Tefsir Tarihi ve Usulü Dersi 2. Ünite Özet

Açıköğretim ders notları öğrenciler tarafından ders çalışma esnasında hazırlanmakta olup diğer ders çalışacak öğrenciler için paylaşılmaktadır. Sizlerde hazırladığınız ders notlarını paylaşmak istiyorsanız bizlere iletebilirsiniz.

Açıköğretim derslerinden Tefsir Tarihi ve Usulü Dersi 2. Ünite Özet için hazırlanan  ders çalışma dokümanına (ders özeti / sorularla öğrenelim) aşağıdan erişebilirsiniz. AÖF Ders Notları ile sınavlara çok daha etkili bir şekilde çalışabilirsiniz. Sınavlarınızda başarılar dileriz.

Kur’An’In Tanımı Ve Unsurları

Kur’an’ın Tanımı

“Kur’ân” lafzının kökü hakkında, gerek İslâm âlimleri ve gerekse oryantalistler tarafından çeşitli görüşler ileri sürülmüş olsa da bunlar arasında ekseriyetle kabul edilen görüş; “Kur’ân lafzı, İslâmiyet ile beraber gelmiş, “okumak” anlamındaki kara’e’den türemiş, fu’lân vezninde, Arapça kökenli bir kelimedir” şeklindedir. Bunun dışındaki diğer görüşler doğru değildir. Kur’ân’ın, el-Kitâb, Ümmü’l-Kitâb, el-Furkân, el-Mesânî, en-Nûr, ezZikr, el-Hüdâ, eş-Şifâ, Sıdk ve el-Hak gibi 55 farklı isminin olduğu bilinse de bunlar arasında en sık kullanılanı Kur’an’dır.

Kur’ân’ın Terim Anlamı

Kur’ân’ın terim anlamı ise şöyledir: Kur’ân, Hz. Muhammed (sav)’e vahiyle indirilmiş, tevâtürle nakledilmiş, mushaflarda yazılmış, tilâvetiyle ibâdet edilen, bir sûresinin -dahi olsa- meydana getirilmesi için meydan okuyan, Fâtiha sûresiyle başlayıp Nâs sûresiyle sona eren, Allah’ın kelâmıdır. Şimdi bu unsurları açıklayalım:

  • “Allah’ın kelâmı” ifadesiyle, insanların, meleklerin ve cinlerin sözleri tanımın dışında kalmıştır. Çünkü Kur’ân, sadece Allah’ın kelâmıdır.
  • “Hz. Muhammed’e vahiyle” sözü, Kur’ân’ın vahiyle sadece Hz. Peygamber (sav)’e indirildiğini ifade etmektedir. Buna göre diğer Peygamberlere indirilen ilâhî kitap ve sayfalar tarifin dışına çıkarılmıştır.
  • “İndirilmiş” kelimesi, Allah’ın kelâmının sadece Resûlullah’a indirilen kısmını içine alır, diğerlerini tanımın dışında bırakır.
  • “Tevâtürle nakledilmiş” ifadesiyle, şâz olan kırâat şekilleri ve diğer nakiller tarifin dışında bırakılmıştır. Ayrıca bu ifade, Kur’ân’ın sübutunun kat’î olduğunu da göstermektedir.
  • “Mushaflarda yazılmış” sözüyle, Hz. Osman döneminde yazılan Kur’ân nüshaları kastedilmiştir. Onların dışındaki nüshalar tanıma alınmamıştır.
  • “Tilâvetiyle ibâdet edilen” ifadesiyle, Kur’ân tercümelerinin, tefsîrlerinin, âhâd kırâatların, nebevî ve kudsî hadîslerin, namazlarda ve ibâdet maksadıyla okunmalarının câiz olmadığı belirtilmiş ve bunların tarifin dışında bırakılmaları sağlanmıştır.
  • “Bir sûresinin –dahi olsa- meydana getirilmesi için meydan okuyan” sözü, yine diğer semâvî kitapları, sahifeleri ve hadisi tanımın dışında bırakmıştır. Onların, mu’ciz olmadıkları için meydan okumaları söz konusu değildir. Kur’ân ise mu’cizdir.
  • Tarifin “Fâtiha sûresiyle başlayıp Nâs sûresiyle sona eren” kısmı açıktır. Kur’an’ın tüm insanlığı hidayete getirmek amacıyla nazil olmuş, evrensel bir ilâhî mesaj olduğu görülmektedir. Buradaki hidâyet’in kapsamına insanı, hem bu geçici ve hem de ebedî hayatını düzenleyerek mutluluğa götürecek ve huzura kavuşturacak tüm hususlar dâhil edilmelidir.

Kur’ân’ın Hedefi

Kur’ân, tüm insanlığı hidâyete getirmek amacıyla nâzil olmuş, evrensel bir ilâhî mesajdır. Gönderiliş amacı olan bu aslî görev ve hedefini pek çok âyetinde açıkça dile getirmiştir. Bunlardan bazıları şunlardır: “Kur’ân, insanlar için basîret nurları, kesin inanan bir toplum için hidâyet ve rahmettir” (Câsiye (45), 20). “İşte bu Kitâb, Allah’ın dilediğini kendisiyle doğru yola ilettiği/getirdiği hidâyet rehberidir” (Zümer (39), 23). “Bu Kur’ân bir hidâyettir. Rablerinin âyetlerini tanımayanlara çetin bir azâp vardır” (Câsiye (45), 11). “Bu Kur’ân en doğru yola iletir” (İsrâ’ (17), 9).

Kur’ân’ın Muhtevâsı

Kur’ân’ın âyet ve sûreleri, konu bütünlüğü oluşturacak şekilde sıralanmadığından muhtevâsının tespiti biraz zordur.

Mekkî âyet ve sûrelerde, Allah’ın birliği, kudreti ve lütufkârlığı ile âhiret günü ve dirilme gibi uhrevî konular geniş olarak işlenmiştir. Medenî olan âyet ve sûrelerde, Mekkî sûrelerin içerdiği başlıca konuların yanı sıra, ibâdât ve muâmelât konuları ağırlık kazanmıştır. Medenî sûrelerde tarihî konular ve olaylar anlatılırken, bunlar vesile kılınarak evrensel ilkeler ve değerler verilir, insanın itikâdî ve ahlâkî dünyasının düzeltilmesi, özellikle paylaşma duygusunun güçlendirilmesi amaçlanmıştır.

Medenî olan âyet ve sûrelerde, Mekkî sûrelerin ihtiva ettiği başlıca konuların yanı sıra, ibâdât ve muâmelât konuları ağırlık kazanmıştır. Medenî sûrelerde tarihî konular ve olaylar anlatılırken, bunlar vesile kılınarak evrensel ilkeler ve değerler verilir, insanın itikâdî ve ahlâkî dünyasının düzeltilmesi, özellikle paylaşma duygusunun güçlendirilmesi amaçlanmıştır. Kur’ân bu tür konularda, bilgi, düşünme ve hidâyet kaynağı olma işlevini vahiy sürecinde kesintisiz olarak devam ettirmiştir.

Kur’ân’ın Kitâb-ı Mukaddes’le Mukâyesesi

Kur’ân, Tevrat. Zebur ve İncil’i kuşatıcı bir mahiyet arzetmekte ve önceki Peygamberlere inanmayı da şart koşmaktadır. Özellikle Tevrat ve İncil’deki birçok kıssa ve konuyu içermekte, bunlarda yer alan, kendisinin de kabul ettiği evrensel ilkeleri tekrarlamakta, geçmiş kitapların muhtevâlarının orijinal şekillerinin ne ölçüde korunabildiğini, hangi konularda değişikliğe uğratıldığını ortaya koymaktadır. Bununla birlikte Kur’ân ile daha önceki ilahî kitaplar arasında vahyedilme, kayda geçirilme, günümüze gelme, üslûp ve muhtevâ açısından önemli farklılıklar vardır.

Kur’ân ile Kitâb-ı Mukaddes arasında muhteva ve üslûp açısından benzerlikler olduğu gibi önemli farklılıklar da bulunmaktadır. Kitâb-ı Mukaddes, çeşitli yazarlar tarafından farklı dönemlerde yazılmış farklı edebî türlerdeki yazılardan meydana gelmektedir. Kitâb-ı Mukaddes’e ait bölümlerin çoğu, adını taşıyan kişiler tarafından yazılmamıştır; ayrıca bazen birden çok kitap belli bir yazara nispet edilmiştir. Kur’ân’a gelince o, Hz. Peygamber (sav)’e bizzat Allah u Teala (cc) tarafından vahyedildiği için onda konuşan sürekli Allah, muhatap ise Hz. Peygamber (sav) ile insanlardır. Halbuki Kitâb-ı Mukaddes’te olaylar genellikle üçüncü şahıs tarafından anlatılmaktadır. Ayrıca Kitâb-ı Mukaddes’te hâdiseler, zaman ve mekân boyutuna inilerek aktarılmakta, dolayısıyla Eski Ahid İsrâiloğulları’nın tarihini, Yeni Ahid ise Hz. Îsâ ve havarilerin hayatlarını anlatan birer tarih kitabı niteliği taşımaktadır. Kur’ân’da anlatılan tarihi olay ve kıssalarla muhataplara belli derslerin verilmesi amaçlanmıştır. Bu nedenle Kur’ân’da olaylar, zaman ve mekân belirtilmeden anlatılmıştır.

Kur’ân’la Kitâb-ı Mukaddes arasındaki bu farklılıkların yanı sıra, başta kıssalar olmak üzere kainatın ve insanın yaratılışı, cennetten çıkarılış, Nuh tufanı gibi bazı konularda benzerlikler de vardır.

Kur’ân’ın Faziletleri (Fezâilü’l-Kur’ân)

Fezâilu’l-Kur’ân, Kur’ân’ın tamamını veya bazı sûre ya da âyetlerini öğrenip okuyan, öğreten, dinleyen, ezberleyen, hükümlerine göre amel edenlerin kazanacakları sevapları, bazı sûre yahut âyetlerin şifalı olduğunu bildiren hadisleri içeren literatür için kullanılan bir tabirdir. Fezâilu’lKur’ân’la ilgili hadisler incelendiğinde onların üç kısma ayrıldığı görülmektedir:

  • Kur’ân’ın bütününün fazîletine dair hadîsler: “Sözün en hayırlısı, Allah’ın Kitâb’ıdır” hadîsi gibi.
  • Kur’ân’ın sûrelerinin fazîletine dair hadîsler: “Nefsim kudretinde olan Allah’a yemin ederim ki o (İhlâs sûresi), Kur’ân’ın üçte birine denktir” gibi.
  • Kur’ân âyetlerinin fazîletine dair hadîsler: “Geceleri, Bakara suresinin sonundan iki âyet okuyan kimseye o iki âyet kâfî gelir” hadîsi gibi.

Kur’an’ın Unsurları

Terim olarak ayet kelimesi, “Kur’ân’ın herhangi bir sûresinde, bir veya birkaç kelime ya da cümleden meydana gelen ve başından ve sonundan ayrılmış olan bölümlere” denir. Ayetlerin son kelimesine, iki ayeti birbirinden ayırdığı için fâsıla denir. Nâzil olan bütün ayetler, bizzat Hz. Peygamber (sav)’in göstermiş olduğu yerlere yazdırılmışlardır. Dolayısı ile ayetlerin tertîbi tevkîfîdir, yani vahye dayanmaktadır.

Âyetlerin Sayısı

Kur’an’daki ayetlerin sayısı konusunda farklı rakamlar bulunmaktadır. Ayetlerin sayısı hakkında bu değişik rakamların ortaya atılması, bazı ayetlerin sonlarının neresi olduğu, sûrelerin başlarında bulunan besmelelerin ayet olarak kabul edilip edilmemesi ve hurûf-ı mukatta’anın müstakil bir ayet sayılıp sayılmaması gibi konularda ileri sürülen görüşlerin farklılığından kaynaklanmaktadır. Bu itibarla, ayetlerin sayısında farklı rakamların ortaya atılması kesinlikle, Kur’ân’da eksiklik veya fazlalık olduğunu göstermez. Çünkü Kur’ân’da en ufak bir hata, eksiklik veya fazlalık yoktur.

Kur’ân’ ın âyetlerinin bazıları uzun, bazıları da kısadır. En uzun ayet, Bakara ssresinin 282. ayetidir. Ancak en kısa ayetin hangisi olduğu konusunda ise ihtilaflar vardır. Bu hususta zikredilenler şunlardır: Müdhâmmetân, ve’l-fecr, yâsîn, ve’l-asr, ve’d-duhâ, müddessir ve rahmân’dır.

İlk ve Son Nâzil Olan Âyetler

İlk inen âyetler Alak sûresinin ilk beş âyetidir bununla birlikte en son nâzil olan âyet hakkında ise görüş ayrılıkları bulunmaktadır.

Besmele

Neml sûresinin 30. âyetinde geçmesi nedeniyle besmelenin Kur’ân’ın bir âyeti olduğunda ihtilaf yoktur. Fâtiha ile diğer sûrelerin başındaki besmelelerin bir âyet olup olmadığı ise ihtilaflıdır. İbadetler başta olmak üzere her işe besmele ile başlamak sünnettir. Resûlullah şöyle buyurmuştur: “Allah’ın adı anılmadan başlanılan her önemli iş, eksik olur”. Besmele, Yüce Yaratıcının, en kapsamlı ismi olan “Allah” adını, rahmet ve merhametinin genişliğini ve sonsuzluğunu ifade eden “rahmân ve rahîm” sıfatlarını bir arada toplayan veciz bir ibaredir. Tevbe sûresi dışında bütün sûrelerin başında besmele vardır.

Secde Âyetleri

Secde sözlükte, aşırı saygı göstermek, tevâzuyla eğilmek ve alnı yere koymak manalarına gelmektedir. Okunması veya dinlenmesi halinde secde edilmesi gereken âyetlere secde âyeti, bu sebeple yapılan secdeye de tilâvet secdesi denir. Kur’ân’da on dört sûrede secde âyeti vardır.

Sûre

Terim olarak Sûre , “ayetlerden -en az üç âyetten-meydana gelen, başı ve sonu bulunan müstakil Kur’ân parçası” demektir. Kur’ân’da 114 sûre vardır. Bu 114 sûrenin, Übey b. Ka’b’a göre 87’si Mekkî, 27’si ise Medenîdir. Sûrelerin en uzunu, 286 âyeti olan Bakara sûresi, en kısası ise, 3 âyetten oluşan Kevser sûresidir. Kur’ân’ın sûrelere ayrılması vahye dayanmaktadır.

Sûrelerin Tertibi

Pek çok sûre tam olarak bir defada, bir kısmı da parça parça vahyedilmiştir. Bazen bir sûre tamamlanmadan, diğer bir sûrenin nâzil olduğu, hatta birden fazla sûreye ait âyetlerin bir anda indirildiği olmuştur. Bugün elimizde bulunan Mushaflardaki sûreler, iniş tarihine göre tertip edilmemiştir.

Sûrelerin Tasnîfi

Kur’ân’da sûreler, uzunluk ve kısalıklarına göre şöyle tasnîf edilmiştir:

  • Es-Sebu’t-tuvel: En uzun yedi sûre demektir.
  • El-Mi’ûn: Birinci gruptan sonra gelen ve âyet adedi yüz civarında olan sûrelerdir.
  • El-Mesânî: Âyet adedi yüzden az olan sûrelerdir.
  • El-Mufassal: Mushafın son bölümü olup, Kaf sûresinin başından Nâs sûresinin sonuna kadar olan sûreleri içine almaktadır.

Sûrelerin İsimleri

Sûreler isimlerini, ilk kelimelerinden (lem yekün gibi), başlarındaki hurûf-ı mukatta’a’dan (Yâsîn gibi), kıssasını ihtivâ ettikleri şahsiyetlerden (Nûh gibi) veya topluluklardan (Münâfikûn gibi) ya da konularının birinden almışlardır. Bazen bir sûrenin birden fazla ismi bulunmaktadır. Bazen de birden fazla sûreye bir isim verilmiştir.

Mekkî ve Medenî Sûreler

Sûrelerin Mekkî veya Medenî oluşları hakkında üç görüş vardır:

  • Mekke’de inen surelere Mekki sureler denilmekteyken, Medine’de inen surelere ise Medeni sureler denilmektedir. Ancak daha farklı yerlerde inen sure ve ayetler olduğu için bu görüşün tüm ayet ve sureleri içine alması mümkün değildir.
  • Mekkelilere hitap eden ayetler ve surelere Mekki, Medinelilere inen ayetler ve surelere ise Medeni denilmektedir. Ancak “ey insanlar, “ey iman edenler” ibaresi her iki topluluk içinde kullanıldığı için böyle bir ayrım yapmakta kapsayıcı değildir.
  • Hicretten önce inen âyet ve sûrelere Mekkî, sonra inen âyet ve sûrelere de Medenî denir. İşte doğru olan görüş budur. Bu görüş bütün âyet ve sûreleri içine alacak mahiyettedir. Çünkü âyet ve sûreler, ya hicretten önce veya sonra inmişlerdir.

Kur’an’ın Okunması

Yedi Harf

Vahyin ilk dönemlerinde sözlü anlatım, Kureyş lehçesiyle yapılıyordu. Ancak hicretle birlikte Medîne lehçesinin Mekke (Kureyş) lehçesinden farklılığı problemiyle karşı karşıya kalındı. Bu arada İslâm’a yeni giren çeşitli Arap kabilelerinin de kendilerine özgü lehçeleri vardı. Bütün bunlar, Kur’ân’ı okumada müsâmahalı davranmayı zorunlu hale getirdi. Yedi harf, ihtilaflı bir meseledir. Konuya dair kırk civarında görüş vardır.

Bunların belli başlı olanları şunlardır:

  • Yedi harften maksat, Arap kabilelerinden meşhur olan yedisinin lehçesidir. Bu kabileler Kureyş, Kinâne, Huzeyl, Hevâzin, Sekîf, Yemen ve Temim’dir. Ancak bu kabîlelerin hangileri olduğu konusu ihtilaflıdır. Ayrıca Kur’ân’da sadece bu yedi kabilenin lehçesine ait kelime yoktur. Onda, kırka yakın dile ait kelime tespit edilmiştir.
  • Yedi harften maksat, meşhur yedi imamın kırâatıdır. Ancak bu görüş en zayıf olan görüştür. Çünkü yedi harf meselesi gündeme geldiğinde henüz yedi kırâat ortada yoktu.
  • Yedi harften maksat, aynı manaya gelen çeşitli lafızlardır.
  • Yedi harften maksat, yedi vecihtir. Bu görüşü savunanlar çoktur. Bu görüş sahipleri, kendilerine göre yedi vechi tespite çalışmışlar ancak belli bir yedi vecih üzerinde ittifak edememişlerdir. İlgili görüşler incelendiğinde Subhî es-Sâlih tarafından ileri sürülen maddelerin diğerlerine göre daha kapsayıcı olduğunu söylemek mümkündür.

Kırâat İlmi

Kırâat, Kur’an’ın kelimelerinin eda keyfiyetlerini ve ihtilaflarını nakledenlerine isnat ederek bilmektir. Konusu: Telaffuzlarındaki ihtilaf ve edâlarındaki keyfiyet bakımından Kur’ân’ın kelimeleridir. Gayesi: Mütevâtir kırâatların zabt melekesini elde etmektir.

Hz. Osman döneminde istinsah edilen Mushaflar, bunların ihtivâ ettikleri kırâat vecihlerini bilen birer kişi ile ilgili beldelere gönderilmiştir. İşte bu belde sakinleri, Kur’ân’ın kırâatını bilen ve onu kendilerine getiren zatlardan öğrenmişler ve öğrendikleri gibi de okumuşlardır. Böylece her belde, Mushafına uygun kırâatları muhafaza etmeye başlamış ve o kırâatlar okundukları beldede yayılmıştır.

Gelişmesi

Üçüncü asırda kırâatları yediye tahsis eden, gerek kırâat imamları ve gerekse temsil ettikleri kırâatları belirli usuller koyarak tespit eden Ebu Bekir b. Mücâhid’dir. Ancak İbn Mücâhid’in tasnifinde yedinci kırâat imamı Yakup değil, Kisâî’dir. Daha sonra bu yedi kırâat imamına, kırâatlarının sahih olduğu tespit edilen Ebû Ca’fer, Yakup ve Halef b. Hişâm ilave edilerek sayı ona ulaşmıştır. On kırâat imamı ve meşhur olan râvîleri topluca şunlardır:

1. Nâfi. Râvîleri Kâlûn ve Verş’tir. 2. İbn Kesîr. Râvîleri Bezzî ve Kunbul’dur. 3. Ebû Amr. Râvîleri Dûrî ve Sûsî’dir. 4. İbn Âmir. Râvîleri Hişâm ve İbn Zekvân’dır. 5. Âsım. Râvîleri Ebû Bekir Şu’be ve Hafs’tır. 6. Hamza. Râvîleri Halef ve Hallâd’tır. 7. Kisâî. Râvîleri Leys ve Dûrî’dir. 8. Ebû Ca’fer. Râvîleri İsâ b. Verdân ve Süleyman b. Cemmâz’dır. 9. Ya’kûb. Râvîleri Ruveys ve Ravh’tur. 10. Halef. Râvîleri İshak b. İbrâhîm ve İdris b. Abdilkerîm’dir.

Sahih Kırâatın Şartları

Kırâatların sahih olması için üç şart vardır:

  • Kırâat, sahîh ve muttasıl bir senedle Hz. Peygamber (sav)’e ulaşmalı.
  • Takdiren de olsa Hz. Osman döneminde çoğaltılan nüshalardan birinin hattına uymalı.
  • Bir vecihle de olsa Arap dilinin kaidelerine uygun olmalı. Bu üç şartı birden taşıyan kırâat sahihtir. Bir görüş ise üçüncü şarta gerek olmadığı yönündedir.

Senetleri Bakımından Kırâatların Çeşitleri

Senetleri bakımından kıraat çeşitleri ise 5’e ayrılmaktadır:

  1. Mütevâtir kırâat: Yalan üzere ittifak etmeleri aklen mümkün olmayan bir topluluğun diğer bir topluluktan rivayet ettiği kırâata, mütevâtir kırâat denir.
  2. Meşhur kırâat: Senedi sahih, Arap dilinin kaidelerine ve Hz. Osman döneminde çoğaltılan nüshalardan birinin hattına uygun olan, ancak tevâtür derecesine ulaşamayan kırâata, meşhur kırâat denir. Mütevâtir ve meşhûr kırâatlar ile Kur’ân okunur. Bunlara inanmak gerekir. İnkâr edilmeleri câiz değildir
  3. Âhâd kırâat: Senedi sahîh olup, ya Arapça kâidelere ya da Hz. Osman döneminde çoğaltılan nüshalardan birinin hattına uygun olmayan kırâata, âhâd kırâat denir. Bu kırâat ile okumak câiz değildir.
  4. Şâz kırâat: Senedi sahîh olmayan kırâattır. Bununla da Kur’ân okumak câiz değildir.
  5. Mevzû (uydurma) kırâat: Asılsız olarak yalnız okuyanına isnat edilen kırâattır. Bu kırâata göre de Kur’ân okumak câiz değildir.

Günümüzde Müslümanların büyük çoğunluğu Kur’an’ı Asım kıraatının Hafs rivayetine göre okumaktadırlar.

Vakıf ve İbtidâ

Vakıf, kelime üzerinde, kırâata tekrar başlamak niyetiyle, âdet olduğu şekilde, nefes alacak kadar bir zaman sesi kesmekten ibarettir. Vakıf, kelimelerin sonunda yapılır, ortasında yapılmaz. İlk defa okumaya başlamaya veya vakıftan sonra kırâata devam etmek için tekrar başlamaya ise İbtida denir. Vakf ve ibtida, Kur’ân kırâatında, mananın iyi anlaşılması için uyulması gereken bir husustur. Ancak Kur’ân okurken herkesin bu hususları bilip uygulaması mümkün olmayabilir. Çünkü bu konu, Kur’ân’ ın manalarını çok iyi bilmeye bağlıdır. Kur’an’ın manasını anlayamayanların anlamı bozmadan okumalarına yardımcı olmak için Kur’ân okurken durulması gereken yerlere bir takım harfler konmuştur.

Kur’ân-ı Kerîm’i Okuyuş Şekilleri

Kırâat âlimlerine göre Kur’ân üç şekilde okunabilmektedir:

  1. Tahkîk: Kırâat ilminde tahkîk, her bir harfin hakkını tam vermek, medlerini yeterince uzatmak, harekeleri birbirinden ayırmak, şeddeleri tam yapmak ve gunnelerin hakkını vermek gibi tecvîd kurallarını yerine getirmede, okuyuş hassasiyetinin en son imkânını kullanarak Kur’ân’ı okuma tarzıdır. Tahkik’ten biraz daha hızlı ama yine dura dura, anlaya anlaya okumaya ise tertil denmektedir.
  2. Hadr: Kırâat ilminde hadr, Kur’an’ı, tecvid kâidelerine uyarak hızlı bir şekilde okumaya denir. Bu tür okuyuşta medler asgari hadde iner.
  3. Tedvîr: Tahkîk ile hadr arasında bir okuyuş tarzıdır. Bu okuyuşta orta bir yol izlenir. Tutulacak yerler normal olarak tutulur.

Kur’an’ın Tanımı

“Kur’ân” lafzının kökü hakkında, gerek İslâm âlimleri ve gerekse oryantalistler tarafından çeşitli görüşler ileri sürülmüş olsa da bunlar arasında ekseriyetle kabul edilen görüş; “Kur’ân lafzı, İslâmiyet ile beraber gelmiş, “okumak” anlamındaki kara’e’den türemiş, fu’lân vezninde, Arapça kökenli bir kelimedir” şeklindedir. Bunun dışındaki diğer görüşler doğru değildir. Kur’ân’ın, el-Kitâb, Ümmü’l-Kitâb, el-Furkân, el-Mesânî, en-Nûr, ezZikr, el-Hüdâ, eş-Şifâ, Sıdk ve el-Hak gibi 55 farklı isminin olduğu bilinse de bunlar arasında en sık kullanılanı Kur’an’dır.

Kur’ân’ın Terim Anlamı

Kur’ân’ın terim anlamı ise şöyledir: Kur’ân, Hz. Muhammed (sav)’e vahiyle indirilmiş, tevâtürle nakledilmiş, mushaflarda yazılmış, tilâvetiyle ibâdet edilen, bir sûresinin -dahi olsa- meydana getirilmesi için meydan okuyan, Fâtiha sûresiyle başlayıp Nâs sûresiyle sona eren, Allah’ın kelâmıdır. Şimdi bu unsurları açıklayalım:

  • “Allah’ın kelâmı” ifadesiyle, insanların, meleklerin ve cinlerin sözleri tanımın dışında kalmıştır. Çünkü Kur’ân, sadece Allah’ın kelâmıdır.
  • “Hz. Muhammed’e vahiyle” sözü, Kur’ân’ın vahiyle sadece Hz. Peygamber (sav)’e indirildiğini ifade etmektedir. Buna göre diğer Peygamberlere indirilen ilâhî kitap ve sayfalar tarifin dışına çıkarılmıştır.
  • “İndirilmiş” kelimesi, Allah’ın kelâmının sadece Resûlullah’a indirilen kısmını içine alır, diğerlerini tanımın dışında bırakır.
  • “Tevâtürle nakledilmiş” ifadesiyle, şâz olan kırâat şekilleri ve diğer nakiller tarifin dışında bırakılmıştır. Ayrıca bu ifade, Kur’ân’ın sübutunun kat’î olduğunu da göstermektedir.
  • “Mushaflarda yazılmış” sözüyle, Hz. Osman döneminde yazılan Kur’ân nüshaları kastedilmiştir. Onların dışındaki nüshalar tanıma alınmamıştır.
  • “Tilâvetiyle ibâdet edilen” ifadesiyle, Kur’ân tercümelerinin, tefsîrlerinin, âhâd kırâatların, nebevî ve kudsî hadîslerin, namazlarda ve ibâdet maksadıyla okunmalarının câiz olmadığı belirtilmiş ve bunların tarifin dışında bırakılmaları sağlanmıştır.
  • “Bir sûresinin –dahi olsa- meydana getirilmesi için meydan okuyan” sözü, yine diğer semâvî kitapları, sahifeleri ve hadisi tanımın dışında bırakmıştır. Onların, mu’ciz olmadıkları için meydan okumaları söz konusu değildir. Kur’ân ise mu’cizdir.
  • Tarifin “Fâtiha sûresiyle başlayıp Nâs sûresiyle sona eren” kısmı açıktır. Kur’an’ın tüm insanlığı hidayete getirmek amacıyla nazil olmuş, evrensel bir ilâhî mesaj olduğu görülmektedir. Buradaki hidâyet’in kapsamına insanı, hem bu geçici ve hem de ebedî hayatını düzenleyerek mutluluğa götürecek ve huzura kavuşturacak tüm hususlar dâhil edilmelidir.

Kur’ân’ın Hedefi

Kur’ân, tüm insanlığı hidâyete getirmek amacıyla nâzil olmuş, evrensel bir ilâhî mesajdır. Gönderiliş amacı olan bu aslî görev ve hedefini pek çok âyetinde açıkça dile getirmiştir. Bunlardan bazıları şunlardır: “Kur’ân, insanlar için basîret nurları, kesin inanan bir toplum için hidâyet ve rahmettir” (Câsiye (45), 20). “İşte bu Kitâb, Allah’ın dilediğini kendisiyle doğru yola ilettiği/getirdiği hidâyet rehberidir” (Zümer (39), 23). “Bu Kur’ân bir hidâyettir. Rablerinin âyetlerini tanımayanlara çetin bir azâp vardır” (Câsiye (45), 11). “Bu Kur’ân en doğru yola iletir” (İsrâ’ (17), 9).

Kur’ân’ın Muhtevâsı

Kur’ân’ın âyet ve sûreleri, konu bütünlüğü oluşturacak şekilde sıralanmadığından muhtevâsının tespiti biraz zordur.

Mekkî âyet ve sûrelerde, Allah’ın birliği, kudreti ve lütufkârlığı ile âhiret günü ve dirilme gibi uhrevî konular geniş olarak işlenmiştir. Medenî olan âyet ve sûrelerde, Mekkî sûrelerin içerdiği başlıca konuların yanı sıra, ibâdât ve muâmelât konuları ağırlık kazanmıştır. Medenî sûrelerde tarihî konular ve olaylar anlatılırken, bunlar vesile kılınarak evrensel ilkeler ve değerler verilir, insanın itikâdî ve ahlâkî dünyasının düzeltilmesi, özellikle paylaşma duygusunun güçlendirilmesi amaçlanmıştır.

Medenî olan âyet ve sûrelerde, Mekkî sûrelerin ihtiva ettiği başlıca konuların yanı sıra, ibâdât ve muâmelât konuları ağırlık kazanmıştır. Medenî sûrelerde tarihî konular ve olaylar anlatılırken, bunlar vesile kılınarak evrensel ilkeler ve değerler verilir, insanın itikâdî ve ahlâkî dünyasının düzeltilmesi, özellikle paylaşma duygusunun güçlendirilmesi amaçlanmıştır. Kur’ân bu tür konularda, bilgi, düşünme ve hidâyet kaynağı olma işlevini vahiy sürecinde kesintisiz olarak devam ettirmiştir.

Kur’ân’ın Kitâb-ı Mukaddes’le Mukâyesesi

Kur’ân, Tevrat. Zebur ve İncil’i kuşatıcı bir mahiyet arzetmekte ve önceki Peygamberlere inanmayı da şart koşmaktadır. Özellikle Tevrat ve İncil’deki birçok kıssa ve konuyu içermekte, bunlarda yer alan, kendisinin de kabul ettiği evrensel ilkeleri tekrarlamakta, geçmiş kitapların muhtevâlarının orijinal şekillerinin ne ölçüde korunabildiğini, hangi konularda değişikliğe uğratıldığını ortaya koymaktadır. Bununla birlikte Kur’ân ile daha önceki ilahî kitaplar arasında vahyedilme, kayda geçirilme, günümüze gelme, üslûp ve muhtevâ açısından önemli farklılıklar vardır.

Kur’ân ile Kitâb-ı Mukaddes arasında muhteva ve üslûp açısından benzerlikler olduğu gibi önemli farklılıklar da bulunmaktadır. Kitâb-ı Mukaddes, çeşitli yazarlar tarafından farklı dönemlerde yazılmış farklı edebî türlerdeki yazılardan meydana gelmektedir. Kitâb-ı Mukaddes’e ait bölümlerin çoğu, adını taşıyan kişiler tarafından yazılmamıştır; ayrıca bazen birden çok kitap belli bir yazara nispet edilmiştir. Kur’ân’a gelince o, Hz. Peygamber (sav)’e bizzat Allah u Teala (cc) tarafından vahyedildiği için onda konuşan sürekli Allah, muhatap ise Hz. Peygamber (sav) ile insanlardır. Halbuki Kitâb-ı Mukaddes’te olaylar genellikle üçüncü şahıs tarafından anlatılmaktadır. Ayrıca Kitâb-ı Mukaddes’te hâdiseler, zaman ve mekân boyutuna inilerek aktarılmakta, dolayısıyla Eski Ahid İsrâiloğulları’nın tarihini, Yeni Ahid ise Hz. Îsâ ve havarilerin hayatlarını anlatan birer tarih kitabı niteliği taşımaktadır. Kur’ân’da anlatılan tarihi olay ve kıssalarla muhataplara belli derslerin verilmesi amaçlanmıştır. Bu nedenle Kur’ân’da olaylar, zaman ve mekân belirtilmeden anlatılmıştır.

Kur’ân’la Kitâb-ı Mukaddes arasındaki bu farklılıkların yanı sıra, başta kıssalar olmak üzere kainatın ve insanın yaratılışı, cennetten çıkarılış, Nuh tufanı gibi bazı konularda benzerlikler de vardır.

Kur’ân’ın Faziletleri (Fezâilü’l-Kur’ân)

Fezâilu’l-Kur’ân, Kur’ân’ın tamamını veya bazı sûre ya da âyetlerini öğrenip okuyan, öğreten, dinleyen, ezberleyen, hükümlerine göre amel edenlerin kazanacakları sevapları, bazı sûre yahut âyetlerin şifalı olduğunu bildiren hadisleri içeren literatür için kullanılan bir tabirdir. Fezâilu’lKur’ân’la ilgili hadisler incelendiğinde onların üç kısma ayrıldığı görülmektedir:

  • Kur’ân’ın bütününün fazîletine dair hadîsler: “Sözün en hayırlısı, Allah’ın Kitâb’ıdır” hadîsi gibi.
  • Kur’ân’ın sûrelerinin fazîletine dair hadîsler: “Nefsim kudretinde olan Allah’a yemin ederim ki o (İhlâs sûresi), Kur’ân’ın üçte birine denktir” gibi.
  • Kur’ân âyetlerinin fazîletine dair hadîsler: “Geceleri, Bakara suresinin sonundan iki âyet okuyan kimseye o iki âyet kâfî gelir” hadîsi gibi.

Kur’an’ın Unsurları

Terim olarak ayet kelimesi, “Kur’ân’ın herhangi bir sûresinde, bir veya birkaç kelime ya da cümleden meydana gelen ve başından ve sonundan ayrılmış olan bölümlere” denir. Ayetlerin son kelimesine, iki ayeti birbirinden ayırdığı için fâsıla denir. Nâzil olan bütün ayetler, bizzat Hz. Peygamber (sav)’in göstermiş olduğu yerlere yazdırılmışlardır. Dolayısı ile ayetlerin tertîbi tevkîfîdir, yani vahye dayanmaktadır.

Âyetlerin Sayısı

Kur’an’daki ayetlerin sayısı konusunda farklı rakamlar bulunmaktadır. Ayetlerin sayısı hakkında bu değişik rakamların ortaya atılması, bazı ayetlerin sonlarının neresi olduğu, sûrelerin başlarında bulunan besmelelerin ayet olarak kabul edilip edilmemesi ve hurûf-ı mukatta’anın müstakil bir ayet sayılıp sayılmaması gibi konularda ileri sürülen görüşlerin farklılığından kaynaklanmaktadır. Bu itibarla, ayetlerin sayısında farklı rakamların ortaya atılması kesinlikle, Kur’ân’da eksiklik veya fazlalık olduğunu göstermez. Çünkü Kur’ân’da en ufak bir hata, eksiklik veya fazlalık yoktur.

Kur’ân’ ın âyetlerinin bazıları uzun, bazıları da kısadır. En uzun ayet, Bakara ssresinin 282. ayetidir. Ancak en kısa ayetin hangisi olduğu konusunda ise ihtilaflar vardır. Bu hususta zikredilenler şunlardır: Müdhâmmetân, ve’l-fecr, yâsîn, ve’l-asr, ve’d-duhâ, müddessir ve rahmân’dır.

İlk ve Son Nâzil Olan Âyetler

İlk inen âyetler Alak sûresinin ilk beş âyetidir bununla birlikte en son nâzil olan âyet hakkında ise görüş ayrılıkları bulunmaktadır.

Besmele

Neml sûresinin 30. âyetinde geçmesi nedeniyle besmelenin Kur’ân’ın bir âyeti olduğunda ihtilaf yoktur. Fâtiha ile diğer sûrelerin başındaki besmelelerin bir âyet olup olmadığı ise ihtilaflıdır. İbadetler başta olmak üzere her işe besmele ile başlamak sünnettir. Resûlullah şöyle buyurmuştur: “Allah’ın adı anılmadan başlanılan her önemli iş, eksik olur”. Besmele, Yüce Yaratıcının, en kapsamlı ismi olan “Allah” adını, rahmet ve merhametinin genişliğini ve sonsuzluğunu ifade eden “rahmân ve rahîm” sıfatlarını bir arada toplayan veciz bir ibaredir. Tevbe sûresi dışında bütün sûrelerin başında besmele vardır.

Secde Âyetleri

Secde sözlükte, aşırı saygı göstermek, tevâzuyla eğilmek ve alnı yere koymak manalarına gelmektedir. Okunması veya dinlenmesi halinde secde edilmesi gereken âyetlere secde âyeti, bu sebeple yapılan secdeye de tilâvet secdesi denir. Kur’ân’da on dört sûrede secde âyeti vardır.

Sûre

Terim olarak Sûre , “ayetlerden -en az üç âyetten-meydana gelen, başı ve sonu bulunan müstakil Kur’ân parçası” demektir. Kur’ân’da 114 sûre vardır. Bu 114 sûrenin, Übey b. Ka’b’a göre 87’si Mekkî, 27’si ise Medenîdir. Sûrelerin en uzunu, 286 âyeti olan Bakara sûresi, en kısası ise, 3 âyetten oluşan Kevser sûresidir. Kur’ân’ın sûrelere ayrılması vahye dayanmaktadır.

Sûrelerin Tertibi

Pek çok sûre tam olarak bir defada, bir kısmı da parça parça vahyedilmiştir. Bazen bir sûre tamamlanmadan, diğer bir sûrenin nâzil olduğu, hatta birden fazla sûreye ait âyetlerin bir anda indirildiği olmuştur. Bugün elimizde bulunan Mushaflardaki sûreler, iniş tarihine göre tertip edilmemiştir.

Sûrelerin Tasnîfi

Kur’ân’da sûreler, uzunluk ve kısalıklarına göre şöyle tasnîf edilmiştir:

  • Es-Sebu’t-tuvel: En uzun yedi sûre demektir.
  • El-Mi’ûn: Birinci gruptan sonra gelen ve âyet adedi yüz civarında olan sûrelerdir.
  • El-Mesânî: Âyet adedi yüzden az olan sûrelerdir.
  • El-Mufassal: Mushafın son bölümü olup, Kaf sûresinin başından Nâs sûresinin sonuna kadar olan sûreleri içine almaktadır.

Sûrelerin İsimleri

Sûreler isimlerini, ilk kelimelerinden (lem yekün gibi), başlarındaki hurûf-ı mukatta’a’dan (Yâsîn gibi), kıssasını ihtivâ ettikleri şahsiyetlerden (Nûh gibi) veya topluluklardan (Münâfikûn gibi) ya da konularının birinden almışlardır. Bazen bir sûrenin birden fazla ismi bulunmaktadır. Bazen de birden fazla sûreye bir isim verilmiştir.

Mekkî ve Medenî Sûreler

Sûrelerin Mekkî veya Medenî oluşları hakkında üç görüş vardır:

  • Mekke’de inen surelere Mekki sureler denilmekteyken, Medine’de inen surelere ise Medeni sureler denilmektedir. Ancak daha farklı yerlerde inen sure ve ayetler olduğu için bu görüşün tüm ayet ve sureleri içine alması mümkün değildir.
  • Mekkelilere hitap eden ayetler ve surelere Mekki, Medinelilere inen ayetler ve surelere ise Medeni denilmektedir. Ancak “ey insanlar, “ey iman edenler” ibaresi her iki topluluk içinde kullanıldığı için böyle bir ayrım yapmakta kapsayıcı değildir.
  • Hicretten önce inen âyet ve sûrelere Mekkî, sonra inen âyet ve sûrelere de Medenî denir. İşte doğru olan görüş budur. Bu görüş bütün âyet ve sûreleri içine alacak mahiyettedir. Çünkü âyet ve sûreler, ya hicretten önce veya sonra inmişlerdir.

Kur’an’ın Okunması

Yedi Harf

Vahyin ilk dönemlerinde sözlü anlatım, Kureyş lehçesiyle yapılıyordu. Ancak hicretle birlikte Medîne lehçesinin Mekke (Kureyş) lehçesinden farklılığı problemiyle karşı karşıya kalındı. Bu arada İslâm’a yeni giren çeşitli Arap kabilelerinin de kendilerine özgü lehçeleri vardı. Bütün bunlar, Kur’ân’ı okumada müsâmahalı davranmayı zorunlu hale getirdi. Yedi harf, ihtilaflı bir meseledir. Konuya dair kırk civarında görüş vardır.

Bunların belli başlı olanları şunlardır:

  • Yedi harften maksat, Arap kabilelerinden meşhur olan yedisinin lehçesidir. Bu kabileler Kureyş, Kinâne, Huzeyl, Hevâzin, Sekîf, Yemen ve Temim’dir. Ancak bu kabîlelerin hangileri olduğu konusu ihtilaflıdır. Ayrıca Kur’ân’da sadece bu yedi kabilenin lehçesine ait kelime yoktur. Onda, kırka yakın dile ait kelime tespit edilmiştir.
  • Yedi harften maksat, meşhur yedi imamın kırâatıdır. Ancak bu görüş en zayıf olan görüştür. Çünkü yedi harf meselesi gündeme geldiğinde henüz yedi kırâat ortada yoktu.
  • Yedi harften maksat, aynı manaya gelen çeşitli lafızlardır.
  • Yedi harften maksat, yedi vecihtir. Bu görüşü savunanlar çoktur. Bu görüş sahipleri, kendilerine göre yedi vechi tespite çalışmışlar ancak belli bir yedi vecih üzerinde ittifak edememişlerdir. İlgili görüşler incelendiğinde Subhî es-Sâlih tarafından ileri sürülen maddelerin diğerlerine göre daha kapsayıcı olduğunu söylemek mümkündür.

Kırâat İlmi

Kırâat, Kur’an’ın kelimelerinin eda keyfiyetlerini ve ihtilaflarını nakledenlerine isnat ederek bilmektir. Konusu: Telaffuzlarındaki ihtilaf ve edâlarındaki keyfiyet bakımından Kur’ân’ın kelimeleridir. Gayesi: Mütevâtir kırâatların zabt melekesini elde etmektir.

Hz. Osman döneminde istinsah edilen Mushaflar, bunların ihtivâ ettikleri kırâat vecihlerini bilen birer kişi ile ilgili beldelere gönderilmiştir. İşte bu belde sakinleri, Kur’ân’ın kırâatını bilen ve onu kendilerine getiren zatlardan öğrenmişler ve öğrendikleri gibi de okumuşlardır. Böylece her belde, Mushafına uygun kırâatları muhafaza etmeye başlamış ve o kırâatlar okundukları beldede yayılmıştır.

Gelişmesi

Üçüncü asırda kırâatları yediye tahsis eden, gerek kırâat imamları ve gerekse temsil ettikleri kırâatları belirli usuller koyarak tespit eden Ebu Bekir b. Mücâhid’dir. Ancak İbn Mücâhid’in tasnifinde yedinci kırâat imamı Yakup değil, Kisâî’dir. Daha sonra bu yedi kırâat imamına, kırâatlarının sahih olduğu tespit edilen Ebû Ca’fer, Yakup ve Halef b. Hişâm ilave edilerek sayı ona ulaşmıştır. On kırâat imamı ve meşhur olan râvîleri topluca şunlardır:

1. Nâfi. Râvîleri Kâlûn ve Verş’tir. 2. İbn Kesîr. Râvîleri Bezzî ve Kunbul’dur. 3. Ebû Amr. Râvîleri Dûrî ve Sûsî’dir. 4. İbn Âmir. Râvîleri Hişâm ve İbn Zekvân’dır. 5. Âsım. Râvîleri Ebû Bekir Şu’be ve Hafs’tır. 6. Hamza. Râvîleri Halef ve Hallâd’tır. 7. Kisâî. Râvîleri Leys ve Dûrî’dir. 8. Ebû Ca’fer. Râvîleri İsâ b. Verdân ve Süleyman b. Cemmâz’dır. 9. Ya’kûb. Râvîleri Ruveys ve Ravh’tur. 10. Halef. Râvîleri İshak b. İbrâhîm ve İdris b. Abdilkerîm’dir.

Sahih Kırâatın Şartları

Kırâatların sahih olması için üç şart vardır:

  • Kırâat, sahîh ve muttasıl bir senedle Hz. Peygamber (sav)’e ulaşmalı.
  • Takdiren de olsa Hz. Osman döneminde çoğaltılan nüshalardan birinin hattına uymalı.
  • Bir vecihle de olsa Arap dilinin kaidelerine uygun olmalı. Bu üç şartı birden taşıyan kırâat sahihtir. Bir görüş ise üçüncü şarta gerek olmadığı yönündedir.

Senetleri Bakımından Kırâatların Çeşitleri

Senetleri bakımından kıraat çeşitleri ise 5’e ayrılmaktadır:

  1. Mütevâtir kırâat: Yalan üzere ittifak etmeleri aklen mümkün olmayan bir topluluğun diğer bir topluluktan rivayet ettiği kırâata, mütevâtir kırâat denir.
  2. Meşhur kırâat: Senedi sahih, Arap dilinin kaidelerine ve Hz. Osman döneminde çoğaltılan nüshalardan birinin hattına uygun olan, ancak tevâtür derecesine ulaşamayan kırâata, meşhur kırâat denir. Mütevâtir ve meşhûr kırâatlar ile Kur’ân okunur. Bunlara inanmak gerekir. İnkâr edilmeleri câiz değildir
  3. Âhâd kırâat: Senedi sahîh olup, ya Arapça kâidelere ya da Hz. Osman döneminde çoğaltılan nüshalardan birinin hattına uygun olmayan kırâata, âhâd kırâat denir. Bu kırâat ile okumak câiz değildir.
  4. Şâz kırâat: Senedi sahîh olmayan kırâattır. Bununla da Kur’ân okumak câiz değildir.
  5. Mevzû (uydurma) kırâat: Asılsız olarak yalnız okuyanına isnat edilen kırâattır. Bu kırâata göre de Kur’ân okumak câiz değildir.

Günümüzde Müslümanların büyük çoğunluğu Kur’an’ı Asım kıraatının Hafs rivayetine göre okumaktadırlar.

Vakıf ve İbtidâ

Vakıf, kelime üzerinde, kırâata tekrar başlamak niyetiyle, âdet olduğu şekilde, nefes alacak kadar bir zaman sesi kesmekten ibarettir. Vakıf, kelimelerin sonunda yapılır, ortasında yapılmaz. İlk defa okumaya başlamaya veya vakıftan sonra kırâata devam etmek için tekrar başlamaya ise İbtida denir. Vakf ve ibtida, Kur’ân kırâatında, mananın iyi anlaşılması için uyulması gereken bir husustur. Ancak Kur’ân okurken herkesin bu hususları bilip uygulaması mümkün olmayabilir. Çünkü bu konu, Kur’ân’ ın manalarını çok iyi bilmeye bağlıdır. Kur’an’ın manasını anlayamayanların anlamı bozmadan okumalarına yardımcı olmak için Kur’ân okurken durulması gereken yerlere bir takım harfler konmuştur.

Kur’ân-ı Kerîm’i Okuyuş Şekilleri

Kırâat âlimlerine göre Kur’ân üç şekilde okunabilmektedir:

  1. Tahkîk: Kırâat ilminde tahkîk, her bir harfin hakkını tam vermek, medlerini yeterince uzatmak, harekeleri birbirinden ayırmak, şeddeleri tam yapmak ve gunnelerin hakkını vermek gibi tecvîd kurallarını yerine getirmede, okuyuş hassasiyetinin en son imkânını kullanarak Kur’ân’ı okuma tarzıdır. Tahkik’ten biraz daha hızlı ama yine dura dura, anlaya anlaya okumaya ise tertil denmektedir.
  2. Hadr: Kırâat ilminde hadr, Kur’an’ı, tecvid kâidelerine uyarak hızlı bir şekilde okumaya denir. Bu tür okuyuşta medler asgari hadde iner.
  3. Tedvîr: Tahkîk ile hadr arasında bir okuyuş tarzıdır. Bu okuyuşta orta bir yol izlenir. Tutulacak yerler normal olarak tutulur.

0
mutlu
Mutlu
0
_zg_n
Üzgün
0
sinirli
Sinirli
0
_a_rm_
Şaşırmış
0
vir_sl_
Virüslü

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Giriş Yap

Giriş Yap

AÖF Ders Notları ve Açıköğretim Sistemi ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!