Tefsir Dersi 4. Ünite Özet

Açıköğretim ders notları öğrenciler tarafından ders çalışma esnasında hazırlanmakta olup diğer ders çalışacak öğrenciler için paylaşılmaktadır. Sizlerde hazırladığınız ders notlarını paylaşmak istiyorsanız bizlere iletebilirsiniz.

Açıköğretim derslerinden Tefsir Dersi 4. Ünite Özet için hazırlanan  ders çalışma dokümanına (ders özeti / sorularla öğrenelim) aşağıdan erişebilirsiniz. AÖF Ders Notları ile sınavlara çok daha etkili bir şekilde çalışabilirsiniz. Sınavlarınızda başarılar dileriz.

Mülk Suresi

Mekke’de inmiş; 30 ayettir. Mushaftaki sıraya göre 67., iniş sırasına göre ise 77. suredir. Adını ilk ayette geçen ve egemenlik/hükümranlık anlamına gelen “el-Mülk” kelimesinden almaktadır. Ana konusu; Allah’ın varlığı, bilgisi, gücü ve kudretiyle insanın bu Aşkın Varlığa karşı vereceği hesap şuurundan uzak oluşudur.

Tebâreke : Bu fiil, Kur’ân-ı Kerîm’de dokuz yerde (A’râf 7/154; Mü’minûn 23/14; Furkân 25/1, 10, 61; Ğâfir 40/64; Zuhruf 43/85; Rahmân 55/78; Mülk 67/1) geçmektedir. Bunların hepsinde tebâreke fiilinin öznesi, Allah’tır. Kelimenin asıl manasında, kalıcılık ve süreklilik vardır. Yüce Allah, her türlü faydayı, yararı yaratması ve onları kalıcı kılması nedeniyle tebâreke fiiliyle nitelendirilmiştir. Kelime daha sonra yüce olmak, münezzeh olmak, hayır ve uğur dilemek anlamlarında kullanılmıştır.

Allah’ın Eli=Yedullah: İslâm bilginleri, özellikle kelamcılar arasında tartışılan önemli konular arasında, Allah Teâlâ’nın cisim olup olmadığı meselesi yer almaktadır. Bu hususta ele alınan mevzulardan biri de, “Allah’ın eli” ( يَدُ اللّه ) kavramıdır. Müşebbihe ve Mücessime gibi kelam mezhepleri bunu olduğu gibi, zâhiri üzere yorumlarken, Ehl-i Sünnet mezhepleri bu ifadeyi tevil edip buna, “Allah ‘ı n gücü” anlamını vermişlerdir.

Hazene : Hâzin isminin çoğuludur. Cehennemliklerin cezalandırılmasıyla, cennetliklerin ödüllendirilmesiyle görevli olan meleklere denir. Bu kelime, Zümer 39/71. ayette cehennem, 73. ayette ise cennet görevlileri için kullanılmıştır.

Se’îr: Kur’ân-ı Kerîm’i anlamaya yardımcı olan ilimlerden biri de Vücûh ve Nazâif dir. Bunların ilki olan Vücûh , bir kelimenin farklı ayetlerde birden fazla anlama, diğeri, Nazâir ise, farklı kelimelerin aynı anlama gelmesini ifade etmektedir. Yüce Kitabımızda insanların öteki dünyada cezalarını çekecekleri yerden söz edilirken buranın ismi hakkında cehennem (örn.: Bakara 2/206) dışında; cahîm (örn.: Bakara 2/119), hâviye (Kâria 101/9), nâr (örn.: Bakara 2/39), hutame (örn.: Hümeze 104/4), lezâ (Meâric 70/15), saîr (örn.: Enbiyâ 21/4), sakar (örn.: Kamer 54/48) kelimeleri kullanılır. İşte farklı kelimelerin aynı anlama gelmesine nezair denmektedir ki “se’îr” kelimesi böyledir. Bunlardan hâviye ve lezâ , Kur’ân-ı Kerîm’de birer kez geçmiştir.

Bilindiği üzere Mekkeliler, Allah’ın varlığını kabul etmekteydiler. (Örnek olarak bkz., Ankebût 29/61). Onlara göre Allah varlığı yaratmış, sonra bir kenara çekilmişti.

Bu surenin ilk üç ayetinde Yüce Yaratıcının dört özelliğinden söz edilmektedir:

  • Egemenliğin elinde olmas ı : Egemenliğin sadece burada değil, Yüce Kitabın başka yerlerinde de Allah’a ait olduğu görülür. Örneğin Zümer suresinin 6. ayetinde, İşte Allah, Rabbiniz (budur), bütün egemenlik Ona aittir diye buyrularak her türlü hükümranlığın Allah’a ait olduğu bildirilmektedir. Bu kavram, dar anlamda da Allah için kullanılmaktadır. Örneğin Hacc 22/56. ayette, İşte o gün egemenlik Allah’a aittir denilerek kıyamet gününde sözü geçecek yegâne varlığın, Allah olduğu belirtil­mektedir.
  • Her şeye gücü yetmesi : Kur’ân-ı Kerîm’de Allah’ın güç ve kuvvetini ifade etmede en çok kullanılan sıfatlardan biri, kadîr ( قَدِيرٌ ) kelimesidir. Söz konusu sıfat, bu surede olduğu gibi, çoğunlukla ” her şeye gücü yetendir ” şeklinde kullanılmaktadır. Aynı kökten gelen diğer bir sözcük ise, kâdir ( قَادِر ) dir. Kur’ân’da ilk sıfatın 45, ikincisinin ise tekil ve çoğul kullanımıyla 12 kere yer aldığı görülmektedir. Bu sıfatlar, Allah’ın yaratması, diriltmesi, cezalandırması gibi konuların anlatıldığı yerlerde geçmektedir.
  • Hayat ı ve ölümü yaratmas ı : Allah, kitabında yarattığı birçok şeyden yeri geldikçe bahseder. Göklerin, yerin, insanların, cinlerin vb. varlıkların yaratılmasına zaman zaman değinir. Ancak yaratılanlar arasında sadece bu surede yaratıldığından bir kez söz edilen iki varlık, ölüm ve hayattır. Ayette, önce ölümün, sonra hayatın gelmesi, müfessirlerin çeşitli görüşler ileri sürmelerine sebep olmuştur. Bunların içinde en makul olanı, ölümün ilk olarak söylenerek insanların dikkatini buna çekmek, hayatı ona göre yaşamayı teşvik etmek şeklinde olandır.

Bu ayette üzerinde durulması gereken asıl nokta, yaratılışın hangi amaç için olduğudur. Burada insanların ve cinlerin yaratılış gayelerini bildiren Zâriyat 51/56. ayeti hatırlamak yerinde olacaktır. Yüce Allah, bu ayette şöyle buyurmaktadır: ” Ben, insanları ve cinleri yalnızca Bana ibadet etsinler diye yarattım . ” Şüphesiz en iyi davranış, Allah’ın rızasını kazandıran davranıştır. Davranış, hareket ve eylemlerin en kutlusu, elbette geniş ve dar anlamıyla ibadetlerdir. Ancak ayetin son kısmı, ” O, çok güçlü, çok bağışlayıcıdır ” cümlesi, insanın dikkatini ve heyecanını canlı tutmakta, bir yandan ibadette gevşek olmamayı hatırlatmakta, öte yandan ibadetler yapılırken meydana gelebilecek hata ve kusurların bağışlanacağını haber vermektedir. Böylece İslâm’ın ana ilkelerinden biri olan umut ile korku arasında ( beyne’l-havf ve’r- reca ) durmayı salık vermektedir.

  • Yedi kat göğü birbiriyle uyumlu yaratmas ı : Allah Teâlâ, kendi yaratıcılığından, yarattıklarından ve bunların yaratılış özelliklerinden bahsetmektedir. Bunlar içinde göklerin yaratılmasını anlatırken, gökleri ve yeri altı günde (A’râf 7/54), bir kurala ( hak ) göre (İbrâhîm 14/19), direksiz, sütunsuz yarattığını (Lokmân 31/10) haber vermektedir. Kur’ân-ı Kerîm’in bütününde sadece iki defa gökleri “birbiriyle uyumlu” (tıbâkan) yarattığını söylemektedir. Bunların ilki burada Mülk suresinin 3. ayetinde, diğeri ise, Nûh 71/15. ayetindedir. Müfessirler tıbâk kelimesinin anlamı hakkında çeşitli yorumlar aktarmışlardır. Bu görüş ve yorum farklılığı, kelimenin kökeninin ne olduğuna dayanmaktadır. Bu bağlamda:

    da. Tıbâk kelimesi, tabak veya tabaka isminin çoğuludur. Buna göre anlam; Allah tabaka tabaka yedi gök yaratmıştır, şeklinde olur.

    db. Tıbâk kelimesi, tâbaka fiilinin masdarıdır. Bu yoruma göre ise anlam; Allah yedi göğü tabaka tabaka olarak yarattı, demektir. Göklerin yaratılması ifade edilirken bu sözcüğün seçilmesi, bu kadar büyük varlığın yaratılmasının yanında onun düzenli ve ahenkli olmasına dikkat çekmek içindir.

Üçüncü ayetin devamında Allah kendisine meydan okuyanları, kendisini inkâr edenleri çevrelerini gözlemlemeye davet etmektedir. Bu ayette üzerinde durulması gereken başka bir kelime de, tefâvüf tür. Mealde “düzensizlik ” olarak anlam verdiğimiz kelimenin nasıl okunduğu konusunda iki görüş vardır. Bunların ilkine göre ki, âlimlerin çoğunluğunun tercihidir, kelime, fâte fiilinden tefâul babından tefâvüt , İbn Mesud, Hamza, Kisâî’ye göre tefa’ul babından tefevvüt şeklinde okunmaktadır. Her iki kırâata göre de anlam aynıdır.

3. ayetin son kısmıyla 4. ayette anlatılmaya çalışılan konu, göklerdeki düzenin ne kadar sağlam ve yerli yerinde olduğudur. Ayetteki literal olarak “iki kez” anlamına gelen kerrateyn kelimesinden kasıt, tekrar tekrar, birçok kez bakmaktır. Burada kesretten kinaye vardır. Ne kadar bakılırsa bakılsın göklerde herhangi bir kusurun, eksiğin bulunamayacağı, görülemeyeceği anlatılmaktadır. Gözün bitkin ve tükenmiş olacağının söylenmesi, bu işin ne kadar uzun ve ne kadar derin olduğunu hissettirmektedir.

5. ayetteki es-semâe’d-dünyâ tamlaması, mealde “yak ı n gök” olarak çevrilmiştir. Burada kastedilen, yedi kat gökten çıplak gözle görüleni, göklerin yeryüzüne en yakın olanıdır. Bu ayet bize, bu kadar uyumlu ve düzenli olarak yaratılan gökyüzünün yaratılışının estetik ve görsel yönünü haber vermektedir. Bunun sağlamlığının yanında güzelliğine de dikkat çekilmektedir. Mesâbîh kelimesinin nekre olarak kullanılması, bu güzelliğin en üst düzeyde olduğuna işaret etmektedir. Sağlam olma önemli bir özelliktir, ama bununla beraber güzellik, ona ayrı bir değer katmakta; Allah’ın gücünün hangi boyutlarda tezahür ettiğine işaret etmekte; Mekkeli müşriklerin özelinde bütün inkârcıları imana davette bulunmaktadır. Tarihin birçok kesitinde insanlar, yıldızlar ve cinler aracılığıyla gelecek hakkında bilgi sahibi olmak istemişlerdir. Bu eğilimin kimi yerlerde bugün bile devam ettiği görülmektedir. Ayetin son cümlesinden ” onlar için çılgın ateş azabını hazırladık ” bunun makbul ve meşru bir yol ve yöntem olmadığı, bunu tercih edenlerin cezalandırılacakları anlaşılmaktadır. İnsana düşen, kendisine sunulanları, amacına uygun bir şekilde kullanmak ve onlardan o şekilde yararlanmaktır. Allah (c.c.), insana bilgi sahibi olma imkânı vermiştir. Ancak onun bu özelliği sınırlıdır. Gelecekte olacakları bilmeye çalışarak, insanlara tahakkümden uzak durulmalıdır. Geleceğin mutlak bilgisi Allah’a aittir.

6. ayette karşımıza Kur’ân-ı Kerîm’in hoş üsluplarından biri çıkmaktadır. Bu, bi-rabbihim ifadesinde ortaya çıkan, Allah’ın herkesin Rabbi olduğu gerçeğidir. İnkâr edenler her ne kadar Allah’ı kendi rableri olarak kabul etmeseler de Yüce Kitap bi-rabbihim ifadesiyle, Allah’ın herkesin olduğu gibi o münkirlerin de Rabbi olduğuna işaret etmektedir. Ayrıca cehennemin bir cezalandırma yeri olduğu bilinmektedir. “Cehennem azab ı” denerek, buradaki cezanın ve karşılığın, ne derece korkunç olduğuna bir ima bulunmaktadır. Ayetin sonunda, “Oras ı, ne kötü dönüş yeridir!” buyrularak, cümlenin mefhum-ı muhalifinden, “dönülecek iyi bir yerin” olduğu ihsas edilmektedir.

وَبِئْسَ الْمَصِير cümlesi Kur’ân-ı Kerîm’de kullanıldığı yerlerde (örn.: Bakara 2/126; Âl-i İmrân 3/162; Enfâl 8/16), bu ayette olduğu gibi, cehennemle bağlantılı olarak yer almaktadır. Bu, aynı zamanda, sözün muhatabı olan Mekkeli kâfirlere, inanmamalarına rağmen gidecekleri bir yerin olduğunu dolaylı olarak anımsatmaktadır.

7. ayet, cehennem ve cehennemlikleri anlatmaktadır. Anlaşıldığına göre, günahkârlar ve isyankârlar, oraya kendi istekleriyle girmeyeceklerdir. Yüklemin edilgen olarak, ( أُلْقُوا ) şeklinde kullanılması, bize bu sonucu düşündürtmektedir. Ayrıca buradan anladığımız diğer bir husus da, insanların orada duyu organlarını yitirmeyecekleri, oradaki azabı bütün boyutlarıyla hissedecekleridir. Ayette geçen ( شَهِيق ) kelimesi, rahatsız edici ve insana ürküntü veren sesi ifade etmek için kullanılmıştır. Bunun cehennemin mi yoksa cehennemliklerin sesi mi olduğu hususunda görüş ayrılığı vardır. Ayette cehennem görevlilerinin, “Size, bir korkutucu/uyarıcı gelmedi mi?” biçiminde soru yönelttikleri görülmektedir. Metinde geçen nezîr sözcüğü, Kur’ân-ı Kerîm’de peygamberler için sıkça kullanılan iki sıfattan biridir. Bu mana, bazen münzir sözcüğüyle de ifade edilir. Diğeri ise, müjdeleyici manasını taşıyan beşîr/mübeşşir dir. (Bkz., Bakara 2/119; Nisâ 4/165; Mâide 5/19; Ahzâb 33/45). Allah hiçbir zaman, hiçbir kimseye asla ve kat’a zulmetmemektedir. Bu anlam, ” Biz bir elçi göndermedikçe, hiç kimseyi asla cezalandırmayız ” ayetinin (İsrâ 17/15) manasına da uygun düşmektedir.

8. ayet-i Kerîme, cehennemin kendisine atılan isyankârları görünce içine girdiği hali tasvir etmektedir. Onca nimet ve imkâna rağmen Allah’ı bulamayan, Onun gönderdiği elçilere ve kitaplara kulak vermeyen bu akılsızları görünce, cehennem öfke ve kızgınlıktan patlayacak hale gelmiştir.

9. ayet-i Kerîme, kâfirlerin itirafını haber vermektedir. Şeksiz şüphesiz bir biçimde uyarıcının geldiğini, ancak kendilerinin onu yalanladıklarını, hatta onun bir yanlış içinde olduğunu söylediklerini aktarmaktadır.

10. ayette ise, Allah’a karşı çıkanların pişmanlıkları açıkça ifade edilmektedir. Onların bu hali tasvir edilirken ( سمع ) ve ( عقل ) fiillerinin seçilmesinde ve bu şekilde sıralanmasında önemli bir hikmet vardır. Dikkat edilirse burada iman etme, teslim olma gibi doğrudan İslâm’a girmeyi ifade edilen kelimeler tercih edilmemiştir. Bunların yerine, iman etmeden, teslim olmadan önceki süreci sağlıklı bir şekilde yürütecek, sonuçta da Allah’a iman etmeye, Ona boyun eğmeye götürecek olan fiiller kullanılmıştır. Semi’a/dinledi, kulak verdi ve akale/kavradı, anladı yüklemlerinin kullanılma nedeni, inanmaya ve boyun eğmeye giden yolun; söylenen sözü dinlemekten, onu anlayıp kavramaktan geçmesidir. Peygamberin (a.s.) sözüne, tebliğine, kulak vermeyen, dinlemeyen, dinlemesini bilmeyen ve dolayısıyla anlamayan, kavrayamayan bir insan, iman etme ihtimal ve imkânından uzaktır.

Bu grubun son ayeti, inkârcıların işledikleri, yaptıkları günahı kabul ettiklerini kesin olarak göstermektedir. Günahı kabul etmek demek, onun cezasını da kabul etmek demektir. Dolayıyla kendilerine verilen cezaya, herhangi bir itirazları kalmamış olmaktadır.

12. ayet: Kendisini Rab olarak kabul edenlerin en baskın özelliklerini zikrederek bunları neyin beklediğini söylemektedir. Bu ayetin ifadesine göre Müslümanların en önemli özelliği, gayba iman etmektir . Müttaki Müslümanların niteliklerinin anlatıldığı Bakara 2/3. ayette ilk zikredilen özellik, gayba iman dır. Çünkü diğer bütün iman konuları ve ibadetler ona bağlıdır. Bu ayette geçen haşyet kelimesi, imanın daha üst bir hali, eyleme ve ruha dönüşmüş halidir. Saygı beslemek, saygı duymak, bir varlığı üstün ve değerli kabul ettikten sonra gerçekleşebilir. Enbiyâ 21/49; Fâtır 35/18; Yâsîn 36/11; Kâf 50/33. ayetlerde de, müminlerin bu özelliklerinden söz edilmektedir. Yüce Allah bu kulları için iki şey hazırlamıştır: Bağ ı şlanma ve büyük bir ödül . Ödül değil de, “büyük bir ödül ” denmesi, bunun sıradan bir şey olmadığını çağrıştırmaktadır. Bunun ne olduğu konusunda bize Beyine (98/8) suresinin son ayeti yardımcı olmaktadır. O ayette müminlere ebedi olarak adn cennetlerinde kalacakları haber verilmekte, ardından Allah’ın onlardan, onların da Allah’tan razı olduğu bildirilmekte, son olarak bunun, “Rabbine saygı duyan” kimse için olduğu belirtilmektedir. Buna göre büyük ödül, Allah’ın bu kullardan razı olmasıdır.

13. ve 14. Ayetlerde Cenab-ı Allah’ın ilimle ilgili üç sıfatından bahsedilmektedir: alîm, latîf ve habîr . Ayet grubunu bir bütün olarak düşündüğümüzde, Allah’ın kulları hakkında bilgisi, birden fazla yolla gerçekleşmektedir. Bu sıfatların faîl kalıbında gelmiş olması, Allah’ın bilgisinin ne denli engin ve derin olduğunun bir göstergesidir. Allah’ın sözün gizli ve açık olanını, kalplerde olanı bilmesinden kasıt, her şeyi bilmesidir. Burada asıl üzerinde durulması gereken nokta, bilmenin yaratmayla ilişkilendirilmiş olmasıdır. Latîf isminin, biri “en ince, en gizli işleri, bütün inceliğiyle, çok kolay bir şekilde bilen” , diğeri de “mahlûkat ı n ihtiyaçlar ı n ı gidermek için onlara ihsanda, ikramda bulunan” olmak üzere iki anlamı vardır. Bağlam göz önüne alındığında, burada ilk anlam daha uygun düşmektedir.

Allah Teâlâ, surenin 3. ayetinde yedi göğü ahenkli bir şekilde yarattığını haber vermişti. 15. ayette ise, insanların yaşam alanı olan yeryüzünün “yaşanabilir” (zelûl) bir yer olduğuna dikkat çekmektedir. Hem baştaki hem de bu ayette Allah’ın yaratıcılığının niteliği, dünyanın insan için yaşanabilir bir ortam olması ön plana çıkmaktadır. Cenab-ı Allah insanlara, orada gezinin, onun nimetlerinden yiyin diye çağrıda bulunarak bunun test edilmesini istemektedir. Yürümek, gezmek hayatın varlığı ve sürekliliği için yaşamsal bir öneme sahiptir. İnsan ve hayat için neresinin daha uygun, daha verimli olduğu ancak gezilip görülerek anlaşılabilir. “Yüksek yerlerinde yürüyün” cümlesinden, dünyaya, hayata, olaylara tepeden, uzaktan bakın da yaşamınızı ona göre tanzim edin de anlaşılabilir. Yürümekten kasıt, turistik bir yürüyüş değil, hayatı sürdürebilecek eylemlerde bulunmak, gözlem yapmak, çalışmaktır. Dünya ve dünyanın içinde bulunan her şey, tüm insanlığın ortak mirasıdır. Bütün toplumlar, bunları müşterek ve adil bir şekilde paylaşmalıdır. Ayetteki ( (لكم ifadesi, bunu açıkça göstermektedir. “O yaratanın rızkından yiyin” cümlesini daha geniş anlamda ele alarak “insanın yaşaması için gerekli olan her şeyi kullanın” olarak değerlendirmek daha uygundur. Bu bağlamda “zikr-i hâs irâde-i âm ” (özel bir şeyi söyleyip genel bir şeyi kastetmek) ilkesi hatırlanmalıdır. ( مِنْ رِزْقِهِ ) ifadesi, insanoğlu her ne kadar çabalayıp bir şey elde etse de, neticede sahip oldukları mutlak anlamda Allah’a ait olan şeylerdir. Onun için bunları kullanırken bu şuurda olmalıdır. Zaten ayetin sonu (وَإِلَيْهِالنُّشُورُ/dönüş Onadır) da bunu söylemekte, sahip olunan her şeyin hesabı verilmek üzere Onun huzuruna çıkılacağını hatırlatmaktadır.

16-18. ayet grubunda, Allah’ı ve peygamberini inkâr eden müşriklere, daha önce yaşayan kâfir toplumların başına gelen azaplar hatırlatılarak kendilerine çeki düzen vermeleri istenmektedir. 16. ve 17. ayetler, müteşabih ayetlerdendir. “O gökyüzündekinden” ifadesinden, Allah kastedilmektedir. Ancak bundan, onun gökte oturduğu, orada yaşadığı sonucu, çıkmaz. Çünkü O, zamandan ve mekândan münezzehtir. Zaman ve mekân, sadece yaratılmışlara mahsustur. Yüce Allah, kitabını insanların kullandığı dil ve üslupla indirdiğinden, onların üslup ve kullanımlarını dikkate alarak böyle söylemiştir. Kur’ân-ı Kerîm’de değişik toplumların farklı şekillerde cezalandırıldıkları anlatılmaktadır. 16. ve 17. ayetlerde örnek olarak bunlardan iki tanesi, hatırlatılmaktadır. Bunlar, soru şeklinde, “güvende misiniz?” biçimindedir. Ancak maksat tehdittir, “Sakın güvende olmayın” anlamındadır. Bunların ilki, inkârcıların yerin dibine batırılarak helak edilmesidir. Nahl 16/45; İsrâ 17/68; Kasas 28/81-82; Ankebût 29/40; Sebe’ 34/9. ayetlerde bu şekilde cezalandırılmadan söz edilmektedir. Burada yeryüzünün yukarıda bahsedilen özelliğinin dışında, cezalandırma aracı olma gibi başka özelliklerinin de bulunduğuna bir ima vardır. İnsanın emrine ve hizmetine sunulan toprak ve yeryüzü, aynı zamanda onun helakine de sebep olabilir. Bu iki ayette anlatılmak istenen husus, Allah’ın insanları neyle, nasıl ve nerede cezalandıracağını bilemeyecekleridir. Kendileri için çok faydalı bir araç ve varlık, bir de bakarsın onların helakine yol açmıştır.

Allah, isyankâr kullarını cezalandırdığını söyledikten sonra, 19 ve 20. Ayetlerde gücünü ve kuvvetini, bu kez kuşlar üzerinden hatırlatmaktadır. Kur’ân-ı Kerîm’in genel üsluplarından biri, insanı bütün mahlûkata bakarak onları gözlemlemeye, oradan da bu ahengi ve düzeni kuranı bulmaya teşvik etmesidir. Gökyüzündeki kuşların hareket düzenini de kendisinin kurduğunu, böyle bir zata boyun eğmek gerektiğini haber vermektedir. Yerin çekim kuvvetine rağmen kuşlar havada ancak ilahi bir düzene ve kurala göre hareket edebilirler. O kural ve düzenin sahibine teslim olunmalıdır. Bu surede Allah kendisinden üç kez Allah , dört kez de Rahmân olarak bahsetmektedir. Bu kadar hesabın, cezalandırmanın, azabın zikredildiği bir surede, Rahmân ism-i şerifinin daha çok geçmesi, Onun merhametine bir işaret olarak kabul edilebilir.

21. ayet, Yüce Allah’ın başka bir sıfatını, Onun Rezzâk , rızk verici niteliğini ön plana çıkarmaktadır. O (c.c.), her vesileyle kendini hatırlatmakta; insanın yaşamasına imkân veren her şeyin kendisi tarafından sağlandığına dikkat çekmektedir. Ayette geçen “rızkını keserse” ifadesinden, bütün rızkın Ona ait olduğunu ve rızkı elde etmede bazı vesile olan unsurlar ve araçlar bulunsa da mutlak rızık verenin O olduğunu bilmeliyiz. Ayrıca kesilecek olan şeyin, dar anlamdaki rızık olmadığını, bunun bütün yaşam imkânları olduğunu anlamak daha doğru bir yaklaşımdır.

22. ayet, 6. ayetle başlayan kâfir ve Müslüman konusuna yeniden dönmekte, ancak bunu değişik bir üslupla ele almaktadır. 23. ayetin, 22. ayetle ilişkisi vardır. Allah (c.c.), herkese ortak organlar, duyular vermiştir. Ancak bunlar herkeste aynı fonksiyonu icra etmemekte, aynı sonuçları ortaya çıkarmamaktadır. Kimileri bunları yanlış kullanmakta, bunlarla Allah’a giden yolu, yolları bulması gerekirken, tersine Ondan uzaklaştıran patikalara girmektedir. 23. ayetten itibaren surenin sonuna kadar Yüce Allah altı kez, ( قُلْ ) söyle ” emriyle hitap etmektedir. Bu ayetlerin tümünde onlara kendisini anlatmakta, tanıtmaktadır. 23. ayette, önce genel olarak herkese hitaben, ” O, sizi yaratandır ” dedikten sonra, insanda neleri yarattığı konusunda ayrıntıya girmektedir. İnsanda mevcut olan duyma, görme, anlama ve kavrama yollarına işaret etmektedir. Bu üç şey, bilgi ve öğrenme araçlarıdır. İnsan dinler, görür, sonra bunları değerlendirir. Neticede bilgi sahibi olur.

24. Ayette Allah’ın insanları yarattıktan sonra, kendilerine yeryüzünün değişik yerlerinde yaşama, yerleşme özgürlüğü verdiği haber verilmektedir. Ağaçlar, bitkiler gibi olmamak, hareket kabiliyetine sahip olmak da ayrı bir nimettir. 25. ayet, aynı lafızla, Kur’ân-ı Kerîm’de toplam altı kez (Yûnus 10/48; Enbiyâ 21/38; Neml 27/71; Sebe’ 34/29, Yâsîn 36/48; Mülk 67/25) geçmektedir. Bu surelerin hepsi de Mekkîdir. Müşriklerin bu sözlerinde bir alay söz konusudur. Çünkü onlar, azabın ve kıyametin kopacağına asla inanmıyorlardı. Kur’ân’ın ve Peygamberin bu konuda haber verdiklerini inkâr ediyorlardı. Sonraki ayet-i Kerîme onların hem bu sorularına cevap vermekte, hem de peygamberin konumuna işaret etmektedir. Müşriklerin ne zaman cezalandırılacağı, kıyametin ne zaman kopacağı gibi hususlar, Cenab-ı Allah’ın bilgisi dâhilinde olan konulardır. Peygamber sadece kendisine bildirilenleri tebliğ etmekle yükümlüdür. Onun görevi, tayin etme, belirleme değil, tebliğ etme, anlatmadır. Kıyametin ne zaman kopacağı bilgisinin Allah’a ait olduğu, bu ayetin dışında (A’râf 7/187; Lokmân 31/34; Ahzâb 33/23; Zuhruf 43/85; Ahkâf 46/23) ayetlerinde de bildirilmektedir. Peygamberin (a.s.) niteliklerinin anlatıldığı değişik surelerde (örn.: Hac 22/49; Sâd 38/70; Ahkâf 46/9), onun sadece bir uyarıcı (nezîr) olduğu vurgulanmaktadır. Peygamber (s.a.v.), gelecekten haber veren bir kâhin değildir. O yalnızca, kendisine verilen ‘bir gün dünyanın sonunun geleceği’ bilgisini iletmekle yükümlüdür. 27. Ayetin ilk bölümü, 25. ayette alaylı bir şekilde sordukları azabın ne zaman gerçekleşeceği sorusuna bir cevaptır. Ayette ifade edilen “yüzlerin kötüleşmesi’, daha azaba uğramadan, onu gördüklerinde, ne hale geldiklerini anlatmaktadır. Azaba uğradıklarında halleri nice olacaktır! Son kısmı ise, onların istediklerinin bir gün vuku bulacağını bildirmektedir. Burası, “Rabbimiz! Bizim payımızı hesap gününden önce ver!” (Sâd 38/16) ayetinde ifade edilen manaya uygun düşmektedir. 28. ayet, Mekkeli müşriklerin Peygamber (s.a.v.) ve beraberindekilerin helak olmaları, ölmeleri için beddua etmeleri üzerine nazil olmuştu. Ayet onlara, Müslümanların Allah’a iman etmeleri sebebiyle, her halükarda Allah’a teslimiyetlerinin bulunduğunu bildirmektedir. Onları öldürebilir veya onlara merhamet edebilir. Müslümanlar için herhangi bir sorun yoktur. Çünkü O, onların Rabbidir. Burada asıl sorulması gereken soru şudur: Allah’ın cezalandırması durumunda kâfirleri bundan kim koruyacaktır? Onlar sahipsizdirler, sahipsiz kalacaklardır. Sığınılacak yegâne varlık, Allah’tır. Burada yine onları imana bir davet vardır. Cezalandırma ve azap konusu anlatılırken, bir sonraki ayette, Allah’ın Rahmân oluşuna yeniden değinilmektedir. Davet çağrısı tekrarlanmakta, Allah’ın (c.c.) en önemli özelliklerinden biri vurgulanmaktadır. Müslümanların temel özellikleri, Ona iman etmek ve gereğini yerini getirdikten sonra işin sonucunu Ona havale etmektir. Fakat bu ara ifadenin ardından hemen, “Kimin açık bir yanılgı ve sapıklık içinde olduğunu yakında bileceksiniz ‘ cümlesiyle, yine azap hatırlatılmakta, kendilerine çeki düzen vermeleri gerektiği konusunda uyarılmaktadırlar.

Son ayette tekrar Allah’ın gücü, Onun rezzâk olduğu konusuna dönülmektedir. Burada suyun yok olması durumunda ne yapılacağı sorusu gündeme getirilmektedir. Her şeyin sudan yaratıldığı (Enbiyâ 21/30), suyun hayat demek olduğu hatırlanırsa, suyun yok olması demek hayatın durması demektir. Hayatın devam etmesinde en önemli unsur olan suyu insanlara sunandan, ikram edenden başkası tanrı edinilir mi? Ondan başkasına ibadet edilir mi? Elbette edilmez. Öyleyse gücü bu denli büyük olan zata teslim olunması gerekmektedir.

Mekke’de inmiş; 30 ayettir. Mushaftaki sıraya göre 67., iniş sırasına göre ise 77. suredir. Adını ilk ayette geçen ve egemenlik/hükümranlık anlamına gelen “el-Mülk” kelimesinden almaktadır. Ana konusu; Allah’ın varlığı, bilgisi, gücü ve kudretiyle insanın bu Aşkın Varlığa karşı vereceği hesap şuurundan uzak oluşudur.

Tebâreke : Bu fiil, Kur’ân-ı Kerîm’de dokuz yerde (A’râf 7/154; Mü’minûn 23/14; Furkân 25/1, 10, 61; Ğâfir 40/64; Zuhruf 43/85; Rahmân 55/78; Mülk 67/1) geçmektedir. Bunların hepsinde tebâreke fiilinin öznesi, Allah’tır. Kelimenin asıl manasında, kalıcılık ve süreklilik vardır. Yüce Allah, her türlü faydayı, yararı yaratması ve onları kalıcı kılması nedeniyle tebâreke fiiliyle nitelendirilmiştir. Kelime daha sonra yüce olmak, münezzeh olmak, hayır ve uğur dilemek anlamlarında kullanılmıştır.

Allah’ın Eli=Yedullah: İslâm bilginleri, özellikle kelamcılar arasında tartışılan önemli konular arasında, Allah Teâlâ’nın cisim olup olmadığı meselesi yer almaktadır. Bu hususta ele alınan mevzulardan biri de, “Allah’ın eli” ( يَدُ اللّه ) kavramıdır. Müşebbihe ve Mücessime gibi kelam mezhepleri bunu olduğu gibi, zâhiri üzere yorumlarken, Ehl-i Sünnet mezhepleri bu ifadeyi tevil edip buna, “Allah ‘ı n gücü” anlamını vermişlerdir.

Hazene : Hâzin isminin çoğuludur. Cehennemliklerin cezalandırılmasıyla, cennetliklerin ödüllendirilmesiyle görevli olan meleklere denir. Bu kelime, Zümer 39/71. ayette cehennem, 73. ayette ise cennet görevlileri için kullanılmıştır.

Se’îr: Kur’ân-ı Kerîm’i anlamaya yardımcı olan ilimlerden biri de Vücûh ve Nazâif dir. Bunların ilki olan Vücûh , bir kelimenin farklı ayetlerde birden fazla anlama, diğeri, Nazâir ise, farklı kelimelerin aynı anlama gelmesini ifade etmektedir. Yüce Kitabımızda insanların öteki dünyada cezalarını çekecekleri yerden söz edilirken buranın ismi hakkında cehennem (örn.: Bakara 2/206) dışında; cahîm (örn.: Bakara 2/119), hâviye (Kâria 101/9), nâr (örn.: Bakara 2/39), hutame (örn.: Hümeze 104/4), lezâ (Meâric 70/15), saîr (örn.: Enbiyâ 21/4), sakar (örn.: Kamer 54/48) kelimeleri kullanılır. İşte farklı kelimelerin aynı anlama gelmesine nezair denmektedir ki “se’îr” kelimesi böyledir. Bunlardan hâviye ve lezâ , Kur’ân-ı Kerîm’de birer kez geçmiştir.

Bilindiği üzere Mekkeliler, Allah’ın varlığını kabul etmekteydiler. (Örnek olarak bkz., Ankebût 29/61). Onlara göre Allah varlığı yaratmış, sonra bir kenara çekilmişti.

Bu surenin ilk üç ayetinde Yüce Yaratıcının dört özelliğinden söz edilmektedir:

  • Egemenliğin elinde olmas ı : Egemenliğin sadece burada değil, Yüce Kitabın başka yerlerinde de Allah’a ait olduğu görülür. Örneğin Zümer suresinin 6. ayetinde, İşte Allah, Rabbiniz (budur), bütün egemenlik Ona aittir diye buyrularak her türlü hükümranlığın Allah’a ait olduğu bildirilmektedir. Bu kavram, dar anlamda da Allah için kullanılmaktadır. Örneğin Hacc 22/56. ayette, İşte o gün egemenlik Allah’a aittir denilerek kıyamet gününde sözü geçecek yegâne varlığın, Allah olduğu belirtil­mektedir.
  • Her şeye gücü yetmesi : Kur’ân-ı Kerîm’de Allah’ın güç ve kuvvetini ifade etmede en çok kullanılan sıfatlardan biri, kadîr ( قَدِيرٌ ) kelimesidir. Söz konusu sıfat, bu surede olduğu gibi, çoğunlukla ” her şeye gücü yetendir ” şeklinde kullanılmaktadır. Aynı kökten gelen diğer bir sözcük ise, kâdir ( قَادِر ) dir. Kur’ân’da ilk sıfatın 45, ikincisinin ise tekil ve çoğul kullanımıyla 12 kere yer aldığı görülmektedir. Bu sıfatlar, Allah’ın yaratması, diriltmesi, cezalandırması gibi konuların anlatıldığı yerlerde geçmektedir.
  • Hayat ı ve ölümü yaratmas ı : Allah, kitabında yarattığı birçok şeyden yeri geldikçe bahseder. Göklerin, yerin, insanların, cinlerin vb. varlıkların yaratılmasına zaman zaman değinir. Ancak yaratılanlar arasında sadece bu surede yaratıldığından bir kez söz edilen iki varlık, ölüm ve hayattır. Ayette, önce ölümün, sonra hayatın gelmesi, müfessirlerin çeşitli görüşler ileri sürmelerine sebep olmuştur. Bunların içinde en makul olanı, ölümün ilk olarak söylenerek insanların dikkatini buna çekmek, hayatı ona göre yaşamayı teşvik etmek şeklinde olandır.

Bu ayette üzerinde durulması gereken asıl nokta, yaratılışın hangi amaç için olduğudur. Burada insanların ve cinlerin yaratılış gayelerini bildiren Zâriyat 51/56. ayeti hatırlamak yerinde olacaktır. Yüce Allah, bu ayette şöyle buyurmaktadır: ” Ben, insanları ve cinleri yalnızca Bana ibadet etsinler diye yarattım . ” Şüphesiz en iyi davranış, Allah’ın rızasını kazandıran davranıştır. Davranış, hareket ve eylemlerin en kutlusu, elbette geniş ve dar anlamıyla ibadetlerdir. Ancak ayetin son kısmı, ” O, çok güçlü, çok bağışlayıcıdır ” cümlesi, insanın dikkatini ve heyecanını canlı tutmakta, bir yandan ibadette gevşek olmamayı hatırlatmakta, öte yandan ibadetler yapılırken meydana gelebilecek hata ve kusurların bağışlanacağını haber vermektedir. Böylece İslâm’ın ana ilkelerinden biri olan umut ile korku arasında ( beyne’l-havf ve’r- reca ) durmayı salık vermektedir.

  • Yedi kat göğü birbiriyle uyumlu yaratmas ı : Allah Teâlâ, kendi yaratıcılığından, yarattıklarından ve bunların yaratılış özelliklerinden bahsetmektedir. Bunlar içinde göklerin yaratılmasını anlatırken, gökleri ve yeri altı günde (A’râf 7/54), bir kurala ( hak ) göre (İbrâhîm 14/19), direksiz, sütunsuz yarattığını (Lokmân 31/10) haber vermektedir. Kur’ân-ı Kerîm’in bütününde sadece iki defa gökleri “birbiriyle uyumlu” (tıbâkan) yarattığını söylemektedir. Bunların ilki burada Mülk suresinin 3. ayetinde, diğeri ise, Nûh 71/15. ayetindedir. Müfessirler tıbâk kelimesinin anlamı hakkında çeşitli yorumlar aktarmışlardır. Bu görüş ve yorum farklılığı, kelimenin kökeninin ne olduğuna dayanmaktadır. Bu bağlamda:

    da. Tıbâk kelimesi, tabak veya tabaka isminin çoğuludur. Buna göre anlam; Allah tabaka tabaka yedi gök yaratmıştır, şeklinde olur.

    db. Tıbâk kelimesi, tâbaka fiilinin masdarıdır. Bu yoruma göre ise anlam; Allah yedi göğü tabaka tabaka olarak yarattı, demektir. Göklerin yaratılması ifade edilirken bu sözcüğün seçilmesi, bu kadar büyük varlığın yaratılmasının yanında onun düzenli ve ahenkli olmasına dikkat çekmek içindir.

Üçüncü ayetin devamında Allah kendisine meydan okuyanları, kendisini inkâr edenleri çevrelerini gözlemlemeye davet etmektedir. Bu ayette üzerinde durulması gereken başka bir kelime de, tefâvüf tür. Mealde “düzensizlik ” olarak anlam verdiğimiz kelimenin nasıl okunduğu konusunda iki görüş vardır. Bunların ilkine göre ki, âlimlerin çoğunluğunun tercihidir, kelime, fâte fiilinden tefâul babından tefâvüt , İbn Mesud, Hamza, Kisâî’ye göre tefa’ul babından tefevvüt şeklinde okunmaktadır. Her iki kırâata göre de anlam aynıdır.

3. ayetin son kısmıyla 4. ayette anlatılmaya çalışılan konu, göklerdeki düzenin ne kadar sağlam ve yerli yerinde olduğudur. Ayetteki literal olarak “iki kez” anlamına gelen kerrateyn kelimesinden kasıt, tekrar tekrar, birçok kez bakmaktır. Burada kesretten kinaye vardır. Ne kadar bakılırsa bakılsın göklerde herhangi bir kusurun, eksiğin bulunamayacağı, görülemeyeceği anlatılmaktadır. Gözün bitkin ve tükenmiş olacağının söylenmesi, bu işin ne kadar uzun ve ne kadar derin olduğunu hissettirmektedir.

5. ayetteki es-semâe’d-dünyâ tamlaması, mealde “yak ı n gök” olarak çevrilmiştir. Burada kastedilen, yedi kat gökten çıplak gözle görüleni, göklerin yeryüzüne en yakın olanıdır. Bu ayet bize, bu kadar uyumlu ve düzenli olarak yaratılan gökyüzünün yaratılışının estetik ve görsel yönünü haber vermektedir. Bunun sağlamlığının yanında güzelliğine de dikkat çekilmektedir. Mesâbîh kelimesinin nekre olarak kullanılması, bu güzelliğin en üst düzeyde olduğuna işaret etmektedir. Sağlam olma önemli bir özelliktir, ama bununla beraber güzellik, ona ayrı bir değer katmakta; Allah’ın gücünün hangi boyutlarda tezahür ettiğine işaret etmekte; Mekkeli müşriklerin özelinde bütün inkârcıları imana davette bulunmaktadır. Tarihin birçok kesitinde insanlar, yıldızlar ve cinler aracılığıyla gelecek hakkında bilgi sahibi olmak istemişlerdir. Bu eğilimin kimi yerlerde bugün bile devam ettiği görülmektedir. Ayetin son cümlesinden ” onlar için çılgın ateş azabını hazırladık ” bunun makbul ve meşru bir yol ve yöntem olmadığı, bunu tercih edenlerin cezalandırılacakları anlaşılmaktadır. İnsana düşen, kendisine sunulanları, amacına uygun bir şekilde kullanmak ve onlardan o şekilde yararlanmaktır. Allah (c.c.), insana bilgi sahibi olma imkânı vermiştir. Ancak onun bu özelliği sınırlıdır. Gelecekte olacakları bilmeye çalışarak, insanlara tahakkümden uzak durulmalıdır. Geleceğin mutlak bilgisi Allah’a aittir.

6. ayette karşımıza Kur’ân-ı Kerîm’in hoş üsluplarından biri çıkmaktadır. Bu, bi-rabbihim ifadesinde ortaya çıkan, Allah’ın herkesin Rabbi olduğu gerçeğidir. İnkâr edenler her ne kadar Allah’ı kendi rableri olarak kabul etmeseler de Yüce Kitap bi-rabbihim ifadesiyle, Allah’ın herkesin olduğu gibi o münkirlerin de Rabbi olduğuna işaret etmektedir. Ayrıca cehennemin bir cezalandırma yeri olduğu bilinmektedir. “Cehennem azab ı” denerek, buradaki cezanın ve karşılığın, ne derece korkunç olduğuna bir ima bulunmaktadır. Ayetin sonunda, “Oras ı, ne kötü dönüş yeridir!” buyrularak, cümlenin mefhum-ı muhalifinden, “dönülecek iyi bir yerin” olduğu ihsas edilmektedir.

وَبِئْسَ الْمَصِير cümlesi Kur’ân-ı Kerîm’de kullanıldığı yerlerde (örn.: Bakara 2/126; Âl-i İmrân 3/162; Enfâl 8/16), bu ayette olduğu gibi, cehennemle bağlantılı olarak yer almaktadır. Bu, aynı zamanda, sözün muhatabı olan Mekkeli kâfirlere, inanmamalarına rağmen gidecekleri bir yerin olduğunu dolaylı olarak anımsatmaktadır.

7. ayet, cehennem ve cehennemlikleri anlatmaktadır. Anlaşıldığına göre, günahkârlar ve isyankârlar, oraya kendi istekleriyle girmeyeceklerdir. Yüklemin edilgen olarak, ( أُلْقُوا ) şeklinde kullanılması, bize bu sonucu düşündürtmektedir. Ayrıca buradan anladığımız diğer bir husus da, insanların orada duyu organlarını yitirmeyecekleri, oradaki azabı bütün boyutlarıyla hissedecekleridir. Ayette geçen ( شَهِيق ) kelimesi, rahatsız edici ve insana ürküntü veren sesi ifade etmek için kullanılmıştır. Bunun cehennemin mi yoksa cehennemliklerin sesi mi olduğu hususunda görüş ayrılığı vardır. Ayette cehennem görevlilerinin, “Size, bir korkutucu/uyarıcı gelmedi mi?” biçiminde soru yönelttikleri görülmektedir. Metinde geçen nezîr sözcüğü, Kur’ân-ı Kerîm’de peygamberler için sıkça kullanılan iki sıfattan biridir. Bu mana, bazen münzir sözcüğüyle de ifade edilir. Diğeri ise, müjdeleyici manasını taşıyan beşîr/mübeşşir dir. (Bkz., Bakara 2/119; Nisâ 4/165; Mâide 5/19; Ahzâb 33/45). Allah hiçbir zaman, hiçbir kimseye asla ve kat’a zulmetmemektedir. Bu anlam, ” Biz bir elçi göndermedikçe, hiç kimseyi asla cezalandırmayız ” ayetinin (İsrâ 17/15) manasına da uygun düşmektedir.

8. ayet-i Kerîme, cehennemin kendisine atılan isyankârları görünce içine girdiği hali tasvir etmektedir. Onca nimet ve imkâna rağmen Allah’ı bulamayan, Onun gönderdiği elçilere ve kitaplara kulak vermeyen bu akılsızları görünce, cehennem öfke ve kızgınlıktan patlayacak hale gelmiştir.

9. ayet-i Kerîme, kâfirlerin itirafını haber vermektedir. Şeksiz şüphesiz bir biçimde uyarıcının geldiğini, ancak kendilerinin onu yalanladıklarını, hatta onun bir yanlış içinde olduğunu söylediklerini aktarmaktadır.

10. ayette ise, Allah’a karşı çıkanların pişmanlıkları açıkça ifade edilmektedir. Onların bu hali tasvir edilirken ( سمع ) ve ( عقل ) fiillerinin seçilmesinde ve bu şekilde sıralanmasında önemli bir hikmet vardır. Dikkat edilirse burada iman etme, teslim olma gibi doğrudan İslâm’a girmeyi ifade edilen kelimeler tercih edilmemiştir. Bunların yerine, iman etmeden, teslim olmadan önceki süreci sağlıklı bir şekilde yürütecek, sonuçta da Allah’a iman etmeye, Ona boyun eğmeye götürecek olan fiiller kullanılmıştır. Semi’a/dinledi, kulak verdi ve akale/kavradı, anladı yüklemlerinin kullanılma nedeni, inanmaya ve boyun eğmeye giden yolun; söylenen sözü dinlemekten, onu anlayıp kavramaktan geçmesidir. Peygamberin (a.s.) sözüne, tebliğine, kulak vermeyen, dinlemeyen, dinlemesini bilmeyen ve dolayısıyla anlamayan, kavrayamayan bir insan, iman etme ihtimal ve imkânından uzaktır.

Bu grubun son ayeti, inkârcıların işledikleri, yaptıkları günahı kabul ettiklerini kesin olarak göstermektedir. Günahı kabul etmek demek, onun cezasını da kabul etmek demektir. Dolayıyla kendilerine verilen cezaya, herhangi bir itirazları kalmamış olmaktadır.

12. ayet: Kendisini Rab olarak kabul edenlerin en baskın özelliklerini zikrederek bunları neyin beklediğini söylemektedir. Bu ayetin ifadesine göre Müslümanların en önemli özelliği, gayba iman etmektir . Müttaki Müslümanların niteliklerinin anlatıldığı Bakara 2/3. ayette ilk zikredilen özellik, gayba iman dır. Çünkü diğer bütün iman konuları ve ibadetler ona bağlıdır. Bu ayette geçen haşyet kelimesi, imanın daha üst bir hali, eyleme ve ruha dönüşmüş halidir. Saygı beslemek, saygı duymak, bir varlığı üstün ve değerli kabul ettikten sonra gerçekleşebilir. Enbiyâ 21/49; Fâtır 35/18; Yâsîn 36/11; Kâf 50/33. ayetlerde de, müminlerin bu özelliklerinden söz edilmektedir. Yüce Allah bu kulları için iki şey hazırlamıştır: Bağ ı şlanma ve büyük bir ödül . Ödül değil de, “büyük bir ödül ” denmesi, bunun sıradan bir şey olmadığını çağrıştırmaktadır. Bunun ne olduğu konusunda bize Beyine (98/8) suresinin son ayeti yardımcı olmaktadır. O ayette müminlere ebedi olarak adn cennetlerinde kalacakları haber verilmekte, ardından Allah’ın onlardan, onların da Allah’tan razı olduğu bildirilmekte, son olarak bunun, “Rabbine saygı duyan” kimse için olduğu belirtilmektedir. Buna göre büyük ödül, Allah’ın bu kullardan razı olmasıdır.

13. ve 14. Ayetlerde Cenab-ı Allah’ın ilimle ilgili üç sıfatından bahsedilmektedir: alîm, latîf ve habîr . Ayet grubunu bir bütün olarak düşündüğümüzde, Allah’ın kulları hakkında bilgisi, birden fazla yolla gerçekleşmektedir. Bu sıfatların faîl kalıbında gelmiş olması, Allah’ın bilgisinin ne denli engin ve derin olduğunun bir göstergesidir. Allah’ın sözün gizli ve açık olanını, kalplerde olanı bilmesinden kasıt, her şeyi bilmesidir. Burada asıl üzerinde durulması gereken nokta, bilmenin yaratmayla ilişkilendirilmiş olmasıdır. Latîf isminin, biri “en ince, en gizli işleri, bütün inceliğiyle, çok kolay bir şekilde bilen” , diğeri de “mahlûkat ı n ihtiyaçlar ı n ı gidermek için onlara ihsanda, ikramda bulunan” olmak üzere iki anlamı vardır. Bağlam göz önüne alındığında, burada ilk anlam daha uygun düşmektedir.

Allah Teâlâ, surenin 3. ayetinde yedi göğü ahenkli bir şekilde yarattığını haber vermişti. 15. ayette ise, insanların yaşam alanı olan yeryüzünün “yaşanabilir” (zelûl) bir yer olduğuna dikkat çekmektedir. Hem baştaki hem de bu ayette Allah’ın yaratıcılığının niteliği, dünyanın insan için yaşanabilir bir ortam olması ön plana çıkmaktadır. Cenab-ı Allah insanlara, orada gezinin, onun nimetlerinden yiyin diye çağrıda bulunarak bunun test edilmesini istemektedir. Yürümek, gezmek hayatın varlığı ve sürekliliği için yaşamsal bir öneme sahiptir. İnsan ve hayat için neresinin daha uygun, daha verimli olduğu ancak gezilip görülerek anlaşılabilir. “Yüksek yerlerinde yürüyün” cümlesinden, dünyaya, hayata, olaylara tepeden, uzaktan bakın da yaşamınızı ona göre tanzim edin de anlaşılabilir. Yürümekten kasıt, turistik bir yürüyüş değil, hayatı sürdürebilecek eylemlerde bulunmak, gözlem yapmak, çalışmaktır. Dünya ve dünyanın içinde bulunan her şey, tüm insanlığın ortak mirasıdır. Bütün toplumlar, bunları müşterek ve adil bir şekilde paylaşmalıdır. Ayetteki ( (لكم ifadesi, bunu açıkça göstermektedir. “O yaratanın rızkından yiyin” cümlesini daha geniş anlamda ele alarak “insanın yaşaması için gerekli olan her şeyi kullanın” olarak değerlendirmek daha uygundur. Bu bağlamda “zikr-i hâs irâde-i âm ” (özel bir şeyi söyleyip genel bir şeyi kastetmek) ilkesi hatırlanmalıdır. ( مِنْ رِزْقِهِ ) ifadesi, insanoğlu her ne kadar çabalayıp bir şey elde etse de, neticede sahip oldukları mutlak anlamda Allah’a ait olan şeylerdir. Onun için bunları kullanırken bu şuurda olmalıdır. Zaten ayetin sonu (وَإِلَيْهِالنُّشُورُ/dönüş Onadır) da bunu söylemekte, sahip olunan her şeyin hesabı verilmek üzere Onun huzuruna çıkılacağını hatırlatmaktadır.

16-18. ayet grubunda, Allah’ı ve peygamberini inkâr eden müşriklere, daha önce yaşayan kâfir toplumların başına gelen azaplar hatırlatılarak kendilerine çeki düzen vermeleri istenmektedir. 16. ve 17. ayetler, müteşabih ayetlerdendir. “O gökyüzündekinden” ifadesinden, Allah kastedilmektedir. Ancak bundan, onun gökte oturduğu, orada yaşadığı sonucu, çıkmaz. Çünkü O, zamandan ve mekândan münezzehtir. Zaman ve mekân, sadece yaratılmışlara mahsustur. Yüce Allah, kitabını insanların kullandığı dil ve üslupla indirdiğinden, onların üslup ve kullanımlarını dikkate alarak böyle söylemiştir. Kur’ân-ı Kerîm’de değişik toplumların farklı şekillerde cezalandırıldıkları anlatılmaktadır. 16. ve 17. ayetlerde örnek olarak bunlardan iki tanesi, hatırlatılmaktadır. Bunlar, soru şeklinde, “güvende misiniz?” biçimindedir. Ancak maksat tehdittir, “Sakın güvende olmayın” anlamındadır. Bunların ilki, inkârcıların yerin dibine batırılarak helak edilmesidir. Nahl 16/45; İsrâ 17/68; Kasas 28/81-82; Ankebût 29/40; Sebe’ 34/9. ayetlerde bu şekilde cezalandırılmadan söz edilmektedir. Burada yeryüzünün yukarıda bahsedilen özelliğinin dışında, cezalandırma aracı olma gibi başka özelliklerinin de bulunduğuna bir ima vardır. İnsanın emrine ve hizmetine sunulan toprak ve yeryüzü, aynı zamanda onun helakine de sebep olabilir. Bu iki ayette anlatılmak istenen husus, Allah’ın insanları neyle, nasıl ve nerede cezalandıracağını bilemeyecekleridir. Kendileri için çok faydalı bir araç ve varlık, bir de bakarsın onların helakine yol açmıştır.

Allah, isyankâr kullarını cezalandırdığını söyledikten sonra, 19 ve 20. Ayetlerde gücünü ve kuvvetini, bu kez kuşlar üzerinden hatırlatmaktadır. Kur’ân-ı Kerîm’in genel üsluplarından biri, insanı bütün mahlûkata bakarak onları gözlemlemeye, oradan da bu ahengi ve düzeni kuranı bulmaya teşvik etmesidir. Gökyüzündeki kuşların hareket düzenini de kendisinin kurduğunu, böyle bir zata boyun eğmek gerektiğini haber vermektedir. Yerin çekim kuvvetine rağmen kuşlar havada ancak ilahi bir düzene ve kurala göre hareket edebilirler. O kural ve düzenin sahibine teslim olunmalıdır. Bu surede Allah kendisinden üç kez Allah , dört kez de Rahmân olarak bahsetmektedir. Bu kadar hesabın, cezalandırmanın, azabın zikredildiği bir surede, Rahmân ism-i şerifinin daha çok geçmesi, Onun merhametine bir işaret olarak kabul edilebilir.

21. ayet, Yüce Allah’ın başka bir sıfatını, Onun Rezzâk , rızk verici niteliğini ön plana çıkarmaktadır. O (c.c.), her vesileyle kendini hatırlatmakta; insanın yaşamasına imkân veren her şeyin kendisi tarafından sağlandığına dikkat çekmektedir. Ayette geçen “rızkını keserse” ifadesinden, bütün rızkın Ona ait olduğunu ve rızkı elde etmede bazı vesile olan unsurlar ve araçlar bulunsa da mutlak rızık verenin O olduğunu bilmeliyiz. Ayrıca kesilecek olan şeyin, dar anlamdaki rızık olmadığını, bunun bütün yaşam imkânları olduğunu anlamak daha doğru bir yaklaşımdır.

22. ayet, 6. ayetle başlayan kâfir ve Müslüman konusuna yeniden dönmekte, ancak bunu değişik bir üslupla ele almaktadır. 23. ayetin, 22. ayetle ilişkisi vardır. Allah (c.c.), herkese ortak organlar, duyular vermiştir. Ancak bunlar herkeste aynı fonksiyonu icra etmemekte, aynı sonuçları ortaya çıkarmamaktadır. Kimileri bunları yanlış kullanmakta, bunlarla Allah’a giden yolu, yolları bulması gerekirken, tersine Ondan uzaklaştıran patikalara girmektedir. 23. ayetten itibaren surenin sonuna kadar Yüce Allah altı kez, ( قُلْ ) söyle ” emriyle hitap etmektedir. Bu ayetlerin tümünde onlara kendisini anlatmakta, tanıtmaktadır. 23. ayette, önce genel olarak herkese hitaben, ” O, sizi yaratandır ” dedikten sonra, insanda neleri yarattığı konusunda ayrıntıya girmektedir. İnsanda mevcut olan duyma, görme, anlama ve kavrama yollarına işaret etmektedir. Bu üç şey, bilgi ve öğrenme araçlarıdır. İnsan dinler, görür, sonra bunları değerlendirir. Neticede bilgi sahibi olur.

24. Ayette Allah’ın insanları yarattıktan sonra, kendilerine yeryüzünün değişik yerlerinde yaşama, yerleşme özgürlüğü verdiği haber verilmektedir. Ağaçlar, bitkiler gibi olmamak, hareket kabiliyetine sahip olmak da ayrı bir nimettir. 25. ayet, aynı lafızla, Kur’ân-ı Kerîm’de toplam altı kez (Yûnus 10/48; Enbiyâ 21/38; Neml 27/71; Sebe’ 34/29, Yâsîn 36/48; Mülk 67/25) geçmektedir. Bu surelerin hepsi de Mekkîdir. Müşriklerin bu sözlerinde bir alay söz konusudur. Çünkü onlar, azabın ve kıyametin kopacağına asla inanmıyorlardı. Kur’ân’ın ve Peygamberin bu konuda haber verdiklerini inkâr ediyorlardı. Sonraki ayet-i Kerîme onların hem bu sorularına cevap vermekte, hem de peygamberin konumuna işaret etmektedir. Müşriklerin ne zaman cezalandırılacağı, kıyametin ne zaman kopacağı gibi hususlar, Cenab-ı Allah’ın bilgisi dâhilinde olan konulardır. Peygamber sadece kendisine bildirilenleri tebliğ etmekle yükümlüdür. Onun görevi, tayin etme, belirleme değil, tebliğ etme, anlatmadır. Kıyametin ne zaman kopacağı bilgisinin Allah’a ait olduğu, bu ayetin dışında (A’râf 7/187; Lokmân 31/34; Ahzâb 33/23; Zuhruf 43/85; Ahkâf 46/23) ayetlerinde de bildirilmektedir. Peygamberin (a.s.) niteliklerinin anlatıldığı değişik surelerde (örn.: Hac 22/49; Sâd 38/70; Ahkâf 46/9), onun sadece bir uyarıcı (nezîr) olduğu vurgulanmaktadır. Peygamber (s.a.v.), gelecekten haber veren bir kâhin değildir. O yalnızca, kendisine verilen ‘bir gün dünyanın sonunun geleceği’ bilgisini iletmekle yükümlüdür. 27. Ayetin ilk bölümü, 25. ayette alaylı bir şekilde sordukları azabın ne zaman gerçekleşeceği sorusuna bir cevaptır. Ayette ifade edilen “yüzlerin kötüleşmesi’, daha azaba uğramadan, onu gördüklerinde, ne hale geldiklerini anlatmaktadır. Azaba uğradıklarında halleri nice olacaktır! Son kısmı ise, onların istediklerinin bir gün vuku bulacağını bildirmektedir. Burası, “Rabbimiz! Bizim payımızı hesap gününden önce ver!” (Sâd 38/16) ayetinde ifade edilen manaya uygun düşmektedir. 28. ayet, Mekkeli müşriklerin Peygamber (s.a.v.) ve beraberindekilerin helak olmaları, ölmeleri için beddua etmeleri üzerine nazil olmuştu. Ayet onlara, Müslümanların Allah’a iman etmeleri sebebiyle, her halükarda Allah’a teslimiyetlerinin bulunduğunu bildirmektedir. Onları öldürebilir veya onlara merhamet edebilir. Müslümanlar için herhangi bir sorun yoktur. Çünkü O, onların Rabbidir. Burada asıl sorulması gereken soru şudur: Allah’ın cezalandırması durumunda kâfirleri bundan kim koruyacaktır? Onlar sahipsizdirler, sahipsiz kalacaklardır. Sığınılacak yegâne varlık, Allah’tır. Burada yine onları imana bir davet vardır. Cezalandırma ve azap konusu anlatılırken, bir sonraki ayette, Allah’ın Rahmân oluşuna yeniden değinilmektedir. Davet çağrısı tekrarlanmakta, Allah’ın (c.c.) en önemli özelliklerinden biri vurgulanmaktadır. Müslümanların temel özellikleri, Ona iman etmek ve gereğini yerini getirdikten sonra işin sonucunu Ona havale etmektir. Fakat bu ara ifadenin ardından hemen, “Kimin açık bir yanılgı ve sapıklık içinde olduğunu yakında bileceksiniz ‘ cümlesiyle, yine azap hatırlatılmakta, kendilerine çeki düzen vermeleri gerektiği konusunda uyarılmaktadırlar.

Son ayette tekrar Allah’ın gücü, Onun rezzâk olduğu konusuna dönülmektedir. Burada suyun yok olması durumunda ne yapılacağı sorusu gündeme getirilmektedir. Her şeyin sudan yaratıldığı (Enbiyâ 21/30), suyun hayat demek olduğu hatırlanırsa, suyun yok olması demek hayatın durması demektir. Hayatın devam etmesinde en önemli unsur olan suyu insanlara sunandan, ikram edenden başkası tanrı edinilir mi? Ondan başkasına ibadet edilir mi? Elbette edilmez. Öyleyse gücü bu denli büyük olan zata teslim olunması gerekmektedir.

0
mutlu
Mutlu
0
_zg_n
Üzgün
0
sinirli
Sinirli
0
_a_rm_
Şaşırmış
0
vir_sl_
Virüslü

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Giriş Yap

Giriş Yap

AÖF Ders Notları ve Açıköğretim Sistemi ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!