Tefsir Dersi 5. Ünite Özet

Açıköğretim ders notları öğrenciler tarafından ders çalışma esnasında hazırlanmakta olup diğer ders çalışacak öğrenciler için paylaşılmaktadır. Sizlerde hazırladığınız ders notlarını paylaşmak istiyorsanız bizlere iletebilirsiniz.

Açıköğretim derslerinden Tefsir Dersi 5. Ünite Özet için hazırlanan  ders çalışma dokümanına (ders özeti / sorularla öğrenelim) aşağıdan erişebilirsiniz. AÖF Ders Notları ile sınavlara çok daha etkili bir şekilde çalışabilirsiniz. Sınavlarınızda başarılar dileriz.

Haşr Suresi

Medine döneminin 4. yılında inmiştir. 24 ayettir. Ahirete ilişkin olarak kullanıldığında ‘toplanma’ anlamına gelen haşr , bu surede olguya uygun olarak ‘ kalkışma, ayaklanma, savaş için toplanma’ anlamlarına gelmektedir.

Haşr suresini üç bölüme ayırmak mümkündür :

1 ila 10. ayetlerinin bölüm: Surenin ilk ayeti ile son üç ayetinde, bütün varlıkların Allah’ı eksikliklerden tenzih ettiği, O’nun birliği, yüceliği, ilminin sınırsızlığı, rahmet ve şefkatinin enginliği, irade ve gücünün mutlaklığı, eşsiz yaratıcı olduğu belirtilmektedir. Bununla kalplere tevhid inancının, Allah sevgisi ve saygısının yerleştirilmesi hedeflenmektedir. Tespih terimi, bir yandan şuurlu varlıkların iradî olarak yüce Allah’ın her türlü eksiklikten uzak olduğunu söz ve davranışlarla ortaya koymaları; diğer yandan da evrendeki bütün varlıkların ilâhî yasalara zorunlu olarak boyun eğip O’nun hükümranlığını itiraf etmeleri anlamına gelir. Eğer insan çevresindeki varlıklara ibret nazarıyla bakacak olursa, her zerresinin Allah’ı zikrettiğini anlayacaktır. Cin ve insan dışındaki varlıklar ilahî yasaya ister-istemez boyun eğmek durumundadır; zira öyle yaratılmışlardır. Bu armoniye uymayan iki varlık türü, cin ve insandır. Allah istiyor ki insanoğlu da bu armoniye iştirak etsin. Diğerleri gibi her daim Allah’ı tespih ederek şanını yüceltsin.

2 ila 10. ayetlerde antlaşmalar ı n ı bozan bir Yahudi kabilesinin baş ı na gelen sürgün felâketi örnek gösterilip bundan ibret al ı nmas ı istenmektedir. Müslümanlara toplum olarak elde edilen imkânlar ı n paylaş­t ı r ı lmas ı konusunda yol gösterilip ideal mümin tipiyle ilgili tasvirler yap ı lmaktad ı r: Ayette Nadîroğullar ı doğal olarak ‘Ehl-i kitap’ olarak an ı lm ı şlard ı r; zira onlar Medine’deki üç Yahudi kabilesinden biridir. Yine onlar ı n ‘inkârc ı’ olarak nitelendirilmesi, Hz. Peygamber’in gerçekten kendi kutsal me­tinlerinde bildirilen Allah ‘ı n Elçisi olduğunu kabul ve ilan etmiş olmalar ı na rağmen daha sonra ihanet ederek ona karş ı ç ı km ı ş olmalar ı ndand ı r. Nadîroğullar ı, Hz. Peygamber ve Mekkeli Müslümanlar Medine’ye geldikten bir süre sonra Müslümanlarla birbirlerine kar ı şmama ilkesine dayal ı bir antlaşma yapm ı şlard ı. Buna göre ortak yurt Medine’de Müslümanlar ile dost olarak yaşayacaklard ı. Ancak Uhud savaşının ardından müminlere ihanet ettikleri ve bu nedenle Medine’yi terke zorlandıkları zaman bile onlara tarlalarının mülkiyetini muhafaza etme izni verilmişti. Ama ardından ihanetleri sebebiyle, hem vatandaşlık haklarını hem de toprakları üzerindeki mülkiyet haklarını kaybettiler. İşte böylece yurtlarını çift taraflı mahvetmiş oldular. ‘İbret alın’ şeklinde çevrilen ( فَاعْتَبِرُوا ) fiilin kökünde, ‘ bir yerden bir yere veya bir durumdan bir duruma geçme’ anlamı bulunmaktadır. Olayların hakikatini, sebep ve sonuçlarıyla birlikte kavrayıp gereğini yerine getirin , demektir. Buna göre konunun izahı şöyle yapılabilir: Yüce Allah, bir ihanet olayını ve buna verilen cezayı açık bir örnek olarak göstermiş, sonra akıl ve muhakeme sahiplerini düşünmeye; benzer durumların benzer sonucu doğuracağını dikkate almaya çağırmıştır. Bu olayda Nadîroğulları’nın asıl mahkûm edilen davranışı, ahdi bozma ve antlaşma yaptıkları Müslümanları arkadan vurma çabası içine girmeleridir. Bunun yanı sıra, kalelerinin ve evlerinin sağlamlığına ve ikiyüzlü davrandıkları defalarca görülmüş olan münafıkların sözlerine güvenerek hiçbir hazırlık yapmamalarıdır. Hazırlık yapılmaması burada dolaylı olarak eleştirilmiş ve akıl sahibi herkes özellikle müminler bundan ders çıkarmaya davet edilmiştir. Allah onlara sürgünü takdir etmemiş olsayd ı, bu dünyada onlar ı Müslümanlar karş ı s ı nda büyük bir bozguna uğrat ı p ölüm ve esaretle cezaland ı rarak daha ac ı bir azaba uğratacakt ı. Fakat as ı l ceza ahirette gelecektir, bundan kaç ı ş söz konusu değildir. Nadîroğullar ı ‘n ı n dünyada cezaya ahirette de azaba mahkûm oluşlar ı n ı n sebebi, Ehl-i kitap olmalar ı na rağmen Allah’a ve Elçisi’ne karş ı gelmeleri, bunlarla bağlar ı n ı koparmalar ı olarak belirtilmektedir. Allah ve Resûlü’nün hakk ı; onlar ı n isteği doğrultusunda hareket edilmesidir. Allah’a rağmen iş yapanlar, O’nunla bağlar ı n ı kesenler, Allah ‘ı n azab ı n ı n çetin olduğunu unutmamal ı d ı r. “Allah ve Resulüne karş ı cephe alma” ifadesiyle daha çok ihanet ve Hz. Peygamber’e suikasta işaret edildiği belirtilir. Müminlerin Nadîroğulları Yahudilerinin kalelerini kuşatmaları sırasında askerî operasyonları kolaylaştırmak için harekâtı engelleyen bir kısım hurma ağaçlarının kesilmesi, engel olmayanların ise kökü üzere bırakılması, Allah’ın bilgisi dâhilinde ve O’nun rızasına uygun olmuştur. O’nun bilgisi ve izni olmadan hiçbir şey gerçekleşmez. Allah’ın izin vermediği durumlarda savaşta bile ağaç kesilemez. Müslümanlar, savaş sırasında tabiat varlıklarının korunmasını; sivillerin, kendilerini ibadete vermiş din adamlarının, kadınların, çocukların ve yaşlıların öldürülmemesini ilke haline getirme konusunda insanlık tarihinde öncü konumunda bulunmuşlardır. Müminler çok stratejik bir mıntıkada yer alan sayıları iki ila altı arasında değişen hurma ağacını kesmişler, Yahudiler bunu fırsat bilerek ‘Sana inen mesajda buna da mı yer var?’ diye Allah Resûlü’nü suçlamışlardı. 5. ayet, istismara dayalı söz konusu ithamı reddetmek için inmiştir. Allah’ın bir kısım hurma ağaçlarının kesilmesine izin vermesinin gerekçesi, ayette Allah ve Elçisi’ne karşı gelerek yoldan çıkmış o Yahudileri cezalandırmak; burunlarını sürtmek olarak açıklanmıştır. Yeryüzünü fesada boğan zalimlerin gücünün kırılması için bu tür tahribatın yapılması zorunluysa, bunda hiçbir sakınca ve günah yoktur. 6 ve 7. ayette geçen efâe ( اَفَاۤء ) fiili sözlükte “geri döndürmek, şeklini değiştirmek” anlamlarına gelir. Burada İslâm hukuk terminolojisinde fey olarak adlandırılan maddî değerler kastedilmektedir. Terim olarak fey , gayrimüslimlerden alınan haraç, cizye, ticarî mal vergisi (uşûr) ve diğer bazı gelirleri ifade eder. Ganimet de dâhil olmak üzere gayrimüslimlerden alınan her türlü malın bu kapsamda olduğunu düşünenler bulunmakla beraber yaygın görüşe göre ganimet, feyin kapsamı dışındadır. Allah’ın, ciddî bir çarpışmanın yaşanmadığı bu kuşatma sonucunda onlardan alıp Elçisine verdiği mal, mülk, silah, arazi, bahçe ve benzeri feylere gelince; onlar, ganimetler gibi askerler arasında paylaşılmayıp 7. ayette belirtilen gruplar arasında dağıtılacaktır. Çünkü mücahitler, bunları ele geçirmek için ne at, ne de deve sürüp düşmanla çarpışmaya girmiştir. Fakat Allah, İslâm nizamının temsilcisi olan Peygamberini kâfirlere galip kılarak, İslâm toplumunun güçlenmesinde kullanması için bu nimetleri onun tasarrufuna devretti. Çünkü Allah, elçilerini dilediğinin üzerine gönderir de, zalimlerin kalplerine korku salarak onları yenilgiye uğratır. İşte bu kuşatma da aynen böyle olmuştur. Unutmayın ki, Allah’ın gücü her şeye yeter. Ganimet , savaş yoluyla düşman ordusundan ele geçirilen silah, teçhizat, hayvan, altın ve benzeri menkul mallardır. Bunun hükmü Enfâl suresi 1 ve 41. ayetlerde açıklanmıştır.

Bir ülke savaş ı larak fethedilmiş bile olsa, o ülkenin toprağ ı, evleri, menkul ve gayrimenkul mallar ı ganimet değil, feydir. Ayn ı şekilde, savaş ı lmadan ele geçirilen ganimetler de feydir ve bir sonraki ayette s ı ralanan kişilere paylaşt ı r ı lmal ı d ı r. Ayette, Allah ‘ı n kullara ikram ettiği serveti, O’na nankörlük edenlerin elinden al ı p kendisine iman ve itaat edenlere iade ettiği mesaj ı verilmektedir. Ayr ı ca ‘gölge’ anlam ı na da gelen fey ile dünya mal ı n ı n gölge misali gelip geçici olduğu, as ı l amaç olmad ı ğ ı, tersine Allah’a ulaşmada bir vas ı ta olduğu ifade edilir gibidir. Fiili savaş yoluyla elde edilen ganimetlerin beşte biri, Bedir zaferinden hemen sonra inen Enfâl suresinin 41. ayetinde say ı lan Allah’a, Peygamber’e, onun akrabalar ı na, yetimlere, yoksullara ve bir de yurdundan yuvas ı ndan ayr ı düşmüş gariplere aittir. Geri kalan beşte dördü ise savaşa kat ı lan mücahitler aras ı nda paylaşt ı r ı l ı r. Ganimetlerden farkl ı olarak fey şeklinde elde edilen mallarla ilgili iki ayr ı durum vard ı r. Birincisi 6. ayetteki gibi gayrimenkullerdir. Bunlar ı n tamam ı, Allah Resûlü’nün tasarrufundad ı r. İkincisi ise, 7. ayette ifade edilen menkullerdir. Bunlar ı n tümü Allah’a, Peygamber’e, onun yak ı nlar ı na, yetimlere, yoksullara ve yurdundan yuvas ı ndan ayr ı düşmüş gariplere taksim edilir. Ganimet ve fey hukuku, savaş ahlâk ı n ı n bir parças ı d ı r. Savaşç ı y ı mal elde etmek için insan öldürmeye teşvik eden keyfi paylaş ı m esas ı na dayal ı cahiliye taksiminin yerine ikame edilmiş, çapula son verilmiştir. Zira çapulda savaşç ı elde ettiği mal ı zimmetine geçirirdi. Kur’ân ise, çapulu ‘kamu mal ı yeme’ (ğulûl) olarak görmüş ve çapul yapmaya kalkan mücahidi, hem ga­nimetten mahrum etmiş hem de k ı yamet günü bu yolsuzluğunun bedelini ödeyeceğini ilan etmiştir. Ayette tüm zamanlar için geçerli olan bir ilke ve uygulamaya dikkatler çekilerek tekelleşmeye gidilmemesi hükme bağlanmıştır.

Muhacir , s ı rf Allah ‘ı n r ı zas ı n ı elde edebilmek için O’nun gönderdiği dini gereğince yaşabilme ad ı na yurdunu, yuvas ı n ı, evini, bark ı n ı terk ederek başka yerleşim yerine göç etmek zorunda kaland ı r. Bunlar, bu hareketleriyle Allah ‘ı n dinine ve Peygamber’ine yard ı mc ı olmaktad ı rlar.

Medine’nin yerli halk ı olan ve ‘yard ı m edenler’ anlam ı na gelen ensar ı n özellikleri ise ayette şöyle s ı ralanmaktad ı r:

  1. İman ı içselleştirmişlerdir.
  2. İslâm ‘ı daha iyi yaşayabilmek için memleketlerine gelen muhacir müminleri can -ı gönülden severler.
  3. Muhacirlere verilen ganimetten dolay ı içlerinde bir rahats ı zl ı k ve k ı skançl ı k hissetmezler.
  4. Kendileri ihtiyaç sahibi olduklar ı halde muhacir kardeşlerini kendilerine tercih edecek (îsâr) kadar erdemlidirler.

9. ayette ahlâkî hastal ı k olarak an ı lan ” buhl “, kendi elindekini başkas ı ndan k ı skanmak, cimrilik; ” şuhh ” ise, başkas ı n ı n elindekine göz dikmek, fakirlere vermeyi sevmemektir. Ayette kendilerinden övgüyle bahsedilen ensar ı n, insan ı n hem bu dünyada ve hem de öteki dünyada mutluluğu elde etmesinin önündeki başl ı ca engeller olarak gösterilen cimrilik, açgözlülük ve ihtiras ı aşm ı ş olduklar ı beyan edilmektedir.

8 ila 10. ayetlerde, ideal mümin tipi ve karakteriyle ilgili tasvirlerin ve eğitici-öğretici uyarıların hâkim olduğu görülür. Bunları şöyle sıralamak mümkündür:

a) Bütün hayırlı eylemlerde, başarılı olmak için kendi gücüne değil, Allah’ın lütuf ve inayetine olan inancı öne çıkarmak; kişisel tercih ve yeteneklerini kusursuz kabul etme değil, özündeki imanın kurtarıcılığına güvenmek.

b) Allah’ın hoşnutluğunu kazanmayı amaç edinmek, bütün davranışlarını bu ilkeye göre anlamlandırmak.

c) Allah’a ve Resulüne yardım, yani Allah’ın buyruk ve yasaklarını tebliğ uğruna gerektiğinde en değerli dünyevî arzu ve çıkarlarını feda edebilmek.

d) Dürüstlükten ödün vermemek, söze sadakat göstermek.

e) Darda olan mümin kardeşine kucak açmak; imkânlarını onunla pay­laşırken ve onun için özveride bulunurken bunun sevgi temeline dayalı kalmasına özen göstermek, davranışlarının içtenliğini korumak, yapmacıklıktan ve gösterişten uzak durmaya çalışmak.

f) Beşerî zaaflara karşı daima Allah’ın yardımına ve korumasına sığınmak.

g) Allah’ın şefkat ve merhametinin herkesi kuşatacak enginlikte olduğuna yürekten inanmak; kendisi için olduğu kadar mümin kardeşleri için de O’nun bağışlamasını dilemek; başkalarının kusurunu gördüğünde kendisinin de bir beşer olduğunu ve benzer kusurlar işleyebileceğini hatırlamak.

10. ayet: “Muhacirler ve Ensardan sonra gelen diğer müminler, “Ey rabbimiz!” derler, “Bizi ve bizden önce imana ermiş olan kardeşlerimizi bağışla! Kalplerimizde müminlere karşı kötü niyet ve düşünceden iz bırakma. Ey rabbimiz! Şüphesiz sen çok şefkatli, çok merhametlisin!” Ayette, didaktik bir üslûp kullanılarak bir yandan sonraki Müslüman nesillerin nasıl davranmaları gerektiği açıklanmakta, onların da ben merkezli değil özgeci bir düşünce ve davranış biçimine sahip olmaları özendirilmekte; öte yandan da dolaylı olarak her dönemdeki müminlerin daha sonra gelecek nesillerin kendilerini hayırla yâd etmelerini sağlayacak tarzda hareket etmeleri gerektiği hatırlatılmaktadır. İlk muhacirler ve ensar, Allah’ın her bakımdan örnek gösterdiği, adalet ve ihsan sahibi seçkin müminlerdir. Onlara adalet ve ihsanda tabi olanlar, onların güzel ahlâkını ve yaşayış tarzını örnek edinir ve yolundan giderler. Onları beğenmeyip gittikleri yoldan sapanlar ise, hiçbir zaman Allah’ın rızasına erişemezler (Tevbe: 100).

İkinci Bölüm: 11 ila 17. Ayetlerde, Müslüman göründükleri halde ahitlerini bozan Ehl-i kitap’la gizli ilişkiler kurarak türlü entrikalar çeviren münaf ı klar ı n ve yandaşlar ı n ı n baz ı zaaflar ı na değinilerek; Müslümanlar, hem bu tür davran ı şlardan sak ı nd ı r ı lmakta hem de kendilerine moral verilmektedir: ‘ Yandaşlar’ olarak çevirdiğimiz 11. ayetteki ‘ihvan’ (kardeşler) kelimesinin ‘inkâr eden’ s ı fat ı yla birlikte kullan ı lm ı ş olmas ı, münaf ı klarla Yahudilerin baz ı inançlarda kesiştiklerini göstermektedir. Buna göre ‘Ehl-i kitap’tan inkârc ı yandaşlar ı’ diye çevrilen ifade, bu iki kesimin, Hz. Muhammed’in peygamberliğini inkâr hususunda birleştiklerini belirtmektedir. 13. ayette kişilik problemi yaşayan münaf ı klar ı n yüreklerinde Allah korkusu taş ı d ı klar ı izlenimini vermeye çal ı şt ı klar ı ; hâlbuki gerçekte Müslümanlardan korktukları bildirilmektedir. Onlar tüm kalpleriyle Allah’a inanmad ı klar ı ndan, bu dünyada karş ı laşacaklar ı maddi/somut tehlikeler, onlar ı Allah ‘ı n hesaba çekme düşüncesinden daha fazla korkutur. Zira onlar ahiret, cennet, şehâdet ve benzeri ulvî hakikatleri idrak edemeyen bir toplumdur. Ayetteki korku anlam ı na gelen rehbe ; korku, hüzün ve kayg ı n ı n bileşimidir. Buna göre başa gelmesinden korkulan bir şeyden dolay ı olağanüstü sak ı nma ve ürkme halini ifade etmektedir. 14. ayette ise onların, Müslümanlarla toplu halde göğüs göğse bir savaşa giremeyecekleri belirtilmektedir. Ancak iyi korunmuş kalelerde veya siperlerin arkasında müminlerle savaşı göze alabilirler. Kendi aralarındaki anlaşmazlıklar, çarpışmalar ve savaşlar da çok çetindir. D ı şar ı dan bak ı nca onlar ı birlik ve beraberlik içinde san ı rs ı n; oysa kalpleri dar­madağ ı n ı kt ı r. Bir inanç etraf ı nda toplan ı p da gönül birliği ile hareket ede­mezler. Çünkü onlar, ak ı llar ı n ı kullan(a)mayan bu yüzden de, doğru bir inanca ve sağlam ahlâkî ölçülere sahip olmayan inkârc ı bir toplumdur. Bu ayette, bir toplumun birlik ve beraberlik ruhu içinde olmamas ı durumunun ‘akl ı n ı iyi kullanamamalar ı’ gerekçesiyle aç ı klanmas ı, toplumsal dayan ı şman ı n s ı rf duygu bağlar ı temeline değil, ayn ı zamanda rasyonel esaslar üzerine dayal ı olabileceğini göstermesi bak ı m ı ndan dikkat çekicidir. Verilmek istenen mesaj şu olmal ı d ı r: Müslümanlar münaf ı klar ı n ve ahitlerini bozan Yahudilerin blöflerine ald ı r ı ş etmemelidir. Zira onlar bütün şartlarda savaş ı göze alacak cesaret ve özveri duygusuna ve müşterek bir gaye uğruna canlar ı n ı feda edebilecek imana ve ruha sahip değildirler. Böyle bir birlik ruhu içinde değil, sadece kendilerini sağlama alabildikleri durumlarda veya bulunduklar ı mevzide kendilerini korumak üzere savaş ı rlar. Yahudileri k ı şk ı rtan münaf ı klar ı n durumu, şeytan ı n durumuna ne kadar da benziyor. Şeytan, insana vesvese vererek, ‘Allah ‘ı, peygamberini ve ayetlerini inkâr et! Korkma, ben senin yan ı nday ı m!’ der. Fakat insan onun sözüne güvenip Rabbini inkâr edince hemen ard ı ndan Bedir savaş ı nda olduğu gibi ve de Hesap Gününde onu yapayaln ı z b ı rakarak, ‘Ben seni tan ı m ı yorum ve yapt ı klar ı n ı n sorumluluğunu da kabul etmiyorum! Çünkü ben her ne kadar isyankâr olsam da, âlemlerin Rabbi olan Allah’tan korkar ı m!’ diyecektir.

18-24. ayetlerin oluşturduğu Üçüncü Bölüm: 18-21. ayetlerde her insan ı n yapmas ı gereken nefis muhasebesinin, ebedî hayat için haz ı rl ı kl ı olunmas ı n ı n önemine ve sonuçlar ı na dikkat çekilmekte; Kur’ân’a muhatap olman ı n ne büyük bir şeref olduğunu ama ayn ı zamanda ne büyük bir sorumluluk getirdiğini de hat ı rlatan bir örnek veril­mektedir: “Allah’ı unutmak” tan maksadın, Allah’ın kulu olduğu bilincinden yoksunluk ve O’na karşı kulluk borcunu umursamama olduğu anlaşılmaktadır. Tövbe suresinin 67. ayetinde aynı fiil kullanılarak münafıkların Allah’ı umursamadıkları, Allah’ın da onları kendi hallerine bıraktığı, yani O’nun yardımına lâyık görülmedikleri ve kendi tercihlerinin sorumluluğuyla baş başa kaldıkları belirtilmiştir. Burada ‘Allah’ı unutma’nın yaptırımı ve sonucu; “Allah’ın da onlara kendilerini unutturması” şeklinde ifade edilmiştir. Bu, Allah bilincine sahip olmayan kişinin kâmil manada insan olma şuurunun da zayıflayacağı anlamına gelir. 19. ayetten, insan ı n kendini tan ı mas ı, yani var oluş amac ı n ı idrak edip onu unutmamas ı halinde rabbini de bilmiş ve tan ı m ı ş olacağ ı manas ı da ç ı kar ı labilir. Hz. Ali’den nakledilen “Sen kendini bil ki rabbini de bilesin” ve “Kendini bilmeyen rabbini de bilmez” anlam ı ndaki vecizeler bu yorumu destekleyici niteliktedir. Allah ‘ı unutan, Allah ‘ı n da onlar ı kendilerine unutturduğu kimseler ‘yoldan ç ı km ı ş kimseler’ (fâs ı k) olarak nitelenmiştir. Bu nitelenme, Allah ‘ı n insana emanet olarak bağışladığı en büyük akıl melekesini kasıtlı bir şekilde yanlış kullanarak O’ndan gafil olmanın sonucunda kendi rûhî/manevî potansiyelini boşa harcadıkları içindir. Münafıklar, sadece başkalarına ikiyüzlü davranmaz, nifakı giderek öyle benimser ki, artık kendi kendisinin de münafığı olur. İşte kendi kendini unutmak budur. Kendini unutan kendine yabancılaşır ve giderek kendisiyle kavgalı hale gelir. Kendini unutan kendisine şah damarından daha yakın olan Allah’ı da unutur. Böylece hem kendinden hem de yaratıcısından iyice uzaklaşmış olur. İnsanı ayartmada çok mahir olan Şeytan’ı dinleyip telkinleri doğrultusunda hayat süren ve böylece kendini unutan sorumsuzların varacağı yer ateştir. Sorumluluk bilinciyle hareket edip Kur’ân’a kulak verenlerin gideceği yer ise her türlü nimetin olduğu cennetlerdir. Fakat cenneti hak edebilmek için, omzumuzdaki sorumluluk yükünün farkında olmamız ve Kur’ân ile hayatımızı şekillendirmemiz gerekir. Şayet bir dağa, insana verildiği gibi şuur verilmiş olsaydı; o heybet timsali eğilmez dağ bile Allah’ın sıfatlarını bilmenin ve sorumluluk duygusunun sonucu olarak O’nun azameti, kudreti ve evrendeki mutlak egemenliği karşısında sonsuz bir saygıyla eğilirdi. Fakat bununla kalmaz, O’na kulluk etmek için kendini parçalardı. İnsanlar ise genellikle omuzlarındaki yükü hissetmemek için âdeta direnmekte ve gaflet içinde ömürlerini tüketmektedirler. 21. ayetin birçok mesaj içerdiği muhakkaktır. Birincisi, bu Kur’ân dağa-taşa değil, akıl ve irade sahibi insana emanet olarak verilmiştir. Ama ne gariptir ki, akıl ve bilinç yeteneğiyle donatılarak kulluk emanetini yüklenen insanoğlu, bir taraftan cehennem ateşi, diğer taraftan cennet nimetleriyle kuşatılmış bir geleceğe doğru yol alırken pervasız ve gamsız davranıyor, bu muhteşem Kur’ân karşısında duyarsız kalabiliyor! İkincisi, başta münafıklar olmak üzere, Kur’ân’ın büyüklüğünü hissetmeyen tüm çevrelerin taş kalpli olduğu vurgulanmaktadır. Üçüncüsü ise, Kur’ân dağa inmiş olsaydı onu da akıllandırır ve duygulu hale getirirdi. Vicdanı olan insanların Kur’ân okunduğunda, onu dinlediklerinde duygulanıp ağlamaması ne mümkün! Ayetteki huşû sözcüğü, kalbî fiillerden olup sadece akleden kalp sahibi varl ı klar için kullan ı l ı r. Burada dağ için kullan ı lm ı ş fakat Kur’ân ‘ı n iniş şart ı na bağlanm ı şt ı r. Bu gerçekleşmediğine göre burada -mesaj amaçl ı- bir varsay ı m olarak kullan ı lm ı şt ı r.

Surenin son üç ayeti, Allah ‘ı n kendi zat ı hakk ı nda konuştuğu bölümdür. Resûl-i Ekrem, Allah ‘ı tan ı tan bu ayetlerin her günün sabah ı nda okunmas ı n ı tavsiye eder. Bu tavsiyede, söz konusu ayetlere başlarken istiâze okunmas ı da yer al ı r. Bunun anlam ı, Mutlak Hakikat olan Allah hakk ı nda düşünürken Allah’a s ı ğ ı nma tavsiyesidir. Amac ı, insan akl ı n ı n mutlak zat ı n ı kavramaktan aciz olduğu Allah ‘ı isim ve s ı fatlar ı yla bilmek, tan ı mak ve anlamakt ı r. Bütün bu isim ve s ı fatlarla verilmek istenen mesaj, dünyan ı n fâni, Allah ‘ı n ise baki olduğudur. O Allah ki, kendisinden başka emrine kayıtsız şartsız boyun eğilecek hiçbir otorite, kulu kölesi olunacak, her dediği dinlenecek hiçbir ilâh yoktur! O, yarat ı lm ı şlar ı n alg ı lama s ı n ı rlar ı n ı n ötesinde bir âlem olan gayb ı da, duyularla kavranabilen şehâdet âlemini de en mükemmel şekilde bilmektedir. Görünen ve görünmeyen, aç ı kta ve gizli olan her şeyden haberdard ı r. Ayn ı zamanda O, sonsuz şefkat ve merhamet sahibidir. Bu şefkat ve rahmetinin bir tezahürü olarak rehberliğinde yol almalar ı için tüm insanl ı ğa Kur’ân ve onun tebliğcisi ve tatbikçisi olan Hz. Peygamber’i lütfetmiştir.

O Allah ki, kendisinden başka kulluk edilecek hiç bir otorite, hiç bir ilâh yoktur! O, mutlak hükümranl ı k sahibi, mülkün hakiki maliki: Melik ‘tir. Her türlü kusurdan, noksanl ı ktan uzak, kutsal ı n kaynağ ı: Kuddüs ‘tür. İslâm, kurtuluş, huzur ve esenliğin kaynağ ı: Selâm ‘d ı r. İman, güven ve emniyet veren: Mümin ‘dir. Her an her şeyi gözetip koruyan, her muhtac ı n ihtiyac ı n ı karş ı layan; iyi ile kötüyü belirlemede mutlak otorite sahibi: Müheymin ‘dir.

Gerçek anlamda kudret, izzet ve şeref sahibi, mutlak üstün ve yüce olan: Aziz ‘dir. Dağ ı n ı klar ı toparlayan, yaralar ı sar ı p sarmalayan; gücüne karş ı konulamayan, sonsuz kudret sahibi, her şartta iradesini yürüten: Cebbâr ‘d ı r. Her konuda yüceliğini gösteren, yüceliğiyle övünmeye hakk ı olan, büyük­lüğünde s ı n ı rs ı z olan: Mütekebbir ‘dir. Daha büyüğü olmayan en büyüktür. Allah, müşriklerin düşünce ve anlay ı şlar ı n ı n bozukluğundan kaynaklanan şirkin her şeklinden ve her türünden münezzehtir; acziyet ve noksanl ı k anlam ı na gelebilecek her türlü nitelikten uzakt ı r; insanlar ı n ilahl ı k payesi vererek O’na ortak koştuklar ı her şeyin üzerinde ve ötesindedir, yüceler yücesidir! Mütekebbir demek asl ı nda hiçbir konuda hiçbir kimseye hiçbir şekilde asla ihtiyac ı olmayan demektir. Bundan dolay ı da mütekebbir s ı fat ı sadece Allah’a ait bir özelliktir.

O Allah ki, her şeyin mutlak yarat ı c ı s ı d ı r: Hâl ı k ‘t ı r, yoktan var eden ve var ettiğinin ilk örneklerini yaratand ı r: Bâri ‘dir ve her varl ı ğa en uygun şekil ve özellikleri verendir: Musavvir ‘dir. En mükemmel nitelikler, en güzel isimler O’nundur. Göklerde ve yerde bulunan bütün varlıklar, daima Allah’ın sınırsız kudret ve azametini övgüyle anarak yüceltmektedir. Şu muhteşem kâinat nizamı içerisinde yer alan her şey, kendisini yaratan Allah’ın her türlü kusur ve noksanlıktan uzak olduğunu haykırmakta, O’nun mükemmelliğini gözler önüne sermektedir. Gerçekten O, sonsuz kudret ve hikmet sahibidir. Asla yersiz ve gereksiz hüküm vermeyen ve hükmüne karşı konulamayan Yüce Yaratıcıdır. Bu son üç ayette Allah ‘ı n baz ı isimleri zikredilmektedir. Bu nedenle Haşr suresi ‘en güzel isimler’ anlam ı na gelen bir el-esmâü’l-hüsnâ suresi dir. Rabbimiz kendisini bize bu isim ve s ı fatlar ı yla tan ı tmaktad ı r. Zikredilen isimler, bizi Allah’a ulaşt ı ran meşru vesilelerdir. Nitekim A’râf suresinin 180. ayetinde şöyle buyrulmaktad ı r: “En güzel isimler Allah ‘ı nd ı r. O’na bu güzel isimlerle dua edin!”

Medine döneminin 4. yılında inmiştir. 24 ayettir. Ahirete ilişkin olarak kullanıldığında ‘toplanma’ anlamına gelen haşr , bu surede olguya uygun olarak ‘ kalkışma, ayaklanma, savaş için toplanma’ anlamlarına gelmektedir.

Haşr suresini üç bölüme ayırmak mümkündür :

1 ila 10. ayetlerinin bölüm: Surenin ilk ayeti ile son üç ayetinde, bütün varlıkların Allah’ı eksikliklerden tenzih ettiği, O’nun birliği, yüceliği, ilminin sınırsızlığı, rahmet ve şefkatinin enginliği, irade ve gücünün mutlaklığı, eşsiz yaratıcı olduğu belirtilmektedir. Bununla kalplere tevhid inancının, Allah sevgisi ve saygısının yerleştirilmesi hedeflenmektedir. Tespih terimi, bir yandan şuurlu varlıkların iradî olarak yüce Allah’ın her türlü eksiklikten uzak olduğunu söz ve davranışlarla ortaya koymaları; diğer yandan da evrendeki bütün varlıkların ilâhî yasalara zorunlu olarak boyun eğip O’nun hükümranlığını itiraf etmeleri anlamına gelir. Eğer insan çevresindeki varlıklara ibret nazarıyla bakacak olursa, her zerresinin Allah’ı zikrettiğini anlayacaktır. Cin ve insan dışındaki varlıklar ilahî yasaya ister-istemez boyun eğmek durumundadır; zira öyle yaratılmışlardır. Bu armoniye uymayan iki varlık türü, cin ve insandır. Allah istiyor ki insanoğlu da bu armoniye iştirak etsin. Diğerleri gibi her daim Allah’ı tespih ederek şanını yüceltsin.

2 ila 10. ayetlerde antlaşmalar ı n ı bozan bir Yahudi kabilesinin baş ı na gelen sürgün felâketi örnek gösterilip bundan ibret al ı nmas ı istenmektedir. Müslümanlara toplum olarak elde edilen imkânlar ı n paylaş­t ı r ı lmas ı konusunda yol gösterilip ideal mümin tipiyle ilgili tasvirler yap ı lmaktad ı r: Ayette Nadîroğullar ı doğal olarak ‘Ehl-i kitap’ olarak an ı lm ı şlard ı r; zira onlar Medine’deki üç Yahudi kabilesinden biridir. Yine onlar ı n ‘inkârc ı’ olarak nitelendirilmesi, Hz. Peygamber’in gerçekten kendi kutsal me­tinlerinde bildirilen Allah ‘ı n Elçisi olduğunu kabul ve ilan etmiş olmalar ı na rağmen daha sonra ihanet ederek ona karş ı ç ı km ı ş olmalar ı ndand ı r. Nadîroğullar ı, Hz. Peygamber ve Mekkeli Müslümanlar Medine’ye geldikten bir süre sonra Müslümanlarla birbirlerine kar ı şmama ilkesine dayal ı bir antlaşma yapm ı şlard ı. Buna göre ortak yurt Medine’de Müslümanlar ile dost olarak yaşayacaklard ı. Ancak Uhud savaşının ardından müminlere ihanet ettikleri ve bu nedenle Medine’yi terke zorlandıkları zaman bile onlara tarlalarının mülkiyetini muhafaza etme izni verilmişti. Ama ardından ihanetleri sebebiyle, hem vatandaşlık haklarını hem de toprakları üzerindeki mülkiyet haklarını kaybettiler. İşte böylece yurtlarını çift taraflı mahvetmiş oldular. ‘İbret alın’ şeklinde çevrilen ( فَاعْتَبِرُوا ) fiilin kökünde, ‘ bir yerden bir yere veya bir durumdan bir duruma geçme’ anlamı bulunmaktadır. Olayların hakikatini, sebep ve sonuçlarıyla birlikte kavrayıp gereğini yerine getirin , demektir. Buna göre konunun izahı şöyle yapılabilir: Yüce Allah, bir ihanet olayını ve buna verilen cezayı açık bir örnek olarak göstermiş, sonra akıl ve muhakeme sahiplerini düşünmeye; benzer durumların benzer sonucu doğuracağını dikkate almaya çağırmıştır. Bu olayda Nadîroğulları’nın asıl mahkûm edilen davranışı, ahdi bozma ve antlaşma yaptıkları Müslümanları arkadan vurma çabası içine girmeleridir. Bunun yanı sıra, kalelerinin ve evlerinin sağlamlığına ve ikiyüzlü davrandıkları defalarca görülmüş olan münafıkların sözlerine güvenerek hiçbir hazırlık yapmamalarıdır. Hazırlık yapılmaması burada dolaylı olarak eleştirilmiş ve akıl sahibi herkes özellikle müminler bundan ders çıkarmaya davet edilmiştir. Allah onlara sürgünü takdir etmemiş olsayd ı, bu dünyada onlar ı Müslümanlar karş ı s ı nda büyük bir bozguna uğrat ı p ölüm ve esaretle cezaland ı rarak daha ac ı bir azaba uğratacakt ı. Fakat as ı l ceza ahirette gelecektir, bundan kaç ı ş söz konusu değildir. Nadîroğullar ı ‘n ı n dünyada cezaya ahirette de azaba mahkûm oluşlar ı n ı n sebebi, Ehl-i kitap olmalar ı na rağmen Allah’a ve Elçisi’ne karş ı gelmeleri, bunlarla bağlar ı n ı koparmalar ı olarak belirtilmektedir. Allah ve Resûlü’nün hakk ı; onlar ı n isteği doğrultusunda hareket edilmesidir. Allah’a rağmen iş yapanlar, O’nunla bağlar ı n ı kesenler, Allah ‘ı n azab ı n ı n çetin olduğunu unutmamal ı d ı r. “Allah ve Resulüne karş ı cephe alma” ifadesiyle daha çok ihanet ve Hz. Peygamber’e suikasta işaret edildiği belirtilir. Müminlerin Nadîroğulları Yahudilerinin kalelerini kuşatmaları sırasında askerî operasyonları kolaylaştırmak için harekâtı engelleyen bir kısım hurma ağaçlarının kesilmesi, engel olmayanların ise kökü üzere bırakılması, Allah’ın bilgisi dâhilinde ve O’nun rızasına uygun olmuştur. O’nun bilgisi ve izni olmadan hiçbir şey gerçekleşmez. Allah’ın izin vermediği durumlarda savaşta bile ağaç kesilemez. Müslümanlar, savaş sırasında tabiat varlıklarının korunmasını; sivillerin, kendilerini ibadete vermiş din adamlarının, kadınların, çocukların ve yaşlıların öldürülmemesini ilke haline getirme konusunda insanlık tarihinde öncü konumunda bulunmuşlardır. Müminler çok stratejik bir mıntıkada yer alan sayıları iki ila altı arasında değişen hurma ağacını kesmişler, Yahudiler bunu fırsat bilerek ‘Sana inen mesajda buna da mı yer var?’ diye Allah Resûlü’nü suçlamışlardı. 5. ayet, istismara dayalı söz konusu ithamı reddetmek için inmiştir. Allah’ın bir kısım hurma ağaçlarının kesilmesine izin vermesinin gerekçesi, ayette Allah ve Elçisi’ne karşı gelerek yoldan çıkmış o Yahudileri cezalandırmak; burunlarını sürtmek olarak açıklanmıştır. Yeryüzünü fesada boğan zalimlerin gücünün kırılması için bu tür tahribatın yapılması zorunluysa, bunda hiçbir sakınca ve günah yoktur. 6 ve 7. ayette geçen efâe ( اَفَاۤء ) fiili sözlükte “geri döndürmek, şeklini değiştirmek” anlamlarına gelir. Burada İslâm hukuk terminolojisinde fey olarak adlandırılan maddî değerler kastedilmektedir. Terim olarak fey , gayrimüslimlerden alınan haraç, cizye, ticarî mal vergisi (uşûr) ve diğer bazı gelirleri ifade eder. Ganimet de dâhil olmak üzere gayrimüslimlerden alınan her türlü malın bu kapsamda olduğunu düşünenler bulunmakla beraber yaygın görüşe göre ganimet, feyin kapsamı dışındadır. Allah’ın, ciddî bir çarpışmanın yaşanmadığı bu kuşatma sonucunda onlardan alıp Elçisine verdiği mal, mülk, silah, arazi, bahçe ve benzeri feylere gelince; onlar, ganimetler gibi askerler arasında paylaşılmayıp 7. ayette belirtilen gruplar arasında dağıtılacaktır. Çünkü mücahitler, bunları ele geçirmek için ne at, ne de deve sürüp düşmanla çarpışmaya girmiştir. Fakat Allah, İslâm nizamının temsilcisi olan Peygamberini kâfirlere galip kılarak, İslâm toplumunun güçlenmesinde kullanması için bu nimetleri onun tasarrufuna devretti. Çünkü Allah, elçilerini dilediğinin üzerine gönderir de, zalimlerin kalplerine korku salarak onları yenilgiye uğratır. İşte bu kuşatma da aynen böyle olmuştur. Unutmayın ki, Allah’ın gücü her şeye yeter. Ganimet , savaş yoluyla düşman ordusundan ele geçirilen silah, teçhizat, hayvan, altın ve benzeri menkul mallardır. Bunun hükmü Enfâl suresi 1 ve 41. ayetlerde açıklanmıştır.

Bir ülke savaş ı larak fethedilmiş bile olsa, o ülkenin toprağ ı, evleri, menkul ve gayrimenkul mallar ı ganimet değil, feydir. Ayn ı şekilde, savaş ı lmadan ele geçirilen ganimetler de feydir ve bir sonraki ayette s ı ralanan kişilere paylaşt ı r ı lmal ı d ı r. Ayette, Allah ‘ı n kullara ikram ettiği serveti, O’na nankörlük edenlerin elinden al ı p kendisine iman ve itaat edenlere iade ettiği mesaj ı verilmektedir. Ayr ı ca ‘gölge’ anlam ı na da gelen fey ile dünya mal ı n ı n gölge misali gelip geçici olduğu, as ı l amaç olmad ı ğ ı, tersine Allah’a ulaşmada bir vas ı ta olduğu ifade edilir gibidir. Fiili savaş yoluyla elde edilen ganimetlerin beşte biri, Bedir zaferinden hemen sonra inen Enfâl suresinin 41. ayetinde say ı lan Allah’a, Peygamber’e, onun akrabalar ı na, yetimlere, yoksullara ve bir de yurdundan yuvas ı ndan ayr ı düşmüş gariplere aittir. Geri kalan beşte dördü ise savaşa kat ı lan mücahitler aras ı nda paylaşt ı r ı l ı r. Ganimetlerden farkl ı olarak fey şeklinde elde edilen mallarla ilgili iki ayr ı durum vard ı r. Birincisi 6. ayetteki gibi gayrimenkullerdir. Bunlar ı n tamam ı, Allah Resûlü’nün tasarrufundad ı r. İkincisi ise, 7. ayette ifade edilen menkullerdir. Bunlar ı n tümü Allah’a, Peygamber’e, onun yak ı nlar ı na, yetimlere, yoksullara ve yurdundan yuvas ı ndan ayr ı düşmüş gariplere taksim edilir. Ganimet ve fey hukuku, savaş ahlâk ı n ı n bir parças ı d ı r. Savaşç ı y ı mal elde etmek için insan öldürmeye teşvik eden keyfi paylaş ı m esas ı na dayal ı cahiliye taksiminin yerine ikame edilmiş, çapula son verilmiştir. Zira çapulda savaşç ı elde ettiği mal ı zimmetine geçirirdi. Kur’ân ise, çapulu ‘kamu mal ı yeme’ (ğulûl) olarak görmüş ve çapul yapmaya kalkan mücahidi, hem ga­nimetten mahrum etmiş hem de k ı yamet günü bu yolsuzluğunun bedelini ödeyeceğini ilan etmiştir. Ayette tüm zamanlar için geçerli olan bir ilke ve uygulamaya dikkatler çekilerek tekelleşmeye gidilmemesi hükme bağlanmıştır.

Muhacir , s ı rf Allah ‘ı n r ı zas ı n ı elde edebilmek için O’nun gönderdiği dini gereğince yaşabilme ad ı na yurdunu, yuvas ı n ı, evini, bark ı n ı terk ederek başka yerleşim yerine göç etmek zorunda kaland ı r. Bunlar, bu hareketleriyle Allah ‘ı n dinine ve Peygamber’ine yard ı mc ı olmaktad ı rlar.

Medine’nin yerli halk ı olan ve ‘yard ı m edenler’ anlam ı na gelen ensar ı n özellikleri ise ayette şöyle s ı ralanmaktad ı r:

  1. İman ı içselleştirmişlerdir.
  2. İslâm ‘ı daha iyi yaşayabilmek için memleketlerine gelen muhacir müminleri can -ı gönülden severler.
  3. Muhacirlere verilen ganimetten dolay ı içlerinde bir rahats ı zl ı k ve k ı skançl ı k hissetmezler.
  4. Kendileri ihtiyaç sahibi olduklar ı halde muhacir kardeşlerini kendilerine tercih edecek (îsâr) kadar erdemlidirler.

9. ayette ahlâkî hastal ı k olarak an ı lan ” buhl “, kendi elindekini başkas ı ndan k ı skanmak, cimrilik; ” şuhh ” ise, başkas ı n ı n elindekine göz dikmek, fakirlere vermeyi sevmemektir. Ayette kendilerinden övgüyle bahsedilen ensar ı n, insan ı n hem bu dünyada ve hem de öteki dünyada mutluluğu elde etmesinin önündeki başl ı ca engeller olarak gösterilen cimrilik, açgözlülük ve ihtiras ı aşm ı ş olduklar ı beyan edilmektedir.

8 ila 10. ayetlerde, ideal mümin tipi ve karakteriyle ilgili tasvirlerin ve eğitici-öğretici uyarıların hâkim olduğu görülür. Bunları şöyle sıralamak mümkündür:

a) Bütün hayırlı eylemlerde, başarılı olmak için kendi gücüne değil, Allah’ın lütuf ve inayetine olan inancı öne çıkarmak; kişisel tercih ve yeteneklerini kusursuz kabul etme değil, özündeki imanın kurtarıcılığına güvenmek.

b) Allah’ın hoşnutluğunu kazanmayı amaç edinmek, bütün davranışlarını bu ilkeye göre anlamlandırmak.

c) Allah’a ve Resulüne yardım, yani Allah’ın buyruk ve yasaklarını tebliğ uğruna gerektiğinde en değerli dünyevî arzu ve çıkarlarını feda edebilmek.

d) Dürüstlükten ödün vermemek, söze sadakat göstermek.

e) Darda olan mümin kardeşine kucak açmak; imkânlarını onunla pay­laşırken ve onun için özveride bulunurken bunun sevgi temeline dayalı kalmasına özen göstermek, davranışlarının içtenliğini korumak, yapmacıklıktan ve gösterişten uzak durmaya çalışmak.

f) Beşerî zaaflara karşı daima Allah’ın yardımına ve korumasına sığınmak.

g) Allah’ın şefkat ve merhametinin herkesi kuşatacak enginlikte olduğuna yürekten inanmak; kendisi için olduğu kadar mümin kardeşleri için de O’nun bağışlamasını dilemek; başkalarının kusurunu gördüğünde kendisinin de bir beşer olduğunu ve benzer kusurlar işleyebileceğini hatırlamak.

10. ayet: “Muhacirler ve Ensardan sonra gelen diğer müminler, “Ey rabbimiz!” derler, “Bizi ve bizden önce imana ermiş olan kardeşlerimizi bağışla! Kalplerimizde müminlere karşı kötü niyet ve düşünceden iz bırakma. Ey rabbimiz! Şüphesiz sen çok şefkatli, çok merhametlisin!” Ayette, didaktik bir üslûp kullanılarak bir yandan sonraki Müslüman nesillerin nasıl davranmaları gerektiği açıklanmakta, onların da ben merkezli değil özgeci bir düşünce ve davranış biçimine sahip olmaları özendirilmekte; öte yandan da dolaylı olarak her dönemdeki müminlerin daha sonra gelecek nesillerin kendilerini hayırla yâd etmelerini sağlayacak tarzda hareket etmeleri gerektiği hatırlatılmaktadır. İlk muhacirler ve ensar, Allah’ın her bakımdan örnek gösterdiği, adalet ve ihsan sahibi seçkin müminlerdir. Onlara adalet ve ihsanda tabi olanlar, onların güzel ahlâkını ve yaşayış tarzını örnek edinir ve yolundan giderler. Onları beğenmeyip gittikleri yoldan sapanlar ise, hiçbir zaman Allah’ın rızasına erişemezler (Tevbe: 100).

İkinci Bölüm: 11 ila 17. Ayetlerde, Müslüman göründükleri halde ahitlerini bozan Ehl-i kitap’la gizli ilişkiler kurarak türlü entrikalar çeviren münaf ı klar ı n ve yandaşlar ı n ı n baz ı zaaflar ı na değinilerek; Müslümanlar, hem bu tür davran ı şlardan sak ı nd ı r ı lmakta hem de kendilerine moral verilmektedir: ‘ Yandaşlar’ olarak çevirdiğimiz 11. ayetteki ‘ihvan’ (kardeşler) kelimesinin ‘inkâr eden’ s ı fat ı yla birlikte kullan ı lm ı ş olmas ı, münaf ı klarla Yahudilerin baz ı inançlarda kesiştiklerini göstermektedir. Buna göre ‘Ehl-i kitap’tan inkârc ı yandaşlar ı’ diye çevrilen ifade, bu iki kesimin, Hz. Muhammed’in peygamberliğini inkâr hususunda birleştiklerini belirtmektedir. 13. ayette kişilik problemi yaşayan münaf ı klar ı n yüreklerinde Allah korkusu taş ı d ı klar ı izlenimini vermeye çal ı şt ı klar ı ; hâlbuki gerçekte Müslümanlardan korktukları bildirilmektedir. Onlar tüm kalpleriyle Allah’a inanmad ı klar ı ndan, bu dünyada karş ı laşacaklar ı maddi/somut tehlikeler, onlar ı Allah ‘ı n hesaba çekme düşüncesinden daha fazla korkutur. Zira onlar ahiret, cennet, şehâdet ve benzeri ulvî hakikatleri idrak edemeyen bir toplumdur. Ayetteki korku anlam ı na gelen rehbe ; korku, hüzün ve kayg ı n ı n bileşimidir. Buna göre başa gelmesinden korkulan bir şeyden dolay ı olağanüstü sak ı nma ve ürkme halini ifade etmektedir. 14. ayette ise onların, Müslümanlarla toplu halde göğüs göğse bir savaşa giremeyecekleri belirtilmektedir. Ancak iyi korunmuş kalelerde veya siperlerin arkasında müminlerle savaşı göze alabilirler. Kendi aralarındaki anlaşmazlıklar, çarpışmalar ve savaşlar da çok çetindir. D ı şar ı dan bak ı nca onlar ı birlik ve beraberlik içinde san ı rs ı n; oysa kalpleri dar­madağ ı n ı kt ı r. Bir inanç etraf ı nda toplan ı p da gönül birliği ile hareket ede­mezler. Çünkü onlar, ak ı llar ı n ı kullan(a)mayan bu yüzden de, doğru bir inanca ve sağlam ahlâkî ölçülere sahip olmayan inkârc ı bir toplumdur. Bu ayette, bir toplumun birlik ve beraberlik ruhu içinde olmamas ı durumunun ‘akl ı n ı iyi kullanamamalar ı’ gerekçesiyle aç ı klanmas ı, toplumsal dayan ı şman ı n s ı rf duygu bağlar ı temeline değil, ayn ı zamanda rasyonel esaslar üzerine dayal ı olabileceğini göstermesi bak ı m ı ndan dikkat çekicidir. Verilmek istenen mesaj şu olmal ı d ı r: Müslümanlar münaf ı klar ı n ve ahitlerini bozan Yahudilerin blöflerine ald ı r ı ş etmemelidir. Zira onlar bütün şartlarda savaş ı göze alacak cesaret ve özveri duygusuna ve müşterek bir gaye uğruna canlar ı n ı feda edebilecek imana ve ruha sahip değildirler. Böyle bir birlik ruhu içinde değil, sadece kendilerini sağlama alabildikleri durumlarda veya bulunduklar ı mevzide kendilerini korumak üzere savaş ı rlar. Yahudileri k ı şk ı rtan münaf ı klar ı n durumu, şeytan ı n durumuna ne kadar da benziyor. Şeytan, insana vesvese vererek, ‘Allah ‘ı, peygamberini ve ayetlerini inkâr et! Korkma, ben senin yan ı nday ı m!’ der. Fakat insan onun sözüne güvenip Rabbini inkâr edince hemen ard ı ndan Bedir savaş ı nda olduğu gibi ve de Hesap Gününde onu yapayaln ı z b ı rakarak, ‘Ben seni tan ı m ı yorum ve yapt ı klar ı n ı n sorumluluğunu da kabul etmiyorum! Çünkü ben her ne kadar isyankâr olsam da, âlemlerin Rabbi olan Allah’tan korkar ı m!’ diyecektir.

18-24. ayetlerin oluşturduğu Üçüncü Bölüm: 18-21. ayetlerde her insan ı n yapmas ı gereken nefis muhasebesinin, ebedî hayat için haz ı rl ı kl ı olunmas ı n ı n önemine ve sonuçlar ı na dikkat çekilmekte; Kur’ân’a muhatap olman ı n ne büyük bir şeref olduğunu ama ayn ı zamanda ne büyük bir sorumluluk getirdiğini de hat ı rlatan bir örnek veril­mektedir: “Allah’ı unutmak” tan maksadın, Allah’ın kulu olduğu bilincinden yoksunluk ve O’na karşı kulluk borcunu umursamama olduğu anlaşılmaktadır. Tövbe suresinin 67. ayetinde aynı fiil kullanılarak münafıkların Allah’ı umursamadıkları, Allah’ın da onları kendi hallerine bıraktığı, yani O’nun yardımına lâyık görülmedikleri ve kendi tercihlerinin sorumluluğuyla baş başa kaldıkları belirtilmiştir. Burada ‘Allah’ı unutma’nın yaptırımı ve sonucu; “Allah’ın da onlara kendilerini unutturması” şeklinde ifade edilmiştir. Bu, Allah bilincine sahip olmayan kişinin kâmil manada insan olma şuurunun da zayıflayacağı anlamına gelir. 19. ayetten, insan ı n kendini tan ı mas ı, yani var oluş amac ı n ı idrak edip onu unutmamas ı halinde rabbini de bilmiş ve tan ı m ı ş olacağ ı manas ı da ç ı kar ı labilir. Hz. Ali’den nakledilen “Sen kendini bil ki rabbini de bilesin” ve “Kendini bilmeyen rabbini de bilmez” anlam ı ndaki vecizeler bu yorumu destekleyici niteliktedir. Allah ‘ı unutan, Allah ‘ı n da onlar ı kendilerine unutturduğu kimseler ‘yoldan ç ı km ı ş kimseler’ (fâs ı k) olarak nitelenmiştir. Bu nitelenme, Allah ‘ı n insana emanet olarak bağışladığı en büyük akıl melekesini kasıtlı bir şekilde yanlış kullanarak O’ndan gafil olmanın sonucunda kendi rûhî/manevî potansiyelini boşa harcadıkları içindir. Münafıklar, sadece başkalarına ikiyüzlü davranmaz, nifakı giderek öyle benimser ki, artık kendi kendisinin de münafığı olur. İşte kendi kendini unutmak budur. Kendini unutan kendine yabancılaşır ve giderek kendisiyle kavgalı hale gelir. Kendini unutan kendisine şah damarından daha yakın olan Allah’ı da unutur. Böylece hem kendinden hem de yaratıcısından iyice uzaklaşmış olur. İnsanı ayartmada çok mahir olan Şeytan’ı dinleyip telkinleri doğrultusunda hayat süren ve böylece kendini unutan sorumsuzların varacağı yer ateştir. Sorumluluk bilinciyle hareket edip Kur’ân’a kulak verenlerin gideceği yer ise her türlü nimetin olduğu cennetlerdir. Fakat cenneti hak edebilmek için, omzumuzdaki sorumluluk yükünün farkında olmamız ve Kur’ân ile hayatımızı şekillendirmemiz gerekir. Şayet bir dağa, insana verildiği gibi şuur verilmiş olsaydı; o heybet timsali eğilmez dağ bile Allah’ın sıfatlarını bilmenin ve sorumluluk duygusunun sonucu olarak O’nun azameti, kudreti ve evrendeki mutlak egemenliği karşısında sonsuz bir saygıyla eğilirdi. Fakat bununla kalmaz, O’na kulluk etmek için kendini parçalardı. İnsanlar ise genellikle omuzlarındaki yükü hissetmemek için âdeta direnmekte ve gaflet içinde ömürlerini tüketmektedirler. 21. ayetin birçok mesaj içerdiği muhakkaktır. Birincisi, bu Kur’ân dağa-taşa değil, akıl ve irade sahibi insana emanet olarak verilmiştir. Ama ne gariptir ki, akıl ve bilinç yeteneğiyle donatılarak kulluk emanetini yüklenen insanoğlu, bir taraftan cehennem ateşi, diğer taraftan cennet nimetleriyle kuşatılmış bir geleceğe doğru yol alırken pervasız ve gamsız davranıyor, bu muhteşem Kur’ân karşısında duyarsız kalabiliyor! İkincisi, başta münafıklar olmak üzere, Kur’ân’ın büyüklüğünü hissetmeyen tüm çevrelerin taş kalpli olduğu vurgulanmaktadır. Üçüncüsü ise, Kur’ân dağa inmiş olsaydı onu da akıllandırır ve duygulu hale getirirdi. Vicdanı olan insanların Kur’ân okunduğunda, onu dinlediklerinde duygulanıp ağlamaması ne mümkün! Ayetteki huşû sözcüğü, kalbî fiillerden olup sadece akleden kalp sahibi varl ı klar için kullan ı l ı r. Burada dağ için kullan ı lm ı ş fakat Kur’ân ‘ı n iniş şart ı na bağlanm ı şt ı r. Bu gerçekleşmediğine göre burada -mesaj amaçl ı- bir varsay ı m olarak kullan ı lm ı şt ı r.

Surenin son üç ayeti, Allah ‘ı n kendi zat ı hakk ı nda konuştuğu bölümdür. Resûl-i Ekrem, Allah ‘ı tan ı tan bu ayetlerin her günün sabah ı nda okunmas ı n ı tavsiye eder. Bu tavsiyede, söz konusu ayetlere başlarken istiâze okunmas ı da yer al ı r. Bunun anlam ı, Mutlak Hakikat olan Allah hakk ı nda düşünürken Allah’a s ı ğ ı nma tavsiyesidir. Amac ı, insan akl ı n ı n mutlak zat ı n ı kavramaktan aciz olduğu Allah ‘ı isim ve s ı fatlar ı yla bilmek, tan ı mak ve anlamakt ı r. Bütün bu isim ve s ı fatlarla verilmek istenen mesaj, dünyan ı n fâni, Allah ‘ı n ise baki olduğudur. O Allah ki, kendisinden başka emrine kayıtsız şartsız boyun eğilecek hiçbir otorite, kulu kölesi olunacak, her dediği dinlenecek hiçbir ilâh yoktur! O, yarat ı lm ı şlar ı n alg ı lama s ı n ı rlar ı n ı n ötesinde bir âlem olan gayb ı da, duyularla kavranabilen şehâdet âlemini de en mükemmel şekilde bilmektedir. Görünen ve görünmeyen, aç ı kta ve gizli olan her şeyden haberdard ı r. Ayn ı zamanda O, sonsuz şefkat ve merhamet sahibidir. Bu şefkat ve rahmetinin bir tezahürü olarak rehberliğinde yol almalar ı için tüm insanl ı ğa Kur’ân ve onun tebliğcisi ve tatbikçisi olan Hz. Peygamber’i lütfetmiştir.

O Allah ki, kendisinden başka kulluk edilecek hiç bir otorite, hiç bir ilâh yoktur! O, mutlak hükümranl ı k sahibi, mülkün hakiki maliki: Melik ‘tir. Her türlü kusurdan, noksanl ı ktan uzak, kutsal ı n kaynağ ı: Kuddüs ‘tür. İslâm, kurtuluş, huzur ve esenliğin kaynağ ı: Selâm ‘d ı r. İman, güven ve emniyet veren: Mümin ‘dir. Her an her şeyi gözetip koruyan, her muhtac ı n ihtiyac ı n ı karş ı layan; iyi ile kötüyü belirlemede mutlak otorite sahibi: Müheymin ‘dir.

Gerçek anlamda kudret, izzet ve şeref sahibi, mutlak üstün ve yüce olan: Aziz ‘dir. Dağ ı n ı klar ı toparlayan, yaralar ı sar ı p sarmalayan; gücüne karş ı konulamayan, sonsuz kudret sahibi, her şartta iradesini yürüten: Cebbâr ‘d ı r. Her konuda yüceliğini gösteren, yüceliğiyle övünmeye hakk ı olan, büyük­lüğünde s ı n ı rs ı z olan: Mütekebbir ‘dir. Daha büyüğü olmayan en büyüktür. Allah, müşriklerin düşünce ve anlay ı şlar ı n ı n bozukluğundan kaynaklanan şirkin her şeklinden ve her türünden münezzehtir; acziyet ve noksanl ı k anlam ı na gelebilecek her türlü nitelikten uzakt ı r; insanlar ı n ilahl ı k payesi vererek O’na ortak koştuklar ı her şeyin üzerinde ve ötesindedir, yüceler yücesidir! Mütekebbir demek asl ı nda hiçbir konuda hiçbir kimseye hiçbir şekilde asla ihtiyac ı olmayan demektir. Bundan dolay ı da mütekebbir s ı fat ı sadece Allah’a ait bir özelliktir.

O Allah ki, her şeyin mutlak yarat ı c ı s ı d ı r: Hâl ı k ‘t ı r, yoktan var eden ve var ettiğinin ilk örneklerini yaratand ı r: Bâri ‘dir ve her varl ı ğa en uygun şekil ve özellikleri verendir: Musavvir ‘dir. En mükemmel nitelikler, en güzel isimler O’nundur. Göklerde ve yerde bulunan bütün varlıklar, daima Allah’ın sınırsız kudret ve azametini övgüyle anarak yüceltmektedir. Şu muhteşem kâinat nizamı içerisinde yer alan her şey, kendisini yaratan Allah’ın her türlü kusur ve noksanlıktan uzak olduğunu haykırmakta, O’nun mükemmelliğini gözler önüne sermektedir. Gerçekten O, sonsuz kudret ve hikmet sahibidir. Asla yersiz ve gereksiz hüküm vermeyen ve hükmüne karşı konulamayan Yüce Yaratıcıdır. Bu son üç ayette Allah ‘ı n baz ı isimleri zikredilmektedir. Bu nedenle Haşr suresi ‘en güzel isimler’ anlam ı na gelen bir el-esmâü’l-hüsnâ suresi dir. Rabbimiz kendisini bize bu isim ve s ı fatlar ı yla tan ı tmaktad ı r. Zikredilen isimler, bizi Allah’a ulaşt ı ran meşru vesilelerdir. Nitekim A’râf suresinin 180. ayetinde şöyle buyrulmaktad ı r: “En güzel isimler Allah ‘ı nd ı r. O’na bu güzel isimlerle dua edin!”

0
mutlu
Mutlu
0
_zg_n
Üzgün
0
sinirli
Sinirli
0
_a_rm_
Şaşırmış
0
vir_sl_
Virüslü

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Giriş Yap

Giriş Yap

AÖF Ders Notları ve Açıköğretim Sistemi ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!