Tefsir Dersi 2. Ünite Özet

Açıköğretim ders notları öğrenciler tarafından ders çalışma esnasında hazırlanmakta olup diğer ders çalışacak öğrenciler için paylaşılmaktadır. Sizlerde hazırladığınız ders notlarını paylaşmak istiyorsanız bizlere iletebilirsiniz.

Açıköğretim derslerinden Tefsir Dersi 2. Ünite Özet için hazırlanan  ders çalışma dokümanına (ders özeti / sorularla öğrenelim) aşağıdan erişebilirsiniz. AÖF Ders Notları ile sınavlara çok daha etkili bir şekilde çalışabilirsiniz. Sınavlarınızda başarılar dileriz.

Lokman Suresi

Lokman Suresi Mekke döneminin ortalarında inmiştir. 34 ayettir. Hikmet verilen Lokman’ın hikmet dolu nasihatlerine yer veren bu sureye, 12 ve 13. ayetlerde geçen Lokman ismi verilmiştir. Surenin içeriği dört bölümde incelenebilir.

Birinci bölüm 1-11. Ayetler:

Ayrı ayrı okunduğu için “hurûf-ı mukattaa” denilen harflerle başlayan sure, her hükmünde tam isabet eden ve derin anlamlar içeren Kur’an’ın niteliğinin hakîm ; yani ‘tüm insanlık için en doğru ve en yararlı bilgileri içerir’ olmak olduğunu ve içerdiği bilgi ve hükümlerin, hayatı düzenlemeye yönelik olduğu vurgusuyla devam etmektedir. Ardından, Allah’a kulluk görevlerini içtenlikle yerine getiren kimseler (muhsinîn) için bir rehber ve bir rahmet kaynağı olduğunu bildirmektedir. Burada bir çelişki söz konusu değildir. Zira Kur’ân’ın mesajları evrensel olup bütün insanlığa rehberlik etmek üzere gönderilmiştir. Fakat sadece ona yürekten inanan, imanlarına yaraşır güzel işler yapan ve yaptığını sadece Allah için yapan müminler, onun kılavuzluğunda yollarını aydınlatabileceklerdir. “Muhsinîn” kelimesinin türediği ihsan kavramının iki anlamı vardır: Karşılık beklemeden iyilik edip sevindirmek; bir şeyi iyi bilmek ve iyi yapmak. İhsan kavramı, Allah’a imanı ve ibadeti de içermektedir. Nitekim bir hadiste ihsan, “Allah’a O’nu görüyormuş gibi ibadet etmektir.” buyrulmuştur. Devam eden ayetlerde “Muhsinîn”in üç özelliğinden bahsedilmektedir:

  • Namaza gereken dikkati ve devamlılığı göstererek dosdoğru kılarlar.
  • Refah ve zenginliği toplumun tüm katmanlarına yaymak üzere zekâtı verirler. Çünkü kendi mallarında yoksulların hakkı olduğuna inanırlar. Hiçbir maddî karşılık ve teşekkür beklemeden sadece Allah’ın hoşnutluğunu elde edebilmek için onlara harcamada bulunurlar.
  • Bütün eylemlerden ötürü hesabın görüleceği bir öte dünyanın varlığına tüm kalpleriyle iman eder ve bu inanç doğrultusunda hayatlarını şekillendirirler.

Bu üç özellik ile Müslümanlarda sağlam bir kişilik oluşturmaya çalışan ayetlerin ardından gelen ayetler; kendileri sapkın oldukları gibi başkalarını da Allah yolundan saptırmayı amaçlayan; dünyada geçici, maddî haz ve mutluluktan başka gayeleri olmayan insanlara karşı uyarmaktadır: Bunlar, başkalarını da Allah’ın yolundan saptırmak maksadıyla akıl ve bilgi temeline dayanmayan anlamsız ve aldatıcı sözlere kendilerini kaptırırlar; Allah’ın hikmetli, anlam ve mesaj yüklü ve dolayısıyla kurtarıcı ayetleri kendilerine okunduğunda ise küstahça bir gurura kapılır; tam bir duyarsızlık ve ilgisizlik sergilerler, büyüklenerek bunlara kulak tıkayıp sırt çevirirler. Böyle kişilere , ahirette çok korkunç azaba mahkûm olacaklarının müjdelenmesi bildirilirken, imanın en temel iki esası olan Allah’a ve ahiret gününe yürekten inanan ve bu imanlarına yaraşır güzel ve yararlı davranışlar ortaya koyan kimseleri ise nimetlerle dolu cennetler beklemektedir. Dünyadaki iman ve güzel amellerine karşılık verilecek olan nimetler bir hadiste ‘ hiçbir aklın tasavvur edemediği, hiçbir gözün görmediği şeklinde dile getirilmektedir.

Allah’a ve ahirete imanı güçlendirmek için devam eden ayetlerde, içinde bulunulan şu mükemmel sistemin boşlukta ama dengede duracak şekilde meydana getirilmiş olduğu; üzerinde yaşayanları sarsmaması için yeryüzünde temel vazifesi gören dağların yerleştirilmiş olduğu; her türlü canlıyı yaratmış olduğu ve dolayısıyla Allah’ın yüce kudretinin evrendeki canlı ve cansız bütün varlıkları nasıl meydana getirdiği belirtilmektedir. Daha sonra kendisinden başkasının ne yaratmış olduğu sorgulanarak Allah’tan başka bir varlığa tapmanın hem mantıksız hem de haksız bir tutum olduğu vurgulanmaktadır. ayetin sonunda Allah’tan başka nesnelerde tanr ı l ı k olduğunu zannedenlerin düpedüz bir sap ı kl ı k içinde ve haks ı z olduklar ı vurgulanmaktad ı r. Asl ı nda her insan bu hakikati bilip anlamaya haz ı r yarat ı lm ı şt ı r. Fakat o zalimler, bilerek hakk ı inkâr ederler ve bu yüzden apaç ı k bir sap ı kl ı k içindedirler.

İkinci Bölüm 12-19. Ayetler:

Bu bölümde, sureye isim olan Lokman ‘dan ve onun, oğluna yaptığı hikmet dolu öğütlerden bahsedilmektedir. Lokman, Kur’ân-ı Kerîm’de ismi sadece bu surede geçen, bilge ve sâlih bir kişidir. Âlimlerin çoğunluğu, Lokman’ın peygamber olmadığını, ancak Allah’ın kendisini bilgi ve hikmetle şereflendirdiğini belirtirler. Müfessirler Lokman’a verildiği bildirilen hikmeti, “ilim, üstün kavrama yeteneği, din konusunda derin bilgi, sahih inanç, akıl, yerinde ve doğru konuşma, isabetli görüş ve davranış” olarak açıklamışlardır. Kısaca hikmet, ilim-amel uygunluğu olup bilgiye dayalı hareket etmektir. Allah’ın peygamberlere ve layık olan kişilere verdiği hikmet; hem doğru bilgi, inanç ve düşünceyi hem de bu zihnî birikimin mümkün olan en mükemmel şekilde hayata geçirilmesini ifade eder. Lokman’a hikmetin verilme gerekçesi, her zaman Allah’a yaraşır bir şekilde şükretmesidir. Hikmet, insanı imana ve Allah’a şükretmeye götürür. Allah, hikmeti şükürle birlikte zikretmiştir. Çünkü bilgi ve hikmet, Allah’ın insana en büyük lütuflarındandır. Onu kendisine bahşeden Allah’a şükretmek gerekir. Yüce Yaratıcının sayısız maddî ve manevî nimetlerinden ötürü kalbi, dili ve ibadetleriyle şükreden ancak kendi iyiliği için şükretmiş olur.

Lokman’a verilen hikmetin çerçevesi çizilirken (“Yavrum! Sakın Allah’a ortak koşma! Çünkü Allah’ın ilahlığına ortak koşmak çok büyük bir zulümdür.” ) tevhid inancı başta gelmektedir. Esasen bu, şükrün de birinci şartıdır. Adil olmayan hakîm olamaz. Adalet, “her şeyi yerli yerince yapmak, herkese hakkını vermek” tir. Herhangi bir şeyi Allah’a ortak koşan, Allah’ın hakkı olan ilahlığı ve Rablığı başkasına vermiş, böylece haksızlık (zulüm) yapmış demektir. Üstelik bu tutum, haksızlıkların en büyüğüdür. Allah’a ortak koşmak, gerçekten de O’na karşı yapılabilecek en büyük haksızlık, tövbe edilmediği takdirde, affedilmesi mümkün olmayan en büyük suçtur. Lokman’a ayrılan bölümünde, araya ana-babaya itaat konusundaki bu iki ayetin girmesiyle ilgili iki farklı açıklama yapılmıştır. Bir yoruma göre bu iki ayet de Lokman’a ait sözlerdir. Buna göre ayetin başında “Allah bana buyurdu ki…” şeklinde bir ifade takdir etmek gerekir. Diğer bir yoruma göre ise bu ayetler araya sokulmuş bir açıklama mahiyetinde olup amaç, ana-babaya saygının önemini, ayrıca bunun sınırını ve Allah’a saygıyla ilişkisini ortaya koymaktır. “Hem bana hem de ana-babana minnet duymalısın” buyruğuyla; Allah’a minnettarlıkla ana-babaya minnettarlık birlikte emredilmiştir. Bunun sebebi, Allah’ın insanı yaratıp onu nimetleriyle rızıklandırması, ana-babanın da insanın hem dünyaya gelmesine vesile olması hem de hayatının en zayıf dönemlerinde, çocukluğunda, hastalığında ona kol kanat germesi, yetiştirip büyütmesi, beslemesi ve eğitmesidir. Allah’tan sonra insanın üzerinde en çok hakkı olanlar, ana-babasıdır. Bu nedenle ana-babaya “öf’ bile denilmez! (İsra 17/23) Ayette, annenin fedakârlığına özel bir vurgu yapılması, annenin evladına olan son derece sevgi ve şefkatini gösterdiği gibi, annenin daha çok ilgi ve sevgi hak ettiğine işaret edilmektedir. Ancak Allah ‘ı n hakk ı bütün haklar ı n önünde olduğu için ana-baba, çocuklar ı n ı bu hakk ı ihlal etmeye, yani onu tevhid inanc ı ndan sapmaya veya Allah ‘ı n aç ı kça yasaklad ı ğ ı başka işler yapmaya zorlarlarsa kesinlikle onlar ı n bu bask ı s ı na boyun eğilemez, sözü dinlenemez. Bununla birlikte onlara ana-baba olarak sayg ı duyulur, ilişkiler örfe, yani sağduyunun normal karş ı lad ı ğ ı, dinin de onaylad ı ğ ı ölçüler çerçevesinde meşru ve makul istekleri yerine getirilir. Muhtaç durumda iseler her türlü ihtiyaçlar ı imkân ölçüsünce karş ı lan ı r.

“Lokman, çocuğuna nasihatlerine şöyle devam etti: ‘Yavrum! Haberin olsun ki bu dünyada yaptığın bir iyilik veya kötülük bir hardal tanesi gibi küçücük da olsa, üstüne üstlük bir kayanın içinde saklı bulunsa yahut göklerin veya yerin derinliklerinde olsa Allah onu mutlaka meydana çıkarır ve amel terazisine koyar. Şüphesiz Allah, akıl sır ermez bilgisiyle her şeyi kuşatır; her şeyden haberdardır!” : Çocuğa verilmeye çalışılan böyle bir Allah inancı ve bilinci ile çocuğa sorumluluk duygusu ve kaygısı aşılanmaktadır. Nitekim meşhur bir özdeyişte “Hikmetin başı Allah korkusudur.” denilmiştir.

“Yavrum! Namazı dikkatli ve devamlı olarak kıl; insanlara iyiliği emredip kötülükten vazgeçirmeye çalış. Bu uğurda karşılaşacağın sıkıntı ve zorluklara göğüs ger. Zira bütün bunlar azim ve kararlılık gerektiren işlerdendir.” : İnsan ı n iyi ve itaatkâr bir kul olduğunu gösteren üç örnek davran ı ş ı n s ı raland ı ğ ı bu ayetteki namaz; Allah’a kulluk görevini, iyiliği emredip kötülükten vazgeçirmeye çal ı şmak; toplumsal davran ı şlar karş ı s ı ndaki kul­luğun gerektirdiği yap ı c ı tutumu, sab ı r ise sosyal çevreden gelen ve maddî s ı k ı nt ı lar ı, belâlar ı birer imtihan bilip metanetle karş ı lama olgunluğunu yan­s ı t maktadır. Hakkıyla kılındığında insanı her türlü hayâsızlıktan, aklıselime aykırı bütün davranışlardan alıkoyan namaz ibadeti başta olmak üzere dile getirilen diğer işlerin kararlılıkla ve mutlaka yapılması gerekir. Bunlar yapılırken, yılgınlık, bıkkınlık ve usanmak gibi bir tavır sergilenmemelidir. Ma’ruf , iyi ve doğru olarak kabul edilen inanç, düşünce ve davranışlar; insanın faydalı bulduğu, hoşlandığı, memnun olduğu şeydir. Münker ise yanlış, İslâm dinine yabancı, Müslüman toplum tarafından yadırganan inanç, düşünce ve davranışlar; insanın vicdanını rahatsız eden şeydir. Emr-i bi’l ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker, iyiliğin hâkim kılınması ve yaygınlaştırılması, kötülüğün önlenmesi ve böylece faziletli bir toplumun oluşturulması ve yaşatılması için gösterilen faaliyetin adıdır. İslâm âlimleri bu faaliyetin farz olduğu hususunda birleşmişlerdir. İslâm toplumunda ortak şuurun meydana gelmesini sağlayan bu ilke, İslâm’ın temel dinamiğidir. Bunun ihmali neticesinde değerler sistemi zayıflar ve toplumda anarşi, kargaşa ve çatışma kendisine zemin bulabilir. Ancak maruf ve münker ile bu husustaki emir ve nehyin yöntemleri hakkında bilgi sahibi olanların yerine getirmesi gerekir. Aksi halde iyiliğin kötülük veya kötülüğün iyilik zannedilmesi gibi hatalara düşülebilir. Bu görev yapılırken hiç kimsenin başkasının gizli hallerini araştırma, kötü de olsa mahremiyetine vakıf olup açığa çıkarma hakkına sahip olmadığı da bilinmelidir.

İ nsanlara karşı kibir ve kurum satma; yeryüzünde çalım satarak yürüme. Çünkü Allah, böbürlenen, kendini beğenip övünen hiç kimseyi sevmez! Yürüyüşünde hep ölçülü ve dengeli ol. Konuşurken de alçak sesle, nazik şekilde konuş. Unutma ki seslerin en çirkini, avazı çıktığı kadar bağıran eşeklerin sesidir.”: Kendini beğenmişlerin ‘başka insanları aşağılayıcı’ tutumlarından seçilmiş olması ve bunların Allah sevgisinden mahrum kalacakları uyarısında bulunulması, Kur’ân’ın insan onuruna verdiği değeri yansıtması bakımından özellikle dikkat çekicidir. Yürüme ile konuşma arasında bir ilgi kurulmaktadır. Her ikisinin orta yollu yapılması emredilmektedir. Çünkü yürümek de konuşmak da bir amaç için yapılır. Bunlar, insanı amacına ulaştırma vasıtasıdır. Hızlı veya yavaş yürümek hedefe güvenle ulaştırmaz. Orta halli yürümek, normal bir ses ile konuşmak, insanın amacına ulaşmasının en güvenilir aracıdır. Her hayvan bağırınca bir şeyi haber verir, bir isteğini, ıstırabını belirtir ama eşek yükün altında ezilse de bağırmaz; gereksiz yere anırır. Anırması, bir gayenin, bir derdin belirtisi değildir; anlamsızdır. İşte bundan dolayı bağırarak konuşmak ile eşek anırması arasında alaka kurulmuştur.

Lokman ‘ı n oğluna öğütleri, ruhen ve bedenen gelişmekte olan çocuğun, eğitim ve öğretimi aç ı s ı ndan şu dört önemli hususa ı ş ı k tutmaktad ı r:

  1. Çocuğa, anlayabileceği en erken çağda ve anlayabileceği en uygun bir lisan ve üslup ile Allah’ın birliği; O’ndan başka tanrı edinmenin en büyük zulüm olduğu fikri öğretilmeli; anne ve babanın da, Allah’tan sonra saygı değer konumu ve önemi açıklanmalıdır.
  2. Allah ‘ı n her yerde var olduğu; O’nun, yap ı lmakta olan her şeyi, kesinlikle gördüğü; insanlardan saklanma ve bir şeyleri gizlemenin mümkün, ancak Allah’tan saklan ı p gizlenmenin imkâns ı z olduğu bilgisi verilmelidir.
  3. Mükellef her insan ı n, önce Rabbine karş ı ibadet ve kulluk şuurunun, sonra namaz, sonra da insanlara karş ı kararl ı l ı kla sürdürülmesi gereken sosyal görevlerinin olduğu bilinci aş ı lanmal ı d ı r.
  4. İnsanlara karşı alçak gönüllü olmanın ahlâken gerekliliği; kibirlenme, insanları aşağılama ve utandırıcı davranışlarda bulunmanın yanlışlığı ilgi çekici misallerle aşılanmaya çalışılmalıdır.

Birinci Bölüm 20-32. Ayetler:

Bu bölümde Allah’ın varlığına ve birliğine dair kanıtlar sıralanarak insanların, “Allah’a ortak koşmak çok büyük bir haksızlıktır” ayetindeki bu büyük haksızlığa sapmaktan kurtarılması amaçlanmaktadır. 20. ayetin başındaki “Görmez misiniz?” ifadesi, insanların varlık düzenini sağlıklı bir şekilde incelemeleri halinde evrendeki ilâhî kudret ve hikmeti gösteren düzeni algılayabileceklerine işaret ederken, ilim; akla veya nakle dayanan bilgi, hüdâ; akıl ve basiret, kitâbün münîr; ise ilâhî vahiy olarak açıklanmıştır. Buna göre putperestlerin ve benzer inanç sahiplerinin atalarından devraldıkları batıl inançları ve gelenekleri yaşatmakta ısrar etmeleri ne doğru bilgiye ne akıl ve basirete ne de ilâhî vahye dayanmaktadır. Allah’ın indirdiği hükümlere uymaya çağrıldıkları halde bu çağrıya uymayıp atalarının batıl inanç ve geleneklerini sürdürmekte ısrar eden inkârcıların, Allah’ın daveti yerine kendilerini alevli ateşin azabına çağıran şeytanın davetine uydukları bildirilmektedir. Ayette inkârın üç nedeninden bahsedilmektedir:

  1. Herhangi bir bilgiye dayanma ihtiyacı duymayanlar; akıllarını kullanmayıp atalarını taklit edenlerdir.
  2. Yol gösterici bir rehbere dayanmayanlar; doğru yoldan giden bir rehberi izlemeleri gerekirken, yanlış rehberi izleyenlerdir.
  3. Bir belgeye dayanmayanlar; ya mitolojilere inanır ve dinlerler veya atalarının yolunu sorgulamadan tâbi olurlar.

Sonraki ayet, din adına inançlarını, ibadetlerini ve yaşayış tarzını hiç düşünüp araştırmadan geçmişi körü körüne taklit edenleri uyarmaktadır: Allah’a iman etmiş bir mümin, neyi, neden ve nasıl yapması gerektiğini bilinçli olarak yapmalıdır. Geleneksel doğrular değil, daima vahyin, aklın ve bilimin doğruladıkları esas alınmalıdır.

“Samimi bir kulluk bilinciyle” diye çevirdiğimiz muhsin kelimesi, sözlükte “iyilik eden, güzel davranan, yaptığını güzel yapan” gibi anlamlara gelir. Ancak bu bağlamda özellikle “içten bir kulluk sergileyerek Allah’a yönelme” şeklinde dinî bir anlam içerdiği anlaşılmaktadır. Allah’a teslim olup O’nun yolundan gidenlerin sağlam kulpa tutunmuş bulundukları ve onların yollarının doğru, sonuçlarının hayırlı olduğu anlatılmaktadır.

25. Ayetteki ‘Her daim hamdolsun Allah’a!’ ifadesi, Allah’tan başka hiçbir varlığa tanrılık sıfatı, işlevi ve kutsallığı yüklenemeyeceğini ifade etmektedir. 26. ayetten surenin sonuna kadar devam eden kısım, neden bütün övgülerin Allah’a mahsus olduğu sorusuna âdeta cevap niteliğindedir: Allah’ın ilminin zenginliği ve sınırsızlığı dile getirilmekte; Allah’ın kudretinin mükemmelliği, kusursuz ve hikmetli yaratıcılığı özetlenmekte; Allah’ın gücünün sonsuzluğu ile insanların tamamının yaratılması ve ahirette hepsinin diriltilmesinin bir kişinin yaratılıp diriltilmesi gibi olduğu vurgulanmaktadır. 25. ayetteki ‘ Her daim hamdolsun Allah’a ! ‘ hükmü, 27-29. ayetlerde şu üç öncüle dayand ı r ı lm ı şt ı r: a) Allah evrenin mutlak yöneticisidir; b) O’nun, insan zihninin kuşatamayacağ ı derecede s ı n ı rs ı z ilmi vard ı r; c) her şeyi kolayl ı kla var eden, varl ı ğ ı sürdüren veya varl ı ğa son veren üstün kudretin tek sahibidir. Ve 30. Ayet: “Evet, işte bütün bunları yapan yalnız Allah’tır. Çünkü Allah tek gerçek ilahtır. Müşriklerin O’nun yanı sıra tapındıkları putların ilahlığı ise büsbütün asılsızdır. Gerçekten yüce, büyük olan yalnız Allah’tır!”

31. ayette, Allah ‘ı n insanl ı ğa say ı s ı z nimetlerinden biri daha hat ı rlat ı ld ı ktan sonra 32. ayette insanlar ı n çaresiz kald ı ğ ı zamanlarla, esenlik zamanlar ı ndaki dinî tutumlar ı aras ı nda görülen tutars ı zl ı ğa dikkat çekilmektedir.

Dördüncü Bölüm ise 33-34. Ayetler:

“Rabbinize karşı gelmekten sakının ve hiçbir babanın evladına en ufak bir fayda sağlayamayacağı, hiçbir evladın da babasına en küçük bir yardımda bulunamayacağı kıyamet ve hesap günündeki çetin azaba karşı şimdiden tedbirinizi alın! Bilesiniz ki Allah’ın vaadi mutlak gerçektir ve mutlaka gerçekleşecektir. Öyleyse dünyadaki şu üç günlük hayatın sizi aldatmasına asla müsaade etmeyin; yoldan çıkarmakta çok usta olan şeytanın da sizi Allah’ın affına güvendirerek kandırmasına asla fırsat vermeyin!” Bu ayette; ön yarg ı, inat, taassup gibi olumsuz şartlanmalarla gönül ve zihin dünyas ı yoksullaşmam ı ş her normal insan için kurtar ı c ı değer taş ı yan uyar ı lar yer almaktad ı r. Kıyamet gününde kimsenin kimseye fayda veremeyeceği belirtilerek müminler, geçici dünya hayatının aldatıcılığına kapılmamaları gerektiği yönünde uyarılmaktadır. ‘Şeytan’ olarak çevirdiğimiz ‘el-garûr’ terimi, kişiyi manevî/ahlâkî anlamda ‘saptıran herhangi bir şey’i ifade eder. Bu saptıranlar da; Şeytan, insan, soyut bir kavram veya bir ‘kuruntu’ olabilir.

Sure, Allah’ın ilminin ve kudretinin mükemmelliğini özetleyen ve ilâhî bilgiyle insan bilgisi arasındaki çok büyük farkı gösteren ifadelerle sona ermektedir. Burada kıyametin ne zaman kopacağına dair bilginin sadece Allah’a ait olduğu, yağmuru O’nun yağdıracağı, rahimlerindekini O’nun bileceği, hiç kimsenin yarın ne kazanacağını bilemeyeceği ve yine hiç kimsenin nerede öleceğini bilemeyeceği bildirilmektedir. Kısaca Allah’ın kuşatıcı ilmine dikkat çekilmektedir: “Kıyametin ne zaman kopacağını yalnız Allah bilir; yağmuru da O yağdırır. Ana karnındakileri yine O bilir. Hiç kimse yarın ne elde edeceğini bilemez ve yine hiç kimse nerede öleceğini de bilemez. Şüphesiz her şeyi eksiksiz bilen ve her şeyden haberdar olan yalnız Allah’tır!” Bu ayet klasik tefsirlerde “muğayyebât-ı hamse”, yani Allah’tan başka hiç kimsenin bilemeyeceği beş bilinmeyen olarak açıklanmıştır. Buna göre kıyametin ne zaman kopacağını, yağmurun ne zaman yağacağını, rahimlerdeki bebeğin durumunu, insanın ileride neler elde edeceğini, ne gibi durumlarla karşılaşacağını ve ne zaman nerede öleceğini Allah’tan başkasının bilemeyeceği ileri sürülmüştür. Oysa ayet dikkatlice okunduğunda ‘bilinmeyenlerin’ beş değil üç olduğu fark edilecektir. Şöyle ki: Ayette kıyametin ne zaman kopacağı bilgisinin sadece Allah’a ait olduğu; hiç kimsenin yarın ne elde edeceğini ve nerede öleceğini bilemeyeceği vurgulanmıştır. ‘Yağmuru O yağdırır’ ve ‘rahimlerdekini O bilir’ ifadelerinde ise bu bilgiyi sadece Allah’ın bileceğine dair bir kısıtlama yoktur. Bu iki hususta tahsis edatı da kullanılmamıştır. Burada sadece yağmuru Allah’ın yağdırdığı, dolayısıyla zamanını da bildiği; yine O’nun rahimlerdekini de bildiği ifade edilmektedir. Bu ifadeden kesinlikle bu iki konuda Allah’tan başkasının önceden bilgi sahibi olamayacağı anlamı çıkmaz. Diğer bir ifadeyle ayette diğer üç konudaki bilginin yalnız Allah’a özgü olduğu açıkça belirtilirken yağmurun vakti ve henüz doğmamış olan bebeğin cinsiyeti ve özellikleri hakkında böyle bir sınırlamaya yer verilmemiştir. Bu da -klasik tefsir anlayışının aksine- belirtilen iki konuda insanların önceden bilgi sahibi olabileceklerini gösterir. Ancak kuşku yok ki bu, insanın belirtilen konularda veya benzerlerinde önceden bildiklerinin mutlaka aynıyla gerçekleşeceği anlamına gelmez. Zira olmuş ve olacak tabiat olaylarını bütün yönleriyle eksiksiz bilen yüce Allah, insanların bilgilerini ve tahminlerini alt¬üst eden yeni durumlar yaratabilir ve böylece insanların olmasını bekledikleri olaylar gerçekleşmeyebilir. Bu tür olaylara da zaman zaman şahit olmaktayız.

Lokman Suresi Mekke döneminin ortalarında inmiştir. 34 ayettir. Hikmet verilen Lokman’ın hikmet dolu nasihatlerine yer veren bu sureye, 12 ve 13. ayetlerde geçen Lokman ismi verilmiştir. Surenin içeriği dört bölümde incelenebilir.

Birinci bölüm 1-11. Ayetler:

Ayrı ayrı okunduğu için “hurûf-ı mukattaa” denilen harflerle başlayan sure, her hükmünde tam isabet eden ve derin anlamlar içeren Kur’an’ın niteliğinin hakîm ; yani ‘tüm insanlık için en doğru ve en yararlı bilgileri içerir’ olmak olduğunu ve içerdiği bilgi ve hükümlerin, hayatı düzenlemeye yönelik olduğu vurgusuyla devam etmektedir. Ardından, Allah’a kulluk görevlerini içtenlikle yerine getiren kimseler (muhsinîn) için bir rehber ve bir rahmet kaynağı olduğunu bildirmektedir. Burada bir çelişki söz konusu değildir. Zira Kur’ân’ın mesajları evrensel olup bütün insanlığa rehberlik etmek üzere gönderilmiştir. Fakat sadece ona yürekten inanan, imanlarına yaraşır güzel işler yapan ve yaptığını sadece Allah için yapan müminler, onun kılavuzluğunda yollarını aydınlatabileceklerdir. “Muhsinîn” kelimesinin türediği ihsan kavramının iki anlamı vardır: Karşılık beklemeden iyilik edip sevindirmek; bir şeyi iyi bilmek ve iyi yapmak. İhsan kavramı, Allah’a imanı ve ibadeti de içermektedir. Nitekim bir hadiste ihsan, “Allah’a O’nu görüyormuş gibi ibadet etmektir.” buyrulmuştur. Devam eden ayetlerde “Muhsinîn”in üç özelliğinden bahsedilmektedir:

  • Namaza gereken dikkati ve devamlılığı göstererek dosdoğru kılarlar.
  • Refah ve zenginliği toplumun tüm katmanlarına yaymak üzere zekâtı verirler. Çünkü kendi mallarında yoksulların hakkı olduğuna inanırlar. Hiçbir maddî karşılık ve teşekkür beklemeden sadece Allah’ın hoşnutluğunu elde edebilmek için onlara harcamada bulunurlar.
  • Bütün eylemlerden ötürü hesabın görüleceği bir öte dünyanın varlığına tüm kalpleriyle iman eder ve bu inanç doğrultusunda hayatlarını şekillendirirler.

Bu üç özellik ile Müslümanlarda sağlam bir kişilik oluşturmaya çalışan ayetlerin ardından gelen ayetler; kendileri sapkın oldukları gibi başkalarını da Allah yolundan saptırmayı amaçlayan; dünyada geçici, maddî haz ve mutluluktan başka gayeleri olmayan insanlara karşı uyarmaktadır: Bunlar, başkalarını da Allah’ın yolundan saptırmak maksadıyla akıl ve bilgi temeline dayanmayan anlamsız ve aldatıcı sözlere kendilerini kaptırırlar; Allah’ın hikmetli, anlam ve mesaj yüklü ve dolayısıyla kurtarıcı ayetleri kendilerine okunduğunda ise küstahça bir gurura kapılır; tam bir duyarsızlık ve ilgisizlik sergilerler, büyüklenerek bunlara kulak tıkayıp sırt çevirirler. Böyle kişilere , ahirette çok korkunç azaba mahkûm olacaklarının müjdelenmesi bildirilirken, imanın en temel iki esası olan Allah’a ve ahiret gününe yürekten inanan ve bu imanlarına yaraşır güzel ve yararlı davranışlar ortaya koyan kimseleri ise nimetlerle dolu cennetler beklemektedir. Dünyadaki iman ve güzel amellerine karşılık verilecek olan nimetler bir hadiste ‘ hiçbir aklın tasavvur edemediği, hiçbir gözün görmediği şeklinde dile getirilmektedir.

Allah’a ve ahirete imanı güçlendirmek için devam eden ayetlerde, içinde bulunulan şu mükemmel sistemin boşlukta ama dengede duracak şekilde meydana getirilmiş olduğu; üzerinde yaşayanları sarsmaması için yeryüzünde temel vazifesi gören dağların yerleştirilmiş olduğu; her türlü canlıyı yaratmış olduğu ve dolayısıyla Allah’ın yüce kudretinin evrendeki canlı ve cansız bütün varlıkları nasıl meydana getirdiği belirtilmektedir. Daha sonra kendisinden başkasının ne yaratmış olduğu sorgulanarak Allah’tan başka bir varlığa tapmanın hem mantıksız hem de haksız bir tutum olduğu vurgulanmaktadır. ayetin sonunda Allah’tan başka nesnelerde tanr ı l ı k olduğunu zannedenlerin düpedüz bir sap ı kl ı k içinde ve haks ı z olduklar ı vurgulanmaktad ı r. Asl ı nda her insan bu hakikati bilip anlamaya haz ı r yarat ı lm ı şt ı r. Fakat o zalimler, bilerek hakk ı inkâr ederler ve bu yüzden apaç ı k bir sap ı kl ı k içindedirler.

İkinci Bölüm 12-19. Ayetler:

Bu bölümde, sureye isim olan Lokman ‘dan ve onun, oğluna yaptığı hikmet dolu öğütlerden bahsedilmektedir. Lokman, Kur’ân-ı Kerîm’de ismi sadece bu surede geçen, bilge ve sâlih bir kişidir. Âlimlerin çoğunluğu, Lokman’ın peygamber olmadığını, ancak Allah’ın kendisini bilgi ve hikmetle şereflendirdiğini belirtirler. Müfessirler Lokman’a verildiği bildirilen hikmeti, “ilim, üstün kavrama yeteneği, din konusunda derin bilgi, sahih inanç, akıl, yerinde ve doğru konuşma, isabetli görüş ve davranış” olarak açıklamışlardır. Kısaca hikmet, ilim-amel uygunluğu olup bilgiye dayalı hareket etmektir. Allah’ın peygamberlere ve layık olan kişilere verdiği hikmet; hem doğru bilgi, inanç ve düşünceyi hem de bu zihnî birikimin mümkün olan en mükemmel şekilde hayata geçirilmesini ifade eder. Lokman’a hikmetin verilme gerekçesi, her zaman Allah’a yaraşır bir şekilde şükretmesidir. Hikmet, insanı imana ve Allah’a şükretmeye götürür. Allah, hikmeti şükürle birlikte zikretmiştir. Çünkü bilgi ve hikmet, Allah’ın insana en büyük lütuflarındandır. Onu kendisine bahşeden Allah’a şükretmek gerekir. Yüce Yaratıcının sayısız maddî ve manevî nimetlerinden ötürü kalbi, dili ve ibadetleriyle şükreden ancak kendi iyiliği için şükretmiş olur.

Lokman’a verilen hikmetin çerçevesi çizilirken (“Yavrum! Sakın Allah’a ortak koşma! Çünkü Allah’ın ilahlığına ortak koşmak çok büyük bir zulümdür.” ) tevhid inancı başta gelmektedir. Esasen bu, şükrün de birinci şartıdır. Adil olmayan hakîm olamaz. Adalet, “her şeyi yerli yerince yapmak, herkese hakkını vermek” tir. Herhangi bir şeyi Allah’a ortak koşan, Allah’ın hakkı olan ilahlığı ve Rablığı başkasına vermiş, böylece haksızlık (zulüm) yapmış demektir. Üstelik bu tutum, haksızlıkların en büyüğüdür. Allah’a ortak koşmak, gerçekten de O’na karşı yapılabilecek en büyük haksızlık, tövbe edilmediği takdirde, affedilmesi mümkün olmayan en büyük suçtur. Lokman’a ayrılan bölümünde, araya ana-babaya itaat konusundaki bu iki ayetin girmesiyle ilgili iki farklı açıklama yapılmıştır. Bir yoruma göre bu iki ayet de Lokman’a ait sözlerdir. Buna göre ayetin başında “Allah bana buyurdu ki…” şeklinde bir ifade takdir etmek gerekir. Diğer bir yoruma göre ise bu ayetler araya sokulmuş bir açıklama mahiyetinde olup amaç, ana-babaya saygının önemini, ayrıca bunun sınırını ve Allah’a saygıyla ilişkisini ortaya koymaktır. “Hem bana hem de ana-babana minnet duymalısın” buyruğuyla; Allah’a minnettarlıkla ana-babaya minnettarlık birlikte emredilmiştir. Bunun sebebi, Allah’ın insanı yaratıp onu nimetleriyle rızıklandırması, ana-babanın da insanın hem dünyaya gelmesine vesile olması hem de hayatının en zayıf dönemlerinde, çocukluğunda, hastalığında ona kol kanat germesi, yetiştirip büyütmesi, beslemesi ve eğitmesidir. Allah’tan sonra insanın üzerinde en çok hakkı olanlar, ana-babasıdır. Bu nedenle ana-babaya “öf’ bile denilmez! (İsra 17/23) Ayette, annenin fedakârlığına özel bir vurgu yapılması, annenin evladına olan son derece sevgi ve şefkatini gösterdiği gibi, annenin daha çok ilgi ve sevgi hak ettiğine işaret edilmektedir. Ancak Allah ‘ı n hakk ı bütün haklar ı n önünde olduğu için ana-baba, çocuklar ı n ı bu hakk ı ihlal etmeye, yani onu tevhid inanc ı ndan sapmaya veya Allah ‘ı n aç ı kça yasaklad ı ğ ı başka işler yapmaya zorlarlarsa kesinlikle onlar ı n bu bask ı s ı na boyun eğilemez, sözü dinlenemez. Bununla birlikte onlara ana-baba olarak sayg ı duyulur, ilişkiler örfe, yani sağduyunun normal karş ı lad ı ğ ı, dinin de onaylad ı ğ ı ölçüler çerçevesinde meşru ve makul istekleri yerine getirilir. Muhtaç durumda iseler her türlü ihtiyaçlar ı imkân ölçüsünce karş ı lan ı r.

“Lokman, çocuğuna nasihatlerine şöyle devam etti: ‘Yavrum! Haberin olsun ki bu dünyada yaptığın bir iyilik veya kötülük bir hardal tanesi gibi küçücük da olsa, üstüne üstlük bir kayanın içinde saklı bulunsa yahut göklerin veya yerin derinliklerinde olsa Allah onu mutlaka meydana çıkarır ve amel terazisine koyar. Şüphesiz Allah, akıl sır ermez bilgisiyle her şeyi kuşatır; her şeyden haberdardır!” : Çocuğa verilmeye çalışılan böyle bir Allah inancı ve bilinci ile çocuğa sorumluluk duygusu ve kaygısı aşılanmaktadır. Nitekim meşhur bir özdeyişte “Hikmetin başı Allah korkusudur.” denilmiştir.

“Yavrum! Namazı dikkatli ve devamlı olarak kıl; insanlara iyiliği emredip kötülükten vazgeçirmeye çalış. Bu uğurda karşılaşacağın sıkıntı ve zorluklara göğüs ger. Zira bütün bunlar azim ve kararlılık gerektiren işlerdendir.” : İnsan ı n iyi ve itaatkâr bir kul olduğunu gösteren üç örnek davran ı ş ı n s ı raland ı ğ ı bu ayetteki namaz; Allah’a kulluk görevini, iyiliği emredip kötülükten vazgeçirmeye çal ı şmak; toplumsal davran ı şlar karş ı s ı ndaki kul­luğun gerektirdiği yap ı c ı tutumu, sab ı r ise sosyal çevreden gelen ve maddî s ı k ı nt ı lar ı, belâlar ı birer imtihan bilip metanetle karş ı lama olgunluğunu yan­s ı t maktadır. Hakkıyla kılındığında insanı her türlü hayâsızlıktan, aklıselime aykırı bütün davranışlardan alıkoyan namaz ibadeti başta olmak üzere dile getirilen diğer işlerin kararlılıkla ve mutlaka yapılması gerekir. Bunlar yapılırken, yılgınlık, bıkkınlık ve usanmak gibi bir tavır sergilenmemelidir. Ma’ruf , iyi ve doğru olarak kabul edilen inanç, düşünce ve davranışlar; insanın faydalı bulduğu, hoşlandığı, memnun olduğu şeydir. Münker ise yanlış, İslâm dinine yabancı, Müslüman toplum tarafından yadırganan inanç, düşünce ve davranışlar; insanın vicdanını rahatsız eden şeydir. Emr-i bi’l ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker, iyiliğin hâkim kılınması ve yaygınlaştırılması, kötülüğün önlenmesi ve böylece faziletli bir toplumun oluşturulması ve yaşatılması için gösterilen faaliyetin adıdır. İslâm âlimleri bu faaliyetin farz olduğu hususunda birleşmişlerdir. İslâm toplumunda ortak şuurun meydana gelmesini sağlayan bu ilke, İslâm’ın temel dinamiğidir. Bunun ihmali neticesinde değerler sistemi zayıflar ve toplumda anarşi, kargaşa ve çatışma kendisine zemin bulabilir. Ancak maruf ve münker ile bu husustaki emir ve nehyin yöntemleri hakkında bilgi sahibi olanların yerine getirmesi gerekir. Aksi halde iyiliğin kötülük veya kötülüğün iyilik zannedilmesi gibi hatalara düşülebilir. Bu görev yapılırken hiç kimsenin başkasının gizli hallerini araştırma, kötü de olsa mahremiyetine vakıf olup açığa çıkarma hakkına sahip olmadığı da bilinmelidir.

İ nsanlara karşı kibir ve kurum satma; yeryüzünde çalım satarak yürüme. Çünkü Allah, böbürlenen, kendini beğenip övünen hiç kimseyi sevmez! Yürüyüşünde hep ölçülü ve dengeli ol. Konuşurken de alçak sesle, nazik şekilde konuş. Unutma ki seslerin en çirkini, avazı çıktığı kadar bağıran eşeklerin sesidir.”: Kendini beğenmişlerin ‘başka insanları aşağılayıcı’ tutumlarından seçilmiş olması ve bunların Allah sevgisinden mahrum kalacakları uyarısında bulunulması, Kur’ân’ın insan onuruna verdiği değeri yansıtması bakımından özellikle dikkat çekicidir. Yürüme ile konuşma arasında bir ilgi kurulmaktadır. Her ikisinin orta yollu yapılması emredilmektedir. Çünkü yürümek de konuşmak da bir amaç için yapılır. Bunlar, insanı amacına ulaştırma vasıtasıdır. Hızlı veya yavaş yürümek hedefe güvenle ulaştırmaz. Orta halli yürümek, normal bir ses ile konuşmak, insanın amacına ulaşmasının en güvenilir aracıdır. Her hayvan bağırınca bir şeyi haber verir, bir isteğini, ıstırabını belirtir ama eşek yükün altında ezilse de bağırmaz; gereksiz yere anırır. Anırması, bir gayenin, bir derdin belirtisi değildir; anlamsızdır. İşte bundan dolayı bağırarak konuşmak ile eşek anırması arasında alaka kurulmuştur.

Lokman ‘ı n oğluna öğütleri, ruhen ve bedenen gelişmekte olan çocuğun, eğitim ve öğretimi aç ı s ı ndan şu dört önemli hususa ı ş ı k tutmaktad ı r:

  1. Çocuğa, anlayabileceği en erken çağda ve anlayabileceği en uygun bir lisan ve üslup ile Allah’ın birliği; O’ndan başka tanrı edinmenin en büyük zulüm olduğu fikri öğretilmeli; anne ve babanın da, Allah’tan sonra saygı değer konumu ve önemi açıklanmalıdır.
  2. Allah ‘ı n her yerde var olduğu; O’nun, yap ı lmakta olan her şeyi, kesinlikle gördüğü; insanlardan saklanma ve bir şeyleri gizlemenin mümkün, ancak Allah’tan saklan ı p gizlenmenin imkâns ı z olduğu bilgisi verilmelidir.
  3. Mükellef her insan ı n, önce Rabbine karş ı ibadet ve kulluk şuurunun, sonra namaz, sonra da insanlara karş ı kararl ı l ı kla sürdürülmesi gereken sosyal görevlerinin olduğu bilinci aş ı lanmal ı d ı r.
  4. İnsanlara karşı alçak gönüllü olmanın ahlâken gerekliliği; kibirlenme, insanları aşağılama ve utandırıcı davranışlarda bulunmanın yanlışlığı ilgi çekici misallerle aşılanmaya çalışılmalıdır.

Birinci Bölüm 20-32. Ayetler:

Bu bölümde Allah’ın varlığına ve birliğine dair kanıtlar sıralanarak insanların, “Allah’a ortak koşmak çok büyük bir haksızlıktır” ayetindeki bu büyük haksızlığa sapmaktan kurtarılması amaçlanmaktadır. 20. ayetin başındaki “Görmez misiniz?” ifadesi, insanların varlık düzenini sağlıklı bir şekilde incelemeleri halinde evrendeki ilâhî kudret ve hikmeti gösteren düzeni algılayabileceklerine işaret ederken, ilim; akla veya nakle dayanan bilgi, hüdâ; akıl ve basiret, kitâbün münîr; ise ilâhî vahiy olarak açıklanmıştır. Buna göre putperestlerin ve benzer inanç sahiplerinin atalarından devraldıkları batıl inançları ve gelenekleri yaşatmakta ısrar etmeleri ne doğru bilgiye ne akıl ve basirete ne de ilâhî vahye dayanmaktadır. Allah’ın indirdiği hükümlere uymaya çağrıldıkları halde bu çağrıya uymayıp atalarının batıl inanç ve geleneklerini sürdürmekte ısrar eden inkârcıların, Allah’ın daveti yerine kendilerini alevli ateşin azabına çağıran şeytanın davetine uydukları bildirilmektedir. Ayette inkârın üç nedeninden bahsedilmektedir:

  1. Herhangi bir bilgiye dayanma ihtiyacı duymayanlar; akıllarını kullanmayıp atalarını taklit edenlerdir.
  2. Yol gösterici bir rehbere dayanmayanlar; doğru yoldan giden bir rehberi izlemeleri gerekirken, yanlış rehberi izleyenlerdir.
  3. Bir belgeye dayanmayanlar; ya mitolojilere inanır ve dinlerler veya atalarının yolunu sorgulamadan tâbi olurlar.

Sonraki ayet, din adına inançlarını, ibadetlerini ve yaşayış tarzını hiç düşünüp araştırmadan geçmişi körü körüne taklit edenleri uyarmaktadır: Allah’a iman etmiş bir mümin, neyi, neden ve nasıl yapması gerektiğini bilinçli olarak yapmalıdır. Geleneksel doğrular değil, daima vahyin, aklın ve bilimin doğruladıkları esas alınmalıdır.

“Samimi bir kulluk bilinciyle” diye çevirdiğimiz muhsin kelimesi, sözlükte “iyilik eden, güzel davranan, yaptığını güzel yapan” gibi anlamlara gelir. Ancak bu bağlamda özellikle “içten bir kulluk sergileyerek Allah’a yönelme” şeklinde dinî bir anlam içerdiği anlaşılmaktadır. Allah’a teslim olup O’nun yolundan gidenlerin sağlam kulpa tutunmuş bulundukları ve onların yollarının doğru, sonuçlarının hayırlı olduğu anlatılmaktadır.

25. Ayetteki ‘Her daim hamdolsun Allah’a!’ ifadesi, Allah’tan başka hiçbir varlığa tanrılık sıfatı, işlevi ve kutsallığı yüklenemeyeceğini ifade etmektedir. 26. ayetten surenin sonuna kadar devam eden kısım, neden bütün övgülerin Allah’a mahsus olduğu sorusuna âdeta cevap niteliğindedir: Allah’ın ilminin zenginliği ve sınırsızlığı dile getirilmekte; Allah’ın kudretinin mükemmelliği, kusursuz ve hikmetli yaratıcılığı özetlenmekte; Allah’ın gücünün sonsuzluğu ile insanların tamamının yaratılması ve ahirette hepsinin diriltilmesinin bir kişinin yaratılıp diriltilmesi gibi olduğu vurgulanmaktadır. 25. ayetteki ‘ Her daim hamdolsun Allah’a ! ‘ hükmü, 27-29. ayetlerde şu üç öncüle dayand ı r ı lm ı şt ı r: a) Allah evrenin mutlak yöneticisidir; b) O’nun, insan zihninin kuşatamayacağ ı derecede s ı n ı rs ı z ilmi vard ı r; c) her şeyi kolayl ı kla var eden, varl ı ğ ı sürdüren veya varl ı ğa son veren üstün kudretin tek sahibidir. Ve 30. Ayet: “Evet, işte bütün bunları yapan yalnız Allah’tır. Çünkü Allah tek gerçek ilahtır. Müşriklerin O’nun yanı sıra tapındıkları putların ilahlığı ise büsbütün asılsızdır. Gerçekten yüce, büyük olan yalnız Allah’tır!”

31. ayette, Allah ‘ı n insanl ı ğa say ı s ı z nimetlerinden biri daha hat ı rlat ı ld ı ktan sonra 32. ayette insanlar ı n çaresiz kald ı ğ ı zamanlarla, esenlik zamanlar ı ndaki dinî tutumlar ı aras ı nda görülen tutars ı zl ı ğa dikkat çekilmektedir.

Dördüncü Bölüm ise 33-34. Ayetler:

“Rabbinize karşı gelmekten sakının ve hiçbir babanın evladına en ufak bir fayda sağlayamayacağı, hiçbir evladın da babasına en küçük bir yardımda bulunamayacağı kıyamet ve hesap günündeki çetin azaba karşı şimdiden tedbirinizi alın! Bilesiniz ki Allah’ın vaadi mutlak gerçektir ve mutlaka gerçekleşecektir. Öyleyse dünyadaki şu üç günlük hayatın sizi aldatmasına asla müsaade etmeyin; yoldan çıkarmakta çok usta olan şeytanın da sizi Allah’ın affına güvendirerek kandırmasına asla fırsat vermeyin!” Bu ayette; ön yarg ı, inat, taassup gibi olumsuz şartlanmalarla gönül ve zihin dünyas ı yoksullaşmam ı ş her normal insan için kurtar ı c ı değer taş ı yan uyar ı lar yer almaktad ı r. Kıyamet gününde kimsenin kimseye fayda veremeyeceği belirtilerek müminler, geçici dünya hayatının aldatıcılığına kapılmamaları gerektiği yönünde uyarılmaktadır. ‘Şeytan’ olarak çevirdiğimiz ‘el-garûr’ terimi, kişiyi manevî/ahlâkî anlamda ‘saptıran herhangi bir şey’i ifade eder. Bu saptıranlar da; Şeytan, insan, soyut bir kavram veya bir ‘kuruntu’ olabilir.

Sure, Allah’ın ilminin ve kudretinin mükemmelliğini özetleyen ve ilâhî bilgiyle insan bilgisi arasındaki çok büyük farkı gösteren ifadelerle sona ermektedir. Burada kıyametin ne zaman kopacağına dair bilginin sadece Allah’a ait olduğu, yağmuru O’nun yağdıracağı, rahimlerindekini O’nun bileceği, hiç kimsenin yarın ne kazanacağını bilemeyeceği ve yine hiç kimsenin nerede öleceğini bilemeyeceği bildirilmektedir. Kısaca Allah’ın kuşatıcı ilmine dikkat çekilmektedir: “Kıyametin ne zaman kopacağını yalnız Allah bilir; yağmuru da O yağdırır. Ana karnındakileri yine O bilir. Hiç kimse yarın ne elde edeceğini bilemez ve yine hiç kimse nerede öleceğini de bilemez. Şüphesiz her şeyi eksiksiz bilen ve her şeyden haberdar olan yalnız Allah’tır!” Bu ayet klasik tefsirlerde “muğayyebât-ı hamse”, yani Allah’tan başka hiç kimsenin bilemeyeceği beş bilinmeyen olarak açıklanmıştır. Buna göre kıyametin ne zaman kopacağını, yağmurun ne zaman yağacağını, rahimlerdeki bebeğin durumunu, insanın ileride neler elde edeceğini, ne gibi durumlarla karşılaşacağını ve ne zaman nerede öleceğini Allah’tan başkasının bilemeyeceği ileri sürülmüştür. Oysa ayet dikkatlice okunduğunda ‘bilinmeyenlerin’ beş değil üç olduğu fark edilecektir. Şöyle ki: Ayette kıyametin ne zaman kopacağı bilgisinin sadece Allah’a ait olduğu; hiç kimsenin yarın ne elde edeceğini ve nerede öleceğini bilemeyeceği vurgulanmıştır. ‘Yağmuru O yağdırır’ ve ‘rahimlerdekini O bilir’ ifadelerinde ise bu bilgiyi sadece Allah’ın bileceğine dair bir kısıtlama yoktur. Bu iki hususta tahsis edatı da kullanılmamıştır. Burada sadece yağmuru Allah’ın yağdırdığı, dolayısıyla zamanını da bildiği; yine O’nun rahimlerdekini de bildiği ifade edilmektedir. Bu ifadeden kesinlikle bu iki konuda Allah’tan başkasının önceden bilgi sahibi olamayacağı anlamı çıkmaz. Diğer bir ifadeyle ayette diğer üç konudaki bilginin yalnız Allah’a özgü olduğu açıkça belirtilirken yağmurun vakti ve henüz doğmamış olan bebeğin cinsiyeti ve özellikleri hakkında böyle bir sınırlamaya yer verilmemiştir. Bu da -klasik tefsir anlayışının aksine- belirtilen iki konuda insanların önceden bilgi sahibi olabileceklerini gösterir. Ancak kuşku yok ki bu, insanın belirtilen konularda veya benzerlerinde önceden bildiklerinin mutlaka aynıyla gerçekleşeceği anlamına gelmez. Zira olmuş ve olacak tabiat olaylarını bütün yönleriyle eksiksiz bilen yüce Allah, insanların bilgilerini ve tahminlerini alt¬üst eden yeni durumlar yaratabilir ve böylece insanların olmasını bekledikleri olaylar gerçekleşmeyebilir. Bu tür olaylara da zaman zaman şahit olmaktayız.

0
mutlu
Mutlu
0
_zg_n
Üzgün
0
sinirli
Sinirli
0
_a_rm_
Şaşırmış
0
vir_sl_
Virüslü

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Giriş Yap

Giriş Yap

AÖF Ders Notları ve Açıköğretim Sistemi ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!