yapılan değişiklikler ile ithal malları, ithali yasak mallar, ithali serbest mallar ve ithali izne bağlı mallar olmak üzere üç türe ayrılır. Döviz işlemleri büyük ölçüde serbestleştirilir. 6 Ocak 1984’te döviz alım-satımı serbest bırakılır. Diğer yandan mali sistemde Katma Değer Vergisi uygulaması ve ihdas edilen çeşitli fonlar gibi yeni kurum ve uygulamalar gündeme gelir. Bunların yanında haberleşme, ulaşım, Türkiye’nin elektrifikasyonu ve sulama alanlarında önemli yatırımlar gerçekleştirilir. Otoyollar, barajlar, telefon ve diğer iletişim araç ve yöntemlerinin modernizasyonu ve yaygınlaştırılması tartışılır. Bir yandan KOBİ’ler diğer yandan turizm gibi alanlarda yatırımlar yapılır. Türkiye bu dönemde yabancı sermaye için cazip bir ülke görünümü kazanmaya başlar.

Derviş Programı ve Sonrası

3 Kasım 2002’de gerçekleşen genel seçimin sonucunda yeni kurulmuş olan AKP, tek başına hükümet kurarak Türkiye’yi yönetmeye başlar. Bu iktidar Kemal Derviş’in şahsında temsil edilen iktisat politikalarını tereddütsüz sürdüreceğini kamuoyuna duyurur. Başka bir deyişle Derviş gider ancak yönettiği istikrar paketinin uygulanması yeni iktidar döneminde de sürer. Derviş’in programı enflasyonun düşmesi yönünde beklentileri karşılar.

Olumlu gelişmelerin yanı sıra dış borç yükü ve bölüşümde yaşanan olumsuz tablo göz ardı edilemez bir hal alır. Sermaye hareketlerinin serbestleştirildiği 1989’da Türkiye’nin dış borç yükü, dış borç stoku ve cari açığı artar. Borç stokunu döndürme sorunu yaşayan hükümetler uluslararası kuruluşların ve sermaye kesimlerinin beklentileri doğrultusunda politikalar üretirler. Bu politikaların şekillenmesinde IMF ve DB’nda üretilen öneriler de etkili olur. Bu politikaların bir sonucu olarak artan işsizlik, gelir dağılımındaki adaletsizlikle birlikte yoksulluk yaygınlaşır. Hükümetler ise mali ve siyasi destek kaygıları ile uluslararası finansörlerin istekleri doğrultusunda sosyal güvenlik sisteminden ülkenin hemen nakde dönüşebilecek birçok iktisadi girişim ve taşınmazını satmaya uzanan çeşitli çarelere başvururlar. Bu tablo yoksulluk sınırında yaşayan 20 milyon ve açlık sınırında yaşayan 1 milyon yurttaş yaratır. Bütün bunlar Türkiye’de izlenen iktisat politikalarının ideolojik arka planı yani neoliberalizmin bir sonucu olarak yaşanmaktadır.

0
mutlu
Mutlu
0
_zg_n
Üzgün
0
sinirli
Sinirli
0
_a_rm_
Şaşırmış
0
vir_sl_
Virüslü

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Giriş Yap

Giriş Yap

AÖF Ders Notları ve Açıköğretim Sistemi ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!