Kentler, Planlama ve Afet Risk Yönetimi Dersi 8. Ünite Özet

30.07.2022
6
A+
A-

Risk Yönetimi Ve Kentlerin Gelişiminde Yeni Yaklaşımlar Ve Kent Kategorileri

Açıköğretim ders notları öğrenciler tarafından ders çalışma esnasında hazırlanmakta olup diğer ders çalışacak öğrenciler için paylaşılmaktadır. Sizlerde hazırladığınız ders notlarını paylaşmak istiyorsanız bizlere iletebilirsiniz.

Açıköğretim derslerinden Kentler, Planlama ve Afet Risk Yönetimi Dersi 8. Ünite Özet için hazırlanan  ders çalışma dokümanına (ders özeti / sorularla öğrenelim) aşağıdan erişebilirsiniz. AÖF Ders Notları ile sınavlara çok daha etkili bir şekilde çalışabilirsiniz. Sınavlarınızda başarılar dileriz.

Risk Yönetimi Ve Kentlerin Gelişiminde Yeni Yaklaşımlar Ve Kent Kategorileri

Küresel Çevre Sorunları ve Artan Kentsel Riskler

Kentler kaynak çeşitlerinin çok olduğu kıyı alanları, nehir kenarları, deltalar gibi bölgelerde ve aynı zamanda deprem, tsunami, şiddetli rüzgar ve fırtınalar, heyelanlar gibi yıkıcı doğa olaylarının sıklıkla yaşandığı alanlara kurulmuştur. Bu da kentleri tarihsel olarak doğal tehlike ve risklere karşı açık ve kırılgan hale getirmiştir. Risk azaltımı ve yönetimi konusu hala kent yönetimlerinin önemli gündemlerinden birisidir. Giderek artan ve küresel nitelik kazanan çevre sorunları, kentlerde tehlike ve riski arttıran bir unsurdur. İnsan eylemleri sonucu doğal çevre ve ekosistemler üzerinde oluşan tahribat, dünya kentlerini, başta meteorolojik (iklimsel) afetler olmak üzere pek çok yeni tehlike ve risk ile karşı karşıya getirmektedir.

Birleşmiş Milletler, 2015 yılında yoksulluğu ortadan kaldırmak, gezegenimizi korumak ve tüm insanların barış ve refah içinde yaşamasını sağlamak için 17 adet “Sürdürülebilir Kalkınma Hedefi” ya da diğer adıyla “Küresel Hedef ”ten oluşan eylem çağrısı yapmıştır. Hedeflerden birkaç tanesi insan topluluklarının ve yerleşmelerinin tehlike ve risklerden korunması ile doğrudan ilgilidir. “Sürdürülebilir Şehir ve Yaşam Alanları” başlıklı 11 numaralı hedef ise doğrudan kentlere yönelik olup, bu hedefin gerçekleştirilmesi için önerilen alt amaçlardan birisi, kentlerin doğal afetler ve iklim değişikliğine karşı dayanıklı hale getirilmesi ve bu amaçla bütüncül afet risk yönetimi tedbirlerinin alınmasıdır.

1976 yılından beri 20 yılda bir yapılan Birleşmiş Milletler İnsan Yerleşimleri Zirvesi’nin 3.sü (Habitat III), 2016 yılında Ekvator’un Quito kentinde düzenlenmiş ve sonuç olarak “Yeni Kentsel Gündem” (New Urban Agenda) başlığı altında tüm dünyaya duyurulmuştur. Yeni Kentsel Gündem Belgesi’nde altı çizilen hususlar arasında; küresel ısınma ve iklim değişikliği gibi çevre sorunlarının kentlere yönelik tehlike ve riskleri artırdığı, bu çerçevede kentleri daha dayanıklı ve güvenli yerler haline getirecek risk azaltım ve yönetim uygulamalarına hız verilmesi gerektiği yer almaktadır.

Kentler, dünya karasal alanının sadece %2’sini kaplamalarına rağmen pek çok çevre sorununun kaynağı durumundadırlar ve bu sorunlardan en çok etkilenenler de yine kentlerdir. Bu sorunların bir bölümü yerel ve bölgesel bir bölümü de küresel boyuttadır. Uluslararası toplumun üzerinde uzlaştığı ve uluslararası çevre siyasetinin konusu halinde gelen küresel çevre sorunları arasında; küresel ısınma, iklim değişikliği, biyoçeşitliliğin yok olması, çölleşme, ozon tabakasının incelmesi, okyanusların asitlenmesi ve asit yağmurları bulunmaktadır.

İklim değişikliği, atmosferdeki sıcaklık artışına yani küresel ısınmaya bağlı olarak, ortalama iklim koşullarında uzun yıllar boyunca yaşanan istatistiksel olarak anlamlı değişimler olarak tanımlanmaktadır. Küresel ısınma ve iklim değişikliği, diğer küresel çevre sorunları üzerinde olumsuz etkiler yapmakta ve bu sorunlardan bazılarının daha da büyümesine yol açmaktadır.

Birleşmiş Milletler Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesinde biyoçeşitlilik; “karasal, denizel ve sucul ekosistemlerle birlikte diğer tüm kaynaklarda ve bunların oluşturduğu karmaşık ekolojik yapılarda bulunan canlı organizmalar arasındaki; tür içi, türler ve ekosistemler arası çeşitliliği de kapsayan farklılaşma” olarak tanımlanmaktadır. Küresel bir sorun olan biyoçeşitliliğin yok olması, bazı türlerin neslinin tükenmesine neden olacak kadar yüksek bir hızda yok olması biçiminde tanımlanmaktadır. Biyoçeşitlilik sorununu artıran bir etmen küresel ısınmadır. Sıcaklıkların artması ve iklim koşullarındaki değişim, bazı canlıların hayatta kalma şansını azaltmaktadır.

Ormansızlaşma, ağaçların yerine konması ya da yeniden herhangi bir ağaç birliğinin oluşturulması amacı olmaksızın kesilmesi olarak tanımlanmaktadır. Çölleşme ise görece verimli topraklardan oluşan bir bölgenin, hemen hiçbir su ve bitki varlığı ile vahşi yaşam ortamına sahip olmayan kurak ve çorak bir bölgeye dönüşmesi olarak ifade edilebilir. 20. yüzyıl başında 5 milyon hektar olan küresel orman varlığının, 21. yüzyıl başında 4 milyon hektarın altına düştüğü belirtilmektedir.

Atmosferde yer alan ozon tabakasının incelmesine yol açan neden, insanlar tarafından başta kloroflorokarbonlar olmak üzere ozon tabakasını inceleten maddelerin üretilmesi ve atmosfere salınmasıdır. Ozon tabakasının incelmesi, güneşin zararlı ışınlarının dünyaya ulaşmasına yol açmakta ve yeryüzündeki canlıların sağlığını olumsuz etkilemektedir. İnsan sağlığı üzerindeki olumsuz etkiler arasında, görme bozukluğu ve cilt kanseri gibi hastalıklar sayılmaktadır.

Okyanusların asitlenmesi sorunu, okyanusların insan eylemleri sonucu atmosferdeki yoğunluğu giderek artmış olan karbondioksiti emmesi sebebiyle pH değerinin düşmesi ve bunun sonucunda asitlenmesi olarak tanımlanabilir. Denizel ortamlardaki canlı yaşamı üzerinde olumsuz etkiler yapmaktadır.

Sanayileşme ve fosil yakıtların artarak kullanımından oluşan bir diğer küresel çevre sorunu da asit yağmurlarıdır. Asit yağmurları kısaca asit değeri yüksek yağışların yeryüzüne ulaşması olarak da ifade edilebilir. Asit yönünden zengin bu yağışların yeryüzüne ulaşmasıyla, okyanus ve ana kıtalar kirlenmekte ve bu ortamlardaki canlı yaşamı olumsuz etkilenmektedir. Asit yağmurlarının, insan sağlığına ve kentsel yapılı çevreye zarar verdiği de bilinmektedir.

Sıcak dalgaları ve kuraklık, iklim değişikliğine bağlı olarak kentleri tehdit eden tehlikelerin başında gelmektedir. Kentlerin, beton yapılaşma ve yapı yoğunluğu nedeniyle, çevrelerindeki kırsal alanlardan 5 ila 6°C daha sıcak olduğu bilinmektedir. Kentsel Isı Adası Etkisi olarak adlandırılan bu durum, sıcak iklim bölgelerinde özellikle yaz aylarında kentsel yaşam ile kentlilerin sağlık durumu üzerinde olumsuz etki yapmaktadır. İklim değişikliği ile birlikte artan güneşlenme ve azalan rüzgar dolaşımına bağlı olarak kentsel ısı adası etkisinin artacağı ve çok sayıda kentin, sıcak dalgaları ile kuraklığa maruz kalacağı tahmin edilmektedir.

İklim değişikliğinin kentsel alanlardaki sonuçlarından birisi de taşkın ve su baskını riskinin artışıdır. Sağanak yağışlar sonucu ani taşkınlar, deniz seviyesindeki yükselme ve fırtına kabarması gibi olaylar sonucu kıyısal taşkınlar, aşırı yağışlar ile doruklardaki buz kütlelerinin erimesi sonucunda ise nehir taşkınları giderek daha sık ve şiddetli biçimde dünya kentlerini etkileyecektir.

İklim değişikliğinin olumsuz sonuçları arasında, hava kirliği ve hava kalitesinde düşüş de yer almaktadır. Hava kirliliğine yol açan parçacıklar ve organik maddelerin havadaki yoğunluğu, sıcaklık ve güneşlenme ile doğru orantılı artmaktadır. Hava kirliliği sorunu yaşanan kentlerde, sıcaklıkların artması ve sıcak dalgaları ile birlikte bu sorunun daha da artacağı anlamına gelmektedir.

Su varlığındaki azalma ve su kıtlığı da iklim değişikliğine bağlı tehlikeler arasındadır. Yağışlarda yaşanacak düzensizlikler ve mevsimlerin beklenenden daha az yağışlı geçmesi su kıtlığının ana nedenlerindendir. Ayrıca, sıcaklıklardaki artışın buharlaşmayı artırmasıyla havzalardaki sular, tüketim dışı azalacaktır. Su kıtlığında, en riskli bölgelerin Güney Afrika, Orta ve Güney Amerika ile Türkiye’nin de yer aldığı Akdeniz havzası olduğu belirtilmektedir.

İklim değişikliği dışında, biyoçeşitliliğin azalması ve ormansızlaşmanın da kentler üzerinde doğrudan sonuçları beklenmektedir. İnsan yaşamı ve yerleşmeleri için yaşamsal öneme sahip bir doğal değer olan biyoçeşitliliğin önemi, sadece yaşamın temeli olmasından değil, insanlığa ekolojik, ekonomik, kültürel ve manevi pek çok yarar sağlıyor olmasından da kaynaklanmaktadır. Bu yararlar, ekosistem hizmetleri kavramı ile tanımlanmaktadır. Dünya ekonomisinin %40’ı, yoksul kesimin ihtiyaçlarının ise %80’i biyolojik kaynaklardan sağlanmaktadır. Ekosistem hizmetlerinin ekonomik boyutları olduğu kadar, güvenliğe ve kültüre ilişkin boyutları da bulunmaktadır. Bu boyutlar, insan yaşamının idame ettirilmesi için gerekli olan yiyecek, içecek, enerji, ilaç ve doğal tehlikelerden korunma gibi faydalar sağlamaktadır. Öte yandan, ormansızlaşma, biyoçeşitliliğin yok olması sorunu ile yakından ilişkilidir. Ormanların yok olması demek ormanlar içerisinde yaşayan tüm canlıların ve bunlardan kaynaklanan biyolojik çeşitliliğin de yok olması demektir. biyoçeşitliliğin yok olması tehlikesi, kentlerin geleceğini tehdit eden yeni risklerin ortaya çıkmasının temel nedenleri arasında yer almaktadır.

Çölleşme sorunu da toprak arzını ve tarımda verimliliği düşürme tehlikesi ile insan yaşamını ve yerleşmelerini tehdit eden yeni risklere neden olmaktadır. Çölleşme sorununun önüne geçilememesi halinde verimli tarım topraklarının kaybedilmesi ve kimi yerlerde de verimlilik düzeyinin düşmesi de kaçınılmaz olacak ve dünya nüfusunu beslemeye yetecek gıdanın üretilmesi güçleşecek, bu da kent ekonomileri ile kentlerin yaşam kalitesi üzerinde olumsuz etkiler yaratacaktır.

Sonuç olarak; insan eylemleri sonucu ortaya çıkan küresel çevre sorunları, kentlerin yaşam kaliteleri üzerinde bir tehdit unsuru haline gelmiş durumdadır. Kentlerin daha güvenli ve sağlıklı bir geleceğe sahip olmaları için küresel çevre sorunlarından kaynaklanan tehlike ve risklerin azaltılması ve etkin bir biçimde yönetilmeleri gerekmektedir.

Çevresel Risklerin Yönetimi ve Yeni Kentsel Gündem

Çevre sorunlarının ortaya çıkmasında kentlerin önemli sorumlulukları vardır. Kentlerin, iyi planlanması ve yönetilmesinde, hem çevre sorunlarını yaratan etmenlerin ortadan kaldırılması hem de bu etkilere rağmen sağlıklı, güvenli ve temiz yaşam çevrelerinin oluşturulması sağlanabilir.

Çevre sorunlarından oluşan tehlike ve risklerin yok edilmesinde kentlerin katkısı, kent planlaması, yönetimi ile risk azaltımı, yönetimi konularının bütünleştirilmesine bağlıdır. Son yıllarda, kent planlama sistemlerine, sakınım planlaması ve afet azaltım planı gibi yeni plan türlerinin eklenmesi söz konusu olmuştur. Kent planlama çalışmaları öncesinde yapılan ve planlamaya temel oluşturan bilgi üretme ve analiz çalışmaları kapsamında risk bölgeleme, çoklu tehlike değerlendirmesi ve benzeri yeni analitik etütler yapılmaya başlanmıştır. Kent yönetimi alanında da yeni uygulama ve düzenlemeler söz konusudur. Risk azaltımı ve yönetimi konularına ilişkin yeni kurumsal düzenlemeler geliştirilmekte ve bunlar pek çok kentte uygulama ortamı bulmaktadır. Bunların başında; risk sigorta sistemleri ile kriz masası ve afet yönetim merkezi türünde yeni kurumsal düzenlemeler gelmektedir. Risk azaltımı ve yönetimine yönelik olarak, afet toplanma merkezleri, tahliye alanları gibi yeni kentsel kullanımlar geliştirilmekte ve bunlar kent planlarında yer almaktadır.

Sürdürülebilir Kent

Sürdürülebilirlik kavramı 18. yüzyıla dayanır. Popülerlik kazanması ve yaygın kullanımı 1980’lerin ikinci yarısındadır. Birleşmiş Milletler Dünya Çevre ve Kalkınma Komisyonu’nun 1987 yılında yayınladığı Brudtland Raporunda Ortak Geleceğimiz başlıklı raporda, sürdürülebilir kalkınma kavramı, alternatif bir ekonomik gelişme yaklaşımı olarak önerilmiştir. Sürdürülebilir kalkınma; bugünkü kuşakların ihtiyaçlarını, gelecek kuşakların kendi ihtiyaçlarını karşılayabilme olanaklarını tehlikeye atmadan karşılamalarını sağlayan kalkınmadır” biçiminde tanımlanır.

Sürdürülebilir Kalkınma kavramının, uluslararası toplumun önüne önemli bir ekonomik gelişme hedefi olarak konulmasında, 1992 yılı milat olarak kabul edilebilir. 1992 yılında Brezilya’nın Rio de Janeiro kentinde düzenlenen Birleşmiş Milletler Çevre ve Kalkınma Konferansı’nda, sürdürülebilir kalkınmanın hayata geçirilmesi için ülkelerin izlemesi gereken yol haritası, Gündem 21 (Agenda 21) adı altında tüm dünyaya duyurulmuştur.

Sürdürülebilir kalkınma kavramı, ekonomik büyüme yerine kalkınmayı önceleyen bir ekonomik gelişme yaklaşımıdır. Büyüme ve kalkınma kavramları arasındaki farkı belirleyen husus, sürdürülebilirlik kavramının nitelikli bir ekonomik gelişme yaklaşımı için üç temel bileşeni şart koşmasıdır. Bunlar; ekonomik, toplumsal ve çevresel bileşenler olarak tanımlanmaktadır. Sürdürülebilir kalkınma yaklaşımı, ekonomik büyüme ve refah artışı ile toplumsal eşitliğin sağlanması ve çevrenin korunması hedeflerinin aynı anda gözetilmesi esasına dayanmaktadır. Toplumsal ve çevresel hedeflerin, ilk hedef olan ekonomik hedefler için feda edilmesi halinde, gelecek kuşakları büyük tehlike ve risklerin beklediği bir gerçektir. Sürdürülebilir kent, sürdürülebilirliğin üç temel bileşeniyle somut ve doğrudan ilişki kurabilen yapısal özelliklere sahip bir kenttir.

Sürdürülebilir kent:

  • Herkese yetecek iş olanakları ile temel yaşamsal gereksinimlerin rahatlıkla karşılanmasına yetecek bir gelir düzeyi sunan güçlü bir ekonomiye,
  • Adil gelir ve kaynak dağılımının yanı sıra ekonomik olanaklar ile kentsel toplumsal hizmetlerden yararlanmada toplumun tüm kesimlerine eşit fırsatlar sunan siyasal ve yönetsel bir yapıya,
  • Kent içindeki ve yakın çevresindeki doğal ve çevresel değerleri etkin bir biçimde koruyan, ekolojik ve karbon ayak izi düşük, havası, toprağı ve suyu temiz bir kentsel yaşam ortamına sahip olan bir yerdir.

Düşük Karbonlu Kent

Düşük karbonlu kent, yüksek enerji verimliliği ve yenilenebilir enerji kaynaklarının yaygın kullanımı yoluyla, tükettiği enerji miktarını ve enerji kaynaklı sera gazı emisyonlarını ciddi düzeyde azaltmış kent olarak tanımlanabilir. Bu kavramın merkezinde, enerji tüketimi ve enerji tüketimi kaynaklı sera gazı, özellikle de karbondioksit emisyonları yer almaktadır. Burada belirtilmesi gereken önemli husus, düşük karbonlu kent kavramsallaştırmasında, kentin enerji tüketimi ve emisyon düzeylerinde düşüş sağlanırken, yaşam standardı, yaşam kalitesi ve refah düzeyinden taviz verilmemesi gerektiğidir. Son yıllarda belediyeler, düşük karbon kenti kavramını hayata geçirmek için çözümler yaratmaya çalışmışlardır. Bu çözümler, toplu taşıma ve motorize olmayan ulaşım türlerinin yaygınlaştırılmasına, kentlerde ve binalarda enerji tüketimini azaltıp, yenilebilir enerji kullanımını artırmaktan, kent içi ve çevresindeki yeşil alan ve orman varlığının çoğaltılmasına ve kentsel altyapı sistemlerinin iyileştirilmesine kadar çok farklı tür ve ölçekte eylem ve stratejiden oluşmaktadır. Düşük karbonlu kent, daha az atık üreten, atıklarını önemli oranda geri kazanarak kullanan ve atıklarının bir bölümünden enerji üretebilen bir kente karşılık gelmektedir.

Düşük karbonlu kent yaklaşımı ile azaltılmaya çalışılan temel risk, küresel ısınma ve iklim değişikliğidir.

Akıllı Kent

En genel anlamda akıllı kent; daha sürdürülebilir ve yaşanabilir bir kentsel ortam sağlamak amacıyla en ileri bilgi ve iletişim teknolojilerini, temel kentsel hizmetlerin tasarlanmasında, organizasyonunda ve sunumunda kullanan kenttir. Akıllı kent, şu altı bileşene sahip olması gereken kenttir: akıllı ekonomi, akıllı ulaşım, akıllı bir kentsel çevre, akıllı insanlar, akıllı yaşam ve akıllı yönetim.

Akıllı kent kavramı, çevre sorunlarından kaynaklanan risklerin azaltımı ve yönetimi bağlamında önemli yararlar sağlama potansiyeli taşımaktadır. Çevre sorunlarından kaynaklanan risklerin önlenmesinde kent bilgi sistemleri ile kentsel altyapı sistemleri yadsınamaz bir öneme sahiptir. Bunların gerçekleştirilebilmesi için kentlerin akıllı bir biçimde planlanması, programlanması ve yönetilmesi gerekmektedir.

Dayanıklı Kent

Afet risk yönetiminin son yıllarda üzerinde çok durduğu kavramlardan biri de dayanıklılıktır. Dayanıklılık, herhangi bir sistemin karşı karşıya kaldığı beklenmedik durum ve şoklar karşısında ana işlevlerini sürdürecek şekilde kendisini hızla yenileyebilme kapasitesi olarak ifade edilmektedir. Dayanıklı kent ise dayanıklılık kavramının kentlerin gelişim, planlanma ve yönetim süreçlerine uyarlanmaya çalışılmasının bir sonucudur. Günümüzde kentler, doğal, teknolojik ve insan kaynaklı pek çok tehlike ile karşı karşıyadır. Bunlar içinde beklenmedik durumlar yaratma potansiyeli yüksek bir tehlike faktörü de doğal tehlikeler ve çevre sorunlarıdır. Bu da dayanıklı kent kavramını, kentsel afet risklerin azaltılması ve yönetilmesi süreçleri için oldukça önemli hale getirmektedir. Dayanıklı kentler, ulaşım ve altyapı sistemleri ile kentsel yaşamı destekleyen diğer tüm kullanım ve sistemler; taşkın, deprem, deprem dalgası ve fırtına gibi doğal tehlikeler ya da terör gibi sosyal ve siyasal içerikli tehlike ve şoklardan kolayca kurtulup işlevlerini sürdürmeye devam edecek şekilde tasarlanıp uygulanırlar. Kentlerin, dayanıklılıklarını artırmaları için, fiziksel, sosyal, yasal, yönetsel ve ekonomik niteliklerindeki zayıflıklarını gidermeleri ve belirsizliklere karşı hazırlıklı olmalarını sağlayacak bir yönetim ve örgütlenme kapasitesine sahip olmaları gerekmektedir.

Küresel Çevre Sorunları ve Artan Kentsel Riskler

Kentler kaynak çeşitlerinin çok olduğu kıyı alanları, nehir kenarları, deltalar gibi bölgelerde ve aynı zamanda deprem, tsunami, şiddetli rüzgar ve fırtınalar, heyelanlar gibi yıkıcı doğa olaylarının sıklıkla yaşandığı alanlara kurulmuştur. Bu da kentleri tarihsel olarak doğal tehlike ve risklere karşı açık ve kırılgan hale getirmiştir. Risk azaltımı ve yönetimi konusu hala kent yönetimlerinin önemli gündemlerinden birisidir. Giderek artan ve küresel nitelik kazanan çevre sorunları, kentlerde tehlike ve riski arttıran bir unsurdur. İnsan eylemleri sonucu doğal çevre ve ekosistemler üzerinde oluşan tahribat, dünya kentlerini, başta meteorolojik (iklimsel) afetler olmak üzere pek çok yeni tehlike ve risk ile karşı karşıya getirmektedir.

Birleşmiş Milletler, 2015 yılında yoksulluğu ortadan kaldırmak, gezegenimizi korumak ve tüm insanların barış ve refah içinde yaşamasını sağlamak için 17 adet “Sürdürülebilir Kalkınma Hedefi” ya da diğer adıyla “Küresel Hedef ”ten oluşan eylem çağrısı yapmıştır. Hedeflerden birkaç tanesi insan topluluklarının ve yerleşmelerinin tehlike ve risklerden korunması ile doğrudan ilgilidir. “Sürdürülebilir Şehir ve Yaşam Alanları” başlıklı 11 numaralı hedef ise doğrudan kentlere yönelik olup, bu hedefin gerçekleştirilmesi için önerilen alt amaçlardan birisi, kentlerin doğal afetler ve iklim değişikliğine karşı dayanıklı hale getirilmesi ve bu amaçla bütüncül afet risk yönetimi tedbirlerinin alınmasıdır.

1976 yılından beri 20 yılda bir yapılan Birleşmiş Milletler İnsan Yerleşimleri Zirvesi’nin 3.sü (Habitat III), 2016 yılında Ekvator’un Quito kentinde düzenlenmiş ve sonuç olarak “Yeni Kentsel Gündem” (New Urban Agenda) başlığı altında tüm dünyaya duyurulmuştur. Yeni Kentsel Gündem Belgesi’nde altı çizilen hususlar arasında; küresel ısınma ve iklim değişikliği gibi çevre sorunlarının kentlere yönelik tehlike ve riskleri artırdığı, bu çerçevede kentleri daha dayanıklı ve güvenli yerler haline getirecek risk azaltım ve yönetim uygulamalarına hız verilmesi gerektiği yer almaktadır.

Kentler, dünya karasal alanının sadece %2’sini kaplamalarına rağmen pek çok çevre sorununun kaynağı durumundadırlar ve bu sorunlardan en çok etkilenenler de yine kentlerdir. Bu sorunların bir bölümü yerel ve bölgesel bir bölümü de küresel boyuttadır. Uluslararası toplumun üzerinde uzlaştığı ve uluslararası çevre siyasetinin konusu halinde gelen küresel çevre sorunları arasında; küresel ısınma, iklim değişikliği, biyoçeşitliliğin yok olması, çölleşme, ozon tabakasının incelmesi, okyanusların asitlenmesi ve asit yağmurları bulunmaktadır.

İklim değişikliği, atmosferdeki sıcaklık artışına yani küresel ısınmaya bağlı olarak, ortalama iklim koşullarında uzun yıllar boyunca yaşanan istatistiksel olarak anlamlı değişimler olarak tanımlanmaktadır. Küresel ısınma ve iklim değişikliği, diğer küresel çevre sorunları üzerinde olumsuz etkiler yapmakta ve bu sorunlardan bazılarının daha da büyümesine yol açmaktadır.

Birleşmiş Milletler Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesinde biyoçeşitlilik; “karasal, denizel ve sucul ekosistemlerle birlikte diğer tüm kaynaklarda ve bunların oluşturduğu karmaşık ekolojik yapılarda bulunan canlı organizmalar arasındaki; tür içi, türler ve ekosistemler arası çeşitliliği de kapsayan farklılaşma” olarak tanımlanmaktadır. Küresel bir sorun olan biyoçeşitliliğin yok olması, bazı türlerin neslinin tükenmesine neden olacak kadar yüksek bir hızda yok olması biçiminde tanımlanmaktadır. Biyoçeşitlilik sorununu artıran bir etmen küresel ısınmadır. Sıcaklıkların artması ve iklim koşullarındaki değişim, bazı canlıların hayatta kalma şansını azaltmaktadır.

Ormansızlaşma, ağaçların yerine konması ya da yeniden herhangi bir ağaç birliğinin oluşturulması amacı olmaksızın kesilmesi olarak tanımlanmaktadır. Çölleşme ise görece verimli topraklardan oluşan bir bölgenin, hemen hiçbir su ve bitki varlığı ile vahşi yaşam ortamına sahip olmayan kurak ve çorak bir bölgeye dönüşmesi olarak ifade edilebilir. 20. yüzyıl başında 5 milyon hektar olan küresel orman varlığının, 21. yüzyıl başında 4 milyon hektarın altına düştüğü belirtilmektedir.

Atmosferde yer alan ozon tabakasının incelmesine yol açan neden, insanlar tarafından başta kloroflorokarbonlar olmak üzere ozon tabakasını inceleten maddelerin üretilmesi ve atmosfere salınmasıdır. Ozon tabakasının incelmesi, güneşin zararlı ışınlarının dünyaya ulaşmasına yol açmakta ve yeryüzündeki canlıların sağlığını olumsuz etkilemektedir. İnsan sağlığı üzerindeki olumsuz etkiler arasında, görme bozukluğu ve cilt kanseri gibi hastalıklar sayılmaktadır.

Okyanusların asitlenmesi sorunu, okyanusların insan eylemleri sonucu atmosferdeki yoğunluğu giderek artmış olan karbondioksiti emmesi sebebiyle pH değerinin düşmesi ve bunun sonucunda asitlenmesi olarak tanımlanabilir. Denizel ortamlardaki canlı yaşamı üzerinde olumsuz etkiler yapmaktadır.

Sanayileşme ve fosil yakıtların artarak kullanımından oluşan bir diğer küresel çevre sorunu da asit yağmurlarıdır. Asit yağmurları kısaca asit değeri yüksek yağışların yeryüzüne ulaşması olarak da ifade edilebilir. Asit yönünden zengin bu yağışların yeryüzüne ulaşmasıyla, okyanus ve ana kıtalar kirlenmekte ve bu ortamlardaki canlı yaşamı olumsuz etkilenmektedir. Asit yağmurlarının, insan sağlığına ve kentsel yapılı çevreye zarar verdiği de bilinmektedir.

Sıcak dalgaları ve kuraklık, iklim değişikliğine bağlı olarak kentleri tehdit eden tehlikelerin başında gelmektedir. Kentlerin, beton yapılaşma ve yapı yoğunluğu nedeniyle, çevrelerindeki kırsal alanlardan 5 ila 6°C daha sıcak olduğu bilinmektedir. Kentsel Isı Adası Etkisi olarak adlandırılan bu durum, sıcak iklim bölgelerinde özellikle yaz aylarında kentsel yaşam ile kentlilerin sağlık durumu üzerinde olumsuz etki yapmaktadır. İklim değişikliği ile birlikte artan güneşlenme ve azalan rüzgar dolaşımına bağlı olarak kentsel ısı adası etkisinin artacağı ve çok sayıda kentin, sıcak dalgaları ile kuraklığa maruz kalacağı tahmin edilmektedir.

İklim değişikliğinin kentsel alanlardaki sonuçlarından birisi de taşkın ve su baskını riskinin artışıdır. Sağanak yağışlar sonucu ani taşkınlar, deniz seviyesindeki yükselme ve fırtına kabarması gibi olaylar sonucu kıyısal taşkınlar, aşırı yağışlar ile doruklardaki buz kütlelerinin erimesi sonucunda ise nehir taşkınları giderek daha sık ve şiddetli biçimde dünya kentlerini etkileyecektir.

İklim değişikliğinin olumsuz sonuçları arasında, hava kirliği ve hava kalitesinde düşüş de yer almaktadır. Hava kirliliğine yol açan parçacıklar ve organik maddelerin havadaki yoğunluğu, sıcaklık ve güneşlenme ile doğru orantılı artmaktadır. Hava kirliliği sorunu yaşanan kentlerde, sıcaklıkların artması ve sıcak dalgaları ile birlikte bu sorunun daha da artacağı anlamına gelmektedir.

Su varlığındaki azalma ve su kıtlığı da iklim değişikliğine bağlı tehlikeler arasındadır. Yağışlarda yaşanacak düzensizlikler ve mevsimlerin beklenenden daha az yağışlı geçmesi su kıtlığının ana nedenlerindendir. Ayrıca, sıcaklıklardaki artışın buharlaşmayı artırmasıyla havzalardaki sular, tüketim dışı azalacaktır. Su kıtlığında, en riskli bölgelerin Güney Afrika, Orta ve Güney Amerika ile Türkiye’nin de yer aldığı Akdeniz havzası olduğu belirtilmektedir.

İklim değişikliği dışında, biyoçeşitliliğin azalması ve ormansızlaşmanın da kentler üzerinde doğrudan sonuçları beklenmektedir. İnsan yaşamı ve yerleşmeleri için yaşamsal öneme sahip bir doğal değer olan biyoçeşitliliğin önemi, sadece yaşamın temeli olmasından değil, insanlığa ekolojik, ekonomik, kültürel ve manevi pek çok yarar sağlıyor olmasından da kaynaklanmaktadır. Bu yararlar, ekosistem hizmetleri kavramı ile tanımlanmaktadır. Dünya ekonomisinin %40’ı, yoksul kesimin ihtiyaçlarının ise %80’i biyolojik kaynaklardan sağlanmaktadır. Ekosistem hizmetlerinin ekonomik boyutları olduğu kadar, güvenliğe ve kültüre ilişkin boyutları da bulunmaktadır. Bu boyutlar, insan yaşamının idame ettirilmesi için gerekli olan yiyecek, içecek, enerji, ilaç ve doğal tehlikelerden korunma gibi faydalar sağlamaktadır. Öte yandan, ormansızlaşma, biyoçeşitliliğin yok olması sorunu ile yakından ilişkilidir. Ormanların yok olması demek ormanlar içerisinde yaşayan tüm canlıların ve bunlardan kaynaklanan biyolojik çeşitliliğin de yok olması demektir. biyoçeşitliliğin yok olması tehlikesi, kentlerin geleceğini tehdit eden yeni risklerin ortaya çıkmasının temel nedenleri arasında yer almaktadır.

Çölleşme sorunu da toprak arzını ve tarımda verimliliği düşürme tehlikesi ile insan yaşamını ve yerleşmelerini tehdit eden yeni risklere neden olmaktadır. Çölleşme sorununun önüne geçilememesi halinde verimli tarım topraklarının kaybedilmesi ve kimi yerlerde de verimlilik düzeyinin düşmesi de kaçınılmaz olacak ve dünya nüfusunu beslemeye yetecek gıdanın üretilmesi güçleşecek, bu da kent ekonomileri ile kentlerin yaşam kalitesi üzerinde olumsuz etkiler yaratacaktır.

Sonuç olarak; insan eylemleri sonucu ortaya çıkan küresel çevre sorunları, kentlerin yaşam kaliteleri üzerinde bir tehdit unsuru haline gelmiş durumdadır. Kentlerin daha güvenli ve sağlıklı bir geleceğe sahip olmaları için küresel çevre sorunlarından kaynaklanan tehlike ve risklerin azaltılması ve etkin bir biçimde yönetilmeleri gerekmektedir.

Çevresel Risklerin Yönetimi ve Yeni Kentsel Gündem

Çevre sorunlarının ortaya çıkmasında kentlerin önemli sorumlulukları vardır. Kentlerin, iyi planlanması ve yönetilmesinde, hem çevre sorunlarını yaratan etmenlerin ortadan kaldırılması hem de bu etkilere rağmen sağlıklı, güvenli ve temiz yaşam çevrelerinin oluşturulması sağlanabilir.

Çevre sorunlarından oluşan tehlike ve risklerin yok edilmesinde kentlerin katkısı, kent planlaması, yönetimi ile risk azaltımı, yönetimi konularının bütünleştirilmesine bağlıdır. Son yıllarda, kent planlama sistemlerine, sakınım planlaması ve afet azaltım planı gibi yeni plan türlerinin eklenmesi söz konusu olmuştur. Kent planlama çalışmaları öncesinde yapılan ve planlamaya temel oluşturan bilgi üretme ve analiz çalışmaları kapsamında risk bölgeleme, çoklu tehlike değerlendirmesi ve benzeri yeni analitik etütler yapılmaya başlanmıştır. Kent yönetimi alanında da yeni uygulama ve düzenlemeler söz konusudur. Risk azaltımı ve yönetimi konularına ilişkin yeni kurumsal düzenlemeler geliştirilmekte ve bunlar pek çok kentte uygulama ortamı bulmaktadır. Bunların başında; risk sigorta sistemleri ile kriz masası ve afet yönetim merkezi türünde yeni kurumsal düzenlemeler gelmektedir. Risk azaltımı ve yönetimine yönelik olarak, afet toplanma merkezleri, tahliye alanları gibi yeni kentsel kullanımlar geliştirilmekte ve bunlar kent planlarında yer almaktadır.

Sürdürülebilir Kent

Sürdürülebilirlik kavramı 18. yüzyıla dayanır. Popülerlik kazanması ve yaygın kullanımı 1980’lerin ikinci yarısındadır. Birleşmiş Milletler Dünya Çevre ve Kalkınma Komisyonu’nun 1987 yılında yayınladığı Brudtland Raporunda Ortak Geleceğimiz başlıklı raporda, sürdürülebilir kalkınma kavramı, alternatif bir ekonomik gelişme yaklaşımı olarak önerilmiştir. Sürdürülebilir kalkınma; bugünkü kuşakların ihtiyaçlarını, gelecek kuşakların kendi ihtiyaçlarını karşılayabilme olanaklarını tehlikeye atmadan karşılamalarını sağlayan kalkınmadır” biçiminde tanımlanır.

Sürdürülebilir Kalkınma kavramının, uluslararası toplumun önüne önemli bir ekonomik gelişme hedefi olarak konulmasında, 1992 yılı milat olarak kabul edilebilir. 1992 yılında Brezilya’nın Rio de Janeiro kentinde düzenlenen Birleşmiş Milletler Çevre ve Kalkınma Konferansı’nda, sürdürülebilir kalkınmanın hayata geçirilmesi için ülkelerin izlemesi gereken yol haritası, Gündem 21 (Agenda 21) adı altında tüm dünyaya duyurulmuştur.

Sürdürülebilir kalkınma kavramı, ekonomik büyüme yerine kalkınmayı önceleyen bir ekonomik gelişme yaklaşımıdır. Büyüme ve kalkınma kavramları arasındaki farkı belirleyen husus, sürdürülebilirlik kavramının nitelikli bir ekonomik gelişme yaklaşımı için üç temel bileşeni şart koşmasıdır. Bunlar; ekonomik, toplumsal ve çevresel bileşenler olarak tanımlanmaktadır. Sürdürülebilir kalkınma yaklaşımı, ekonomik büyüme ve refah artışı ile toplumsal eşitliğin sağlanması ve çevrenin korunması hedeflerinin aynı anda gözetilmesi esasına dayanmaktadır. Toplumsal ve çevresel hedeflerin, ilk hedef olan ekonomik hedefler için feda edilmesi halinde, gelecek kuşakları büyük tehlike ve risklerin beklediği bir gerçektir. Sürdürülebilir kent, sürdürülebilirliğin üç temel bileşeniyle somut ve doğrudan ilişki kurabilen yapısal özelliklere sahip bir kenttir.

Sürdürülebilir kent:

  • Herkese yetecek iş olanakları ile temel yaşamsal gereksinimlerin rahatlıkla karşılanmasına yetecek bir gelir düzeyi sunan güçlü bir ekonomiye,
  • Adil gelir ve kaynak dağılımının yanı sıra ekonomik olanaklar ile kentsel toplumsal hizmetlerden yararlanmada toplumun tüm kesimlerine eşit fırsatlar sunan siyasal ve yönetsel bir yapıya,
  • Kent içindeki ve yakın çevresindeki doğal ve çevresel değerleri etkin bir biçimde koruyan, ekolojik ve karbon ayak izi düşük, havası, toprağı ve suyu temiz bir kentsel yaşam ortamına sahip olan bir yerdir.

Düşük Karbonlu Kent

Düşük karbonlu kent, yüksek enerji verimliliği ve yenilenebilir enerji kaynaklarının yaygın kullanımı yoluyla, tükettiği enerji miktarını ve enerji kaynaklı sera gazı emisyonlarını ciddi düzeyde azaltmış kent olarak tanımlanabilir. Bu kavramın merkezinde, enerji tüketimi ve enerji tüketimi kaynaklı sera gazı, özellikle de karbondioksit emisyonları yer almaktadır. Burada belirtilmesi gereken önemli husus, düşük karbonlu kent kavramsallaştırmasında, kentin enerji tüketimi ve emisyon düzeylerinde düşüş sağlanırken, yaşam standardı, yaşam kalitesi ve refah düzeyinden taviz verilmemesi gerektiğidir. Son yıllarda belediyeler, düşük karbon kenti kavramını hayata geçirmek için çözümler yaratmaya çalışmışlardır. Bu çözümler, toplu taşıma ve motorize olmayan ulaşım türlerinin yaygınlaştırılmasına, kentlerde ve binalarda enerji tüketimini azaltıp, yenilebilir enerji kullanımını artırmaktan, kent içi ve çevresindeki yeşil alan ve orman varlığının çoğaltılmasına ve kentsel altyapı sistemlerinin iyileştirilmesine kadar çok farklı tür ve ölçekte eylem ve stratejiden oluşmaktadır. Düşük karbonlu kent, daha az atık üreten, atıklarını önemli oranda geri kazanarak kullanan ve atıklarının bir bölümünden enerji üretebilen bir kente karşılık gelmektedir.

Düşük karbonlu kent yaklaşımı ile azaltılmaya çalışılan temel risk, küresel ısınma ve iklim değişikliğidir.

Akıllı Kent

En genel anlamda akıllı kent; daha sürdürülebilir ve yaşanabilir bir kentsel ortam sağlamak amacıyla en ileri bilgi ve iletişim teknolojilerini, temel kentsel hizmetlerin tasarlanmasında, organizasyonunda ve sunumunda kullanan kenttir. Akıllı kent, şu altı bileşene sahip olması gereken kenttir: akıllı ekonomi, akıllı ulaşım, akıllı bir kentsel çevre, akıllı insanlar, akıllı yaşam ve akıllı yönetim.

Akıllı kent kavramı, çevre sorunlarından kaynaklanan risklerin azaltımı ve yönetimi bağlamında önemli yararlar sağlama potansiyeli taşımaktadır. Çevre sorunlarından kaynaklanan risklerin önlenmesinde kent bilgi sistemleri ile kentsel altyapı sistemleri yadsınamaz bir öneme sahiptir. Bunların gerçekleştirilebilmesi için kentlerin akıllı bir biçimde planlanması, programlanması ve yönetilmesi gerekmektedir.

Dayanıklı Kent

Afet risk yönetiminin son yıllarda üzerinde çok durduğu kavramlardan biri de dayanıklılıktır. Dayanıklılık, herhangi bir sistemin karşı karşıya kaldığı beklenmedik durum ve şoklar karşısında ana işlevlerini sürdürecek şekilde kendisini hızla yenileyebilme kapasitesi olarak ifade edilmektedir. Dayanıklı kent ise dayanıklılık kavramının kentlerin gelişim, planlanma ve yönetim süreçlerine uyarlanmaya çalışılmasının bir sonucudur. Günümüzde kentler, doğal, teknolojik ve insan kaynaklı pek çok tehlike ile karşı karşıyadır. Bunlar içinde beklenmedik durumlar yaratma potansiyeli yüksek bir tehlike faktörü de doğal tehlikeler ve çevre sorunlarıdır. Bu da dayanıklı kent kavramını, kentsel afet risklerin azaltılması ve yönetilmesi süreçleri için oldukça önemli hale getirmektedir. Dayanıklı kentler, ulaşım ve altyapı sistemleri ile kentsel yaşamı destekleyen diğer tüm kullanım ve sistemler; taşkın, deprem, deprem dalgası ve fırtına gibi doğal tehlikeler ya da terör gibi sosyal ve siyasal içerikli tehlike ve şoklardan kolayca kurtulup işlevlerini sürdürmeye devam edecek şekilde tasarlanıp uygulanırlar. Kentlerin, dayanıklılıklarını artırmaları için, fiziksel, sosyal, yasal, yönetsel ve ekonomik niteliklerindeki zayıflıklarını gidermeleri ve belirsizliklere karşı hazırlıklı olmalarını sağlayacak bir yönetim ve örgütlenme kapasitesine sahip olmaları gerekmektedir.

BİR YORUM YAZIN

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.