Türk Dış Politikası 1 Dersi 6. Ünite Özet

Açıköğretim ders notları öğrenciler tarafından ders çalışma esnasında hazırlanmakta olup diğer ders çalışacak öğrenciler için paylaşılmaktadır. Sizlerde hazırladığınız ders notlarını paylaşmak istiyorsanız bizlere iletebilirsiniz.

Açıköğretim derslerinden Türk Dış Politikası 1 Dersi 6. Ünite Özet için hazırlanan  ders çalışma dokümanına (ders özeti / sorularla öğrenelim) aşağıdan erişebilirsiniz. AÖF Ders Notları ile sınavlara çok daha etkili bir şekilde çalışabilirsiniz. Sınavlarınızda başarılar dileriz.

1960-1970 Dönemi Türk Dış Politikası

Uluslararası Ortam ve Türk Dış Politikasının Genel Hatları

1960-1970 dönemi uluslararası ortamda bazı değişikliklerin meydana geldiği ve güç dengelerinin yeniden hareketlenmeye başladığı bir dönemdir. Bu dönemde, Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ve Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB) liderliğindeki bloklaşma geçmişe göre değişen güç dengesi ekseninde bir yumuşama dönemine girmiş ve Soğuk Savaş’ın gerilimi nispeten biraz da olsa düşmüştür. Bu dönemde Batı karşısında göreli bir özerklik sağlanmış olsa bile, II. Dünya Savaşı sonrası çizilen dış politika çizgisi temelde bir değişime uğramamıştır. Bunun temel nedeni, ekonomik ve askerî ihtiyaçlar konusunda hâlâ Batı’ya gereksinim duyulması ve kuzeyde SSCB tehdidinin sürüyor olmasıdır. SSCB’nin Türkiye açısından bir tehdit olarak varlığını sürdürmesi yine de bu ülkeyle yakınlaşmaya engel olmamış, bu dönemde, Demokrat Parti (DP) dönemindeki kesin uzaklık politikası reel politik bağlamda değerlendirilip değiştirilmiş ve SSCB ile ilişkiler yakınlaştırılmaya başlanmıştır. Bu nokta, aslında bu dönemde Türk dış politikasının en önemli değişkenidir. Çünkü uzun yıllar süren SSCB’den uzak durma politikası bu dönemle birlikte kırılmaya başlamıştır.

Türkiye – ABD ve NATO İlişkileri

DP döneminde Türkiye-ABD ilişkileri ve dolayısıyla Türkiye’nin NATO ile ilişkileri tam bir uyum içinde olmuş, DP hükûmeti bu dönemde neredeyse tüm ABD ve NATO dış politika stratejilerine destek vermiştir.

1962 Küba Krizi ve ABD ile İlişkiler

Türkiye ile ABD arasında çıkan sorunlardan ilki 1962 Küba krizi sırasında yaşanmıştır.

Kriz çıkmadan hemen önce ABD, İzmir Çiğli’ye yerleştirmiş olduğu Jüpiter füzelerini kaldırmak istemişse de bu füzelerin Türkiye için sembolik bir öneminin olması duruma engel olmuş ve füzeler Türkiye’de kalmıştır. Ne var ki SSCB Türkiye’ye yerleştirilen bu füzelerden oldukça rahatsız olmuş ve buna karşılık ABD’yi vurabileceği nokta olan Küba’yla anlaşarak bu ülkeye füze rampası kurma kararı almıştır. Durumdan haberdâr olan ABD 24 Ekim 1962 tarihinde Küba’yı ablukaya alarak bu füzelerin Küba’dan kaldırılmasını sağlamaya çalışmış, 24 Ekim’de Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel, Türkiye’nin bu girişime tam destek verdiğini açıklamış ve SSCB ile neredeyse nükleer bir çatışmaya varacak krizin tetiği çekilmiştir. SSCB, ancak Türkiye’ye yerleştirilen ABD füzelerinin kaldırılması karşılığında bu kararından vazgeçeceğini açıklamış ve ABD başlangıçta çok sıcak bakmadığı bu şartı sonuçta kabul etmiş ve Jüpiter füzeleri Nisan 1963’te sökülmüştür Her şeyden önce ABD tarafından alınan füzelerin kaldırılması kararı Türkiye’de ABD’ye karşı bir güven kaybına yol açmış, bu durum da Türkiye’deki ABD karşıtlığını güçlendirmiştir.

1964 Kıbrıs Krizi ve ABD ile ilişkiler

1963 yılının Aralık ayından itibaren Kıbrıs’ta 1960 Anayasası’nda Rumlarca yapılmak istenen değişikliklerin Türkler tarafından reddedilmesi dolayısıyla Türkler’e yapılan saldırılar hız kazanmaya başlamıştır. ABD’nin konuya ciddi anlamda eğilmediğini gören Türk tarafı, bu defa kendi bazı girişimlerde bulunmuş ve Kıbrıs Cumhurbaşkanı Makarios ile iletişime geçmişse de Türklere yönelik saldırılar son bulmamış ve bu durum da yine ABD’yi harekete geçirmemiştir. İnönü Hükûmeti’nin adaya müdahalede bulunmaya hazırlandığı bir dönemde ABD Başkanı Johnson’ın İnönü’ye yolladığı ve Johnson Mektubu olarak bilinen mektup Türkiye-ABD ilişkilerini yeniden bir sorunla karşı karşıya getirmiştir. Türkiye’nin Kıbrıs’a askerî bir müdahalede bulunmaması gerektiğine, bulunursa ABD’nin buna destek vermeyeceğine, bunun ötesinde Yunanistan’la girişilecek bir çatışmada NATO’nun tavrının bilinemeyeceğine, ayrıca böyle bir durumda SSCB’nin Türkiye’ye müdahalesi söz konusu olursa ABD’nin müdahalesinin söz konusu olmayabileceği gibi konulara değinilmiştir. Johnson Mektubu, uzun yıllar Türkiye-ABD ilişkileri üzerinde etkili olmuştur. Öncelikle, bu mektuptan sonra uzun bir süre Türkiye, Kıbrıs’a askerî müdahale yapmayı düşünmemiştir. Türkiye’nin çok yönlü bir dış politika izlemesinde mektubun etkilerinin büyük olduğu söylenebilir. Keza bundan sonra Türkiye, SSCB ve başka ülkelerle alternatif ilişkiler geliştirme arayışına girecektir.

Türkiye’deki Amerikan Varlığı ve Buna İlişkin Sorunlar

Türkiye’de bulunan ABD askerleri ve üsleri de Türkiye ile ABD arasında bazı sorunlara yol açmıştır. ABD askerlerinin üslerden aldığı gümrüksüz, yani vergisiz malları Türkler’e belirli kârlarla satmaları ve bunun yeni bir kaçak piyasa oluşturması, üslerde çalışan Türk personelin ayrımcılıkla karşılaşması, diğer taraftan ülke içinde ABD karşıtı eğilimlerin artması ve bunun Amerikan askerîne karşı bir tepkiye dönüşmesi bu sorunlardan bazılarıdır.

Bu dönemde ABD’nin Türkiye’ye yaptığı ekonomik ve askerî yardımlar devam etmiştir. Ekonomik yardımlarda büyük ölçüde bir azalış görülse de Türkiye’nin SSCB ile yakınlaşabileceği endişesi bu yardımların kesilmesinin önüne geçmiştir. Askerî yardımlar ise bir önceki dönemdeki düzeyde devam etmiş ancak ABD, Türkiye’nin bu yardımları kara ordusunu güçlendirmesi için kullanmasında ısrar etmiştir.

Türkiye – SSCB İlişkileri

Kurtuluş Savaşı sırasında yakın ilişkiler kurmuş ancak II. Dünya Savaşı sonrası oluşan yeni uluslararası sistemle birlikte uzaklaşmış olan Türkiye ve SSCB, bu dönemde yeniden yakın ilişkiler içine girmiş ve çeşitli alanlarda iş birliği yapılabileceği görülmüştür.

1945-1950 arası dönemde Türkiye hâlâ çekingen bir politika izlemiş olsa da DP’nin iktidara gelmesiyle birlikte, bloklaşmanın getirdiği ve Türkiye’nin blok siyasetine olan katı bağlılığı nedeniyle tam Sovyet karşıtı bir dış politika izlenmiş ve SSCB’den uzak durulmuştur. Türkiye, oluşan yeni uluslararası sistemde kendi yerine karar verdikten ve NATO’ya üyeliğini kesinleştirdikten sonra SSCB ile olan ilişkileri daha gergin bir hâle gelmiş ve bu durum Stalin’in ölümünden sonra SSCB tarafından yumuşatılmaya çalışılmışsa da Türkiye bu duruma pek sıcak bakmamıştır. 1950-1960 arası dönemde Türkiye’nin dış politikasını blok siyasetine endekslemesi ve ABD’nin dış politik kararlarına sıkı sıkıya destek vermesi bu dönemde Türkiye-SSCB ilişkilerini belirleyen temel faktör olmuştur ABD’nin gözetiminde Bağdat Paktı’nın kurulması Türkiye-SSCB ilişkilerini daha da gerginleştirmiştir. 1957 yılından itibaren ABD’nin Türkiye’ye Jüpiter füzelerini yerleştirmek istemesi ve SSCB’nin bunu bir güvenlik tehdidi olarak görmesi Türkiye ile SSCB arasındaki ilişkilerin başka bir sorunla karşılaşmasına neden olmuştur. 27 Mayıs 1960 askerî darbesiyle oluşan yeni yönetim 31 Mayıs tarihinde SSCB tarafından tanındıktan sonra bu iki ülke arasında ikili görüşmeler ve ziyaretler de başlamıştır. Bu bir anlamda ilişkilerin gelişmesini isteyen Sovyet tarafının çabalarıyla oluşma yoluna girmiştir. İkili görüşmelerin en önemlisi New York’ta Türkiye Dışişleri Bakanı Selim Sarper ile Kruşçev arasında gerçekleştirilmiştir. Bu görüşmede Kruşçev ekonomik ve askerî yardımdan, Cumhurbaşkanı Gürsel’i Moskova’ya davete, Sovyet askerlerinin Türk sınırından içlere doğru çekilmesinden, karşılıklı silahsızlanmada ortak denetime kadar bir dizi teklifte bulunmuşsa da bunlar Sarper tarafından reddedilmiştir (Bölükbaşı, 2001:774). Ne var ki bu görüşme, her iki taraf için de önemli bir gelişmedir.

Bu görüşmeler dizisi aslında Türkiye ile SSCB arasındaki ilişkilerin normalleşmeye başladığının göstergesiydi. Ne var ki arada çıkan bazı sorunlar ilişkilerin yeniden gerilmesine yol açmıştır. Bunlardan en büyüğü 1962 Küba krizi süresince SSCB’nin Türkiye istemediği hâlde ABD tarafına Türkiye’deki Jüpiter füzelerini kaldırtma ısrarıydı. Kriz boyunca ABD’nin tutumu ve daha sonra 1964 Kıbrıs krizinde Başkan Johnson’un diplomatik kriz çıkaran mektubu Türkiye’nin izlediği tek taraşı politikanın terk edilmesine ve çok yönlü, ulusal çıkarlar etrafında bir dış stratejinin benimsenmesine yol açmıştır. Bu durum da Türkiye’yi SSCB’ye yakınlaştıran en büyük etken olmuştur. Normalleşmeye başlayan ikili ilişkiler, 1965 yılından itibaren iş birliğine dönüşmeye başlamıştır. Bu yıldan sonra, üst düzeyde gerçekleştirilen bir dizi ziyarette çeşitli ikili anlaşmalar imzalanmış ve SSCB’den ekonomik yardımlar sağlanmıştır.

1965 yılını izleyen dönemde ikili ziyaretler ve anlaşmalar da hız kazanmıştır. 1968-1969 yılları arasında iki ülke arasındaki karşılıklı ziyaretler devam etmiştir.

1969 yılında Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay’ın SSCB’yi ziyareti ilişkilerin en üst düzeyde devam ettirildiğini göstermiştir.

1965-1970 dönemi SSCB ile yürütülen iyi ilişkilerin Türkiye’nin Batı ile olan sorunlarına verdiği bir siyasal yanıt olduğunu söylemek güçtür. Bu dönemde, ABD tarafından gelen ekonomik yardım ve desteklerin azalması Türkiye’yi bunu sağlayacak yeni alternatifler arayışına itmiş, keza SSCB ile yürütülen ilişkiler daha çok ekonomik iş birlikleri şeklinde olmuştur (Sönmezoğlu, 2006:355).

Kıbrıs Sorunu ve Türkiye’nin Dış Politikası

Kıbrıs Cumhuriyeti, 1960 Anayasası’yla kurulduktan sonra adadaki sorunlar sona ermemiş, adadaki Türk ve Rumlar arasındaki gerginlik devam etmiştir. Rum tarafı, ada nüfusunun yüzde yirmilik kısmını oluşturan Türklerle iktidarı paylaşmaktan rahatsız olmuş, özellikle 1962 ve 1963 yılları boyunca sürekli olarak anayasayı değiştirme isteğinde bulunmuştur.

Türkiye, Rum tarafına ve Yunanistan’a anayasaya uymaları gerektiği konusunda çeşitli uyarılarda bulunmuş olsa da bu çok etkili olmamıştır. ABD ise Kıbrıs konusunda oldukça çekinceli davranmış ve konuya ilişkin herhangi bir harekette bulunmamıştır. Bunun temel nedenlerinden biri iki NATO üyesi ülke olan Türkiye ile Yunanistan arasında bir denge bulmaya çalışmasıdır. Adaya ilişkin tarafların, durumun hassasiyetini fark edememesi ve herhangi bir müdahalede bulunmaması adayı yeni bir çatışma ortamına götürmüştür. 30 Kasım 1963’te Kıbrıs Cumhurbaşkanı Makarios’un, yardımcısı Fazıl Küçük’e Kıbrıs Anayasası’nda istediği bazı değişiklik önerilerinin bulunduğu bir liste vermesi ve bunun Türk tarafınca yeniden reddedilmesi adada başlayacak çatışmaların fitilini ateşleyen olay olmuştur. Başlangıçta, Türkiye adaya bir askerî müdahaleden bahsetmiş olsa da ABD yönetimi, kendi sağladıkları askerî yardımlarla bunun mümkün olamayacağı yönünde baskılarda bulunmuştur. Türkiye, krizi tırmandırma taktiğiyle ada üzerinde beş Türk savaş uçağının alçak irtifada uyarı uçuşu yapmaları yönünde bir çözüm bulmuş ve nitekim bu işe yaramış, İngiliz ve Yunan tarafı 26 Aralık 1963’te ortak bir barış gücünün oluşturulmasını kabul etmiştir. Barış gücünün oluşturulması Kıbrıs’ta olayları kısmen yatıştırmış olsa da tamamen önüne geçememiş ve Rumların Türklere yönelik saldırıları devam etmiştir. Adada olayların bir türlü yatışmaması ve oluşturulan ortak barış gücünün etkisiz kalması Türkiye’nin adaya yönelik yeni girişimlerde bulunmasına neden olmuştur. Türkiye’deki hareketlilikten haberdar olan ABD yönetimi, adaya bir müdahalede bulunulmaması için 5 Haziran 1964’te Başkan Johnson’un ağzından İnönü’ye, daha sonra Türk dış politikasına şekil verecek bir mektup göndererek bu teşebbüslerin uzun bir süre ertelenmesine neden olmuştur. Türkiye’nin adaya müdahalesi bu şekilde engellenirken bir yandan da adaya yönelik diplomatik çalışmalar sürmekteydi. Başkan Johnson’un özel temsilcisi sıfatıyla ABD Dışişleri Eski Bakanı Dean Acheson, yeni bir ara buluculuk pozisyonunda 9 Temmuz 1964’te adaya yönelik, daha sonra Acheson Planı olarak bilinecek planını sunmuştur. Plan esas itibarıyla Türkiye tarafından kabul edilmişse de Yunanistan bazı değişiklikler istemiş, adadaki Rum tarafı ise planı resmen reddetmiştir. 1963-1964 yılları arasında adada çıkan olaylar Türk tarafının yönetimden fiilen çekilmesine neden olmuş, Rum tarafı ise zaten yönetimden bilfiil çekilmiş olan Türk tarafının kendi denetiminden iyiden iyiye çıktığını görmüştür.

Türkiye adada bulunan Yunan askerlerinin geri çekilmesini, adadaki Ulusal Muhafızlar’ın dağıtılmasını, Kıbrıslı Türkler’in yaşadığı bölgelerde kendi polis ve yerel yönetim teşkilatlarını kurma haklarının tanınmasını, Kıbrıslı Türkler’in saldırılardan doğan can ve mal kayıplarının tanzim edilmesini talep etmiştir. Bunun üzerine çalışmalarını daha çok Yunanistan ve Türkiye üzerinde yoğunlaştıran Vance, adaya her iki taraftan da yapılacak bir müdahalede ABD yardımlarının kesileceği baskısıyla tarafları uzlaşmaya zorlamış ve 30 Kasım 1967’de Yunanistan, Türkiye’nin taleplerini kabul etmiştir. Bu taleplerin kabulünde ABD’nin Türkiye’ye daha yakın bir pozisyonda durmasının etkisi de vardır.

(Sönmezoğlu, 2006:241-242). Bu yakın duruş bir yandan ABD’nin daha önceki sorunlarda çekimser bir tavır sergilemesini telafi etmek amaçlıyken diğer yandan da Türkiye ile SSCB yakınlaşmasına karşı bir önlem niteliğindedir. Keza, özellikle 1965 sonrası Türkiye ile SSCB ilişkileri gelişmeye başlamış, nihayetinde de SSCB, Kıbrıs konusunda Türkiye’yi destekler konuma gelmiştir.

Türkiye – Avrupa Ekonomik Topluluğu İlişkileri

Türkiye, Avrupa Ekonomik Topluluğu’na başvurusunu 1959 yılında yapmış ve 10 Mayıs 1960 tarihinde Türkiye ile üyelik müzakerelerin 7 Haziran 1960’ta başlanacağı kararı alınmıştır. Müzakereler neticesinde 12 Eylül 1963’te Türkiye ile AET arasında Ankara Anlaşması imzalanmış ve Türkiye ortak üye olarak kabul edilmiştir.

Anlaşmaya göre ilk beş yılda Türkiye tam üyelik için hazırlık yapacak, ardındaki on iki yıllık sürede geçiş dönemini bitirecek ve son beş yılda bu sürecin son dönemecine girecekti. Ankara Anlaşması’nın temel amacı “ Türkiye ekonomisinin hızlandırılmış kalkınmasını ve Türk halkının çalışma düzeyinin ve hayat şartlarının yükseltilmesini sağlama gereğini tümüyle göz önünde bulundurarak taraflar arasındaki ticari ve ekonomik ilişkileri aralıksız ve dengeli olarak güçlendirmeyi teşvik etmek ”ti (Madde 2; Acar, 2006:213). 1968 yılında Brüksel’de yapılan AET Ortaklık Konseyi toplantısında Türkiye ile geçiş dönemi şartlarının müzakere edilmesine karar verilmiştir. Türkiye ile AET arasındaki ilişkilerin en sorunsuz geçtiği 1964-1972 yıllarında AET, Türkiye’ye bazı ticari kolaylıklar sağlamış ve mali yardımlarda bulunmuştur. Öte yandan 1972 yılından sonra Türkiye’de iç siyasal istikrarsızlıklar, dünya çapındaki petrol krizi gibi sorunlar dolayısıyla iki taraf arasındaki ilişkiler sorunlu bir hâle gelmeye başlamıştır (Sönmezoğlu, 2006:286).

Uluslararası Ortam ve Türk Dış Politikasının Genel Hatları

1960-1970 dönemi uluslararası ortamda bazı değişikliklerin meydana geldiği ve güç dengelerinin yeniden hareketlenmeye başladığı bir dönemdir. Bu dönemde, Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ve Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB) liderliğindeki bloklaşma geçmişe göre değişen güç dengesi ekseninde bir yumuşama dönemine girmiş ve Soğuk Savaş’ın gerilimi nispeten biraz da olsa düşmüştür. Bu dönemde Batı karşısında göreli bir özerklik sağlanmış olsa bile, II. Dünya Savaşı sonrası çizilen dış politika çizgisi temelde bir değişime uğramamıştır. Bunun temel nedeni, ekonomik ve askerî ihtiyaçlar konusunda hâlâ Batı’ya gereksinim duyulması ve kuzeyde SSCB tehdidinin sürüyor olmasıdır. SSCB’nin Türkiye açısından bir tehdit olarak varlığını sürdürmesi yine de bu ülkeyle yakınlaşmaya engel olmamış, bu dönemde, Demokrat Parti (DP) dönemindeki kesin uzaklık politikası reel politik bağlamda değerlendirilip değiştirilmiş ve SSCB ile ilişkiler yakınlaştırılmaya başlanmıştır. Bu nokta, aslında bu dönemde Türk dış politikasının en önemli değişkenidir. Çünkü uzun yıllar süren SSCB’den uzak durma politikası bu dönemle birlikte kırılmaya başlamıştır.

Türkiye – ABD ve NATO İlişkileri

DP döneminde Türkiye-ABD ilişkileri ve dolayısıyla Türkiye’nin NATO ile ilişkileri tam bir uyum içinde olmuş, DP hükûmeti bu dönemde neredeyse tüm ABD ve NATO dış politika stratejilerine destek vermiştir.

1962 Küba Krizi ve ABD ile İlişkiler

Türkiye ile ABD arasında çıkan sorunlardan ilki 1962 Küba krizi sırasında yaşanmıştır.

Kriz çıkmadan hemen önce ABD, İzmir Çiğli’ye yerleştirmiş olduğu Jüpiter füzelerini kaldırmak istemişse de bu füzelerin Türkiye için sembolik bir öneminin olması duruma engel olmuş ve füzeler Türkiye’de kalmıştır. Ne var ki SSCB Türkiye’ye yerleştirilen bu füzelerden oldukça rahatsız olmuş ve buna karşılık ABD’yi vurabileceği nokta olan Küba’yla anlaşarak bu ülkeye füze rampası kurma kararı almıştır. Durumdan haberdâr olan ABD 24 Ekim 1962 tarihinde Küba’yı ablukaya alarak bu füzelerin Küba’dan kaldırılmasını sağlamaya çalışmış, 24 Ekim’de Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel, Türkiye’nin bu girişime tam destek verdiğini açıklamış ve SSCB ile neredeyse nükleer bir çatışmaya varacak krizin tetiği çekilmiştir. SSCB, ancak Türkiye’ye yerleştirilen ABD füzelerinin kaldırılması karşılığında bu kararından vazgeçeceğini açıklamış ve ABD başlangıçta çok sıcak bakmadığı bu şartı sonuçta kabul etmiş ve Jüpiter füzeleri Nisan 1963’te sökülmüştür Her şeyden önce ABD tarafından alınan füzelerin kaldırılması kararı Türkiye’de ABD’ye karşı bir güven kaybına yol açmış, bu durum da Türkiye’deki ABD karşıtlığını güçlendirmiştir.

1964 Kıbrıs Krizi ve ABD ile ilişkiler

1963 yılının Aralık ayından itibaren Kıbrıs’ta 1960 Anayasası’nda Rumlarca yapılmak istenen değişikliklerin Türkler tarafından reddedilmesi dolayısıyla Türkler’e yapılan saldırılar hız kazanmaya başlamıştır. ABD’nin konuya ciddi anlamda eğilmediğini gören Türk tarafı, bu defa kendi bazı girişimlerde bulunmuş ve Kıbrıs Cumhurbaşkanı Makarios ile iletişime geçmişse de Türklere yönelik saldırılar son bulmamış ve bu durum da yine ABD’yi harekete geçirmemiştir. İnönü Hükûmeti’nin adaya müdahalede bulunmaya hazırlandığı bir dönemde ABD Başkanı Johnson’ın İnönü’ye yolladığı ve Johnson Mektubu olarak bilinen mektup Türkiye-ABD ilişkilerini yeniden bir sorunla karşı karşıya getirmiştir. Türkiye’nin Kıbrıs’a askerî bir müdahalede bulunmaması gerektiğine, bulunursa ABD’nin buna destek vermeyeceğine, bunun ötesinde Yunanistan’la girişilecek bir çatışmada NATO’nun tavrının bilinemeyeceğine, ayrıca böyle bir durumda SSCB’nin Türkiye’ye müdahalesi söz konusu olursa ABD’nin müdahalesinin söz konusu olmayabileceği gibi konulara değinilmiştir. Johnson Mektubu, uzun yıllar Türkiye-ABD ilişkileri üzerinde etkili olmuştur. Öncelikle, bu mektuptan sonra uzun bir süre Türkiye, Kıbrıs’a askerî müdahale yapmayı düşünmemiştir. Türkiye’nin çok yönlü bir dış politika izlemesinde mektubun etkilerinin büyük olduğu söylenebilir. Keza bundan sonra Türkiye, SSCB ve başka ülkelerle alternatif ilişkiler geliştirme arayışına girecektir.

Türkiye’deki Amerikan Varlığı ve Buna İlişkin Sorunlar

Türkiye’de bulunan ABD askerleri ve üsleri de Türkiye ile ABD arasında bazı sorunlara yol açmıştır. ABD askerlerinin üslerden aldığı gümrüksüz, yani vergisiz malları Türkler’e belirli kârlarla satmaları ve bunun yeni bir kaçak piyasa oluşturması, üslerde çalışan Türk personelin ayrımcılıkla karşılaşması, diğer taraftan ülke içinde ABD karşıtı eğilimlerin artması ve bunun Amerikan askerîne karşı bir tepkiye dönüşmesi bu sorunlardan bazılarıdır.

Bu dönemde ABD’nin Türkiye’ye yaptığı ekonomik ve askerî yardımlar devam etmiştir. Ekonomik yardımlarda büyük ölçüde bir azalış görülse de Türkiye’nin SSCB ile yakınlaşabileceği endişesi bu yardımların kesilmesinin önüne geçmiştir. Askerî yardımlar ise bir önceki dönemdeki düzeyde devam etmiş ancak ABD, Türkiye’nin bu yardımları kara ordusunu güçlendirmesi için kullanmasında ısrar etmiştir.

Türkiye – SSCB İlişkileri

Kurtuluş Savaşı sırasında yakın ilişkiler kurmuş ancak II. Dünya Savaşı sonrası oluşan yeni uluslararası sistemle birlikte uzaklaşmış olan Türkiye ve SSCB, bu dönemde yeniden yakın ilişkiler içine girmiş ve çeşitli alanlarda iş birliği yapılabileceği görülmüştür.

1945-1950 arası dönemde Türkiye hâlâ çekingen bir politika izlemiş olsa da DP’nin iktidara gelmesiyle birlikte, bloklaşmanın getirdiği ve Türkiye’nin blok siyasetine olan katı bağlılığı nedeniyle tam Sovyet karşıtı bir dış politika izlenmiş ve SSCB’den uzak durulmuştur. Türkiye, oluşan yeni uluslararası sistemde kendi yerine karar verdikten ve NATO’ya üyeliğini kesinleştirdikten sonra SSCB ile olan ilişkileri daha gergin bir hâle gelmiş ve bu durum Stalin’in ölümünden sonra SSCB tarafından yumuşatılmaya çalışılmışsa da Türkiye bu duruma pek sıcak bakmamıştır. 1950-1960 arası dönemde Türkiye’nin dış politikasını blok siyasetine endekslemesi ve ABD’nin dış politik kararlarına sıkı sıkıya destek vermesi bu dönemde Türkiye-SSCB ilişkilerini belirleyen temel faktör olmuştur ABD’nin gözetiminde Bağdat Paktı’nın kurulması Türkiye-SSCB ilişkilerini daha da gerginleştirmiştir. 1957 yılından itibaren ABD’nin Türkiye’ye Jüpiter füzelerini yerleştirmek istemesi ve SSCB’nin bunu bir güvenlik tehdidi olarak görmesi Türkiye ile SSCB arasındaki ilişkilerin başka bir sorunla karşılaşmasına neden olmuştur. 27 Mayıs 1960 askerî darbesiyle oluşan yeni yönetim 31 Mayıs tarihinde SSCB tarafından tanındıktan sonra bu iki ülke arasında ikili görüşmeler ve ziyaretler de başlamıştır. Bu bir anlamda ilişkilerin gelişmesini isteyen Sovyet tarafının çabalarıyla oluşma yoluna girmiştir. İkili görüşmelerin en önemlisi New York’ta Türkiye Dışişleri Bakanı Selim Sarper ile Kruşçev arasında gerçekleştirilmiştir. Bu görüşmede Kruşçev ekonomik ve askerî yardımdan, Cumhurbaşkanı Gürsel’i Moskova’ya davete, Sovyet askerlerinin Türk sınırından içlere doğru çekilmesinden, karşılıklı silahsızlanmada ortak denetime kadar bir dizi teklifte bulunmuşsa da bunlar Sarper tarafından reddedilmiştir (Bölükbaşı, 2001:774). Ne var ki bu görüşme, her iki taraf için de önemli bir gelişmedir.

Bu görüşmeler dizisi aslında Türkiye ile SSCB arasındaki ilişkilerin normalleşmeye başladığının göstergesiydi. Ne var ki arada çıkan bazı sorunlar ilişkilerin yeniden gerilmesine yol açmıştır. Bunlardan en büyüğü 1962 Küba krizi süresince SSCB’nin Türkiye istemediği hâlde ABD tarafına Türkiye’deki Jüpiter füzelerini kaldırtma ısrarıydı. Kriz boyunca ABD’nin tutumu ve daha sonra 1964 Kıbrıs krizinde Başkan Johnson’un diplomatik kriz çıkaran mektubu Türkiye’nin izlediği tek taraşı politikanın terk edilmesine ve çok yönlü, ulusal çıkarlar etrafında bir dış stratejinin benimsenmesine yol açmıştır. Bu durum da Türkiye’yi SSCB’ye yakınlaştıran en büyük etken olmuştur. Normalleşmeye başlayan ikili ilişkiler, 1965 yılından itibaren iş birliğine dönüşmeye başlamıştır. Bu yıldan sonra, üst düzeyde gerçekleştirilen bir dizi ziyarette çeşitli ikili anlaşmalar imzalanmış ve SSCB’den ekonomik yardımlar sağlanmıştır.

1965 yılını izleyen dönemde ikili ziyaretler ve anlaşmalar da hız kazanmıştır. 1968-1969 yılları arasında iki ülke arasındaki karşılıklı ziyaretler devam etmiştir.

1969 yılında Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay’ın SSCB’yi ziyareti ilişkilerin en üst düzeyde devam ettirildiğini göstermiştir.

1965-1970 dönemi SSCB ile yürütülen iyi ilişkilerin Türkiye’nin Batı ile olan sorunlarına verdiği bir siyasal yanıt olduğunu söylemek güçtür. Bu dönemde, ABD tarafından gelen ekonomik yardım ve desteklerin azalması Türkiye’yi bunu sağlayacak yeni alternatifler arayışına itmiş, keza SSCB ile yürütülen ilişkiler daha çok ekonomik iş birlikleri şeklinde olmuştur (Sönmezoğlu, 2006:355).

Kıbrıs Sorunu ve Türkiye’nin Dış Politikası

Kıbrıs Cumhuriyeti, 1960 Anayasası’yla kurulduktan sonra adadaki sorunlar sona ermemiş, adadaki Türk ve Rumlar arasındaki gerginlik devam etmiştir. Rum tarafı, ada nüfusunun yüzde yirmilik kısmını oluşturan Türklerle iktidarı paylaşmaktan rahatsız olmuş, özellikle 1962 ve 1963 yılları boyunca sürekli olarak anayasayı değiştirme isteğinde bulunmuştur.

Türkiye, Rum tarafına ve Yunanistan’a anayasaya uymaları gerektiği konusunda çeşitli uyarılarda bulunmuş olsa da bu çok etkili olmamıştır. ABD ise Kıbrıs konusunda oldukça çekinceli davranmış ve konuya ilişkin herhangi bir harekette bulunmamıştır. Bunun temel nedenlerinden biri iki NATO üyesi ülke olan Türkiye ile Yunanistan arasında bir denge bulmaya çalışmasıdır. Adaya ilişkin tarafların, durumun hassasiyetini fark edememesi ve herhangi bir müdahalede bulunmaması adayı yeni bir çatışma ortamına götürmüştür. 30 Kasım 1963’te Kıbrıs Cumhurbaşkanı Makarios’un, yardımcısı Fazıl Küçük’e Kıbrıs Anayasası’nda istediği bazı değişiklik önerilerinin bulunduğu bir liste vermesi ve bunun Türk tarafınca yeniden reddedilmesi adada başlayacak çatışmaların fitilini ateşleyen olay olmuştur. Başlangıçta, Türkiye adaya bir askerî müdahaleden bahsetmiş olsa da ABD yönetimi, kendi sağladıkları askerî yardımlarla bunun mümkün olamayacağı yönünde baskılarda bulunmuştur. Türkiye, krizi tırmandırma taktiğiyle ada üzerinde beş Türk savaş uçağının alçak irtifada uyarı uçuşu yapmaları yönünde bir çözüm bulmuş ve nitekim bu işe yaramış, İngiliz ve Yunan tarafı 26 Aralık 1963’te ortak bir barış gücünün oluşturulmasını kabul etmiştir. Barış gücünün oluşturulması Kıbrıs’ta olayları kısmen yatıştırmış olsa da tamamen önüne geçememiş ve Rumların Türklere yönelik saldırıları devam etmiştir. Adada olayların bir türlü yatışmaması ve oluşturulan ortak barış gücünün etkisiz kalması Türkiye’nin adaya yönelik yeni girişimlerde bulunmasına neden olmuştur. Türkiye’deki hareketlilikten haberdar olan ABD yönetimi, adaya bir müdahalede bulunulmaması için 5 Haziran 1964’te Başkan Johnson’un ağzından İnönü’ye, daha sonra Türk dış politikasına şekil verecek bir mektup göndererek bu teşebbüslerin uzun bir süre ertelenmesine neden olmuştur. Türkiye’nin adaya müdahalesi bu şekilde engellenirken bir yandan da adaya yönelik diplomatik çalışmalar sürmekteydi. Başkan Johnson’un özel temsilcisi sıfatıyla ABD Dışişleri Eski Bakanı Dean Acheson, yeni bir ara buluculuk pozisyonunda 9 Temmuz 1964’te adaya yönelik, daha sonra Acheson Planı olarak bilinecek planını sunmuştur. Plan esas itibarıyla Türkiye tarafından kabul edilmişse de Yunanistan bazı değişiklikler istemiş, adadaki Rum tarafı ise planı resmen reddetmiştir. 1963-1964 yılları arasında adada çıkan olaylar Türk tarafının yönetimden fiilen çekilmesine neden olmuş, Rum tarafı ise zaten yönetimden bilfiil çekilmiş olan Türk tarafının kendi denetiminden iyiden iyiye çıktığını görmüştür.

Türkiye adada bulunan Yunan askerlerinin geri çekilmesini, adadaki Ulusal Muhafızlar’ın dağıtılmasını, Kıbrıslı Türkler’in yaşadığı bölgelerde kendi polis ve yerel yönetim teşkilatlarını kurma haklarının tanınmasını, Kıbrıslı Türkler’in saldırılardan doğan can ve mal kayıplarının tanzim edilmesini talep etmiştir. Bunun üzerine çalışmalarını daha çok Yunanistan ve Türkiye üzerinde yoğunlaştıran Vance, adaya her iki taraftan da yapılacak bir müdahalede ABD yardımlarının kesileceği baskısıyla tarafları uzlaşmaya zorlamış ve 30 Kasım 1967’de Yunanistan, Türkiye’nin taleplerini kabul etmiştir. Bu taleplerin kabulünde ABD’nin Türkiye’ye daha yakın bir pozisyonda durmasının etkisi de vardır.

(Sönmezoğlu, 2006:241-242). Bu yakın duruş bir yandan ABD’nin daha önceki sorunlarda çekimser bir tavır sergilemesini telafi etmek amaçlıyken diğer yandan da Türkiye ile SSCB yakınlaşmasına karşı bir önlem niteliğindedir. Keza, özellikle 1965 sonrası Türkiye ile SSCB ilişkileri gelişmeye başlamış, nihayetinde de SSCB, Kıbrıs konusunda Türkiye’yi destekler konuma gelmiştir.

Türkiye – Avrupa Ekonomik Topluluğu İlişkileri

Türkiye, Avrupa Ekonomik Topluluğu’na başvurusunu 1959 yılında yapmış ve 10 Mayıs 1960 tarihinde Türkiye ile üyelik müzakerelerin 7 Haziran 1960’ta başlanacağı kararı alınmıştır. Müzakereler neticesinde 12 Eylül 1963’te Türkiye ile AET arasında Ankara Anlaşması imzalanmış ve Türkiye ortak üye olarak kabul edilmiştir.

Anlaşmaya göre ilk beş yılda Türkiye tam üyelik için hazırlık yapacak, ardındaki on iki yıllık sürede geçiş dönemini bitirecek ve son beş yılda bu sürecin son dönemecine girecekti. Ankara Anlaşması’nın temel amacı “ Türkiye ekonomisinin hızlandırılmış kalkınmasını ve Türk halkının çalışma düzeyinin ve hayat şartlarının yükseltilmesini sağlama gereğini tümüyle göz önünde bulundurarak taraflar arasındaki ticari ve ekonomik ilişkileri aralıksız ve dengeli olarak güçlendirmeyi teşvik etmek ”ti (Madde 2; Acar, 2006:213). 1968 yılında Brüksel’de yapılan AET Ortaklık Konseyi toplantısında Türkiye ile geçiş dönemi şartlarının müzakere edilmesine karar verilmiştir. Türkiye ile AET arasındaki ilişkilerin en sorunsuz geçtiği 1964-1972 yıllarında AET, Türkiye’ye bazı ticari kolaylıklar sağlamış ve mali yardımlarda bulunmuştur. Öte yandan 1972 yılından sonra Türkiye’de iç siyasal istikrarsızlıklar, dünya çapındaki petrol krizi gibi sorunlar dolayısıyla iki taraf arasındaki ilişkiler sorunlu bir hâle gelmeye başlamıştır (Sönmezoğlu, 2006:286).

0
mutlu
Mutlu
0
_zg_n
Üzgün
0
sinirli
Sinirli
0
_a_rm_
Şaşırmış
0
vir_sl_
Virüslü

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Giriş Yap

Giriş Yap

AÖF Ders Notları ve Açıköğretim Sistemi ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!