Türk Dış Politikası 1 Dersi 5. Ünite Özet

Açıköğretim ders notları öğrenciler tarafından ders çalışma esnasında hazırlanmakta olup diğer ders çalışacak öğrenciler için paylaşılmaktadır. Sizlerde hazırladığınız ders notlarını paylaşmak istiyorsanız bizlere iletebilirsiniz.

Açıköğretim derslerinden Türk Dış Politikası 1 Dersi 5. Ünite Özet için hazırlanan  ders çalışma dokümanına (ders özeti / sorularla öğrenelim) aşağıdan erişebilirsiniz. AÖF Ders Notları ile sınavlara çok daha etkili bir şekilde çalışabilirsiniz. Sınavlarınızda başarılar dileriz.

Demokrat Parti Dönemi Türk Dış Politikası (1950-1960)

1950-1960 Dönemi Uluslararası Ortam ve Türk Dış Politikalarının Genel Hatları

1950-1960 yılları arasında uluslararası politik ortamı belirleyen en önemli gelişmeler II. Dünya Savaşı sonrasında yaşananlar ve dünyanın değişen güç dengeleridir. Savaşta Almanya ve müttefiklerinin yenilmesinden sonra dünyada iki kutuplu bir güç dengesi oluşmaya başlamıştır. Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ve Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB) arasındaki bu güç mücadelesi başta Avrupa ülkeleri olmak üzere dünya üzerindeki bir çok ülkeyi bu kutuplaşmada taraf seçmeye zorlamıştır.

Sovyetler Birliği’nin Avrupa’da tek süper güç olarak kalmasına ve yayılmacı bir politika izlemesine karşılık olarak ABD kendi çıkarlarına uygun önlemler almıştır. ABD Başkanı H. Truman tarafından yayınlanan Truman Doktrini ile Sovyetler Birliği’nin etki alanındaki ülkelere kendilerini korumaları ve ABD’nin tarafında yer almaları için ekonomik yardımlar yapılmıştır. Marshall Planı adındaki bu yardım programı ile Batı Avrupa’daki ülkelere ve Türkiye’ye mali ve askeri yardımlar yapılmıştır. ABD liderliğindeki Batı ve Sovyetler Birliği’nin liderliğindeki Doğu Blokları arasında yaşanan gerginlikler ve kısmi çatışmalar Soğuk Savaş dönemi olarak tanımlanmaktadır.

Bloklaşma kavramı ile, iki rakip devlet arasında diğer devletlerin taraf tutarak dış politikalarını bu tuttukları taraflara göre belirlemesi ifade edilmektedir.

II. Dünya Savaşı’nda tarafsızlık politikası izlemesine rağmen Türkiye savaşın politik ve ekonomik olumsuzlarından etkilenmiştir. Tarafsızlık politikası, bir devletin iki ya da daha çok devlet arasında çıkmış olan bir savaşta kendisini fiili ve hukuki olarak savaş dışında tutmasıdır. 1950 yılında iktidara gelen Demokrat Parti’nin dış politikasını, savaş sırasında izlenmiş olan tarafsızlık politikasının etkileri ve Soğuk Savaş dengeleri şekillendirmiştir. Soğuk Savaşta tarafsız kalınmasının Türkiye’nin güvenliği, ekonomik ve siyasal yapısı için olumsuz sonuçları olacağı düşüncesi ile Menderes Hükümeti ABD liderliğindeki Batı Blokuna yakınlaşmayı tercih etmiştir.

Türkiye-ABD İlişkileri ve Türkiye’nin NATO’ya Giriş Süreci

Türkiye ve ABD ilişkileri, dünyada değişen güç dengeleri ve Sovyetler Birliği’nin Türkiye üzerindeki baskıları ile gelişmeye başlamıştır. Türkiye bu dönemde ABD ile yakınlaşmanın kendi yararına olacağına inanmıştır. Sovyetler Birliği’nin bir tehdit olarak görülmesi ve ABD’nin yaptığı yardımlardan yararlanılmak istenmesi bu yakınlaşmanın temel nedenleridir. Ayrıca Türkiye’nin Osmanlı’dan beri Batı’ya yakın durması, Batı’yı modernliğin ve gelişmişliğin simgesi olarak görmesi bu yakınlaşmayı kolaylaştıran nedenlerden biridir.

ABD ve Batı Bloku ülkeleri ile yakınlaşmanın sonucu olarak Türkiye NATO’ya üye olma çalışmalarına başlamıştır. Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü (North Atlantic Treaty Organization – NATO) Truman Doktrininin devamı niteliğinde, ABD’nin liderliğinde Sovyetler Birliği’ni çevreleme ve Batı Avrupa’yı savunma amacıyla 1949’da kurulmuştur. Örgütün kuruluş anlaşmasında öne çıkan maddelerin özetleri şu şekildedir:

  • Bu antlaşmanın tarafları Kuzey Atlantik bölgesinde istikrar ve refahın gelişmesini amaçlarlar. Toplu savunma ve barış ile güvenliğin korunması için çabalarını birleştirmekte kararlıdırlar.
  • Madde 1: Taraflar karışmış olabilecekleri her-hangi bir uluslararası anlaşmazlığı, uluslararası barış, güvenlik ve adaleti tehlikeye sokmadan barışçıl yollarla çözmeyi taahhüt etmektedirler.
  • Madde 5: Taraflardan bir veya daha çoğuna yöneltilecek silahlı bir saldırı hepsine yöneltilmiş bir saldırı olarak değerlendirilecektir. Böyle bir saldırı olduğunda bireysel ya da toplu öz savunma hakkını kullanarak silahlı kuvvet kullanımı da dahil olmak üzere gerekli görülen eylemlerde bireysel ya da toplu olarak bulunma konusunda anlaşmışlardır.

Anlaşmanın 5. maddesi örgütün kuruluşundan günümüze kadar çeşitli tartışmalara ve anlaşmazlıklara yol açmıştır. Türkiye ilk kurulduğu zamandan itibaren NATO’ya üye olma çabası içine girmiştir. 1950 yılında yapılan ilk başvuru örgüt tarafından Türkiye’deki demokrasinin yetersiz görülmesi nedeniyle kabul edilmemiştir. Aynı yıl içinde yapılan seçimlerle Türkiye’deki tek parti iktidarı son bulmuş ve Demokrat Parti iktidara gelmiştir. Sovyetler Birliği’nden duyulan endişenin devam ettiği bu dönemde ABD ve Batı ile yakınlaşma tek çare olarak görülmüştür. İktidar değişikliğinden sonra 1950 yılında NATO’ya yapılan ikinci başvuru yine reddedilmiştir. Bu dönemde çıkan Kore Savaşı’nı bir fırsat olarak gören Türkiye hükümeti NATO’ya kabul edilmesini kolaylaştırmak için ABD ile birlikte Kore’ye asker gönderen ilk ülkelerden biri olmuştur. Kore Savaşı, 1950 ve 1953 tarihleri arasında, II. Dünya Savaşı’ndan sonra ikiye bölünen Kore’nin güneyi ve kuzeyi arasında gerçekleşen ve iki ülkenin topraklarının 38. paralelden ayrılması ile sonuçlanan savaştır.

Türkiye’nin NATO’ya üye olması bazı kurucu ülkeler tarafından kabul edilmemiştir. Özellikle İngiltere Orta Doğu’daki çıkarlarına ters düştüğünü düşündüğü için Türkiye’ni üyeliğini desteklememektedir. Ancak Orta Doğu stratejisi İngiltere’den farklı olan ve bölgede daha güçlü olan ABD’nin desteği ile Türkiye 1952 yılında Yunanistan ile birlikte NATO’ya üye olabilmiştir. NATO’ya üye olduktan sonra Türkiye’nin dış politikasını genel olarak NATO’nun ve ABD’nin çıkarlarına uygun olan ortak düşman algısı şekillendirmiştir. Bu ortak düşman, “komünizm tehlikesi” ve Sovyetler Birliği’dir.

Soğuk Savaş devam ederken iki süper güç silahlanma, nükleer silah geliştirme gibi alanlarda yarışa girmişlerdir. Sovyetler Birliği’nin de kendisi gibi nükleer silahlara sahip olması ABD’yi rahatsız etmiştir. Bunun üzerine ABD Başkanı Dwight D. Eisenhower öncülüğünde NATO ülkeleri tarafından “Kitlesel Karşılık Doktrini” kabul edilmiştir. Sovyetler Birliği ile girilen herhangi bir çatışmada ABD ve NATO ülkelerinin nükleer silahlarla karşılık vermesini ifade eden bu yaklaşım 1954 yılında NATO’nun askeri stratejisi olarak benimsenmiştir.

ABD’nin nükleer silah üstünlüğünün olduğu dönemde kabul edilen Kitlesel Karşılık Doktrini, Sovyetler Birliği’nin teknolojik alanda ilerlemesi ve uzay çalışmaları ile yumuşamaya başlamıştır. Bu dönemde ABD kendisinin de Sovyetler Birliği’nin tehdidi altına girebileceğini düşündüğü için “Esnek Karşılık Doktrini”ne yönelmiştir. Bu Doktrin kapsamında Sovyetler Birliği’ni çevreleyen ülkelere orta menzilli savunma füzeleri yerleştirilerek bu ülkeye karşı caydırıcı bir güç oluşturulması hedeflenmiştir. Bu plan ile Türkiye’nin stratejik önemi artmıştır. ABD ile yakın ilişkiler içinde olmak ve Sovyetler Birliği tehlikesinden korunmak için Türkiye bu plana destek vermiştir. İmzalanan anlaşma ile İzmir-Çiğli’deki ABD üssüne “Jupiter” adı verilen füzeler yerleştirilmiştir.

ABD’nin Soğuk Savaş dönemi stratejilerinde Türkiye önemli bir yerde bulunmaktadır ve bunun sonucu olarak ABD’nin Orta Doğu’da en çok ekonomik ve askeri yardım yaptığı ülke Türkiye olmuştur. İki ülke arasında bu dönemde bir çok anlaşma imzalanmıştır.

Demokrat Parti Dönemi’nde Türkiye’nin Balkanlar Politikası

II. Dünya Savaşı sonrasında Balkanlarda Sovyetler Birliği’nin oldukça etkili olmasıyla bir çok Balkan ülkesinde komünist partiler iktidara gelmiştir. Bu dönemde Sovyetler Birliği ile arası bozulan Yugoslavya ve bu ülkeden uzak durarak Batı Bloku ile yakınlaşan Türkiye ve Yunanistan arasında Balkan Paktı imzalanmıştır.

Yugoslavya’nın Sovyetler Birliği ile arasının bozulması Kominform’dan çıkarılmasına neden olmuştur. Kominform, Sovyetler Birliği lideri Stalin tarafından Marshall Planı’na alternatif olması için kurulan ve Yugoslavya, Romanya, Bulgaristan gibi ülkelerin dahil olduğu bir topluluktur.

Balkan Paktı ile Yugoslavya, Yunanistan ve Türkiye ekonomik, teknik ve kültürel işbirliğine gitmeyi ve aralarındaki sorunları barışçıl yollarla çözmeyi amaçlamışlardır. Ancak Yugoslavya’nın Sovyetler Birliği ile tekrar yakınlaşması ve Türkiye ile Yunanistan arasında Kıbrıs Sorunu nedeniyle yaşanan sorunlar Balkan Paktı’nın önemini yitirmesine neden olmuştur.

Türkiye bu dönemde Balkanlarda bir “blok siyaseti” benimsemiş ve Sovyetler Birliği’ne yakın olan ülkeler ile ilişkiye girmekten kaçınmıştır.

Demokrat Parti Dönemi’nde Türkiye’nin Ortadoğu Politikası

Soğuk Savaş dönemi boyunca yaşanan kutuplaşmada Orta Doğu, yer altı kaynakları ve coğrafi konumu nedeniyle önemli bir mücadele alanı olmuştur. Sovyetler Birliği’nin bölgeye müdahaleleri Türkiye tarafından kendisi için bir güvenlik tehdidi olarak algılanmıştır. Ayrıca bölgede İsrail’in kurulması da bir çok tartışamaya neden olmuştur.

1948’de İsrail’in kurulmasını Sovyetler Birliği önce desteklemiştir. Ancak bu ülkenin ABD ile yakınlaşması sonucu tavrını değiştiren Sovyetler Birliği 1950’lerde İsrail ile ilişkisini kesmiştir. Batı yanlısı politikalar izleyen Türkiye’nin ayrıca İsrail Devleti’ni tanıyan ilk Müslüman devlet olması ise Arap ülkeleriyle ilişkilerinin bozulmasına neden olmuştur.

Sovyetler Birliği’nin Orta Doğu’da gücünün artması ve Arap ülkelerinin İsrail’in kurulmasından dolayı duydukları rahatsızlık ABD’yi başka çareler aramaya itmiştir. Bunun sonucunda ABD, Sovyetler Birliği’ne yakın sınırı olan Türkiye, İran, Pakistan ve Afganistan arasında Kuzey Kuşağı İttifakı adıyla bir birlik kurmayı amaçlamıştır.

ABD’nin planı doğrultusunda böyle bir birlik kurmayı amaçlayan Türkiye önce Pakistan ile dostluk ve işbirliği anlaşması imzalamıştır. Ancak Afganistan , Pakistan ile yaşadığı sorunlar nedeniyle böyle bir birliğe girmeyi kabul etmemiştir. Türkiye hükümeti, benzer anlaşmalar yapmak için diğer Orta Doğu ülkeleri ile de görüşmeler yapmıştır. Bu ülkelerden Mısır ve Suriye olumsuz karşılık verirken Ürdün ve Lübnan Arap Birliği’nin tepkisinden çekindikleri için anlaşmaya yanaşmamışlardır. Arap Birliği, 1945 yılında Mısır, Suudi Arabistan, Irak, Suriye, Ürdün, Lübnan, Yemen ve Filistin arasında üye ülkelerin aralarındaki sorunlarını barışçıl yollardan çözmesini, saldırıya uğradıklarında ise beraber hareket etmelerini amaçlayan bir anlaşma ile kurulmuştur. Birlik içindeki Irak ise Türkiye gibi Batı Bloku ile yakınlaşma çabası içine girmiştir. Arap Birliği ülkelerinin tepkilerine rağmen 1955 tarihinde Türkiye ile Bağdat Paktı’nı imzalamıştır. Aynı yıl içinde İngiltere, Pakistan ve İran bu anlaşmaya dahil olmuşlardır. ABD ise Arap ülkelerinin tepkisini daha fazla çekmemek için bu birliğe dahil olmamıştır.

Bağdat Paktı’nın kurulmasını kendisine ve Arap dünyasının bütünlüğüne yönelik kötü niyetli bir girişim olarak gören Mısır, 1956 yılında Süveyş Kanalı’nı millileştirdiğini ilan etmiş ve İngiliz askerlerinin Süveyş Kanalı’ndan ve Kıbrıs’tan çekilmesini gerektiğini ifade etmiştir. Bu talep Kıbrıs, Yunanistan ve Sovyetler Birliği’nden destek almıştır.

Bu durum başta İngiltere olmak üzere ABD ve Fransa’nın tepkisini çekmiştir. Mısır’ın katılmayı kabul etmediği bir konferansta kanalın kullanılmasının uluslararası bir kuruluşa bırakılmasına karar verilmiştir. Mısır bu kararı kabul etmeyince İngiltere, Fransa ve İsrail Mısır’a askeri müdahalede bulunarak Süveyş Kanalı’nı işgal etmişlerdir.

Süveyş Krizi olarak adlandırılan bu dönemden sonra başta Mısır ve Suriye olmak üzere Arap ülkeleri Sovyetler Birliği ile yakınlaşmaya başlamışlardır. Bunu engellemek isteyen ABD Başkanı Eisenhower, Eisenhower Doktrini olarak adlandırılan yeni ABD stratejisini uygulamaya çalışmıştır. Bu yaklaşıma göre, komünist tehdide karşı yardıma ihtiyaç duyan Orta Doğu ülkelerine askeri ve ekonomik yardım sözü verilmiştir. Ancak bu doktrin Irak ve Lübnan dışındaki Arap ülkeleri tarafından kabul görmemiştir.

1957-1958 döneminde Suriye’nin Sovyetler Birliği ile yakınlaşması, Türkiye ve Suriye arasında Suriye Krizi olarak adlandırılan bir dönemin yaşanmasına neden olmuştur. Türkiye güneyden gelebilecek bir Sovyet Bloku baskısı ihtimaline karşı Suriye sınırında asker sayısını arttırmıştır. ABD, Suriye’den gelebilecek bir saldırıya karşı Irak, Ürdün ve Lübnan’a daha çok askeri yardım yapmıştır. Mısır’ın Suriye’ye destek olmak amacıyla bu ülkeye askeri göndermesi gerilimin artmasına neden olmuştur. ABD, Suriye ile bir çatışma yaşaması halinde Türkiye’ye destek olacağını açıklamıştır. Sovyetler Birliği’nin Suriye’nin yanında yer alacağını ifade etmesi üzerine ABD Başkanı ve İngiltere Başbakanı böyle bir durumda NATO anlaşmasının 5. maddesi uyarınca Sovyetler Birliği’ne karşılık verileceğini açıklamışlardır. Ülkeler arasındaki gerilim, konunun Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda tartışılmasından sonra azalmış ve kriz zaman içinde ortadan kalkmıştır.

1958 yılında Irak’ta gerçekleşen darbe ile ülke yönetiminin değişmesi, Bağdat Paktı’nın bir parçası olan Türkiye’yi rahatsız etmiştir. Bu darbe Türkiye tarafından Sovyet yayılmacılığının bir girişimi olarak değerlendirilmiştir. Aynı dönemde Lübnan ve Ürdün’de yaşanan iç gelişmeler ve darbe ihtimalleri ABD’yi harekete geçirmiştir ve ABD bu iki ülkeye askeri müdahalede bulunmuştur. Türkiye’deki hükümet bu müdahaleleri desteklemiştir.

Kıbrıs Sorunu ve Türkiye’nin Bu Konudaki Dış Politikası

Akdeniz’in üçüncü büyük adası olan Kıbrıs 1500’lü yıllardan itibaren 300 yıl Osmanlı egemenliğinde kalmıştır. 1878’e İngiltere’ye kiralanan ada 1914’de bu ülke tarafından ilhak edilmiş ve İngiliz sömürgesi haline gelmiştir. Cumhuriyetin ilk yıllarında çok önem verilmeyen Kıbrıs 1950’li yıllarla beraber Türkiye için tekrar önemli bir konu haline gelmiştir.

İngiltere Kıbrıs adasının kendi Orta Doğu politikası için önem taşıdığını düşünmektedir. Kıbrıs’ta yaşayan Rumlar ve Yunanistan ise adanın Yunanistan’a bağlanması gerektiğine inanmaktadır. Bu beklenti 1930’lu yıllardan itibaren gelişen Enosis düşüncesidir. Yunanca birleşme anlamına gelen Enosis, adanın Yunanistan ile birleşmesini ifade etmektedir.

Adanın kendisi için önemli olduğunu düşünen İngiltere ve Kıbrıs’ın durumunu 1950’li yıllardan itibaren milli bir mesele haline getiren Türkiye enosis düşüncesine karşı olarak bu yıllarda beraber hareket etmişlerdir. İngilizler adadaki konumlarını sürdürebilmek için Kıbrıs’taki Türk kesimin varlığına dikkat çekmişlerdir.

1950’li yıllarda Yunanistan’da eğitilerek Kıbrıs’a gönderilen EOKA Örgütü (Kıbrıslı Savaşçıların Ulusal Örgütü) adada İngilizlere karşı silahlı mücadele başlatmıştır. Örgütün adadaki Türklere yönelik eylemlerde de bulunması Türkiye’nin Kıbrıs’a müdahale etme sürecini hızlandırmıştır. Adaya Türk askeri güçleri yerleştikten sonra örgüt eylemlerini sürdürememiştir.

Kıbrıs konusu bu yıllarda Türkiye iç politikasının önemli bir konusu haline gelmiştir. Adada yaşanan sorunlar Türkiye’deki Rumlar ve gayrimüslimler ile ilgili politikaları ve toplumsal davranışları da etkilemiştir. 6-7 Eylül olayları olarak adlandırılan, Atatürk’ün Selanik’teki evinin bombalandığı iddiası ile başlayan ve ülke içinde gayrimüslimlere yönelik saldırılar haline dönüşen harekette bir çok insan yaralanmış ve ölmüş, gayrimüslimlere ait binlerce dükkan yağmalanmıştır.

1955 yılında Londra’da toplanan konferansta Kıbrıs’ın durum tartışılmış ama bir sonuca ulaşılamamıştır. Bu durum İngiltere’nin stratejisini değiştirmesine yol açmıştır. 1959 yılında Zürih’te ülkelerin bir araya geldiği görüşmede, İngiltere’nin adadaki egemenlik haklarından vazgeçmesinden sonra adada Türkiye, Yunanistan ve İngiltere’nin garantörlüğünde bağımsız bir Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kurulmasına karar verilmiştir. 1960 yılında Lefkoşe Antlaşması ile Kıbrıs Cumhuriyeti resmen kurulmuştur.

Türkiye’nin Avrupa Ekonomik Topluluğu İle İlişkileri

Belçika, Fransa, Almanya, İtalya, Hollanda ve Lüksemburg tarafından 1957 yılında, ülkelerin ekonomi politikalarını yakınlaştırmak, ortak bir pazar oluşturmak ve ekonomik istikrarı korumak gibi amaçlar ile Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET) kurulmuştur. Türkiye başlarda bu topluluğa girme konusuna çok önem vermemiştir. Ancak sorunlar yaşadığı Yunanistan’ın topluluğa girme çabası Türkiye’yi de bu konuda rekabete sürüklemiştir. Ayrıca Batılılaşma hedefi ve güvenlik kaygıları da Türkiye’nin Avrupa’daki bu topluluğa girme isteğinin nedenlerindendir.

1959 yılında Türkiye tarafından yapılan başvuru AET Bakanlar Konseyi tarafından değerlendirmeye alınmıştır. Ancak Türkiye’de 1960 yılında askeri darbe yaşanması sonucunda AET’nin Türkiye ile görüşmeleri kesintiye uğramıştır. Görüşmelere ancak 1962 yılında tekrar başlanabilmiştir.

1950-1960 Dönemi Uluslararası Ortam ve Türk Dış Politikalarının Genel Hatları

1950-1960 yılları arasında uluslararası politik ortamı belirleyen en önemli gelişmeler II. Dünya Savaşı sonrasında yaşananlar ve dünyanın değişen güç dengeleridir. Savaşta Almanya ve müttefiklerinin yenilmesinden sonra dünyada iki kutuplu bir güç dengesi oluşmaya başlamıştır. Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ve Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB) arasındaki bu güç mücadelesi başta Avrupa ülkeleri olmak üzere dünya üzerindeki bir çok ülkeyi bu kutuplaşmada taraf seçmeye zorlamıştır.

Sovyetler Birliği’nin Avrupa’da tek süper güç olarak kalmasına ve yayılmacı bir politika izlemesine karşılık olarak ABD kendi çıkarlarına uygun önlemler almıştır. ABD Başkanı H. Truman tarafından yayınlanan Truman Doktrini ile Sovyetler Birliği’nin etki alanındaki ülkelere kendilerini korumaları ve ABD’nin tarafında yer almaları için ekonomik yardımlar yapılmıştır. Marshall Planı adındaki bu yardım programı ile Batı Avrupa’daki ülkelere ve Türkiye’ye mali ve askeri yardımlar yapılmıştır. ABD liderliğindeki Batı ve Sovyetler Birliği’nin liderliğindeki Doğu Blokları arasında yaşanan gerginlikler ve kısmi çatışmalar Soğuk Savaş dönemi olarak tanımlanmaktadır.

Bloklaşma kavramı ile, iki rakip devlet arasında diğer devletlerin taraf tutarak dış politikalarını bu tuttukları taraflara göre belirlemesi ifade edilmektedir.

II. Dünya Savaşı’nda tarafsızlık politikası izlemesine rağmen Türkiye savaşın politik ve ekonomik olumsuzlarından etkilenmiştir. Tarafsızlık politikası, bir devletin iki ya da daha çok devlet arasında çıkmış olan bir savaşta kendisini fiili ve hukuki olarak savaş dışında tutmasıdır. 1950 yılında iktidara gelen Demokrat Parti’nin dış politikasını, savaş sırasında izlenmiş olan tarafsızlık politikasının etkileri ve Soğuk Savaş dengeleri şekillendirmiştir. Soğuk Savaşta tarafsız kalınmasının Türkiye’nin güvenliği, ekonomik ve siyasal yapısı için olumsuz sonuçları olacağı düşüncesi ile Menderes Hükümeti ABD liderliğindeki Batı Blokuna yakınlaşmayı tercih etmiştir.

Türkiye-ABD İlişkileri ve Türkiye’nin NATO’ya Giriş Süreci

Türkiye ve ABD ilişkileri, dünyada değişen güç dengeleri ve Sovyetler Birliği’nin Türkiye üzerindeki baskıları ile gelişmeye başlamıştır. Türkiye bu dönemde ABD ile yakınlaşmanın kendi yararına olacağına inanmıştır. Sovyetler Birliği’nin bir tehdit olarak görülmesi ve ABD’nin yaptığı yardımlardan yararlanılmak istenmesi bu yakınlaşmanın temel nedenleridir. Ayrıca Türkiye’nin Osmanlı’dan beri Batı’ya yakın durması, Batı’yı modernliğin ve gelişmişliğin simgesi olarak görmesi bu yakınlaşmayı kolaylaştıran nedenlerden biridir.

ABD ve Batı Bloku ülkeleri ile yakınlaşmanın sonucu olarak Türkiye NATO’ya üye olma çalışmalarına başlamıştır. Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü (North Atlantic Treaty Organization – NATO) Truman Doktrininin devamı niteliğinde, ABD’nin liderliğinde Sovyetler Birliği’ni çevreleme ve Batı Avrupa’yı savunma amacıyla 1949’da kurulmuştur. Örgütün kuruluş anlaşmasında öne çıkan maddelerin özetleri şu şekildedir:

  • Bu antlaşmanın tarafları Kuzey Atlantik bölgesinde istikrar ve refahın gelişmesini amaçlarlar. Toplu savunma ve barış ile güvenliğin korunması için çabalarını birleştirmekte kararlıdırlar.
  • Madde 1: Taraflar karışmış olabilecekleri her-hangi bir uluslararası anlaşmazlığı, uluslararası barış, güvenlik ve adaleti tehlikeye sokmadan barışçıl yollarla çözmeyi taahhüt etmektedirler.
  • Madde 5: Taraflardan bir veya daha çoğuna yöneltilecek silahlı bir saldırı hepsine yöneltilmiş bir saldırı olarak değerlendirilecektir. Böyle bir saldırı olduğunda bireysel ya da toplu öz savunma hakkını kullanarak silahlı kuvvet kullanımı da dahil olmak üzere gerekli görülen eylemlerde bireysel ya da toplu olarak bulunma konusunda anlaşmışlardır.

Anlaşmanın 5. maddesi örgütün kuruluşundan günümüze kadar çeşitli tartışmalara ve anlaşmazlıklara yol açmıştır. Türkiye ilk kurulduğu zamandan itibaren NATO’ya üye olma çabası içine girmiştir. 1950 yılında yapılan ilk başvuru örgüt tarafından Türkiye’deki demokrasinin yetersiz görülmesi nedeniyle kabul edilmemiştir. Aynı yıl içinde yapılan seçimlerle Türkiye’deki tek parti iktidarı son bulmuş ve Demokrat Parti iktidara gelmiştir. Sovyetler Birliği’nden duyulan endişenin devam ettiği bu dönemde ABD ve Batı ile yakınlaşma tek çare olarak görülmüştür. İktidar değişikliğinden sonra 1950 yılında NATO’ya yapılan ikinci başvuru yine reddedilmiştir. Bu dönemde çıkan Kore Savaşı’nı bir fırsat olarak gören Türkiye hükümeti NATO’ya kabul edilmesini kolaylaştırmak için ABD ile birlikte Kore’ye asker gönderen ilk ülkelerden biri olmuştur. Kore Savaşı, 1950 ve 1953 tarihleri arasında, II. Dünya Savaşı’ndan sonra ikiye bölünen Kore’nin güneyi ve kuzeyi arasında gerçekleşen ve iki ülkenin topraklarının 38. paralelden ayrılması ile sonuçlanan savaştır.

Türkiye’nin NATO’ya üye olması bazı kurucu ülkeler tarafından kabul edilmemiştir. Özellikle İngiltere Orta Doğu’daki çıkarlarına ters düştüğünü düşündüğü için Türkiye’ni üyeliğini desteklememektedir. Ancak Orta Doğu stratejisi İngiltere’den farklı olan ve bölgede daha güçlü olan ABD’nin desteği ile Türkiye 1952 yılında Yunanistan ile birlikte NATO’ya üye olabilmiştir. NATO’ya üye olduktan sonra Türkiye’nin dış politikasını genel olarak NATO’nun ve ABD’nin çıkarlarına uygun olan ortak düşman algısı şekillendirmiştir. Bu ortak düşman, “komünizm tehlikesi” ve Sovyetler Birliği’dir.

Soğuk Savaş devam ederken iki süper güç silahlanma, nükleer silah geliştirme gibi alanlarda yarışa girmişlerdir. Sovyetler Birliği’nin de kendisi gibi nükleer silahlara sahip olması ABD’yi rahatsız etmiştir. Bunun üzerine ABD Başkanı Dwight D. Eisenhower öncülüğünde NATO ülkeleri tarafından “Kitlesel Karşılık Doktrini” kabul edilmiştir. Sovyetler Birliği ile girilen herhangi bir çatışmada ABD ve NATO ülkelerinin nükleer silahlarla karşılık vermesini ifade eden bu yaklaşım 1954 yılında NATO’nun askeri stratejisi olarak benimsenmiştir.

ABD’nin nükleer silah üstünlüğünün olduğu dönemde kabul edilen Kitlesel Karşılık Doktrini, Sovyetler Birliği’nin teknolojik alanda ilerlemesi ve uzay çalışmaları ile yumuşamaya başlamıştır. Bu dönemde ABD kendisinin de Sovyetler Birliği’nin tehdidi altına girebileceğini düşündüğü için “Esnek Karşılık Doktrini”ne yönelmiştir. Bu Doktrin kapsamında Sovyetler Birliği’ni çevreleyen ülkelere orta menzilli savunma füzeleri yerleştirilerek bu ülkeye karşı caydırıcı bir güç oluşturulması hedeflenmiştir. Bu plan ile Türkiye’nin stratejik önemi artmıştır. ABD ile yakın ilişkiler içinde olmak ve Sovyetler Birliği tehlikesinden korunmak için Türkiye bu plana destek vermiştir. İmzalanan anlaşma ile İzmir-Çiğli’deki ABD üssüne “Jupiter” adı verilen füzeler yerleştirilmiştir.

ABD’nin Soğuk Savaş dönemi stratejilerinde Türkiye önemli bir yerde bulunmaktadır ve bunun sonucu olarak ABD’nin Orta Doğu’da en çok ekonomik ve askeri yardım yaptığı ülke Türkiye olmuştur. İki ülke arasında bu dönemde bir çok anlaşma imzalanmıştır.

Demokrat Parti Dönemi’nde Türkiye’nin Balkanlar Politikası

II. Dünya Savaşı sonrasında Balkanlarda Sovyetler Birliği’nin oldukça etkili olmasıyla bir çok Balkan ülkesinde komünist partiler iktidara gelmiştir. Bu dönemde Sovyetler Birliği ile arası bozulan Yugoslavya ve bu ülkeden uzak durarak Batı Bloku ile yakınlaşan Türkiye ve Yunanistan arasında Balkan Paktı imzalanmıştır.

Yugoslavya’nın Sovyetler Birliği ile arasının bozulması Kominform’dan çıkarılmasına neden olmuştur. Kominform, Sovyetler Birliği lideri Stalin tarafından Marshall Planı’na alternatif olması için kurulan ve Yugoslavya, Romanya, Bulgaristan gibi ülkelerin dahil olduğu bir topluluktur.

Balkan Paktı ile Yugoslavya, Yunanistan ve Türkiye ekonomik, teknik ve kültürel işbirliğine gitmeyi ve aralarındaki sorunları barışçıl yollarla çözmeyi amaçlamışlardır. Ancak Yugoslavya’nın Sovyetler Birliği ile tekrar yakınlaşması ve Türkiye ile Yunanistan arasında Kıbrıs Sorunu nedeniyle yaşanan sorunlar Balkan Paktı’nın önemini yitirmesine neden olmuştur.

Türkiye bu dönemde Balkanlarda bir “blok siyaseti” benimsemiş ve Sovyetler Birliği’ne yakın olan ülkeler ile ilişkiye girmekten kaçınmıştır.

Demokrat Parti Dönemi’nde Türkiye’nin Ortadoğu Politikası

Soğuk Savaş dönemi boyunca yaşanan kutuplaşmada Orta Doğu, yer altı kaynakları ve coğrafi konumu nedeniyle önemli bir mücadele alanı olmuştur. Sovyetler Birliği’nin bölgeye müdahaleleri Türkiye tarafından kendisi için bir güvenlik tehdidi olarak algılanmıştır. Ayrıca bölgede İsrail’in kurulması da bir çok tartışamaya neden olmuştur.

1948’de İsrail’in kurulmasını Sovyetler Birliği önce desteklemiştir. Ancak bu ülkenin ABD ile yakınlaşması sonucu tavrını değiştiren Sovyetler Birliği 1950’lerde İsrail ile ilişkisini kesmiştir. Batı yanlısı politikalar izleyen Türkiye’nin ayrıca İsrail Devleti’ni tanıyan ilk Müslüman devlet olması ise Arap ülkeleriyle ilişkilerinin bozulmasına neden olmuştur.

Sovyetler Birliği’nin Orta Doğu’da gücünün artması ve Arap ülkelerinin İsrail’in kurulmasından dolayı duydukları rahatsızlık ABD’yi başka çareler aramaya itmiştir. Bunun sonucunda ABD, Sovyetler Birliği’ne yakın sınırı olan Türkiye, İran, Pakistan ve Afganistan arasında Kuzey Kuşağı İttifakı adıyla bir birlik kurmayı amaçlamıştır.

ABD’nin planı doğrultusunda böyle bir birlik kurmayı amaçlayan Türkiye önce Pakistan ile dostluk ve işbirliği anlaşması imzalamıştır. Ancak Afganistan , Pakistan ile yaşadığı sorunlar nedeniyle böyle bir birliğe girmeyi kabul etmemiştir. Türkiye hükümeti, benzer anlaşmalar yapmak için diğer Orta Doğu ülkeleri ile de görüşmeler yapmıştır. Bu ülkelerden Mısır ve Suriye olumsuz karşılık verirken Ürdün ve Lübnan Arap Birliği’nin tepkisinden çekindikleri için anlaşmaya yanaşmamışlardır. Arap Birliği, 1945 yılında Mısır, Suudi Arabistan, Irak, Suriye, Ürdün, Lübnan, Yemen ve Filistin arasında üye ülkelerin aralarındaki sorunlarını barışçıl yollardan çözmesini, saldırıya uğradıklarında ise beraber hareket etmelerini amaçlayan bir anlaşma ile kurulmuştur. Birlik içindeki Irak ise Türkiye gibi Batı Bloku ile yakınlaşma çabası içine girmiştir. Arap Birliği ülkelerinin tepkilerine rağmen 1955 tarihinde Türkiye ile Bağdat Paktı’nı imzalamıştır. Aynı yıl içinde İngiltere, Pakistan ve İran bu anlaşmaya dahil olmuşlardır. ABD ise Arap ülkelerinin tepkisini daha fazla çekmemek için bu birliğe dahil olmamıştır.

Bağdat Paktı’nın kurulmasını kendisine ve Arap dünyasının bütünlüğüne yönelik kötü niyetli bir girişim olarak gören Mısır, 1956 yılında Süveyş Kanalı’nı millileştirdiğini ilan etmiş ve İngiliz askerlerinin Süveyş Kanalı’ndan ve Kıbrıs’tan çekilmesini gerektiğini ifade etmiştir. Bu talep Kıbrıs, Yunanistan ve Sovyetler Birliği’nden destek almıştır.

Bu durum başta İngiltere olmak üzere ABD ve Fransa’nın tepkisini çekmiştir. Mısır’ın katılmayı kabul etmediği bir konferansta kanalın kullanılmasının uluslararası bir kuruluşa bırakılmasına karar verilmiştir. Mısır bu kararı kabul etmeyince İngiltere, Fransa ve İsrail Mısır’a askeri müdahalede bulunarak Süveyş Kanalı’nı işgal etmişlerdir.

Süveyş Krizi olarak adlandırılan bu dönemden sonra başta Mısır ve Suriye olmak üzere Arap ülkeleri Sovyetler Birliği ile yakınlaşmaya başlamışlardır. Bunu engellemek isteyen ABD Başkanı Eisenhower, Eisenhower Doktrini olarak adlandırılan yeni ABD stratejisini uygulamaya çalışmıştır. Bu yaklaşıma göre, komünist tehdide karşı yardıma ihtiyaç duyan Orta Doğu ülkelerine askeri ve ekonomik yardım sözü verilmiştir. Ancak bu doktrin Irak ve Lübnan dışındaki Arap ülkeleri tarafından kabul görmemiştir.

1957-1958 döneminde Suriye’nin Sovyetler Birliği ile yakınlaşması, Türkiye ve Suriye arasında Suriye Krizi olarak adlandırılan bir dönemin yaşanmasına neden olmuştur. Türkiye güneyden gelebilecek bir Sovyet Bloku baskısı ihtimaline karşı Suriye sınırında asker sayısını arttırmıştır. ABD, Suriye’den gelebilecek bir saldırıya karşı Irak, Ürdün ve Lübnan’a daha çok askeri yardım yapmıştır. Mısır’ın Suriye’ye destek olmak amacıyla bu ülkeye askeri göndermesi gerilimin artmasına neden olmuştur. ABD, Suriye ile bir çatışma yaşaması halinde Türkiye’ye destek olacağını açıklamıştır. Sovyetler Birliği’nin Suriye’nin yanında yer alacağını ifade etmesi üzerine ABD Başkanı ve İngiltere Başbakanı böyle bir durumda NATO anlaşmasının 5. maddesi uyarınca Sovyetler Birliği’ne karşılık verileceğini açıklamışlardır. Ülkeler arasındaki gerilim, konunun Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda tartışılmasından sonra azalmış ve kriz zaman içinde ortadan kalkmıştır.

1958 yılında Irak’ta gerçekleşen darbe ile ülke yönetiminin değişmesi, Bağdat Paktı’nın bir parçası olan Türkiye’yi rahatsız etmiştir. Bu darbe Türkiye tarafından Sovyet yayılmacılığının bir girişimi olarak değerlendirilmiştir. Aynı dönemde Lübnan ve Ürdün’de yaşanan iç gelişmeler ve darbe ihtimalleri ABD’yi harekete geçirmiştir ve ABD bu iki ülkeye askeri müdahalede bulunmuştur. Türkiye’deki hükümet bu müdahaleleri desteklemiştir.

Kıbrıs Sorunu ve Türkiye’nin Bu Konudaki Dış Politikası

Akdeniz’in üçüncü büyük adası olan Kıbrıs 1500’lü yıllardan itibaren 300 yıl Osmanlı egemenliğinde kalmıştır. 1878’e İngiltere’ye kiralanan ada 1914’de bu ülke tarafından ilhak edilmiş ve İngiliz sömürgesi haline gelmiştir. Cumhuriyetin ilk yıllarında çok önem verilmeyen Kıbrıs 1950’li yıllarla beraber Türkiye için tekrar önemli bir konu haline gelmiştir.

İngiltere Kıbrıs adasının kendi Orta Doğu politikası için önem taşıdığını düşünmektedir. Kıbrıs’ta yaşayan Rumlar ve Yunanistan ise adanın Yunanistan’a bağlanması gerektiğine inanmaktadır. Bu beklenti 1930’lu yıllardan itibaren gelişen Enosis düşüncesidir. Yunanca birleşme anlamına gelen Enosis, adanın Yunanistan ile birleşmesini ifade etmektedir.

Adanın kendisi için önemli olduğunu düşünen İngiltere ve Kıbrıs’ın durumunu 1950’li yıllardan itibaren milli bir mesele haline getiren Türkiye enosis düşüncesine karşı olarak bu yıllarda beraber hareket etmişlerdir. İngilizler adadaki konumlarını sürdürebilmek için Kıbrıs’taki Türk kesimin varlığına dikkat çekmişlerdir.

1950’li yıllarda Yunanistan’da eğitilerek Kıbrıs’a gönderilen EOKA Örgütü (Kıbrıslı Savaşçıların Ulusal Örgütü) adada İngilizlere karşı silahlı mücadele başlatmıştır. Örgütün adadaki Türklere yönelik eylemlerde de bulunması Türkiye’nin Kıbrıs’a müdahale etme sürecini hızlandırmıştır. Adaya Türk askeri güçleri yerleştikten sonra örgüt eylemlerini sürdürememiştir.

Kıbrıs konusu bu yıllarda Türkiye iç politikasının önemli bir konusu haline gelmiştir. Adada yaşanan sorunlar Türkiye’deki Rumlar ve gayrimüslimler ile ilgili politikaları ve toplumsal davranışları da etkilemiştir. 6-7 Eylül olayları olarak adlandırılan, Atatürk’ün Selanik’teki evinin bombalandığı iddiası ile başlayan ve ülke içinde gayrimüslimlere yönelik saldırılar haline dönüşen harekette bir çok insan yaralanmış ve ölmüş, gayrimüslimlere ait binlerce dükkan yağmalanmıştır.

1955 yılında Londra’da toplanan konferansta Kıbrıs’ın durum tartışılmış ama bir sonuca ulaşılamamıştır. Bu durum İngiltere’nin stratejisini değiştirmesine yol açmıştır. 1959 yılında Zürih’te ülkelerin bir araya geldiği görüşmede, İngiltere’nin adadaki egemenlik haklarından vazgeçmesinden sonra adada Türkiye, Yunanistan ve İngiltere’nin garantörlüğünde bağımsız bir Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kurulmasına karar verilmiştir. 1960 yılında Lefkoşe Antlaşması ile Kıbrıs Cumhuriyeti resmen kurulmuştur.

Türkiye’nin Avrupa Ekonomik Topluluğu İle İlişkileri

Belçika, Fransa, Almanya, İtalya, Hollanda ve Lüksemburg tarafından 1957 yılında, ülkelerin ekonomi politikalarını yakınlaştırmak, ortak bir pazar oluşturmak ve ekonomik istikrarı korumak gibi amaçlar ile Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET) kurulmuştur. Türkiye başlarda bu topluluğa girme konusuna çok önem vermemiştir. Ancak sorunlar yaşadığı Yunanistan’ın topluluğa girme çabası Türkiye’yi de bu konuda rekabete sürüklemiştir. Ayrıca Batılılaşma hedefi ve güvenlik kaygıları da Türkiye’nin Avrupa’daki bu topluluğa girme isteğinin nedenlerindendir.

1959 yılında Türkiye tarafından yapılan başvuru AET Bakanlar Konseyi tarafından değerlendirmeye alınmıştır. Ancak Türkiye’de 1960 yılında askeri darbe yaşanması sonucunda AET’nin Türkiye ile görüşmeleri kesintiye uğramıştır. Görüşmelere ancak 1962 yılında tekrar başlanabilmiştir.

0
mutlu
Mutlu
0
_zg_n
Üzgün
0
sinirli
Sinirli
0
_a_rm_
Şaşırmış
0
vir_sl_
Virüslü

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Giriş Yap

Giriş Yap

AÖF Ders Notları ve Açıköğretim Sistemi ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!