Kent Sosyolojisi Dersi 8. Ünite Özet

30.07.2022
8
A+
A-

Türkiye’De Tarımın Dönüşüm Süreçleri

Açıköğretim ders notları öğrenciler tarafından ders çalışma esnasında hazırlanmakta olup diğer ders çalışacak öğrenciler için paylaşılmaktadır. Sizlerde hazırladığınız ders notlarını paylaşmak istiyorsanız bizlere iletebilirsiniz.

Açıköğretim derslerinden Kent Sosyolojisi Dersi 8. Ünite Özet için hazırlanan  ders çalışma dokümanına (ders özeti / sorularla öğrenelim) aşağıdan erişebilirsiniz. AÖF Ders Notları ile sınavlara çok daha etkili bir şekilde çalışabilirsiniz. Sınavlarınızda başarılar dileriz.

Türkiye’De Tarımın Dönüşüm Süreçleri

Tarımsal Üretimin Genel Özellikleri

Öncelikle tarımsal üretim, talep koşulları yönünden ikili bir karaktere sahiptir. Tarımsal ürünlerin insanların zorunlu ihtiyaçlarını karşılıyor olmaları sebebiyle bu ürünlere olan talep seviyesinin asgari düzeyin altına inmesi mümkün değildir. İnsanın tarımsal ürünlere olan ihtiyacının sürekliliği doğal olarak tarımsal üreticiler açısından bir avantaj teşkil eder. Ancak aynı özellik kendi içerisinde üreticiler açısından dezavantajlı bir durumu barındırır. Her ne kadar tarımsal ürünlere daima bir talep bulunsa da talep düzeyi insanların beslenme kapasiteleriyle sınırlıdır. Azalan marjinal fayda ilkesi gereğince tüketimde tatmin noktasına ulaştıktan sonra tüketicilerin gıda ürünlerine olan talep düzeyleri aşamalı olarak düşeceğinden, tarımsal üreticilerin üretimlerini belirli bir düzeyin üzerine çıkarmaları fiyatları aşağı doğru iter ve kendi gelir düzeyleri açısından olumsuz bir sonuç doğurur.

İkinci olarak tarımsal üretim doğa koşullarının etkisi altındadır. Bu durum üretim dönemi sonunda gerçekleşen üretim düzeyinin dönem başında öngörülen üretim düzeyinden farklı olmasına yol açabilir. Özellikle tarla tarımında daha fazla önem arz eden bu durum tarımsal üreticileri diğer sektörlerden farklı olarak piyasada oluşacak fiyat bağlamında çok daha etkisiz ve savunmasız bırakır.

Üçüncüsü, tarım sektöründe üründen ürüne farklılık göstermekle birlikte üretim sürecinin görece uzun oluşudur. Bazı ürünlerde birkaç ayla sınırlı olabilen ürünün elde edilme süreci genellikle yıllık olarak gerçekleşirken ağaç bitkilerde birkaç seneye dek çıkabilmektedir. Üretim sürecinin göreli uzunluğuna bağlı olarak süreç uzadıkça tarımsal üretime yatırılan sermayenin devir hızı düşmektedir. Bu durum sermaye sahiplerinin buğday, arpa, çavdar gibi yıllık veya daha uzun vadede üretimi gerçekleştirilebilen ürünlerin üretimine sermayelerini yatırmaları önünde bir engel oluşturmaktadır.

Son olarak üretim sürecinin göreli uzunluğu tarımda işgücü kullanımının genellikle ekim ve hasat dönemlerinde yoğunlaşmasına, ürünlerin gelişme ve olgunlaşma dönemlerinde ise atıl kalmasına yol açmaktadır. Bu durumun doğal sonucu ise tarımda gizli işsizliğin yüksek olması biçiminde ortaya çıkmaktadır. İşgücüne olan ihtiyacın yüksek olduğu dönemlerde ise ilave işgücü geçici olarak dışarıdan mevsimsel göç yoluyla sağlanmaktadır. Dolayısıyla tarımda üretimin mevsimsel özelliği üretim süreci boyunca üretimi gerçekleştirenler arasında iktisadi ilişkiler temelinde sosyokültürel etkileşimlere açık bir zemin oluşturmaktadır.

Tüm bu özellikler göz önüne alındığında tarım sektöründe oluşan iktisadi ve sosyal organizasyonların açıklanması ve dönüşümünde iktisadi faktörler kadar sosyal etkenlerin de dikkate alınmasının gereği ortaya çıkmaktadır.

Tarımsal Üretimde Sosyo-Ekonomik Yapılar

Tarımsal üretimin yukarıda açıklanan evrensel özelliklerinin oluşturduğu kısıtlar mülkiyet ilişkileri temelinde tarımsal uğraşıya dâhil olanlar arasındaki üretim ve bölüşüm ilişkilerini belirler. Üretim ve bölüşüm ilişkileri ise tarımsal uğraşının yapısı gereği iktisadi olduğu kadar sosyal etkileşimleri de beraberinde getirir. Bu bağlamda günümüze kadar olan tarihsel süreçte beş farklı sosyoekonomik örgütlenme biçimi var olmuştur:

  • İlkel kolektif tarım,
  • Feodal tarım,
  • Aile tipi tarım-köylü tarımı-küçük meta üretimi,
  • Kapitalist tarım ve
  • Sosyalist tarım.

Günümüzde ilkel kolektif ve sosyalist tarımın özelliklerinin hüküm sürdüğü ülke ve bölgeler ancak istisnai kabul edilebilecek düzeyde varlığını sürdürmektedir. Feodal örgütlenme biçimi ise uzun bir dönem egemen sosyoekonomik örgütlenme biçimi olarak varlığını sürdürdüğü Avrupa tarımından 14. yüzyıldan itibaren tedrici olarak etki gücünü yitirmeye başlamış ve yerini aile tipinde ya da kapitalist tarzda örgütlenen işletmelere bırakmıştır. Ancak günümüzde geri kalmış ülke tarımlarında büyük toprak mülkiyetinin denetimi ve gözetiminde yürütülen kiracılık/ortakçılık tarzında örgütlenen tarımsal organizasyonlarda yarı feodal ilişkiler olarak nitelenebilecek üretim ve bölüşüm ilişkilerini gözlemek olasıdır. Hane halkı emeğine dayalı küçük üreticiliğe ve kapitalist tarıma dayalı yapılar ise ülkelerin iktisadi gelişmişlik düzeyiyle bağlantılı olarak beraberce varlıklarını sürdürmektedirler.

Küçük Üreticilik: Küçük üreticilik, ölçeği ne olursa olsun bir miktar toprağa ve üretim araçları mülkiyetine sahip olup, öncelikli hedefi bu mülkiyet sahipliğini kullanarak kendisinin ve ailesinin yeniden üretimini gerçekleştirmek olan ve bu hedefi zorunlu biçimde ücret gelirine bağlı bulunmayan üretici kategorisi olarak tanımlanabilir. Küçük üreticiler karşılıksız olarak kendi hane halkı emeğini kullanma olanağına sahip olduklarından tarımsal işletmeleri dışından ücret karşılığı emek istihdam etmek zorunda değildirler. Ancak aile işletmeleri özellikle ekim ve hasat dönemleri gibi işgücüne olan ihtiyacın fazla olduğu dönemlerde dışarıdan ücret karşılığı emek istihdam edebilecekleri gibi kendilerinin ve ailelerinin işgücünü geçici olarak başka işletmelerin kullanımına arz edebilirler. Küçük üreticiliğin kendi varlığını özerk olarak sürdürüyor olması onları gerçekleştirdikleri tarımsal artığı piyasada değerlendirmekten alıkoymaz. Küçük üreticiliğin makroekonomik düzeyde değerlendirildiğinde olumsuz yönü ölçek düşüklüğü ve uzmanlaşma yetersizliğine bağlı olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu tarz üreticilik düşük düzeyde ve çok parçalı toprak mülkiyeti içerdiğinden ve işletme sahipleri üretimin her aşamasında sürece dâhil olduklarından bir uzmanlaşma yetersizliği oluşmaktadır. Uzmanlaşma ve ölçek yetersizliğinin doğal sonucu ise düşük üretkenlik sorunu olarak ortaya çıkmaktadır.

Kapitalist İşletmeler: Tarımda kapitalist tarzda örgütlenen işletmeler kâr amaçlı olarak organize olurlar ve ücretli emek gücü istihdam ederek üretim ve pazarlamayı gerçekleştirir. Diğer tarımsal örgütlenmelerden farklı olarak kapitalist tarımsal işletmelerde toprak mülkiyetine sahip olmak gibi bir zorunluluk yoktur. Göreli olarak yüksek sermaye birikimine sahip olmak bu tip işletmelere gerek alanında uzmanlaşmış personel istihdam etme gerekse üretim sürecinde verimlilik artırıcı girdileri (kimyasal gübre, ıslah edilmiş tohumluk, tarımsal ilaç, zirai alet ve makineler vb.) optimal düzeyde ve kalitede kullanma imkânı sunar.

Tarımda Kapitalist Gelişmeler ve Küçük Üreticilik: Küçük üreticiliğin üretim koşulları tarihsel süreçte değerlendirildiğinde tarımda kapitalist ilişkilerin artması yönündeki eğilime bağlı olarak değişime uğradığı görülür. Söz konusu eğilime bağlı olarak meta ekonomisi giderek sermaye sahipleri lehine güçlenmeye başlar ve genelinde tüm tarımsal üreticileri özelinde ise küçük üreticiler bir farklılaşma sürecine girerler. İlk aşamada iktisadi ve toplumsal önceliği kendi yeniden üretimi olan ve hane halkı düzeyinde örgütlenen üreticiler üretimlerini giderek artan oranlarda meta değişimine dönük olarak organize etmeye başlarlar. Bu durumda geleneksel aile işletmeleri gerek üretimleri için gerekli girdileri pazardan temin eden, gerekse kasaba ve kent menşeli metaları tüketen işletmeler durumuna gelirler. Yani küçük aile işletmeleri hem üretim hem de tüketim için ihtiyaç duydukları girdi ve ürün aşısından pazara bağımlı hale gelirler. Değişim ilişkilerinin gelişmesi ve piyasaya dönük üretimin toplam hane halkı üretimi içindeki payının ağırlık kazanmasıyla üretim, kapitalist üretim biçiminin koşullarınca belirlenmekle kalmayıp üreticiler arasındaki toplumsal ilişkilerin de dönüşüme uğramasıyla piyasa merkezli olarak işlemeye başlar. Bu aşamaya gelindiğinde kırsal üreticiler üretim araçlarının bir kısmına sahip olmalarına karşın geçimleri için gerekli üretim araçlarını piyasa dışı yollar aracılığıyla edinebilme olanaklarını yitirirler. Küçük meta üreticilerinin meta ilişkilerine yani piyasaya bağlanmaları sonucu kendi yeniden üretim koşulları tehdit altına girer. Bu tehdit sonucunda kendileri açısından iki alternatif ortaya çıkar:

  • İlki, küçük meta üreticileri ya toprak mülkiyetini kısmen veya tamamen kaybederek sektör dışına yönelmek durumunda kalırlar.
  • İkinci alternatif, tarımda kalıp büyük toprak sahibi kişilerle kiracılık ve ortakçılık gibi üretim ilişkilerine girerek ya da ücret karşılığı çalışarak geçimlerini sağlamaya çabalamak biçiminde ortaya çıkar.

İkinci durum tarımda bir mülksüzleşme sürecini de beraberinde getirebilir. Ayrıca bu iki alternatifin dışında, küçük meta üreticisi kategorisine mensup insanlar arasında özellikle ticari üretimden elde edilen sermaye birikimi fırsatlarını değerlendirerek kapitalistleşen işletme sahipleri haline gelebilirler. Tarımsal dönüşüm pratiği açısından ‘Köylü Yolu’ olarak bilinen bu dönüşüm sürecinde küçük meta üreticileri mülkiyetleri haricinde kiraladıkları ilave topraklar üzerinde tamamen kâr amaçlı pazara dönük üretimde uzmanlaşabilir ve üretimlerini kapitalist tarzda organize etmeye başlarlar.

Türkiye’de Tarımsal Yapılar (I): 1923-1980

1923-1950: Osmanlı Mirası ve Üretici Yapıların Yenilenmesi: 1923-1950 dönemi, Osmanlı mirasından devralınan üretici yapıları üzerinden restorasyon çabaları olarak tanımlanabilir. 1923 yılında kurulan Türkiye Cumhuriyeti Osmanlı İmparatorluğu’ndan ağırlıklı olarak çift hane sisteminin devamı niteliğinde olan aile tipi üretim organizasyonları ile büyük toprak sahiplerinin mülkiyetinde feodal tarzda örgütlenmiş üretim yapıları devralmıştır. Bu yapıların yanı sıra Ege Bölgesi’nin batısındaki verimli ovalar ile Çukurova’da pamuk başta olmak üzere bazı ticari ürünlerin üretiminde uzmanlaşmış, kapitalist tarımın bazı özelliklerini içinde barındıran az sayıda işletme bulunmaktadır. Aile tipi ve feodal yapıdaki işletmelerin ortak özelliği verim düzeylerinin düşük ve piyasayla bütünleşmelerinin kısıtlı oluşudur. İşletmelerin verim düzeylerinin azlığı işletme sahiplerinin eğitim düzeylerinin düşüklüğü ve sermaye yetersizliği ile ilişkilendirilebilirken, piyasaya uyumun kısıtlı oluşu nakliye ve ulaşım olanaklarının yeterli olmayışıyla açıklanabilir. Göreli olarak büyük sermaye birikimine sahip büyük toprak sahipleri ise bu imkânlarını kullanarak sınırlı düzeyde de olsa topraklarında verim artışı sağlayarak ticari tarımsal ürünlerde pazarlanabilir tarımsal artık düzeylerini yükseltebilmişlerdir. Erken Cumhuriyet döneminde izlenen tarım politikalarının amaç ve ilkelerini belirleyen etkenler üç grupta toplanabilir. Bu ilkelerden;

  • Birincisi Cumhuriyetin benimsediği dünya görüşünden,
  • İkincisi 1929 yılında yaşanan Büyük Dünya Ekonomik Bunalımı sebebiyle Türkiye’nin değiştirmek zorunda kaldığı kalkınma stratejisinden;
  • Üçüncüsü ise Türkiye’de tarım kesiminin yapısından kaynaklanan amaç ve ilkelerden oluşmuştur.

Cumhuriyetin benimsediği dünya görüşünden kaynaklanan iki ilke “halkçılık” ve “pozitivist bilimcilik” yaklaşımlarını temel almıştır. Bunlardan halkçılık ilkesi kırsal alanlarda Osmanlı’dan devralınan köylü hanelerinin “maişetinin” geliştirilerek onların pazara dönük üretimi gerçekleştirebilen tarımsal işletmelere dönüştürülebilmesini temel alır. Cumhuriyetin benimsediği diğer ilke olan pozitivist bilimcilik ilkesi İttihat ve Terakki döneminden kalma pozitivist bilim anlayışının tarımsal üretim sürecine intibakına dayanmıştır. Üçüncü ilke ise Osmanlı’dan devralınan mülkiyet ilişkilerine dokunulmaksızın mevcut büyük toprak sahibi çiftçileri desteklemek, teşvik etmek ve makineli tarıma geçiş başta olmak üzere onların kapitalist tarıma geçişlerini kolaylaştırmayı hedeflemiştir.

Ekonomisi mevcut şartlarda tamamen tarıma dayalı bir ülkede Tek Parti Hükümetinin halkçı yaklaşım uyarınca siyasi açıdan köylü kitlelerinin desteğini sağlamaya yönelik en radikal hamlesi 1925’te Osmanlı geleneksel toprak vergisi olan aşar’ın kaldırılması olmuştur. Hükümetin kırsal üreticileri geçimlik üretim açmazından kurtarmaya dönük ikinci hamlesi toprak dağıtımı uygulamalarını kapsamıştır. Cumhuriyetin ilk yıllarında uygulanan politikalar 1929 Dünya Ekonomik Bunalımı ile birlikte sekteye uğramıştır. Ekonomik bunalım tüm dünyayı olduğu gibi Türkiye’yi de etkilemiş ve bunalım koşullarının bir yerde zorunlu kıldığı sanayileşme stratejisi değişikliği -özel sermayeye dayalı sanayileşme hedefinden korumacı ve devletçi stratejiye geçiş- tarımsal politikalarda da bir takım değişiklikleri beraberinde getirmiştir. Buna göre devlet planlı sanayileşme stratejisi kapsamında tarımsal piyasalar üzerinde üç farklı mekanizmayı devreye sokarak tarımdan devlet eliyle kurulmaya başlanan sanayilere kaynak aktarmaya çabalamıştır. Söz konusu mekanizmalar üç başlık altında ifade edilebilir:

  1. Buğday başta olmak üzere hububatta kamu kuruluşlarının doğrudan piyasalara girerek destekleme alımı gerçekleştirmeleri.
  2. Şekerpancarı ve pamuk gibi ürünlerde olduğu gibi tarımsal hammaddeleri işleyen sanayilerin büyük ölçüde devlete ait olması sayesinde piyasaya devlet işletmelerinin egemen olabilmeleri.
  3. İhracata dönük tarım ürünlerinin bir bölümünde olduğu gibi hükümetin denetimindeki tarım satış kooperatiflerinin ihraç fiyatı ile çiftçinin eline geçen fiyat arasındaki marj üzerinde etkili olabilmeleri.

Her üç mekanizmanın işlerlik kazanmasıyla tarım sektörünün sanayi karşısındaki ticaret hadleri 1929-1934 yılları arasında %25 düşmüştür. Dolayısıyla küçük üreticiler başta olmak üzere büyük toprak sahipleri haricindeki üretici kategorilerinin kendi toprakları üzerindeki üretimleri yanında kendi yeniden üretimlerini sağlayabilmeleri için gerekli olan kiracılık, ortakçılık gibi üretim ilişkilerinden kurtulabilmeleri önemli ölçüde ortadan kalkmıştır.

1939 yılında başlayan II. Dünya Savaşı ile birlikte Türkiye doğrudan savaşa girmemekle birlikte savaş ekonomisi koşullarından etkilenmiş ve bu etki tarım sektörü üzerinde de fazlasıyla hissedilmiştir. “Yüzde 25 Kuralı” olarak bilinen her üreticiden 50 tona kadar ki hububat üretiminin %25’inin, saptanan sabit fiyatlardan devlete teslim etmesi zorunluluğu (1942) ile 1943’te belli başlı tüm ürünler için konulan Toprak Mahsulleri Vergisi, üreticiler üzerinde önemli bir maliyet yükü getirmiştir. İlave olarak savaş ekonomisi koşullarında toplam ekilen alanlar büyük ölçüde gerilemiş, birim toprak başına alınan verim düzeyinde ise ciddi düşüşler görülmüştür. Savaşın sona ermesiyle çok partili bir düzene geçiş gündeme gelirken, hükümetin ileri gelenleri özellikle küçük köylülüğü yeniden kazanma gayreti içerisine girmişlerdir. Bu kapsamda Haziran 1945’te Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu Mecliste kabul edilmiştir. Uygulama Cumhuriyetin ilk yıllarındaki toprak dağıtımında olduğu gibi ağırlıklı olarak hazineye ait toprakların topraksız ve az topraklı kişilere transferi biçiminde gerçekleşmiştir. 1950 yılında yapılan seçimlerde ise yukarıda ifade edilen savaş döneminde yoksullaşan kırsal kesimlerin tepki oyları ile kendilerine pazara yönelik meta üretiminin geliştirilmesine yönelik tarımsal politikalar vaat edilen büyük toprak sahiplerinin oyları Demokrat Parti’yi iktidara getirmiştir.

1950-1960: Küçük Meta Üreticiliğinin Oluşması ve Pekişmesi: Demokrat Parti tarım politikalarını kendisini siyasi olarak iktidara taşıyan kırsal kategorilerin mülkiyet düzeyi ne olursa piyasayla olan bağlantılarını kurmak/güçlendirmek ve liberal iktisadi ve sosyal bir anlayış çerçevesinde üretim ve gelir artışı sağlamak üzerine kurmuştur. Bu amaca dönük olarak öncelikle Partinin yapılan yasal düzenlemelerle başta çayır ve meralar olmak üzere ilave arazilerin üretime açılmasına imkân tanıması Türkiye’de toprak mülkiyetinin gelişerek yayılmasının önünü açmıştır. Bu bağlamda yukarıda açıklanan tarımsal sosyoekonomik örgütlenme biçimlerinden olan küçük meta üretiminin ön koşulu olan toprak mülkiyetinin meşruiyeti temelinde diğer üretim araçları sahipliğinin genişlemesi de kolaylaşmıştır. Nitekim bu sayede küçük ve orta ölçekli köylü kategorileri ilave araziler üzerinde tarım yapma olanağına sahip olmuşlardır. Demokrat Parti’nin toprak genişlemesine dönük hamlesini takiben uygulamaya koymuş olduğu iki politika hamlesi küçük meta üretiminin Türkiye tarımında uzun yıllar sürecek olan egemen üretim biçimi olması bakımından büyük önem taşımıştır. Bu hamleler;

  • Tarımda makineleşme (traktörleşme) ve
  • Karayolları hamlesi olarak ifade edilebilir.

Tarımda makineleşme hamlesi Marshall yardımları kapsamında ithal edilen traktörlerin öncelikle büyük toprak sahiplerinin kullanımı ile önemli tarımsal üretim ve verim artışları sağlayan, dolayısıyla üretici kategorileri açısından yapısal olarak nitelenebilecek ekonomik ve sosyal dönüşümlere yol açan bir hamledir. Karayolu hamlesi ile dönemin başında; 1950’de 47.080 km karayolu kullanımda iken dönemin sonuna gelindiğinde, 1960 yılında 9.168 km’si toprak köy yolu olmak üzere 61.542 km’lik karayolu kullanıma açılmıştır. Karayolu hamlesinin küçük meta üretiminin gelişmesi ve yaygınlaşması açısından temel katkısı üreticileri giderek artan düzeylerde piyasaya bağlamış olmasıdır. Çünkü geçimlik düzeyin üzerinde elde edilebilen tarımsal artığın pazarda değerlendirilebilmesinin ön koşullarından en önemlisi artığın güvenli bir şekilde ve asgari maliyetle pazara ulaştırılabilir olmasıdır.

1960-1980: Tarımda Modernizasyonun Tarımsal Üreticilere Etkisi: 1963-1980 dönemi Türkiye tarımında küçük meta üreticiliğinin egemenliğini pekiştirdiği dönem olmuştur. 1963 yılında planlı ekonomiye yeniden geçişle birlikte tarımda “devlet desteğinde modernizasyon” diye ifade edilebilecek birim alana verimi artırmaya dönük tarımsal politikalar uygulanmaya başlanmıştır. Buna göre devlet bir yandan uygulamaya koyduğu verim artırıcı modern girdilere sübvansiyon sağlayıp kanal, baraj gibi alt yapı yatırımlarını gerçekleştirerek üreticileri maliyetler yönünden desteklerken, diğer yandan destekleme alımlarında yüksek fiyat vererek fiyatlar yönünden destek sağlamıştır. Söz konusu girdi desteklerine üreticiler kimyasal gübre, tarımsal ilaç, ıslah edilmiş tohumluk gibi verimlilik artırıcı modern girdilerin kullanımını artırarak cevap vermişlerdir. Girdi yoğunluğunun artması sonucunda çeşitli ürünlerde ortaya çıkan verimlilik artışlarının en azından nüfus artış oranına eşit olması ile uzun dönemde azalan getirilerin ortadan kaldırılmasına dayalı üretken mekanizma, 1970’li yılların ortalarına kadar başarıyla işletilmiştir.

Aynı dönemde devletin genelinde tarım sektörüne, özelinde ise küçük meta üretimine sağladığı desteğin diğer boyutu yüksek destekleme fiyatları ile ilişkilidir. Buna göre devlet neredeyse tüm tarımsal ürünler için uyguladığı destekleme alımlarını düşük faizli kredi politikası ile desteklemiş ve üreticilerin elindeki ürün fazlasını satın almayı garanti ettiği gibi vermiş olduğu yüksek fiyat sayesinde küçük ve orta ölçekli işletmelerce gerçekleştirilen üretimi artırma gayreti içinde olmuştur. Son olarak 1950’li yıllarda ülke sınırları içinde başlayıp daha sonra uluslararası bir forma dönüşen emek göçü küçük meta üreticiliğinin maddi koşullarına katkı sağlayan bir diğer faktördür.

Türkiye Tarımında Neo-Liberal Dönem

1980-2000: Devlet Desteğinin Azalması ve Küçük Meta Üreticiliğinin Direnci: 1980-2000 dönemi, küçük meta üreticiliğine olan devlet desteğinin azaltıldığı ve küçük üreticilerin çeşitli direnç mekanizmalarını devreye sokmak zorunda kaldığı dönem olarak tanımlanabilir. 1974 yılında ortaya çıkan Dünya Petrol Krizinin olumsuz ekonomik etkileri Türkiye ekonomisindeki siyasi istikrarsızlığın kaynaklık ettiği bozulmalarla birleşince 24 Ocak 1980’de Türkiye ekonomi tarihindeki en radikal sayılabilecek istikrar tedbirleri yürürlüğe konmuştur. Tedbirlerin tarım sektörü açısından en belirgin özelliği bir önceki dönem için açıklanan devlet desteğinin önemli düzeylerde azaltılarak küçük meta üreticilerinin alışık olmadıkları biçimde üretim koşullarının önemli ölçülerde piyasa koşulları tarafından belirlendiği bir sürece dâhil edilmeleri olmuştur.

Kırsal kesimden önce genel (1987), ardından mahalli idareler (1989) seçimlerinde gelen tepki oyları ve ortaya çıkan 1994 Ekonomik Krizi, 1990-2000 döneminde tarımsal destekleme politikaları açısından daha istikrarsız olarak ifade edilebilecek politikaları beraberinde getirmiştir. İstikrarsızlık dönemi aşağıdaki alt dönemler itibariyle şöyle ifade edilebilir:

  1. 1991-1993 tarımsal desteklemede genişleme dönemi,
  2. 1994-1995 daralma dönemi,
  3. 1997-1998 yeniden genişleme dönemi,
  4. 1999-2000 yeniden daralma dönemi.

2000’li yıllara gelindiğinde Türkiye tarımında önceki dönemlerden farklı bir biçimde küçük meta üreticileri bakımından tarımsal ya da tarım dışı çoklu işlerde çalışma, tarım kesiminde varlıklarını sürdürebilmenin bir koşulu haline gelmiştir.

2000 Sonrası: Piyasa Merkezli İlişkilerin Artan Önemi ve Küçük Meta Üreticiliğinin Çözülmesi: Türkiye tarım politikaları 2000 yılında yürürlüğe giren IMF stand by antlaşması hükümleri ile Dünya Bankası’na verilen niyet mektuplarındaki satırbaşları gereğince devlet desteklerinin aşamalı olarak azaltıldığı ve ürün fiyatlarının piyasa ilkeleri kapsamında belirlendiği bir sürece girmiştir. Nitekim söz konusu dönüşüm süreci tarımsal KİT’lerin özelleştirilmesi, tarım satış kooperatifleri ve tarımsal birliklerin işlevlerinin sınırlandırılması, kamusal desteklerin yeni bir destekleme modeli (Doğrudan Gelir Desteği Modeli) kapsamında azaltılması ve temel bazı tarımsal ürünlerde (fındık, tütün, şekerpancarı vb.) arzın sınırlandırılmasında ifadesini bulmuştur. Sürecin işlemeye başlamasıyla, 1999-2005 arasında iç ticaret hadleri aynı 24 Ocak 1980 sonrasında olduğu gibi tarım aleyhine dönmüş ve temel tarımsal ürünlerde Cumhuriyet tarihinde ilk defa üretimde kendine yeterlilik sorunu ile karşılaşılmıştır.

2000 sonrasında ortaya çıkan ve küçük meta üreticiliğinin piyasadaki egemenliğine son verme yönündeki bir diğer durum kapitalist sermayenin giderek artan düzeylerde tarıma nüfuz etmesiyle ilgilidir. Son yıllarda bir kısmı çokuluslu olmak üzere büyük sermayeli tarımsal şirketler doğrudan tarımsal yatırımlarını artırmaya başlamışlardır. Bu konuda gözlenen bir diğer gelişme söz konusu şirketlerin tarımsal girdi, kredi ve pazarlama mekanizmalarını kullanarak yaratılan toplam tarımsal katma değer ve hâsıla içindeki paylarını artırmalarıdır. Göreli sermaye üstünlüğüne dayalı olarak gerçekleşen bu durum ağırlıklı olarak kâr oranı görece yüksek endüstriyel ürünlerde gerçekleşmekte ve sermaye sahipleri küçük meta üreticileri ile sözleşmeli üreticilik gibi üretim ilişkilerine girerek üretim süreci üzerindeki denetimlerini artırmaktadırlar. Açıklanan bu gelişmeler neticesinde Türkiye’de küçük arazi mülkiyeti ile aile emeğine dayalı küçük meta üreticiliği bir çözülme sürecine girmiştir. Tarımdaki kapitalistleşme yönündeki ilişkilerin önem kazanmasının doğal bir sonucu olan bu durum, orta ve büyük tarımsal işletmelerin gerek sayısındaki gerekse tasarruflarında bulundurdukları arazilerin oranlarındaki artışlardan anlaşılabilmektedir. Bu bağlamda kapitalist yöndeki üretim ve bölüşüm ilişkilerinin yaygınlaşması eğiliminin önümüzdeki dönemlerde artacağı öngörüsünden hareketle Türkiye tarımında küçük meta üreticiliğindeki çözülme sürecinin “tarımsal üretimden dışlanma ve kaçış olgusuyla paralel biçimde yavaş ve farklı formlarda da olsa devam edeceğini ileri sürmek mümkündür.

Tarımsal Üretimin Genel Özellikleri

Öncelikle tarımsal üretim, talep koşulları yönünden ikili bir karaktere sahiptir. Tarımsal ürünlerin insanların zorunlu ihtiyaçlarını karşılıyor olmaları sebebiyle bu ürünlere olan talep seviyesinin asgari düzeyin altına inmesi mümkün değildir. İnsanın tarımsal ürünlere olan ihtiyacının sürekliliği doğal olarak tarımsal üreticiler açısından bir avantaj teşkil eder. Ancak aynı özellik kendi içerisinde üreticiler açısından dezavantajlı bir durumu barındırır. Her ne kadar tarımsal ürünlere daima bir talep bulunsa da talep düzeyi insanların beslenme kapasiteleriyle sınırlıdır. Azalan marjinal fayda ilkesi gereğince tüketimde tatmin noktasına ulaştıktan sonra tüketicilerin gıda ürünlerine olan talep düzeyleri aşamalı olarak düşeceğinden, tarımsal üreticilerin üretimlerini belirli bir düzeyin üzerine çıkarmaları fiyatları aşağı doğru iter ve kendi gelir düzeyleri açısından olumsuz bir sonuç doğurur.

İkinci olarak tarımsal üretim doğa koşullarının etkisi altındadır. Bu durum üretim dönemi sonunda gerçekleşen üretim düzeyinin dönem başında öngörülen üretim düzeyinden farklı olmasına yol açabilir. Özellikle tarla tarımında daha fazla önem arz eden bu durum tarımsal üreticileri diğer sektörlerden farklı olarak piyasada oluşacak fiyat bağlamında çok daha etkisiz ve savunmasız bırakır.

Üçüncüsü, tarım sektöründe üründen ürüne farklılık göstermekle birlikte üretim sürecinin görece uzun oluşudur. Bazı ürünlerde birkaç ayla sınırlı olabilen ürünün elde edilme süreci genellikle yıllık olarak gerçekleşirken ağaç bitkilerde birkaç seneye dek çıkabilmektedir. Üretim sürecinin göreli uzunluğuna bağlı olarak süreç uzadıkça tarımsal üretime yatırılan sermayenin devir hızı düşmektedir. Bu durum sermaye sahiplerinin buğday, arpa, çavdar gibi yıllık veya daha uzun vadede üretimi gerçekleştirilebilen ürünlerin üretimine sermayelerini yatırmaları önünde bir engel oluşturmaktadır.

Son olarak üretim sürecinin göreli uzunluğu tarımda işgücü kullanımının genellikle ekim ve hasat dönemlerinde yoğunlaşmasına, ürünlerin gelişme ve olgunlaşma dönemlerinde ise atıl kalmasına yol açmaktadır. Bu durumun doğal sonucu ise tarımda gizli işsizliğin yüksek olması biçiminde ortaya çıkmaktadır. İşgücüne olan ihtiyacın yüksek olduğu dönemlerde ise ilave işgücü geçici olarak dışarıdan mevsimsel göç yoluyla sağlanmaktadır. Dolayısıyla tarımda üretimin mevsimsel özelliği üretim süreci boyunca üretimi gerçekleştirenler arasında iktisadi ilişkiler temelinde sosyokültürel etkileşimlere açık bir zemin oluşturmaktadır.

Tüm bu özellikler göz önüne alındığında tarım sektöründe oluşan iktisadi ve sosyal organizasyonların açıklanması ve dönüşümünde iktisadi faktörler kadar sosyal etkenlerin de dikkate alınmasının gereği ortaya çıkmaktadır.

Tarımsal Üretimde Sosyo-Ekonomik Yapılar

Tarımsal üretimin yukarıda açıklanan evrensel özelliklerinin oluşturduğu kısıtlar mülkiyet ilişkileri temelinde tarımsal uğraşıya dâhil olanlar arasındaki üretim ve bölüşüm ilişkilerini belirler. Üretim ve bölüşüm ilişkileri ise tarımsal uğraşının yapısı gereği iktisadi olduğu kadar sosyal etkileşimleri de beraberinde getirir. Bu bağlamda günümüze kadar olan tarihsel süreçte beş farklı sosyoekonomik örgütlenme biçimi var olmuştur:

  • İlkel kolektif tarım,
  • Feodal tarım,
  • Aile tipi tarım-köylü tarımı-küçük meta üretimi,
  • Kapitalist tarım ve
  • Sosyalist tarım.

Günümüzde ilkel kolektif ve sosyalist tarımın özelliklerinin hüküm sürdüğü ülke ve bölgeler ancak istisnai kabul edilebilecek düzeyde varlığını sürdürmektedir. Feodal örgütlenme biçimi ise uzun bir dönem egemen sosyoekonomik örgütlenme biçimi olarak varlığını sürdürdüğü Avrupa tarımından 14. yüzyıldan itibaren tedrici olarak etki gücünü yitirmeye başlamış ve yerini aile tipinde ya da kapitalist tarzda örgütlenen işletmelere bırakmıştır. Ancak günümüzde geri kalmış ülke tarımlarında büyük toprak mülkiyetinin denetimi ve gözetiminde yürütülen kiracılık/ortakçılık tarzında örgütlenen tarımsal organizasyonlarda yarı feodal ilişkiler olarak nitelenebilecek üretim ve bölüşüm ilişkilerini gözlemek olasıdır. Hane halkı emeğine dayalı küçük üreticiliğe ve kapitalist tarıma dayalı yapılar ise ülkelerin iktisadi gelişmişlik düzeyiyle bağlantılı olarak beraberce varlıklarını sürdürmektedirler.

Küçük Üreticilik: Küçük üreticilik, ölçeği ne olursa olsun bir miktar toprağa ve üretim araçları mülkiyetine sahip olup, öncelikli hedefi bu mülkiyet sahipliğini kullanarak kendisinin ve ailesinin yeniden üretimini gerçekleştirmek olan ve bu hedefi zorunlu biçimde ücret gelirine bağlı bulunmayan üretici kategorisi olarak tanımlanabilir. Küçük üreticiler karşılıksız olarak kendi hane halkı emeğini kullanma olanağına sahip olduklarından tarımsal işletmeleri dışından ücret karşılığı emek istihdam etmek zorunda değildirler. Ancak aile işletmeleri özellikle ekim ve hasat dönemleri gibi işgücüne olan ihtiyacın fazla olduğu dönemlerde dışarıdan ücret karşılığı emek istihdam edebilecekleri gibi kendilerinin ve ailelerinin işgücünü geçici olarak başka işletmelerin kullanımına arz edebilirler. Küçük üreticiliğin kendi varlığını özerk olarak sürdürüyor olması onları gerçekleştirdikleri tarımsal artığı piyasada değerlendirmekten alıkoymaz. Küçük üreticiliğin makroekonomik düzeyde değerlendirildiğinde olumsuz yönü ölçek düşüklüğü ve uzmanlaşma yetersizliğine bağlı olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu tarz üreticilik düşük düzeyde ve çok parçalı toprak mülkiyeti içerdiğinden ve işletme sahipleri üretimin her aşamasında sürece dâhil olduklarından bir uzmanlaşma yetersizliği oluşmaktadır. Uzmanlaşma ve ölçek yetersizliğinin doğal sonucu ise düşük üretkenlik sorunu olarak ortaya çıkmaktadır.

Kapitalist İşletmeler: Tarımda kapitalist tarzda örgütlenen işletmeler kâr amaçlı olarak organize olurlar ve ücretli emek gücü istihdam ederek üretim ve pazarlamayı gerçekleştirir. Diğer tarımsal örgütlenmelerden farklı olarak kapitalist tarımsal işletmelerde toprak mülkiyetine sahip olmak gibi bir zorunluluk yoktur. Göreli olarak yüksek sermaye birikimine sahip olmak bu tip işletmelere gerek alanında uzmanlaşmış personel istihdam etme gerekse üretim sürecinde verimlilik artırıcı girdileri (kimyasal gübre, ıslah edilmiş tohumluk, tarımsal ilaç, zirai alet ve makineler vb.) optimal düzeyde ve kalitede kullanma imkânı sunar.

Tarımda Kapitalist Gelişmeler ve Küçük Üreticilik: Küçük üreticiliğin üretim koşulları tarihsel süreçte değerlendirildiğinde tarımda kapitalist ilişkilerin artması yönündeki eğilime bağlı olarak değişime uğradığı görülür. Söz konusu eğilime bağlı olarak meta ekonomisi giderek sermaye sahipleri lehine güçlenmeye başlar ve genelinde tüm tarımsal üreticileri özelinde ise küçük üreticiler bir farklılaşma sürecine girerler. İlk aşamada iktisadi ve toplumsal önceliği kendi yeniden üretimi olan ve hane halkı düzeyinde örgütlenen üreticiler üretimlerini giderek artan oranlarda meta değişimine dönük olarak organize etmeye başlarlar. Bu durumda geleneksel aile işletmeleri gerek üretimleri için gerekli girdileri pazardan temin eden, gerekse kasaba ve kent menşeli metaları tüketen işletmeler durumuna gelirler. Yani küçük aile işletmeleri hem üretim hem de tüketim için ihtiyaç duydukları girdi ve ürün aşısından pazara bağımlı hale gelirler. Değişim ilişkilerinin gelişmesi ve piyasaya dönük üretimin toplam hane halkı üretimi içindeki payının ağırlık kazanmasıyla üretim, kapitalist üretim biçiminin koşullarınca belirlenmekle kalmayıp üreticiler arasındaki toplumsal ilişkilerin de dönüşüme uğramasıyla piyasa merkezli olarak işlemeye başlar. Bu aşamaya gelindiğinde kırsal üreticiler üretim araçlarının bir kısmına sahip olmalarına karşın geçimleri için gerekli üretim araçlarını piyasa dışı yollar aracılığıyla edinebilme olanaklarını yitirirler. Küçük meta üreticilerinin meta ilişkilerine yani piyasaya bağlanmaları sonucu kendi yeniden üretim koşulları tehdit altına girer. Bu tehdit sonucunda kendileri açısından iki alternatif ortaya çıkar:

  • İlki, küçük meta üreticileri ya toprak mülkiyetini kısmen veya tamamen kaybederek sektör dışına yönelmek durumunda kalırlar.
  • İkinci alternatif, tarımda kalıp büyük toprak sahibi kişilerle kiracılık ve ortakçılık gibi üretim ilişkilerine girerek ya da ücret karşılığı çalışarak geçimlerini sağlamaya çabalamak biçiminde ortaya çıkar.

İkinci durum tarımda bir mülksüzleşme sürecini de beraberinde getirebilir. Ayrıca bu iki alternatifin dışında, küçük meta üreticisi kategorisine mensup insanlar arasında özellikle ticari üretimden elde edilen sermaye birikimi fırsatlarını değerlendirerek kapitalistleşen işletme sahipleri haline gelebilirler. Tarımsal dönüşüm pratiği açısından ‘Köylü Yolu’ olarak bilinen bu dönüşüm sürecinde küçük meta üreticileri mülkiyetleri haricinde kiraladıkları ilave topraklar üzerinde tamamen kâr amaçlı pazara dönük üretimde uzmanlaşabilir ve üretimlerini kapitalist tarzda organize etmeye başlarlar.

Türkiye’de Tarımsal Yapılar (I): 1923-1980

1923-1950: Osmanlı Mirası ve Üretici Yapıların Yenilenmesi: 1923-1950 dönemi, Osmanlı mirasından devralınan üretici yapıları üzerinden restorasyon çabaları olarak tanımlanabilir. 1923 yılında kurulan Türkiye Cumhuriyeti Osmanlı İmparatorluğu’ndan ağırlıklı olarak çift hane sisteminin devamı niteliğinde olan aile tipi üretim organizasyonları ile büyük toprak sahiplerinin mülkiyetinde feodal tarzda örgütlenmiş üretim yapıları devralmıştır. Bu yapıların yanı sıra Ege Bölgesi’nin batısındaki verimli ovalar ile Çukurova’da pamuk başta olmak üzere bazı ticari ürünlerin üretiminde uzmanlaşmış, kapitalist tarımın bazı özelliklerini içinde barındıran az sayıda işletme bulunmaktadır. Aile tipi ve feodal yapıdaki işletmelerin ortak özelliği verim düzeylerinin düşük ve piyasayla bütünleşmelerinin kısıtlı oluşudur. İşletmelerin verim düzeylerinin azlığı işletme sahiplerinin eğitim düzeylerinin düşüklüğü ve sermaye yetersizliği ile ilişkilendirilebilirken, piyasaya uyumun kısıtlı oluşu nakliye ve ulaşım olanaklarının yeterli olmayışıyla açıklanabilir. Göreli olarak büyük sermaye birikimine sahip büyük toprak sahipleri ise bu imkânlarını kullanarak sınırlı düzeyde de olsa topraklarında verim artışı sağlayarak ticari tarımsal ürünlerde pazarlanabilir tarımsal artık düzeylerini yükseltebilmişlerdir. Erken Cumhuriyet döneminde izlenen tarım politikalarının amaç ve ilkelerini belirleyen etkenler üç grupta toplanabilir. Bu ilkelerden;

  • Birincisi Cumhuriyetin benimsediği dünya görüşünden,
  • İkincisi 1929 yılında yaşanan Büyük Dünya Ekonomik Bunalımı sebebiyle Türkiye’nin değiştirmek zorunda kaldığı kalkınma stratejisinden;
  • Üçüncüsü ise Türkiye’de tarım kesiminin yapısından kaynaklanan amaç ve ilkelerden oluşmuştur.

Cumhuriyetin benimsediği dünya görüşünden kaynaklanan iki ilke “halkçılık” ve “pozitivist bilimcilik” yaklaşımlarını temel almıştır. Bunlardan halkçılık ilkesi kırsal alanlarda Osmanlı’dan devralınan köylü hanelerinin “maişetinin” geliştirilerek onların pazara dönük üretimi gerçekleştirebilen tarımsal işletmelere dönüştürülebilmesini temel alır. Cumhuriyetin benimsediği diğer ilke olan pozitivist bilimcilik ilkesi İttihat ve Terakki döneminden kalma pozitivist bilim anlayışının tarımsal üretim sürecine intibakına dayanmıştır. Üçüncü ilke ise Osmanlı’dan devralınan mülkiyet ilişkilerine dokunulmaksızın mevcut büyük toprak sahibi çiftçileri desteklemek, teşvik etmek ve makineli tarıma geçiş başta olmak üzere onların kapitalist tarıma geçişlerini kolaylaştırmayı hedeflemiştir.

Ekonomisi mevcut şartlarda tamamen tarıma dayalı bir ülkede Tek Parti Hükümetinin halkçı yaklaşım uyarınca siyasi açıdan köylü kitlelerinin desteğini sağlamaya yönelik en radikal hamlesi 1925’te Osmanlı geleneksel toprak vergisi olan aşar’ın kaldırılması olmuştur. Hükümetin kırsal üreticileri geçimlik üretim açmazından kurtarmaya dönük ikinci hamlesi toprak dağıtımı uygulamalarını kapsamıştır. Cumhuriyetin ilk yıllarında uygulanan politikalar 1929 Dünya Ekonomik Bunalımı ile birlikte sekteye uğramıştır. Ekonomik bunalım tüm dünyayı olduğu gibi Türkiye’yi de etkilemiş ve bunalım koşullarının bir yerde zorunlu kıldığı sanayileşme stratejisi değişikliği -özel sermayeye dayalı sanayileşme hedefinden korumacı ve devletçi stratejiye geçiş- tarımsal politikalarda da bir takım değişiklikleri beraberinde getirmiştir. Buna göre devlet planlı sanayileşme stratejisi kapsamında tarımsal piyasalar üzerinde üç farklı mekanizmayı devreye sokarak tarımdan devlet eliyle kurulmaya başlanan sanayilere kaynak aktarmaya çabalamıştır. Söz konusu mekanizmalar üç başlık altında ifade edilebilir:

  1. Buğday başta olmak üzere hububatta kamu kuruluşlarının doğrudan piyasalara girerek destekleme alımı gerçekleştirmeleri.
  2. Şekerpancarı ve pamuk gibi ürünlerde olduğu gibi tarımsal hammaddeleri işleyen sanayilerin büyük ölçüde devlete ait olması sayesinde piyasaya devlet işletmelerinin egemen olabilmeleri.
  3. İhracata dönük tarım ürünlerinin bir bölümünde olduğu gibi hükümetin denetimindeki tarım satış kooperatiflerinin ihraç fiyatı ile çiftçinin eline geçen fiyat arasındaki marj üzerinde etkili olabilmeleri.

Her üç mekanizmanın işlerlik kazanmasıyla tarım sektörünün sanayi karşısındaki ticaret hadleri 1929-1934 yılları arasında %25 düşmüştür. Dolayısıyla küçük üreticiler başta olmak üzere büyük toprak sahipleri haricindeki üretici kategorilerinin kendi toprakları üzerindeki üretimleri yanında kendi yeniden üretimlerini sağlayabilmeleri için gerekli olan kiracılık, ortakçılık gibi üretim ilişkilerinden kurtulabilmeleri önemli ölçüde ortadan kalkmıştır.

1939 yılında başlayan II. Dünya Savaşı ile birlikte Türkiye doğrudan savaşa girmemekle birlikte savaş ekonomisi koşullarından etkilenmiş ve bu etki tarım sektörü üzerinde de fazlasıyla hissedilmiştir. “Yüzde 25 Kuralı” olarak bilinen her üreticiden 50 tona kadar ki hububat üretiminin %25’inin, saptanan sabit fiyatlardan devlete teslim etmesi zorunluluğu (1942) ile 1943’te belli başlı tüm ürünler için konulan Toprak Mahsulleri Vergisi, üreticiler üzerinde önemli bir maliyet yükü getirmiştir. İlave olarak savaş ekonomisi koşullarında toplam ekilen alanlar büyük ölçüde gerilemiş, birim toprak başına alınan verim düzeyinde ise ciddi düşüşler görülmüştür. Savaşın sona ermesiyle çok partili bir düzene geçiş gündeme gelirken, hükümetin ileri gelenleri özellikle küçük köylülüğü yeniden kazanma gayreti içerisine girmişlerdir. Bu kapsamda Haziran 1945’te Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu Mecliste kabul edilmiştir. Uygulama Cumhuriyetin ilk yıllarındaki toprak dağıtımında olduğu gibi ağırlıklı olarak hazineye ait toprakların topraksız ve az topraklı kişilere transferi biçiminde gerçekleşmiştir. 1950 yılında yapılan seçimlerde ise yukarıda ifade edilen savaş döneminde yoksullaşan kırsal kesimlerin tepki oyları ile kendilerine pazara yönelik meta üretiminin geliştirilmesine yönelik tarımsal politikalar vaat edilen büyük toprak sahiplerinin oyları Demokrat Parti’yi iktidara getirmiştir.

1950-1960: Küçük Meta Üreticiliğinin Oluşması ve Pekişmesi: Demokrat Parti tarım politikalarını kendisini siyasi olarak iktidara taşıyan kırsal kategorilerin mülkiyet düzeyi ne olursa piyasayla olan bağlantılarını kurmak/güçlendirmek ve liberal iktisadi ve sosyal bir anlayış çerçevesinde üretim ve gelir artışı sağlamak üzerine kurmuştur. Bu amaca dönük olarak öncelikle Partinin yapılan yasal düzenlemelerle başta çayır ve meralar olmak üzere ilave arazilerin üretime açılmasına imkân tanıması Türkiye’de toprak mülkiyetinin gelişerek yayılmasının önünü açmıştır. Bu bağlamda yukarıda açıklanan tarımsal sosyoekonomik örgütlenme biçimlerinden olan küçük meta üretiminin ön koşulu olan toprak mülkiyetinin meşruiyeti temelinde diğer üretim araçları sahipliğinin genişlemesi de kolaylaşmıştır. Nitekim bu sayede küçük ve orta ölçekli köylü kategorileri ilave araziler üzerinde tarım yapma olanağına sahip olmuşlardır. Demokrat Parti’nin toprak genişlemesine dönük hamlesini takiben uygulamaya koymuş olduğu iki politika hamlesi küçük meta üretiminin Türkiye tarımında uzun yıllar sürecek olan egemen üretim biçimi olması bakımından büyük önem taşımıştır. Bu hamleler;

  • Tarımda makineleşme (traktörleşme) ve
  • Karayolları hamlesi olarak ifade edilebilir.

Tarımda makineleşme hamlesi Marshall yardımları kapsamında ithal edilen traktörlerin öncelikle büyük toprak sahiplerinin kullanımı ile önemli tarımsal üretim ve verim artışları sağlayan, dolayısıyla üretici kategorileri açısından yapısal olarak nitelenebilecek ekonomik ve sosyal dönüşümlere yol açan bir hamledir. Karayolu hamlesi ile dönemin başında; 1950’de 47.080 km karayolu kullanımda iken dönemin sonuna gelindiğinde, 1960 yılında 9.168 km’si toprak köy yolu olmak üzere 61.542 km’lik karayolu kullanıma açılmıştır. Karayolu hamlesinin küçük meta üretiminin gelişmesi ve yaygınlaşması açısından temel katkısı üreticileri giderek artan düzeylerde piyasaya bağlamış olmasıdır. Çünkü geçimlik düzeyin üzerinde elde edilebilen tarımsal artığın pazarda değerlendirilebilmesinin ön koşullarından en önemlisi artığın güvenli bir şekilde ve asgari maliyetle pazara ulaştırılabilir olmasıdır.

1960-1980: Tarımda Modernizasyonun Tarımsal Üreticilere Etkisi: 1963-1980 dönemi Türkiye tarımında küçük meta üreticiliğinin egemenliğini pekiştirdiği dönem olmuştur. 1963 yılında planlı ekonomiye yeniden geçişle birlikte tarımda “devlet desteğinde modernizasyon” diye ifade edilebilecek birim alana verimi artırmaya dönük tarımsal politikalar uygulanmaya başlanmıştır. Buna göre devlet bir yandan uygulamaya koyduğu verim artırıcı modern girdilere sübvansiyon sağlayıp kanal, baraj gibi alt yapı yatırımlarını gerçekleştirerek üreticileri maliyetler yönünden desteklerken, diğer yandan destekleme alımlarında yüksek fiyat vererek fiyatlar yönünden destek sağlamıştır. Söz konusu girdi desteklerine üreticiler kimyasal gübre, tarımsal ilaç, ıslah edilmiş tohumluk gibi verimlilik artırıcı modern girdilerin kullanımını artırarak cevap vermişlerdir. Girdi yoğunluğunun artması sonucunda çeşitli ürünlerde ortaya çıkan verimlilik artışlarının en azından nüfus artış oranına eşit olması ile uzun dönemde azalan getirilerin ortadan kaldırılmasına dayalı üretken mekanizma, 1970’li yılların ortalarına kadar başarıyla işletilmiştir.

Aynı dönemde devletin genelinde tarım sektörüne, özelinde ise küçük meta üretimine sağladığı desteğin diğer boyutu yüksek destekleme fiyatları ile ilişkilidir. Buna göre devlet neredeyse tüm tarımsal ürünler için uyguladığı destekleme alımlarını düşük faizli kredi politikası ile desteklemiş ve üreticilerin elindeki ürün fazlasını satın almayı garanti ettiği gibi vermiş olduğu yüksek fiyat sayesinde küçük ve orta ölçekli işletmelerce gerçekleştirilen üretimi artırma gayreti içinde olmuştur. Son olarak 1950’li yıllarda ülke sınırları içinde başlayıp daha sonra uluslararası bir forma dönüşen emek göçü küçük meta üreticiliğinin maddi koşullarına katkı sağlayan bir diğer faktördür.

Türkiye Tarımında Neo-Liberal Dönem

1980-2000: Devlet Desteğinin Azalması ve Küçük Meta Üreticiliğinin Direnci: 1980-2000 dönemi, küçük meta üreticiliğine olan devlet desteğinin azaltıldığı ve küçük üreticilerin çeşitli direnç mekanizmalarını devreye sokmak zorunda kaldığı dönem olarak tanımlanabilir. 1974 yılında ortaya çıkan Dünya Petrol Krizinin olumsuz ekonomik etkileri Türkiye ekonomisindeki siyasi istikrarsızlığın kaynaklık ettiği bozulmalarla birleşince 24 Ocak 1980’de Türkiye ekonomi tarihindeki en radikal sayılabilecek istikrar tedbirleri yürürlüğe konmuştur. Tedbirlerin tarım sektörü açısından en belirgin özelliği bir önceki dönem için açıklanan devlet desteğinin önemli düzeylerde azaltılarak küçük meta üreticilerinin alışık olmadıkları biçimde üretim koşullarının önemli ölçülerde piyasa koşulları tarafından belirlendiği bir sürece dâhil edilmeleri olmuştur.

Kırsal kesimden önce genel (1987), ardından mahalli idareler (1989) seçimlerinde gelen tepki oyları ve ortaya çıkan 1994 Ekonomik Krizi, 1990-2000 döneminde tarımsal destekleme politikaları açısından daha istikrarsız olarak ifade edilebilecek politikaları beraberinde getirmiştir. İstikrarsızlık dönemi aşağıdaki alt dönemler itibariyle şöyle ifade edilebilir:

  1. 1991-1993 tarımsal desteklemede genişleme dönemi,
  2. 1994-1995 daralma dönemi,
  3. 1997-1998 yeniden genişleme dönemi,
  4. 1999-2000 yeniden daralma dönemi.

2000’li yıllara gelindiğinde Türkiye tarımında önceki dönemlerden farklı bir biçimde küçük meta üreticileri bakımından tarımsal ya da tarım dışı çoklu işlerde çalışma, tarım kesiminde varlıklarını sürdürebilmenin bir koşulu haline gelmiştir.

2000 Sonrası: Piyasa Merkezli İlişkilerin Artan Önemi ve Küçük Meta Üreticiliğinin Çözülmesi: Türkiye tarım politikaları 2000 yılında yürürlüğe giren IMF stand by antlaşması hükümleri ile Dünya Bankası’na verilen niyet mektuplarındaki satırbaşları gereğince devlet desteklerinin aşamalı olarak azaltıldığı ve ürün fiyatlarının piyasa ilkeleri kapsamında belirlendiği bir sürece girmiştir. Nitekim söz konusu dönüşüm süreci tarımsal KİT’lerin özelleştirilmesi, tarım satış kooperatifleri ve tarımsal birliklerin işlevlerinin sınırlandırılması, kamusal desteklerin yeni bir destekleme modeli (Doğrudan Gelir Desteği Modeli) kapsamında azaltılması ve temel bazı tarımsal ürünlerde (fındık, tütün, şekerpancarı vb.) arzın sınırlandırılmasında ifadesini bulmuştur. Sürecin işlemeye başlamasıyla, 1999-2005 arasında iç ticaret hadleri aynı 24 Ocak 1980 sonrasında olduğu gibi tarım aleyhine dönmüş ve temel tarımsal ürünlerde Cumhuriyet tarihinde ilk defa üretimde kendine yeterlilik sorunu ile karşılaşılmıştır.

2000 sonrasında ortaya çıkan ve küçük meta üreticiliğinin piyasadaki egemenliğine son verme yönündeki bir diğer durum kapitalist sermayenin giderek artan düzeylerde tarıma nüfuz etmesiyle ilgilidir. Son yıllarda bir kısmı çokuluslu olmak üzere büyük sermayeli tarımsal şirketler doğrudan tarımsal yatırımlarını artırmaya başlamışlardır. Bu konuda gözlenen bir diğer gelişme söz konusu şirketlerin tarımsal girdi, kredi ve pazarlama mekanizmalarını kullanarak yaratılan toplam tarımsal katma değer ve hâsıla içindeki paylarını artırmalarıdır. Göreli sermaye üstünlüğüne dayalı olarak gerçekleşen bu durum ağırlıklı olarak kâr oranı görece yüksek endüstriyel ürünlerde gerçekleşmekte ve sermaye sahipleri küçük meta üreticileri ile sözleşmeli üreticilik gibi üretim ilişkilerine girerek üretim süreci üzerindeki denetimlerini artırmaktadırlar. Açıklanan bu gelişmeler neticesinde Türkiye’de küçük arazi mülkiyeti ile aile emeğine dayalı küçük meta üreticiliği bir çözülme sürecine girmiştir. Tarımdaki kapitalistleşme yönündeki ilişkilerin önem kazanmasının doğal bir sonucu olan bu durum, orta ve büyük tarımsal işletmelerin gerek sayısındaki gerekse tasarruflarında bulundurdukları arazilerin oranlarındaki artışlardan anlaşılabilmektedir. Bu bağlamda kapitalist yöndeki üretim ve bölüşüm ilişkilerinin yaygınlaşması eğiliminin önümüzdeki dönemlerde artacağı öngörüsünden hareketle Türkiye tarımında küçük meta üreticiliğindeki çözülme sürecinin “tarımsal üretimden dışlanma ve kaçış olgusuyla paralel biçimde yavaş ve farklı formlarda da olsa devam edeceğini ileri sürmek mümkündür.

BİR YORUM YAZIN

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.