Türk Dış Politikası 2 Dersi 8. Ünite Özet

Açıköğretim ders notları öğrenciler tarafından ders çalışma esnasında hazırlanmakta olup diğer ders çalışacak öğrenciler için paylaşılmaktadır. Sizlerde hazırladığınız ders notlarını paylaşmak istiyorsanız bizlere iletebilirsiniz.

Açıköğretim derslerinden Türk Dış Politikası 2 Dersi 8. Ünite Özet için hazırlanan  ders çalışma dokümanına (ders özeti / sorularla öğrenelim) aşağıdan erişebilirsiniz. AÖF Ders Notları ile sınavlara çok daha etkili bir şekilde çalışabilirsiniz. Sınavlarınızda başarılar dileriz.

Genel Değerlendirme: Soğuk Savaş Sonrası Türk Dış Politikasının Temel Özellikleri

Türk Dış Politikasında Değişim ve Süreklilik

Kuruluşundan bu yana, “yurtta barış, dünyada barış” ilkesi ve “muasır medeniyet seviyesine ulaşmak” hedefi ile şekillenen Türk dış politikası bu felsefeyi benimsediği söylenebilir. Türk dış politikasını Soğuk Savaş sonrasında da belirgin biçimde etkilenmiştir. Son derece dinamik ve çok aktörlü bir yapı içinde dış politikayı oluşturan geliştirmelerin daha objektif değerlendirilebilmesi için makul bir süreye ihtiyaç vardır. Aksi hâlde güncel gelişme ve tartışmaların içinde büyük resmi görmek ve analiz yapmak zorlaşabilir. Bunların başında da yakın dönemin dış politika alanının her geçen gün daha fazla bir “iç politika” alanına dönüşmesi gelmektedir. Bir başka önemli husus ise süreçlerin çok daha hızlı yaşanıyor olmasıdır. Bir başka önemli ilave faktör de her geçen gün dış politikanın aktörlerinin çeşitlenmesi, bu özellikler, yani iç politikanın dış politika ile iç içeliğinin artması, ulusalbölgesel-küresel gelişmelerin birbirinden yoğun olarak etkilenmesi, aktörlerin çeşitlenmesi ile gelişmelerin olağanüstü bir hızla gerçekleşiyor olması dış politikanın değerlendirilmesini de zorlaştırılmaktadır. Bir ülkenin konumu, büyüklüğü, iddiası ve etki alanı ile dış politika faaliyetleri arasında büyük bir bağlantı bulunmaktadır. Soğuk Savaş döneminin Batı dünyasını Doğu Blokundan koruyacak “cephe” ya da “tampon” ülke olan Türkiye, 1989’da Soğuk Savaş’ın sembolü olan Berlin Duvarı yıkılıp, ardından bütün dünyada büyük bir dönüşüm yaşanırken, kendi kimliğini ve pozisyonunu yeniden keşfetme çabası içinde olmuştur. Türkiye’nin Soğuk Savaş sonrasında yaşadığı iç ve dış politik kimlik arayışı neredeyse dünyanın tamamının birlikte yaşadığı bir sorun olmuştur. 1945-1990 arasında en büyük tehdidi kuzeyinden bekleyen Türkiye için Rusya, günümüzde Almanya kadar önemli bir ticari ve hatta siyasi partneri olmuştur. Bütün fırsatlara ve potansiyele rağmen Türkiye’nin Soğuk Savaş sonrasındaki dış politika ilkeleri içinde barışçı politikasını devam etmiştir. Türkiye’nin dış politikasının önemli bir başka özelliği de dış politikasının mümkün olduğunca geniş bir alana yayılması ve çeşitlendirilmesi çabası olmuştur. 1983’ten beri dış politikasını ekonomik ilişkilerdeki liberalleşmeye paralel bir biçimde açmaya çalışan Turgut Özal liderliğindeki ANAP, büyük dönüşüm döneminde de iktidardaydı. Partinin kurucusu Özal ise cumhurbaşkanı olmuş ancak 1983’den sonra şekillendirdiği “iddialı” dış politikasını cumhurbaşkanlığı makamında da yürütmeye çalışmıştır. 2002’de AK Partinin iktidara gelmesi ile temel politika, yani AB hedefi neredeyse hiç değişmedi, sadece güçlendi. 2002-2005 arasında olağanüstü bir tempo ile reform süreci devam ettirildi. AK Partinin hem kendi üzerinde oluşan iç ve dış şüpheleri ortadan kaldırmak hem de Türkiye’yi AB süreci üzerinden demokratikleştirmek düşüncesiyle AB politikaları Türk dış politikasının en önemli alanı hâline geldi ve ciddi bir ivme kazanmıştır.

Türk Dış Politikasının Süreklilik Unsurları

Temel çerçevesi “yurtta barış dünyada barış” ile tanımlanan Türk dış politikasının tarihsel süreçte süreklilik gösterdiği unsurlar da bu çerçevede tanımlanmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti’nin tanınma belgesi olarak kabul edilen Lozan Anlaşması’nın statüsü, Türk dış politikası açısından her zaman belirleyici faktörlerden biri olmuştur. “Lozan Statükosu” olarak da bilinen bu faktör, Türkiye’nin toprak bütünlüğünü ve başka topraklarla ilgilenmeme prensibini belirleyen temel durumdur. Türkiye, Lozan’da statüsü tam belirlenmemiştir. Türk dış politikasında “güvenlik” endişeleri, bulunduğu coğrafyadan kaynaklı nedenlerle son derece önemsenen ve sürekliliği olan bir başka unsur olmuştur. Türk dış politikasının bazı dönemler haricinde genel olarak tarafsız ve statükocu kalmaya özen göstermiştir müdahil olma gereği duyduğu sorunlara NATO ya da BM gibi uluslararası kurumları ve uluslararası kamuoyunu harekete geçirerek müdahil olmaya çalışmıştır.

1990-1993 Dönemi Türk Dış Politikasında Yeni Oryantasyon Dönemi

Soğuk Savaş’ın sona ermesinin ardından ortaya çıkan yeni uluslararası sistem Türkiye’nin fırsatlar ve risklerle dolu yeni bir dış politika alanına açılmasına neden olmuştur. 1991 sonrasında Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle, blokların ortadan kalkması, bölgesel sorunların ortaya çıkmasıyla uluslararası sistemin yeniden değişmesiyle Türk dış politikası o döneme değin hiç olmadığı kadar çeşitlenmiştir. Türkiye, bölgesindeki büyük dönüşüme ayak uydurmaya çalışırken bir yandan da Avrupa ile ilişkilerinin sürmesi konusunu garanti altına almaya çalışmıştır. 1991 sonrası Türkiye’nin Avrupa diplomasisi AT (AB)’ye katılma yönünde devam etmiştir. 1991 sonrası Türkiye’nin Orta Doğu’da oynadığı rol, büyük güvenlik kaygılarını beraberinde getirmiştir. İran, Irak ve Suriye gibi ülkelerdeki gelişmelerin Türkiye tarafından tehlikeli görülmesi bu bölgeye yönelik ABD iş birliğine ve savunma giderlerinin arttırılmasına olan ihtiyacı arttırmıştır. Bu konuda PKK terörü önemli bir rol oynamıştır. Türkiye, 1990’lı yıllarda Yunanistan’la gerilimler yaşamaya devam etse de bu durum, özellikle bir sıcak temas ihtimali bakımından, giderek azalmıştır. Kıbrıs sorununda da çeşitli diplomatik gelişmeler yaşansa da soruna ilişkin geçerli ve sürekli bir çözüm henüz elde edilememiştir. 1990-1993 arasındaki dönem Türk dış politikasına yön veren Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın etkili olduğu dönemdir. Türkiye’nin ABD ile yakın iş birliği içinde bölgede etkili olma çabası, ABD’nin Irak’ta Saddam’ın yönetimde kalmasına izin verilmesi, Orta Asya ve Kafkaslar ‘da Rusya ile iş birliğini öncelikleri arasına alması Türkiye’nin dış politika araçlarının yeterince güçlü olmamasından dolayı zora girmiştir.

1993 Sonrasında “Yeniden Avrupa” Politikalarında yoğunlaşma, Beklentiler, Krizler, Çatışmalar

Türkiye 1990-1993 arasında bölgesel güç olma heyecanı ve çabaları ile geçen üç yılın ardından Türk dış politikası Avrupa politikalarına da yeniden yoğun ilgi göstermeye başlamıştır. Turgut Özal’ın ölmesi ile siyasi liderliğin değişmesi, bölgede arzu edilen sonuçlara ulaşılamaması hem de AB’nin yeni bir cazibe merkezi olarak hızla Türkiye ‘siz bir biçimde yeniden yapılanma yolunda ilerlemesi etkili olmuştur. 1990-1993 arasında her iki tarafın da birbiriyle ilgisi sınırlı, mesafeli kalmışken 1993 sonrasında Türkiye aniden AB’nin önemli konu başlıklarından birisi haline gelmiştir. Türkiye’nin motivasyonu, AB entegrasyon sürecinden dışlanmamak, modernleşme-Batılılaşma hamlesine AB yoluyla devam etmek ve özellikle Yunanistan karşısında çıkarlarını koruyacak bir statüye sahip olmaktır. Türkiye’nin üyelik görüşmelerine başlamasını uygun bulmayan Komisyon görüşünün en önemli gerekçelerinden birisi, 1981’de Yunanistan, 1986’da ise İspanya ve Portekiz ile genişleyen AT’nin bunu henüz hazmedemediği, AT’nin şimdiki asıl önceliğinin genişleme değil “derinleşme” olduğudur. Türkiye 1993 sonrasında Gümrük Birliği aracılığı ile AB konusunda ciddi bir yönelim içine girse de 1993 Kopenhag Kriterleri’nin ilan edilmesi ile 1959’dan beri AET/AT/AB ile var olan ilişkilerinin kendisine hiçbir avantaj sağlayamayacağı bir durumda kalmıştır. AB içinde özellikle muhafazakâr politikacıların liderliğini yaptığı yeni egemen görüş, AB’nin bir medeniyet projesi olduğu ve bu medeniyetin de Türkiye’yi kapsamadığı şeklindeydi. Türkiye 1947’de Avrupa Konseyi kurucu üyesi olmasına, 1952’de NATO üyesi, 1959’da AET’ye başvuruda bulunma hakkına sahip bir “Avrupa ülkesi” ve daha 1989’daki AT Komisyonu görüşünde de üye olma hakkı tescil edilen bir Avrupalı devlet olarak tanımlamasına rağmen, “Avrupalılığı” tartışmaya açılmıştır. Türkiye, AB politikasını Gümrük Birliği üzerinden gerçekleştirmeye karar vermiş, üye olmaksızın Gümrük Birliği oluşturmanın risklerine rağmen, bunu AB üyeliği için geriye döndürülmesi mümkün olmayacak bir atak olarak planlamıştı. AET ile 1970’de imzalanan ve 1973’te yürürlüğe giren Katma Protokol’e göre Türkiye ile AET arasında 22 yıllık bir sürede Gümrük Birliği oluşturulması öngörülmüş ve bu aşamalı bir biçimde uygulanmaya başlanmıştı. 31 Aralık 1995’te gerçekleşen Türkiye ile AB arasındaki Gümrük Birliği anlaşması 1993-1996 dönemi Türk dış politikasının en önemli gündem maddelerinin başında gelmektedir. Türkiye’nin 1993-1996 yıllarında dış politikasında önemli ilgi alanlarından birisini de Balkanlar oluşturmuştur. 1993-1996 döneminde Türk-Yunan ilişkileri ise en gerilimli dönemlerinden birini yaşamıştır. Bunda Kıbrıs ve Ege’deki anlaşmazlık Türkiye’nin Yunanistan’ı terör örgütü PKK’ye destek vermekle suçlaması da önemli rol oynamıştır. 1993-1996 yılları arasında Türkiye’nin Orta Doğu politikası daha çok bölücü terörle ilişkili olarak gelişmiştir.

Türkiye-AB İlişkilerinde Yeni Dönem ve Türk Dış Politikasının Öncelikleri: 1997-1999

Soğuk Savaş sonrasında AB politikasının en önemli ve karmaşık dönemi 1997-1999 yılları olduğu söylenebilir. 90’lı yılların başlarında AB içinde egemen olan “Türkiye ‘siz bir AB” projeksiyonu 1997’de önce AB Komisyonu’nun AB’nin geleceğini, özellikle de genişleme stratejisini ele aldığı “Gündem (Agenda) 2000” Raporu, ardından da Aralık 1997’de Lüksemburg’da yapılan AB Konseyi Zirvesi’ne yansımıştır. Hem rapor hem de kararlarda Türkiye’nin açık bir biçimde genişleme sürecinin dışında tutulduğu ortaya çıkmıştır. Türkiye’nin bu yıllarda içinde bulunduğu iç politik krizin de etkisi ile AB’ye baskı yapmak da çok mümkün olamamıştır. Lüksemburg Zirvesi’nde Türkiye beklediğini alamayınca AB ile siyasi diyaloğu kestiğini açıklamış ve kendisine eşit koşullarda adaylık statüsü verilinceye kadar başta Kıbrıs ve Yunanistan konuları olmak üzere siyasi konularda AB’yi taraf kabul etmeyeceğini beyan etmiştir. ABD’nin oluşturduğu baskı ile Türkiye’ye AB yolu Aralık 1999’da Helsinki Zirvesi’nde açılmış ve Türkiye iki yıl aradan sonra -aslında bu iki yılda AB bakımından Türkiye’yi aday ilan etmek için neredeyse hiçbir olumlu gelişme olmamasına rağmen- aday ülke olarak ilan edilmiştir. Türkiye, Helsinki Zirve kararları konusunda – özellikle Yunanistan ile ilişkiler ve Kıbrıs konularındabazı tereddütler yaşasa da adaylığı memnuniyetle karşılamıştır. AB ile Türkiye arasında başlayan yeni dönem, 2000’de AB’nin Katılım Ortaklığı Belgesi’ni, 2001’de ise Türkiye’nin Ulusal Programı hazırlayıp ilan etmesi ile önemli bir aşamaya gelmiştir. 3 Ekim 2005’te üyelik müzakerelerine başlanıncaya kadar geçen süre ise Türkiye tarihinin görmediği yoğunluk ve kapsamda büyük bir dönüşüm ve reform dönemi olmuştur.

2002 Sonrası Türk Dış Politikasında Değişim Tartışmaları

AK Partinin Kasım 2002’de tek başına iktidara gelmesi ile Türk dış politikasının genel yapısı, işleyişi ve ilkeleri bakımından önemli bir değişim dönemini olmuştur. AK Parti iktidara geldiğinde iki önemli dış politika konusu ile baş başa kalmıştı: Bunlardan birincisi 11 Eylül sonrası dönemde ABD’nin yeni dış ve güvenlik politikasının yakın bölgede ortaya çıkardığı gerilimdi. AK Partinin ikinci önemli konusu ise AB politikalarıydı. Aralık 1999’da adaylık statüsü alan Türkiye’nin üyelik müzakerelerine başlaması için ciddi bir reform dönemi başlamıştır. AK Partinin ilk önemli dış politika icraatı, AB üyeliğinin AK Parti tarafından temel hedef olarak belirlendiğine dair açıklamalar ve yoğun diplomatik temaslar olmuştur. AK Parti, Aralık 2002’deki AB Zirvesi’nde Türkiye lehine önemli bir karar çıkarmak için seferber olmuştu. Bu doğrultuda uyguladığı politikalar aslında o döneme kadar uygulanan ‘realist dış politikanın’ liberal bir karakter almasına yol açmış, Türkiye, AB çerçevesinde Kopenhag Kriterleri uyarınca siyasi, ekonomik ve toplumsal reformlar gerçekleştirmeye çalışmıştır.

AK Partinin ilk iktidar yıllarında ‘komşularla sıfır sorun’ politikası bu bağlamda harekete geçirilmiş bir politika olmakla birlikte, bir ölçüye kadar da başarılmıştır.

Bal’a göre ikinci olarak, Türk dış politikasının ‘yüzünü Batı’ya dönme’ ilkesinin yorumu da değişmiştir. Bu kapsamda Batıcılık anlayışı sadece Batı bağlamında anlamını yitirmiş, Türkiye genel olarak AB’ye evet diyen ancak dünyayı Batı’dan ibaret görmeyen bir konuma evrilmiştir. Üçüncüsü, Türk dış politika aktörlerinin zihnindeki Rusya algısı Soğuk Savaş’ın bitiminden bu yana değişmiştir. AK Parti iktidarı boyunca fiili bir şekilde çok yönlü bir dış politika izlenmeye başlanmış, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun etkisi büyük olmuştur. Davutoğlu’nun dışişleri bakanlığına gelmesi Türkiye açısından kısa, orta ve uzun vadeli hedef ve prensiplerin kabul edilmesi ve hayata geçirilmesini sağlamıştır. Bu prensipler şu şekilde özetlenebilir:

  • Ülke içerisinde güvenlik ve demokrasi arasında bir denge kurularak bölgesinde aktif rol oynayan bir Türkiye.
  • Balkanlar, Orta Doğu, Kafkaslar ve Orta Asya gibi bölgelerdeki ülkelerle etkili ilişkiler geliştirmek.
  • AB, ABD ve Rusya gibi küresel aktörler arasında bir denge politikası izleyerek uyum içinde bir dış politika yürütmek.
  • Uluslararası örgütlerin etkin kullanılmasına yönelik bir diplomasi stratejisi benimsemektir.

2007 Sonrasında Stratejik Derinlik ve Çok Yönlü Dış Politika Dönemi

Türk dış politikasında 2002, özellikle de 2007 sonrasında en çok öne çıkan kavramların başında “Stratejik Derinlik” gelmektedir. Ahmet Davutoğlu’na göre; Türkiye, tarihsel, coğrafi ve kültürel olarak bölgesel ve küresel boyutta aslında uluslararası sistemin “merkez” ülkesi konumundadır. Cumhuriyet’in kurulması süreci, ardından 2. Dünya Savaşı, son olarak da Soğuk Savaş kutuplaşmasının belirlediği Türk dış politikası ilkelerinin imkânlarının yeniden değerlendirilmesi gerekmektedir. 2000’li yılların başlarına kadar hakim olan klasik Türk dış politikasının aksine bu dönemde Türkiye, uluslararası olaylarda ve gelişmelerde “bekle-gör” anlayışından vazgeçmiş ve ilgili süreçlere müdahil olmuş, kriz dönemlerinde çözüm odaklı çalışmalar yürütmüştür. “Vizyon odaklılık” olarak ifade edilen bu anlayış ile Türkiye başta bölgesinde oluşan krizlere ve problemlere doğrudan ve etkin müdahale edici politikalar oluşturmaya gayretindedir. Vizyon odaklı olmanın gereği olarak ortaya çıkan bir diğer kavram ise “proaktif diplomasi” kavramıdır. Türk dış politikası, her türlü alternatife açık bir vizyona, stratejik belirleyici kabiliyete, değişimleri zamanında fark edebilen bir taktik esnekliğe sahip olmalıdır. Türkiye, bölgesinde ve uluslararası alanda ağırlığı hissedilen bir ülke konumuna yükselebilecek ve avantajları iyi değerlendirebilecektir. Aksi taktirde büyük güçlerin taktik hedeflerinin edilgen unsuru olan bir bölge ülkesinden öteye geçilemeyecektir. Türk dış politikasının “yurtta barış dünyada barış” ilkesinin geliştirilmiş ve genişletilmiş bu yaklaşım AK Parti dönemi dış politikasının en önemli ilkelerinden birisi hâline gelmiştir. Komşularla sıfır sorun anlayışı altı temel unsur üzerine inşa edilmiştir. Komşularla sıfır sorun anlayışı, bir temel hedef, sağlanmaya çalışılan bir ilke olmakla birlikte, özellikle de uygulamadaki sorunlar nedeniyle AK Parti döneminde Türk dış politikasında en çok eleştiri alan kavramlardandır. Bunun birkaç sebebi vardır. Öncelikle, bir ülkenin bütün komşularıyla sorunsuz olmasının mümkün olmadığı, komşular arasındaki çıkar uyuşmazlıklarının bu politikayı imkânsız kılacağı iddia edilmektedir. Çıkarlar üzerine kurulmuş dış politika ortamında, bir ülke ile kurulacak iyi ilişkiler ve paylaşım bir başka ülkeyi rahatsız edebilir, ilişkilerin kötü bir seyir almasına neden olabilir iddiası da sıklıkla dile getirilmektedir. Stratejik derinlik içinde yer alan ve Türk dış politikasında önem kazanan önemli bir diğer kavram da “aktarım nesnesi” olmanın karşıtlığı olarak tanımlanan ve Türkiye’nin sahip olduğu, jeokültürel, jeoekonomik ve jeopolitik derinlikle uluslararası sistemde, yapıcı ve düzen kurucu bir ülke olma hâlini ifade eden “merkez ülke” kavramıdır. Davutoğlu’nun çerçevesini çizdiği şekliyle aksiyoner bir politika ile kendini düzen kurucu bir aktör olarak gören Türkiye, özellikle 2007-2011 döneminde, Müslüman bir ülke olarak sahip olduğu demokrasi, laiklik unsuları ve üretken güçlü ekonomisi ile Orta Doğu ülkelerine model olarak da gösterilmiştir. Türkiye’nin “model” olma vasfı aslında Türkiye’nin ifade ettiği bir iddia değildir, ancak hem İslam ülkelerinde hem de Batı dünyasında, 1990’ların başında da benzeri yaşanan bir “model ülke” kavramının olduğu açıktır. Gerçekten de Orta Doğu’da 2010’dan itibaren yaşanan, Tunus ile başlayıp Mısır, Libya, Suriye, Bahreyn, Cezayir, Ürdün, Yemen, Moritanya, Suudi Arabistan, Umman, Irak, Lübnan ve Fas’ta devam eden, adına “Arap Baharı” denen gelişmeler çerçevesinde Türkiye’nin model olma konusu sıklıkla gündeme gelmiştir. Halk devrimlerinin yaşandığı ve yönetimlerinin değiştiği ülkelere Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın yaptığı ziyaretlerde Türkiye’deki rejime ve siyasal sisteme ilişkin açıklamaları da model ülke olma noktasındaki anlayışın bir yansıması olarak görülebilir. Türk dış politikasının Soğuk Savaş sonrasındaki önemli bir aktörü de ülke dışında yaşayan Türkiye kökenlilerin varlığıdır. Dünyada yaklaşık 5-6 milyon Türkiye kökenlinin yaşadığı bilinmektedir. Bunların çok önemli bir bölümünün Avrupa’da yaşıyor olması, Türk dış politikasının özellikle Avrupa ayağını yakından ilgilendirmektedir. Türkiye’nin önemli bir “yumuşak güç” (soft-power) unsuru hâline gelen Türkiye kökenliler için oluşturulan “Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı” aynı zamanda Türkiye’nin insanına sahip çıkma ve onları destekleme, onlardan destek alma iddiasının bir ifadesi olarak nitelendirilmektedir. Türkiye’nin dış politikasının temel unsuru olan “barış” politikasının devam ettiğine kuşku yoktur. Barış politikasına ilaveten Türkiye’nin son dönemde üzerinde en çok durduğu ikinci küresel kavram “adalet” olmuştur.

Türk Dış Politikasında Değişim ve Süreklilik

Kuruluşundan bu yana, “yurtta barış, dünyada barış” ilkesi ve “muasır medeniyet seviyesine ulaşmak” hedefi ile şekillenen Türk dış politikası bu felsefeyi benimsediği söylenebilir. Türk dış politikasını Soğuk Savaş sonrasında da belirgin biçimde etkilenmiştir. Son derece dinamik ve çok aktörlü bir yapı içinde dış politikayı oluşturan geliştirmelerin daha objektif değerlendirilebilmesi için makul bir süreye ihtiyaç vardır. Aksi hâlde güncel gelişme ve tartışmaların içinde büyük resmi görmek ve analiz yapmak zorlaşabilir. Bunların başında da yakın dönemin dış politika alanının her geçen gün daha fazla bir “iç politika” alanına dönüşmesi gelmektedir. Bir başka önemli husus ise süreçlerin çok daha hızlı yaşanıyor olmasıdır. Bir başka önemli ilave faktör de her geçen gün dış politikanın aktörlerinin çeşitlenmesi, bu özellikler, yani iç politikanın dış politika ile iç içeliğinin artması, ulusalbölgesel-küresel gelişmelerin birbirinden yoğun olarak etkilenmesi, aktörlerin çeşitlenmesi ile gelişmelerin olağanüstü bir hızla gerçekleşiyor olması dış politikanın değerlendirilmesini de zorlaştırılmaktadır. Bir ülkenin konumu, büyüklüğü, iddiası ve etki alanı ile dış politika faaliyetleri arasında büyük bir bağlantı bulunmaktadır. Soğuk Savaş döneminin Batı dünyasını Doğu Blokundan koruyacak “cephe” ya da “tampon” ülke olan Türkiye, 1989’da Soğuk Savaş’ın sembolü olan Berlin Duvarı yıkılıp, ardından bütün dünyada büyük bir dönüşüm yaşanırken, kendi kimliğini ve pozisyonunu yeniden keşfetme çabası içinde olmuştur. Türkiye’nin Soğuk Savaş sonrasında yaşadığı iç ve dış politik kimlik arayışı neredeyse dünyanın tamamının birlikte yaşadığı bir sorun olmuştur. 1945-1990 arasında en büyük tehdidi kuzeyinden bekleyen Türkiye için Rusya, günümüzde Almanya kadar önemli bir ticari ve hatta siyasi partneri olmuştur. Bütün fırsatlara ve potansiyele rağmen Türkiye’nin Soğuk Savaş sonrasındaki dış politika ilkeleri içinde barışçı politikasını devam etmiştir. Türkiye’nin dış politikasının önemli bir başka özelliği de dış politikasının mümkün olduğunca geniş bir alana yayılması ve çeşitlendirilmesi çabası olmuştur. 1983’ten beri dış politikasını ekonomik ilişkilerdeki liberalleşmeye paralel bir biçimde açmaya çalışan Turgut Özal liderliğindeki ANAP, büyük dönüşüm döneminde de iktidardaydı. Partinin kurucusu Özal ise cumhurbaşkanı olmuş ancak 1983’den sonra şekillendirdiği “iddialı” dış politikasını cumhurbaşkanlığı makamında da yürütmeye çalışmıştır. 2002’de AK Partinin iktidara gelmesi ile temel politika, yani AB hedefi neredeyse hiç değişmedi, sadece güçlendi. 2002-2005 arasında olağanüstü bir tempo ile reform süreci devam ettirildi. AK Partinin hem kendi üzerinde oluşan iç ve dış şüpheleri ortadan kaldırmak hem de Türkiye’yi AB süreci üzerinden demokratikleştirmek düşüncesiyle AB politikaları Türk dış politikasının en önemli alanı hâline geldi ve ciddi bir ivme kazanmıştır.

Türk Dış Politikasının Süreklilik Unsurları

Temel çerçevesi “yurtta barış dünyada barış” ile tanımlanan Türk dış politikasının tarihsel süreçte süreklilik gösterdiği unsurlar da bu çerçevede tanımlanmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti’nin tanınma belgesi olarak kabul edilen Lozan Anlaşması’nın statüsü, Türk dış politikası açısından her zaman belirleyici faktörlerden biri olmuştur. “Lozan Statükosu” olarak da bilinen bu faktör, Türkiye’nin toprak bütünlüğünü ve başka topraklarla ilgilenmeme prensibini belirleyen temel durumdur. Türkiye, Lozan’da statüsü tam belirlenmemiştir. Türk dış politikasında “güvenlik” endişeleri, bulunduğu coğrafyadan kaynaklı nedenlerle son derece önemsenen ve sürekliliği olan bir başka unsur olmuştur. Türk dış politikasının bazı dönemler haricinde genel olarak tarafsız ve statükocu kalmaya özen göstermiştir müdahil olma gereği duyduğu sorunlara NATO ya da BM gibi uluslararası kurumları ve uluslararası kamuoyunu harekete geçirerek müdahil olmaya çalışmıştır.

1990-1993 Dönemi Türk Dış Politikasında Yeni Oryantasyon Dönemi

Soğuk Savaş’ın sona ermesinin ardından ortaya çıkan yeni uluslararası sistem Türkiye’nin fırsatlar ve risklerle dolu yeni bir dış politika alanına açılmasına neden olmuştur. 1991 sonrasında Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle, blokların ortadan kalkması, bölgesel sorunların ortaya çıkmasıyla uluslararası sistemin yeniden değişmesiyle Türk dış politikası o döneme değin hiç olmadığı kadar çeşitlenmiştir. Türkiye, bölgesindeki büyük dönüşüme ayak uydurmaya çalışırken bir yandan da Avrupa ile ilişkilerinin sürmesi konusunu garanti altına almaya çalışmıştır. 1991 sonrası Türkiye’nin Avrupa diplomasisi AT (AB)’ye katılma yönünde devam etmiştir. 1991 sonrası Türkiye’nin Orta Doğu’da oynadığı rol, büyük güvenlik kaygılarını beraberinde getirmiştir. İran, Irak ve Suriye gibi ülkelerdeki gelişmelerin Türkiye tarafından tehlikeli görülmesi bu bölgeye yönelik ABD iş birliğine ve savunma giderlerinin arttırılmasına olan ihtiyacı arttırmıştır. Bu konuda PKK terörü önemli bir rol oynamıştır. Türkiye, 1990’lı yıllarda Yunanistan’la gerilimler yaşamaya devam etse de bu durum, özellikle bir sıcak temas ihtimali bakımından, giderek azalmıştır. Kıbrıs sorununda da çeşitli diplomatik gelişmeler yaşansa da soruna ilişkin geçerli ve sürekli bir çözüm henüz elde edilememiştir. 1990-1993 arasındaki dönem Türk dış politikasına yön veren Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın etkili olduğu dönemdir. Türkiye’nin ABD ile yakın iş birliği içinde bölgede etkili olma çabası, ABD’nin Irak’ta Saddam’ın yönetimde kalmasına izin verilmesi, Orta Asya ve Kafkaslar ‘da Rusya ile iş birliğini öncelikleri arasına alması Türkiye’nin dış politika araçlarının yeterince güçlü olmamasından dolayı zora girmiştir.

1993 Sonrasında “Yeniden Avrupa” Politikalarında yoğunlaşma, Beklentiler, Krizler, Çatışmalar

Türkiye 1990-1993 arasında bölgesel güç olma heyecanı ve çabaları ile geçen üç yılın ardından Türk dış politikası Avrupa politikalarına da yeniden yoğun ilgi göstermeye başlamıştır. Turgut Özal’ın ölmesi ile siyasi liderliğin değişmesi, bölgede arzu edilen sonuçlara ulaşılamaması hem de AB’nin yeni bir cazibe merkezi olarak hızla Türkiye ‘siz bir biçimde yeniden yapılanma yolunda ilerlemesi etkili olmuştur. 1990-1993 arasında her iki tarafın da birbiriyle ilgisi sınırlı, mesafeli kalmışken 1993 sonrasında Türkiye aniden AB’nin önemli konu başlıklarından birisi haline gelmiştir. Türkiye’nin motivasyonu, AB entegrasyon sürecinden dışlanmamak, modernleşme-Batılılaşma hamlesine AB yoluyla devam etmek ve özellikle Yunanistan karşısında çıkarlarını koruyacak bir statüye sahip olmaktır. Türkiye’nin üyelik görüşmelerine başlamasını uygun bulmayan Komisyon görüşünün en önemli gerekçelerinden birisi, 1981’de Yunanistan, 1986’da ise İspanya ve Portekiz ile genişleyen AT’nin bunu henüz hazmedemediği, AT’nin şimdiki asıl önceliğinin genişleme değil “derinleşme” olduğudur. Türkiye 1993 sonrasında Gümrük Birliği aracılığı ile AB konusunda ciddi bir yönelim içine girse de 1993 Kopenhag Kriterleri’nin ilan edilmesi ile 1959’dan beri AET/AT/AB ile var olan ilişkilerinin kendisine hiçbir avantaj sağlayamayacağı bir durumda kalmıştır. AB içinde özellikle muhafazakâr politikacıların liderliğini yaptığı yeni egemen görüş, AB’nin bir medeniyet projesi olduğu ve bu medeniyetin de Türkiye’yi kapsamadığı şeklindeydi. Türkiye 1947’de Avrupa Konseyi kurucu üyesi olmasına, 1952’de NATO üyesi, 1959’da AET’ye başvuruda bulunma hakkına sahip bir “Avrupa ülkesi” ve daha 1989’daki AT Komisyonu görüşünde de üye olma hakkı tescil edilen bir Avrupalı devlet olarak tanımlamasına rağmen, “Avrupalılığı” tartışmaya açılmıştır. Türkiye, AB politikasını Gümrük Birliği üzerinden gerçekleştirmeye karar vermiş, üye olmaksızın Gümrük Birliği oluşturmanın risklerine rağmen, bunu AB üyeliği için geriye döndürülmesi mümkün olmayacak bir atak olarak planlamıştı. AET ile 1970’de imzalanan ve 1973’te yürürlüğe giren Katma Protokol’e göre Türkiye ile AET arasında 22 yıllık bir sürede Gümrük Birliği oluşturulması öngörülmüş ve bu aşamalı bir biçimde uygulanmaya başlanmıştı. 31 Aralık 1995’te gerçekleşen Türkiye ile AB arasındaki Gümrük Birliği anlaşması 1993-1996 dönemi Türk dış politikasının en önemli gündem maddelerinin başında gelmektedir. Türkiye’nin 1993-1996 yıllarında dış politikasında önemli ilgi alanlarından birisini de Balkanlar oluşturmuştur. 1993-1996 döneminde Türk-Yunan ilişkileri ise en gerilimli dönemlerinden birini yaşamıştır. Bunda Kıbrıs ve Ege’deki anlaşmazlık Türkiye’nin Yunanistan’ı terör örgütü PKK’ye destek vermekle suçlaması da önemli rol oynamıştır. 1993-1996 yılları arasında Türkiye’nin Orta Doğu politikası daha çok bölücü terörle ilişkili olarak gelişmiştir.

Türkiye-AB İlişkilerinde Yeni Dönem ve Türk Dış Politikasının Öncelikleri: 1997-1999

Soğuk Savaş sonrasında AB politikasının en önemli ve karmaşık dönemi 1997-1999 yılları olduğu söylenebilir. 90’lı yılların başlarında AB içinde egemen olan “Türkiye ‘siz bir AB” projeksiyonu 1997’de önce AB Komisyonu’nun AB’nin geleceğini, özellikle de genişleme stratejisini ele aldığı “Gündem (Agenda) 2000” Raporu, ardından da Aralık 1997’de Lüksemburg’da yapılan AB Konseyi Zirvesi’ne yansımıştır. Hem rapor hem de kararlarda Türkiye’nin açık bir biçimde genişleme sürecinin dışında tutulduğu ortaya çıkmıştır. Türkiye’nin bu yıllarda içinde bulunduğu iç politik krizin de etkisi ile AB’ye baskı yapmak da çok mümkün olamamıştır. Lüksemburg Zirvesi’nde Türkiye beklediğini alamayınca AB ile siyasi diyaloğu kestiğini açıklamış ve kendisine eşit koşullarda adaylık statüsü verilinceye kadar başta Kıbrıs ve Yunanistan konuları olmak üzere siyasi konularda AB’yi taraf kabul etmeyeceğini beyan etmiştir. ABD’nin oluşturduğu baskı ile Türkiye’ye AB yolu Aralık 1999’da Helsinki Zirvesi’nde açılmış ve Türkiye iki yıl aradan sonra -aslında bu iki yılda AB bakımından Türkiye’yi aday ilan etmek için neredeyse hiçbir olumlu gelişme olmamasına rağmen- aday ülke olarak ilan edilmiştir. Türkiye, Helsinki Zirve kararları konusunda – özellikle Yunanistan ile ilişkiler ve Kıbrıs konularındabazı tereddütler yaşasa da adaylığı memnuniyetle karşılamıştır. AB ile Türkiye arasında başlayan yeni dönem, 2000’de AB’nin Katılım Ortaklığı Belgesi’ni, 2001’de ise Türkiye’nin Ulusal Programı hazırlayıp ilan etmesi ile önemli bir aşamaya gelmiştir. 3 Ekim 2005’te üyelik müzakerelerine başlanıncaya kadar geçen süre ise Türkiye tarihinin görmediği yoğunluk ve kapsamda büyük bir dönüşüm ve reform dönemi olmuştur.

2002 Sonrası Türk Dış Politikasında Değişim Tartışmaları

AK Partinin Kasım 2002’de tek başına iktidara gelmesi ile Türk dış politikasının genel yapısı, işleyişi ve ilkeleri bakımından önemli bir değişim dönemini olmuştur. AK Parti iktidara geldiğinde iki önemli dış politika konusu ile baş başa kalmıştı: Bunlardan birincisi 11 Eylül sonrası dönemde ABD’nin yeni dış ve güvenlik politikasının yakın bölgede ortaya çıkardığı gerilimdi. AK Partinin ikinci önemli konusu ise AB politikalarıydı. Aralık 1999’da adaylık statüsü alan Türkiye’nin üyelik müzakerelerine başlaması için ciddi bir reform dönemi başlamıştır. AK Partinin ilk önemli dış politika icraatı, AB üyeliğinin AK Parti tarafından temel hedef olarak belirlendiğine dair açıklamalar ve yoğun diplomatik temaslar olmuştur. AK Parti, Aralık 2002’deki AB Zirvesi’nde Türkiye lehine önemli bir karar çıkarmak için seferber olmuştu. Bu doğrultuda uyguladığı politikalar aslında o döneme kadar uygulanan ‘realist dış politikanın’ liberal bir karakter almasına yol açmış, Türkiye, AB çerçevesinde Kopenhag Kriterleri uyarınca siyasi, ekonomik ve toplumsal reformlar gerçekleştirmeye çalışmıştır.

AK Partinin ilk iktidar yıllarında ‘komşularla sıfır sorun’ politikası bu bağlamda harekete geçirilmiş bir politika olmakla birlikte, bir ölçüye kadar da başarılmıştır.

Bal’a göre ikinci olarak, Türk dış politikasının ‘yüzünü Batı’ya dönme’ ilkesinin yorumu da değişmiştir. Bu kapsamda Batıcılık anlayışı sadece Batı bağlamında anlamını yitirmiş, Türkiye genel olarak AB’ye evet diyen ancak dünyayı Batı’dan ibaret görmeyen bir konuma evrilmiştir. Üçüncüsü, Türk dış politika aktörlerinin zihnindeki Rusya algısı Soğuk Savaş’ın bitiminden bu yana değişmiştir. AK Parti iktidarı boyunca fiili bir şekilde çok yönlü bir dış politika izlenmeye başlanmış, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun etkisi büyük olmuştur. Davutoğlu’nun dışişleri bakanlığına gelmesi Türkiye açısından kısa, orta ve uzun vadeli hedef ve prensiplerin kabul edilmesi ve hayata geçirilmesini sağlamıştır. Bu prensipler şu şekilde özetlenebilir:

  • Ülke içerisinde güvenlik ve demokrasi arasında bir denge kurularak bölgesinde aktif rol oynayan bir Türkiye.
  • Balkanlar, Orta Doğu, Kafkaslar ve Orta Asya gibi bölgelerdeki ülkelerle etkili ilişkiler geliştirmek.
  • AB, ABD ve Rusya gibi küresel aktörler arasında bir denge politikası izleyerek uyum içinde bir dış politika yürütmek.
  • Uluslararası örgütlerin etkin kullanılmasına yönelik bir diplomasi stratejisi benimsemektir.

2007 Sonrasında Stratejik Derinlik ve Çok Yönlü Dış Politika Dönemi

Türk dış politikasında 2002, özellikle de 2007 sonrasında en çok öne çıkan kavramların başında “Stratejik Derinlik” gelmektedir. Ahmet Davutoğlu’na göre; Türkiye, tarihsel, coğrafi ve kültürel olarak bölgesel ve küresel boyutta aslında uluslararası sistemin “merkez” ülkesi konumundadır. Cumhuriyet’in kurulması süreci, ardından 2. Dünya Savaşı, son olarak da Soğuk Savaş kutuplaşmasının belirlediği Türk dış politikası ilkelerinin imkânlarının yeniden değerlendirilmesi gerekmektedir. 2000’li yılların başlarına kadar hakim olan klasik Türk dış politikasının aksine bu dönemde Türkiye, uluslararası olaylarda ve gelişmelerde “bekle-gör” anlayışından vazgeçmiş ve ilgili süreçlere müdahil olmuş, kriz dönemlerinde çözüm odaklı çalışmalar yürütmüştür. “Vizyon odaklılık” olarak ifade edilen bu anlayış ile Türkiye başta bölgesinde oluşan krizlere ve problemlere doğrudan ve etkin müdahale edici politikalar oluşturmaya gayretindedir. Vizyon odaklı olmanın gereği olarak ortaya çıkan bir diğer kavram ise “proaktif diplomasi” kavramıdır. Türk dış politikası, her türlü alternatife açık bir vizyona, stratejik belirleyici kabiliyete, değişimleri zamanında fark edebilen bir taktik esnekliğe sahip olmalıdır. Türkiye, bölgesinde ve uluslararası alanda ağırlığı hissedilen bir ülke konumuna yükselebilecek ve avantajları iyi değerlendirebilecektir. Aksi taktirde büyük güçlerin taktik hedeflerinin edilgen unsuru olan bir bölge ülkesinden öteye geçilemeyecektir. Türk dış politikasının “yurtta barış dünyada barış” ilkesinin geliştirilmiş ve genişletilmiş bu yaklaşım AK Parti dönemi dış politikasının en önemli ilkelerinden birisi hâline gelmiştir. Komşularla sıfır sorun anlayışı altı temel unsur üzerine inşa edilmiştir. Komşularla sıfır sorun anlayışı, bir temel hedef, sağlanmaya çalışılan bir ilke olmakla birlikte, özellikle de uygulamadaki sorunlar nedeniyle AK Parti döneminde Türk dış politikasında en çok eleştiri alan kavramlardandır. Bunun birkaç sebebi vardır. Öncelikle, bir ülkenin bütün komşularıyla sorunsuz olmasının mümkün olmadığı, komşular arasındaki çıkar uyuşmazlıklarının bu politikayı imkânsız kılacağı iddia edilmektedir. Çıkarlar üzerine kurulmuş dış politika ortamında, bir ülke ile kurulacak iyi ilişkiler ve paylaşım bir başka ülkeyi rahatsız edebilir, ilişkilerin kötü bir seyir almasına neden olabilir iddiası da sıklıkla dile getirilmektedir. Stratejik derinlik içinde yer alan ve Türk dış politikasında önem kazanan önemli bir diğer kavram da “aktarım nesnesi” olmanın karşıtlığı olarak tanımlanan ve Türkiye’nin sahip olduğu, jeokültürel, jeoekonomik ve jeopolitik derinlikle uluslararası sistemde, yapıcı ve düzen kurucu bir ülke olma hâlini ifade eden “merkez ülke” kavramıdır. Davutoğlu’nun çerçevesini çizdiği şekliyle aksiyoner bir politika ile kendini düzen kurucu bir aktör olarak gören Türkiye, özellikle 2007-2011 döneminde, Müslüman bir ülke olarak sahip olduğu demokrasi, laiklik unsuları ve üretken güçlü ekonomisi ile Orta Doğu ülkelerine model olarak da gösterilmiştir. Türkiye’nin “model” olma vasfı aslında Türkiye’nin ifade ettiği bir iddia değildir, ancak hem İslam ülkelerinde hem de Batı dünyasında, 1990’ların başında da benzeri yaşanan bir “model ülke” kavramının olduğu açıktır. Gerçekten de Orta Doğu’da 2010’dan itibaren yaşanan, Tunus ile başlayıp Mısır, Libya, Suriye, Bahreyn, Cezayir, Ürdün, Yemen, Moritanya, Suudi Arabistan, Umman, Irak, Lübnan ve Fas’ta devam eden, adına “Arap Baharı” denen gelişmeler çerçevesinde Türkiye’nin model olma konusu sıklıkla gündeme gelmiştir. Halk devrimlerinin yaşandığı ve yönetimlerinin değiştiği ülkelere Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın yaptığı ziyaretlerde Türkiye’deki rejime ve siyasal sisteme ilişkin açıklamaları da model ülke olma noktasındaki anlayışın bir yansıması olarak görülebilir. Türk dış politikasının Soğuk Savaş sonrasındaki önemli bir aktörü de ülke dışında yaşayan Türkiye kökenlilerin varlığıdır. Dünyada yaklaşık 5-6 milyon Türkiye kökenlinin yaşadığı bilinmektedir. Bunların çok önemli bir bölümünün Avrupa’da yaşıyor olması, Türk dış politikasının özellikle Avrupa ayağını yakından ilgilendirmektedir. Türkiye’nin önemli bir “yumuşak güç” (soft-power) unsuru hâline gelen Türkiye kökenliler için oluşturulan “Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı” aynı zamanda Türkiye’nin insanına sahip çıkma ve onları destekleme, onlardan destek alma iddiasının bir ifadesi olarak nitelendirilmektedir. Türkiye’nin dış politikasının temel unsuru olan “barış” politikasının devam ettiğine kuşku yoktur. Barış politikasına ilaveten Türkiye’nin son dönemde üzerinde en çok durduğu ikinci küresel kavram “adalet” olmuştur.

0
mutlu
Mutlu
0
_zg_n
Üzgün
0
sinirli
Sinirli
0
_a_rm_
Şaşırmış
0
vir_sl_
Virüslü

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Giriş Yap

Giriş Yap

AÖF Ders Notları ve Açıköğretim Sistemi ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!