Eleştiri Tarihi Dersi 6. Ünite Özet

Açıköğretim ders notları öğrenciler tarafından ders çalışma esnasında hazırlanmakta olup diğer ders çalışacak öğrenciler için paylaşılmaktadır. Sizlerde hazırladığınız ders notlarını paylaşmak istiyorsanız bizlere iletebilirsiniz.

Açıköğretim derslerinden Eleştiri Tarihi Dersi 6. Ünite Özet için hazırlanan  ders çalışma dokümanına (ders özeti / sorularla öğrenelim) aşağıdan erişebilirsiniz. AÖF Ders Notları ile sınavlara çok daha etkili bir şekilde çalışabilirsiniz. Sınavlarınızda başarılar dileriz.

Iı. Meşrutiyet Döneminde Eleştiri

Giriş: Meşrutiyet Döneminde Eleştiri

II. Meşrutiyet’in ilanıyla gazete ve dergilerin, kitap basımının artması; edebiyat, fikir, siyaset alanlarında da pek çok konunun konuşulup tartışıldığı bir ortam oluşturmuştur. Buna bağlı olarak oldukça renkli bir eleştiri hayatından da bahsedebiliriz. Bir tarafta Batı merkezli bir görünüm, diğer taraftan sosyal ve siyasal gerçekliğin ortaya çıkarmaya başladığı millî düşünceye bağlı bir anlayış vardır. Dolayısıyla bu dönemdeki çok yönlü edebiyat faaliyetinin temelde bu iki düşünce merkezinde gerçekleştiğini söylemek mümkündür. Açıkçası, Servet-i Fünûn anlayışına bağlı bir Fecr-i Ati zihniyeti, sosyal değişmelere ve savaşlara bağlı olarak kaçınılmaz bir gerçeklik halinde kendini göstermeye başlayan millî edebiyat arasındaki gerilim, bu dönemdeki temel edebî manzarayı belirler.

II. Meşrutiyet Döneminin Eleştiri Anlayışı

II. Meşrutiyet Döneminde eleştiri teorisi ve uygulaması üzerinde pek çok yazının bulunduğu görülmektedir. Bunlardan bilhassa teori konusunda zengin ve müstakil bir kanal bulunmamakla birlikte, özellikle eser eleştirisi bağlamında gerek uygulamalı eleştirinin ve gerek teorik eleştirinin bir ortam oluşturduğu görülür. İlk dikkati çeken isimlerden birisi Ali Canip’tir. Sanat ve estetik konularında pek çok eseri ve müstakil yazısı bulunan Ali Canip, 1917’de Yeni Mecmua’da çıkan Hazzın Bediî Hayatta Mevkiî isimli yazısında hazzın iki noktadan ele alınabileceğini belirtirken bunlardan birinin de eleştiri olduğunu söyler ve eleştiri konusuna oldukça önemli bir yer ayırır. İyi bir eleştirmenin zor yetiştiğini söyleyen Ali Canip, eleştirinin zekâdan çok doğruyu fark etmeye, yetenekten çok çalışmaya, dehadan çok alışkanlığa ihtiyaç duyduğunu belirtir. Ali Canip’in bunlar haricinde devir ve eser eleştirisi bağlamında yazıları da bulunmaktadır. 1911’de Genç Kalemler’de çıkan Millî Edebiyat Meselesi yazısında hâlihazırdaki edebiyatı ve özellikle şairleri millî şiir yazma konusundaki başarısızlıkları dolayısıyla eleştirir ve şiirlerinde gerçek bir yaratıcılığının bulunmadığını belirtir.

Bu dönemdeki eser tanıtımı ve eleştiri bağlamında dikkat çeken isimlerden birisi de Fuat Köprülü’dür. Köprülü, 1917 tarihinde Yeni Mecmua dergisinde çıkan Harabat, Ozan ve Harname isimli yazılarında eser ve dönem eleştirisine yer verir.

Bu dönemde eleştirinin başlıca niteliklerini belirlemeye çalışan isim ise Ömer Seyfettin’dir. 1918 tarihli ve Akşam Gazetesinde çıkan Tenkidin Faydası, 1919 tarihli ve Büyük Mecmua’da çıkan Tenkit ve Terbiye yazılarında eleştirinin ne olduğu, nasıl yapıldığı, kimler tarafından yapılabileceği ve eleştiri-edebiyat ilişkisi, eleştiririn sınırları hakkında önemli tespitlerde bulunmuştur. Ayrıca Edebiyatta Artta Kalış, Millî Şiirler, Ali Canip Bey ve Sanatı, Ey Türk Uyan, Harp Edebiyatı, Edebiyatta Arz ve Talep gibi yazılarında da yer yer eser eleştirisi ile dönem edebiyatının da bir değerlendirmesini yapmıştır.

Bu dönemde yazılarıyla devrin edebiyatı üzerinde etkili olan önemli bir isim de Yahya Kemal’dir. 1922’de Tevhîd-i Efkâr’da çıkan Tenkit Tecrübesi ve Bir Hasbıhal Münasebetiyle yazılarında milleti en iyi edebiyatın tanıttığını; edebiyatın aşk ve ihtiras ile zeka ve zerafet gibi iki temel değerinin bulunduğunu ve Türklerin her ikisini de kendinde toplayan yegane millet olduğunu ama fikir ve tahlil konusunda ise zayıf olduğunu söyler ki burada bir edebiyatın gelişimi için eleştiri ihtiyacının ne kadar önemli olduğunu da belirtmiştir. 1921’de Dergâh’ta çıkan Acıların Tadı, Sade Bir Görüş ve Kalple Dil yazıları ile 1922’de Tevhid-i Efkâr’da çıkan İyiler yazısında ise Türk edebiyatının o günkü durumunu değerlendirirken Rus ve Fransız edebiyatlarını örnek verir, çağdaş edebiyatımızın yetersizliğinden, iyi bir şiir yaratacak zevke sahip olmadığımızdan bahseder.

Bütün bunlardan anladığımız kadarıyla aslında II. Meşrutiyet Döneminde eleştiri konusunda geniş bir faaliyet alanı bulunmakla birlikte, eleştiriyi bir sisteme oturtmaya çalışan, metodik bir çerçeve kurmaya çalışan yazıların sayısı oldukça azdır. Dil ve edebiyat alanlarındaki sistemleştirme çabalarına karşılık eleştiri, daha ziyade eser tanıtımı, eser ve dönem eleştirisi seviyesinde kalmıştır. Fakat bu dönemde bir eleştiri geleneğinin iyi bir edebiyat için gerekli olduğunu kavrayan yazarların sayısı bir hayli fazladır.

II. Meşrutiyet Döneminde Temel Eleştiri Konuları

Yeni Lisan ve Millî Edebiyat Eleştirisi: Dil konularındaki eleştiriler daha çok “Yeni Lisan” hareketi etrafında gerçekleşmiştir. Ömer Seyfettin, Ali Canip, Ziya Gökalp, Hamdullah Suphi, Yakup Kadri, Halit Ziya, Cenap Şahabettin, Mehmet Fuad, Raif Necdet, Şahabettin Süleyman gibi isimlerin ön plana çıktığı bu tartışmalar çok değişik edebiyat dergilerinde gerçekleştirilir ki bunların içinde en dikkat çekeni Genç Kalemler’ dir.

Yeni Lisan hareketine karşı çıkanlardan birisi olan Halit Ziya, Yeni Lisan, Servet-i Lehçe ve Kelimatta Hayal isimli yazılarında, yeni şiirlerin Türkçeye benzemeyen bir dille kaleme alındığını, Arapça ve Farsça kelimeleri atmakla Türkçeleşmenin sağlanamayacağını, böyle bir tutumun zengin ve nüanslı bir sanat dilini zayıflatacağını, sanatta ve hayatta değişme ve tekâmülün esas olduğunu ve dolayısıyla doğal bir işleyişin dikkate alınması gerektiğini söylemektedir. Genç Kalemler hareketi, dilde sadeleşmeyi savunuyordu, ama onlar da dilde aşırı sadeleşmeyi savunan ve adına “Tasfiyecilik’’ denilen hareketi eleştiriyordu. Bu konuda en çok fikir beyan edenlerden birisi Türkçülük hareketinin de önemli isimlerinden birisi olan Ali Canip’tir. Celal Sahir ise Servet-i Fünun’da çıkan Lisanımız isimli üç makalesinde dilin birkaç kişinin isteğine göre bir şekle sokulamayacağını, dilimize Osmanlı Türkçesi demenin uygun olacağını, Arapça ve Farsça kelimelerin dilimizin kurallarını bozmadığını, ileri seviyedeki bütün dillerin başka dillerden kelimeler aldığını, aldıkları bu kelimeleri de kendilerine göre değişikliklere uğrattıklarını ifade eder ve dilin sadeleşmesi fikrine katılır.

II. Meşrutiyet sonrasında Türk Derneği, Türk Yurdu, Türk Ocağı, Türk Bilgi Derneği gibi Türkçü derneklerde ve bunların yayın organı durumundaki Türk Yurdu, Büyük Emel, Halka Doğru, Bilgi Mecmuası, Türk Duygusu, Yeni Hayat, Türk Sözü gibi yayın organlarında söz konusu edilen temel problem olarak görülen konu dil konusu olmuştur. Yeni Lisan hareketinin en önemli eleştirel yazıları 1911’de çıkmaya başlayan Genç Kalemler dergisinde Ali Canip, Ömer Seyfettin ve Ziya Gökalp tarafından yazılmış 5. sayıdan itibaren de baş yazların altında “Genç Kalemler Tahrir Heyeti” imzasını taşımıştır. Yazılarda dilde sadeleşmenin benimsenmesine, sadeleşmenin prensiplerinin belirlenmesine ve Türkçenin yeterliliğiyle güzelliği ispatlanmaya, bu dilin etrafında bir edebiyat oluşturulmaya çalışılmıştır. Bu yazılarda Ömer Seyfettin, Ali Canip ve Ziya Gökalp, milletçe ilerlemenin merkezinde millî dili görürler. Ciddi ve yeterli bir ilerlemenin millî varlığın devamlılığı için önemli olduğunu; bunun da bilim, fen ve edebiyatın toplumda yaygınlaşmasıyla mümkün olacağını ve bu yaygınlaşmayı da millî ve genel bir dilin sağlayabileceğini ifade ederler. Tanzimat’tan beri dil üzerine yapılan tartışmaların bir özeti durumundaki bu eleştirel makaleler, özellikle dil konusunda bir sistematiği kurmaya çalışmışlardır.

Yeni Lisan hareketini eleştirenlerle en çok polemiğe giren Ali Canip olmuştur. Hareketin sosyolojiye dayanan fikri tarafını Ziya Gökalp, sanat tarafını Ömer Seyfettin idare ederken; Köprülüzade Mehmet Fuat, Mehmed Rauf, Yakup Kadri, Mahmut Talat, Cenap Şahabettin ve Süleyman Nazif gibi bu hareketi eleştirenlere karşı polemikleri Ali Canip yürütmüştür. Bu tartışmalarda Cenap Şahabettin’le girmiş oldukları münakaşalar devrin aydın çevrelerinde, edebiyat ortamlarında etkili olmuş; II. Meşrutiyet Dönemi eleştiri edebiyatında da önemli bir nokta olarak kabul edilmiştir. Bütün bu tartışma ortamına bakıldığında konunun ciddi bir eleştiri perspektifinden ele alındığını söylemek pek mümkün değildir. Fikirlerin metodlu ve sistemli bir şekilde ele alındığı söylenemez. Daha çok kişisel duygu ve düşüncelere bağlı, ait olunan grup veya geleneksel bağlantılara dayalı bir tavır alış söz konusudur. Bununla birlikte Ömer Seyfettin ve Ziya Gökalp’in yazıları sistemli ve metodlu oluşuyla dikkati çeker.

Yeni Lisan eleştirilerine cevap veren, eleştirileri karşılayan Ali Canip, konuyu daha ziyade dil-edebiyat, dil-millet, dil-tekâmül ve üslup problemleri etrafında şekillendirir. Ali Canip, dilin edebiyatın temeli olduğunu belirtir. Dil kelimelerden ibaret değildir; milletlerin oluşumunda dilin ve edebiyatın önemli bir yeri vardır. Milletleri birbirinden farklı kılan dilin felsefesidir, der. Millî dil konusu kadar üzerinde önemle durulan diğer bir mesele millî edebiyat olmuştur.

Ali Canip, “Millî edebiyat meselesine gelince; bu o kadar yanlış anlaşılıyor ki yine anlatamayacağımdan korkuyorum. Edebiyat deyince yalnız şiir hatırlamamalı. O esasen kalbi ve vicdanidir. Bu meselenin idraki için onun hikâye kısmına bakmalı. Aşk-ı Memnu’da yaşar gibi görünen şeyler bu muhitin adamları değildir. Hele Bravo Maestro ve Mösyö Kanguru gibi mevzuların Türk edebiyatıyla hiçbir münasebeti yoktur. Bunlar kozmopolit bir edebiyatın malıdır. Teessüs edecek millî edebiyatı derk edebilmek için mesela Refik Halid’in Hakk-ı Sükût’unu, Nebbaş’ını okumalıdır. Bunların kahramanları içimizde yaşıyor. Türk’tür, hâlis Türk’tür. Biraz Fransız. Biraz İngiliz, biraz bilmem ne değildir. Eğer millî bir edebiyat bizce yalnız şeklen teceddütte olsaydı, Türkçe şiirler sahibi Emin Bey’in eserlerini kozmopolit değil, en büyük Türk şiiri diye iddia ederdik!.. Fakat bunları anlamak zevkin faydalı olabileceğini düşünmek garabetinden her halde müşküldür.” demiştir.

Ali Canip, Halit Ziya’nın alafranga tiplerinin yerine daha ziyade Refik Halit’in eserlerinde olduğu gibi Türk hayatından alınmış yerli tiplerin yer aldığı ve sanat endişesiyle yazılmış eserlerin millî bir edebiyat için faydalı olacağına inanmaktadır. Bu arada Reflat Nuri, millî edebiyat tartışmalarına Edebiyat-ı Umumiye Mecmuası’nda Edebiyat-ı Milliye Meselesi başlıklı üç makaleyle katılarak bu hareketi destekler.

Bu dönemde felsefe, sosyoloji, estetik ve dilbilimin verilerinden yararlanılarak eleştiri anlayışı genişletilmiştir. Batılı düşünürler Taine, Durheim, Bergson, Höffding, Charles Lalo, Gustave Le Bon, Eugéne Véron, Antoine Albalat ve Gustave Lanson olmuştur. Genç Kalemler hareketinin en dikkate değer yönü, dili, sadece dilbilimsel açısından ele almamaları, dile ayrıca üslûp, sosyoloji ve estetik gibi değişik açılarından da bakmış olmalarıdır. Bu meseleleri dört ayrı disiplin çerçevesinde ele almaları kültür tarihimizde ilk defa görülmüştür.

Genç Kalemler hareketinin ikinci önemli yönü dil ve edebiyatın en esaslı meselelerinden birisini gündeme getirmiş olmaları ve buna bir çözüm yolu önermeleridir. Ömer Seyfettin, Ziya Gökalp ve Ali Canip’in cevabını aradıkları önemli soru şuydu: “ Türk edebiyatının “istiare zemini” ne olacaktı yani sanatçılar, konularını, hayallerini alacağı malzeme deposunu nerede bulacaktı? Batılılar sanatta ve edebiyatta konularını ve hayallerini eski mitolojilerinden çekip çıkarıyorlardı. Biz ne yapmalıydık? Genç Kalemler mensupları çözüm yolu olarak, Bizim “istiare zemini”miz halk kültürümüzdür. Edebiyatımız, halk kültürüne, halkın duyuş ve hissediş tarzına yönelirse, sanatçılarımız halk kültürünü, folklorunu, menkıbelerini “istiare zemini” olarak kabul ederse biz de Batılılar gibi orijinal bir edebiyat yaratabiliriz, düşüncesini savunmuşlar ve bu görüşe uygun edebî eserler de yazmışlardır.

Millî lisan ve millî edebiyat konularını gerçek anlamda bir sistematiğe kavuşturan gerek makaleleriyle ve gerek kitaplarıyla Ziya Gökalp olmuştur.

Ziya Gökalp’in millî dil konusundaki görüşleri şu şekilde özetlenebilir:

  1. Ziya Gökalp’in dil anlayışı, Lisânî Türkçülüğün Umdeleri başlığı altında topladığı, esas düşüncelerden hareketle incelendiğinde, müzmin bir hastalık olarak yüzyıllardır süregelmiş bulunan dil konusunun karmaşıklığı metotlu, gerçekçi, millî kalmak kaygısını taşıyan bir görünüşün eşliği altında bir kültür davası olarak ele alınmıştır.
  2. Ziya Gökalp, dilin millî hayat ve millî uyanış için özel önemini görmüş ve onu Türkçülük hareketinde aşılması gereken bir merhale olarak kabul etmiştir.
  3. Ziya Gökalp, halkın kullandığı dilin yanında bir Osmanlıca fikrine karşı koymuş ve herkes tarafından anlaşılabilen bir ortak millî dil ihtiyacına işaret etmiştir.
  4. Tamamen, saf bir sadeleşmeyi savunan tasfiyecilerin aksine, dilin sadeleştirilmesi meselesinde ılımlı bir yol tutan Ziya Gökalp, Türkçeye girmiş bütün yabancı gramer şekillerini reddederken, dilin ayrılmaz bir parçası haline gelmiş bulunan kelimelerin korunmasından yanadır.
  5. Siyasi birliğe hazırlık olarak, önce bir kültür birliği sağlama ihtiyacı üzerinde duran Ziya Gökalp, Türkiye dışındaki Türkler için İstanbul Türkçesi’nin kabul edilmesini istemiştir.
  6. Yeni kavramlar çağın, ilim kelimeleri ümmetin, konuşma dili kelimeleri milletin konuşmasıdır. Türkçe içtimai vicdanımızın bu üç safhasına bütünüyle uygun hassas bir ayna olmadıkça kuruluşunu tamamlamış ve mükemmelleşmiş bir dil sayılamaz.” formülünü Türkçeye uygulamaya çalışan Ziya Gökalp, Türkçeye Türk halkının bildiği ve tanıdığı her kelime millîdir, temel düşüncesini getirmiştir.

Tiyatro Eleştirisi: Meşrutiyetin sanat edebiyat hayatına getirdiği genişlemenin yansıma alanlarından birisi de tiyatro’dur. Bu dönemde tiyatrodan bahseden önemli isimlerden birisi Ali Kemal’dir. Resimli Kitap dergisinde 1908’de basılan Millî Tiyatro isimli konferans metninde Batılılaşma sürecindeki eksiklerimizin başında uyuşukluğumuzun geldiğini söylemekte ve bunun üstesinden gelmek için fikrî çabaya gerek olduğunu ve bunu da sağlayacak olanın her yere bir tiyatro açmak olduğunu söylemektedir. Ali Canip, Bahçe dergisinde çıkan Yine Sanat Hakkında yazısında edebiyatta olduğu gibi tiyatronun da bağımsızlığı hakikati arayışına bağlı olduğunu söyler ve bizdeki tiyatroyu Batılı tiyatroyla karşılaştırarak özellikle Tanzimat tiyatrosu çerçevesinde gelişmesinin sağlıklı olmadığını belirtir.

1914’te Darülbedayi’nin kurulması ve bilhassa 1919’da Temafla dergisinin çıkması II. Meşrutiyet sonrasında tiyatro konusundaki en önemli aşamalardır.

Bu dönemde tiyatro konusunda en çok yazı yazanlardan birisi Reşat Nuri’dir. Reşat Nuri bu dönemdeki yazılarında tiyatronun önemi, eğitimde ve sosyal hayattaki rolü, tiyatro estetiği, millî piyes, tercüme tiyatro ve adaptasyonlar, piyes ve sahne eleştirileri konularını ele alır ve Darülbedayi hakkındaki görüşlerine yer verir.

Hece-Aruz Tartışmaları: II. Meşrutiyet Döneminde bilhassa millî edebiyat meseleleri içerisinde şiir konusunda daha çok hece-aruz tartışmaları yapılmış ve şiirin diğer problemleri de bu vezin meselesine bağlı olarak tartışılmıştır. 1905 yılında Bahçe dergisinde Mehmet Emin’in şiirleri etrafında şiddetli hece-aruz tartışmaları yapılmıştır. 1908’de Musavver Emel’de Mücdâd Feridun, Musahabeyi Edebiye yazısında vezin meselesini ele alır ve her iki vezinle de güzel şiirler yazılabildiğini belirtir. Bu onu 1909’da Türk Derneği Dergisi’nde ele alınır ve bir millî edebiyat programının içerisinde vezin konusuna da yer verilir. Vezin ve dil ile millet arasındaki bağlantıya dikkat çekilir. 1908’de konuyu bilimsel bir zeminde inceleyip bu konudaki fikirlerini Journal Asiatique ve Bosphore dergilerinde yayımlayan Necip Asım daha sonra bunları 1913 yılında bir kitap halinde de bastırır.

Giriş: Meşrutiyet Döneminde Eleştiri

II. Meşrutiyet’in ilanıyla gazete ve dergilerin, kitap basımının artması; edebiyat, fikir, siyaset alanlarında da pek çok konunun konuşulup tartışıldığı bir ortam oluşturmuştur. Buna bağlı olarak oldukça renkli bir eleştiri hayatından da bahsedebiliriz. Bir tarafta Batı merkezli bir görünüm, diğer taraftan sosyal ve siyasal gerçekliğin ortaya çıkarmaya başladığı millî düşünceye bağlı bir anlayış vardır. Dolayısıyla bu dönemdeki çok yönlü edebiyat faaliyetinin temelde bu iki düşünce merkezinde gerçekleştiğini söylemek mümkündür. Açıkçası, Servet-i Fünûn anlayışına bağlı bir Fecr-i Ati zihniyeti, sosyal değişmelere ve savaşlara bağlı olarak kaçınılmaz bir gerçeklik halinde kendini göstermeye başlayan millî edebiyat arasındaki gerilim, bu dönemdeki temel edebî manzarayı belirler.

II. Meşrutiyet Döneminin Eleştiri Anlayışı

II. Meşrutiyet Döneminde eleştiri teorisi ve uygulaması üzerinde pek çok yazının bulunduğu görülmektedir. Bunlardan bilhassa teori konusunda zengin ve müstakil bir kanal bulunmamakla birlikte, özellikle eser eleştirisi bağlamında gerek uygulamalı eleştirinin ve gerek teorik eleştirinin bir ortam oluşturduğu görülür. İlk dikkati çeken isimlerden birisi Ali Canip’tir. Sanat ve estetik konularında pek çok eseri ve müstakil yazısı bulunan Ali Canip, 1917’de Yeni Mecmua’da çıkan Hazzın Bediî Hayatta Mevkiî isimli yazısında hazzın iki noktadan ele alınabileceğini belirtirken bunlardan birinin de eleştiri olduğunu söyler ve eleştiri konusuna oldukça önemli bir yer ayırır. İyi bir eleştirmenin zor yetiştiğini söyleyen Ali Canip, eleştirinin zekâdan çok doğruyu fark etmeye, yetenekten çok çalışmaya, dehadan çok alışkanlığa ihtiyaç duyduğunu belirtir. Ali Canip’in bunlar haricinde devir ve eser eleştirisi bağlamında yazıları da bulunmaktadır. 1911’de Genç Kalemler’de çıkan Millî Edebiyat Meselesi yazısında hâlihazırdaki edebiyatı ve özellikle şairleri millî şiir yazma konusundaki başarısızlıkları dolayısıyla eleştirir ve şiirlerinde gerçek bir yaratıcılığının bulunmadığını belirtir.

Bu dönemdeki eser tanıtımı ve eleştiri bağlamında dikkat çeken isimlerden birisi de Fuat Köprülü’dür. Köprülü, 1917 tarihinde Yeni Mecmua dergisinde çıkan Harabat, Ozan ve Harname isimli yazılarında eser ve dönem eleştirisine yer verir.

Bu dönemde eleştirinin başlıca niteliklerini belirlemeye çalışan isim ise Ömer Seyfettin’dir. 1918 tarihli ve Akşam Gazetesinde çıkan Tenkidin Faydası, 1919 tarihli ve Büyük Mecmua’da çıkan Tenkit ve Terbiye yazılarında eleştirinin ne olduğu, nasıl yapıldığı, kimler tarafından yapılabileceği ve eleştiri-edebiyat ilişkisi, eleştiririn sınırları hakkında önemli tespitlerde bulunmuştur. Ayrıca Edebiyatta Artta Kalış, Millî Şiirler, Ali Canip Bey ve Sanatı, Ey Türk Uyan, Harp Edebiyatı, Edebiyatta Arz ve Talep gibi yazılarında da yer yer eser eleştirisi ile dönem edebiyatının da bir değerlendirmesini yapmıştır.

Bu dönemde yazılarıyla devrin edebiyatı üzerinde etkili olan önemli bir isim de Yahya Kemal’dir. 1922’de Tevhîd-i Efkâr’da çıkan Tenkit Tecrübesi ve Bir Hasbıhal Münasebetiyle yazılarında milleti en iyi edebiyatın tanıttığını; edebiyatın aşk ve ihtiras ile zeka ve zerafet gibi iki temel değerinin bulunduğunu ve Türklerin her ikisini de kendinde toplayan yegane millet olduğunu ama fikir ve tahlil konusunda ise zayıf olduğunu söyler ki burada bir edebiyatın gelişimi için eleştiri ihtiyacının ne kadar önemli olduğunu da belirtmiştir. 1921’de Dergâh’ta çıkan Acıların Tadı, Sade Bir Görüş ve Kalple Dil yazıları ile 1922’de Tevhid-i Efkâr’da çıkan İyiler yazısında ise Türk edebiyatının o günkü durumunu değerlendirirken Rus ve Fransız edebiyatlarını örnek verir, çağdaş edebiyatımızın yetersizliğinden, iyi bir şiir yaratacak zevke sahip olmadığımızdan bahseder.

Bütün bunlardan anladığımız kadarıyla aslında II. Meşrutiyet Döneminde eleştiri konusunda geniş bir faaliyet alanı bulunmakla birlikte, eleştiriyi bir sisteme oturtmaya çalışan, metodik bir çerçeve kurmaya çalışan yazıların sayısı oldukça azdır. Dil ve edebiyat alanlarındaki sistemleştirme çabalarına karşılık eleştiri, daha ziyade eser tanıtımı, eser ve dönem eleştirisi seviyesinde kalmıştır. Fakat bu dönemde bir eleştiri geleneğinin iyi bir edebiyat için gerekli olduğunu kavrayan yazarların sayısı bir hayli fazladır.

II. Meşrutiyet Döneminde Temel Eleştiri Konuları

Yeni Lisan ve Millî Edebiyat Eleştirisi: Dil konularındaki eleştiriler daha çok “Yeni Lisan” hareketi etrafında gerçekleşmiştir. Ömer Seyfettin, Ali Canip, Ziya Gökalp, Hamdullah Suphi, Yakup Kadri, Halit Ziya, Cenap Şahabettin, Mehmet Fuad, Raif Necdet, Şahabettin Süleyman gibi isimlerin ön plana çıktığı bu tartışmalar çok değişik edebiyat dergilerinde gerçekleştirilir ki bunların içinde en dikkat çekeni Genç Kalemler’ dir.

Yeni Lisan hareketine karşı çıkanlardan birisi olan Halit Ziya, Yeni Lisan, Servet-i Lehçe ve Kelimatta Hayal isimli yazılarında, yeni şiirlerin Türkçeye benzemeyen bir dille kaleme alındığını, Arapça ve Farsça kelimeleri atmakla Türkçeleşmenin sağlanamayacağını, böyle bir tutumun zengin ve nüanslı bir sanat dilini zayıflatacağını, sanatta ve hayatta değişme ve tekâmülün esas olduğunu ve dolayısıyla doğal bir işleyişin dikkate alınması gerektiğini söylemektedir. Genç Kalemler hareketi, dilde sadeleşmeyi savunuyordu, ama onlar da dilde aşırı sadeleşmeyi savunan ve adına “Tasfiyecilik’’ denilen hareketi eleştiriyordu. Bu konuda en çok fikir beyan edenlerden birisi Türkçülük hareketinin de önemli isimlerinden birisi olan Ali Canip’tir. Celal Sahir ise Servet-i Fünun’da çıkan Lisanımız isimli üç makalesinde dilin birkaç kişinin isteğine göre bir şekle sokulamayacağını, dilimize Osmanlı Türkçesi demenin uygun olacağını, Arapça ve Farsça kelimelerin dilimizin kurallarını bozmadığını, ileri seviyedeki bütün dillerin başka dillerden kelimeler aldığını, aldıkları bu kelimeleri de kendilerine göre değişikliklere uğrattıklarını ifade eder ve dilin sadeleşmesi fikrine katılır.

II. Meşrutiyet sonrasında Türk Derneği, Türk Yurdu, Türk Ocağı, Türk Bilgi Derneği gibi Türkçü derneklerde ve bunların yayın organı durumundaki Türk Yurdu, Büyük Emel, Halka Doğru, Bilgi Mecmuası, Türk Duygusu, Yeni Hayat, Türk Sözü gibi yayın organlarında söz konusu edilen temel problem olarak görülen konu dil konusu olmuştur. Yeni Lisan hareketinin en önemli eleştirel yazıları 1911’de çıkmaya başlayan Genç Kalemler dergisinde Ali Canip, Ömer Seyfettin ve Ziya Gökalp tarafından yazılmış 5. sayıdan itibaren de baş yazların altında “Genç Kalemler Tahrir Heyeti” imzasını taşımıştır. Yazılarda dilde sadeleşmenin benimsenmesine, sadeleşmenin prensiplerinin belirlenmesine ve Türkçenin yeterliliğiyle güzelliği ispatlanmaya, bu dilin etrafında bir edebiyat oluşturulmaya çalışılmıştır. Bu yazılarda Ömer Seyfettin, Ali Canip ve Ziya Gökalp, milletçe ilerlemenin merkezinde millî dili görürler. Ciddi ve yeterli bir ilerlemenin millî varlığın devamlılığı için önemli olduğunu; bunun da bilim, fen ve edebiyatın toplumda yaygınlaşmasıyla mümkün olacağını ve bu yaygınlaşmayı da millî ve genel bir dilin sağlayabileceğini ifade ederler. Tanzimat’tan beri dil üzerine yapılan tartışmaların bir özeti durumundaki bu eleştirel makaleler, özellikle dil konusunda bir sistematiği kurmaya çalışmışlardır.

Yeni Lisan hareketini eleştirenlerle en çok polemiğe giren Ali Canip olmuştur. Hareketin sosyolojiye dayanan fikri tarafını Ziya Gökalp, sanat tarafını Ömer Seyfettin idare ederken; Köprülüzade Mehmet Fuat, Mehmed Rauf, Yakup Kadri, Mahmut Talat, Cenap Şahabettin ve Süleyman Nazif gibi bu hareketi eleştirenlere karşı polemikleri Ali Canip yürütmüştür. Bu tartışmalarda Cenap Şahabettin’le girmiş oldukları münakaşalar devrin aydın çevrelerinde, edebiyat ortamlarında etkili olmuş; II. Meşrutiyet Dönemi eleştiri edebiyatında da önemli bir nokta olarak kabul edilmiştir. Bütün bu tartışma ortamına bakıldığında konunun ciddi bir eleştiri perspektifinden ele alındığını söylemek pek mümkün değildir. Fikirlerin metodlu ve sistemli bir şekilde ele alındığı söylenemez. Daha çok kişisel duygu ve düşüncelere bağlı, ait olunan grup veya geleneksel bağlantılara dayalı bir tavır alış söz konusudur. Bununla birlikte Ömer Seyfettin ve Ziya Gökalp’in yazıları sistemli ve metodlu oluşuyla dikkati çeker.

Yeni Lisan eleştirilerine cevap veren, eleştirileri karşılayan Ali Canip, konuyu daha ziyade dil-edebiyat, dil-millet, dil-tekâmül ve üslup problemleri etrafında şekillendirir. Ali Canip, dilin edebiyatın temeli olduğunu belirtir. Dil kelimelerden ibaret değildir; milletlerin oluşumunda dilin ve edebiyatın önemli bir yeri vardır. Milletleri birbirinden farklı kılan dilin felsefesidir, der. Millî dil konusu kadar üzerinde önemle durulan diğer bir mesele millî edebiyat olmuştur.

Ali Canip, “Millî edebiyat meselesine gelince; bu o kadar yanlış anlaşılıyor ki yine anlatamayacağımdan korkuyorum. Edebiyat deyince yalnız şiir hatırlamamalı. O esasen kalbi ve vicdanidir. Bu meselenin idraki için onun hikâye kısmına bakmalı. Aşk-ı Memnu’da yaşar gibi görünen şeyler bu muhitin adamları değildir. Hele Bravo Maestro ve Mösyö Kanguru gibi mevzuların Türk edebiyatıyla hiçbir münasebeti yoktur. Bunlar kozmopolit bir edebiyatın malıdır. Teessüs edecek millî edebiyatı derk edebilmek için mesela Refik Halid’in Hakk-ı Sükût’unu, Nebbaş’ını okumalıdır. Bunların kahramanları içimizde yaşıyor. Türk’tür, hâlis Türk’tür. Biraz Fransız. Biraz İngiliz, biraz bilmem ne değildir. Eğer millî bir edebiyat bizce yalnız şeklen teceddütte olsaydı, Türkçe şiirler sahibi Emin Bey’in eserlerini kozmopolit değil, en büyük Türk şiiri diye iddia ederdik!.. Fakat bunları anlamak zevkin faydalı olabileceğini düşünmek garabetinden her halde müşküldür.” demiştir.

Ali Canip, Halit Ziya’nın alafranga tiplerinin yerine daha ziyade Refik Halit’in eserlerinde olduğu gibi Türk hayatından alınmış yerli tiplerin yer aldığı ve sanat endişesiyle yazılmış eserlerin millî bir edebiyat için faydalı olacağına inanmaktadır. Bu arada Reflat Nuri, millî edebiyat tartışmalarına Edebiyat-ı Umumiye Mecmuası’nda Edebiyat-ı Milliye Meselesi başlıklı üç makaleyle katılarak bu hareketi destekler.

Bu dönemde felsefe, sosyoloji, estetik ve dilbilimin verilerinden yararlanılarak eleştiri anlayışı genişletilmiştir. Batılı düşünürler Taine, Durheim, Bergson, Höffding, Charles Lalo, Gustave Le Bon, Eugéne Véron, Antoine Albalat ve Gustave Lanson olmuştur. Genç Kalemler hareketinin en dikkate değer yönü, dili, sadece dilbilimsel açısından ele almamaları, dile ayrıca üslûp, sosyoloji ve estetik gibi değişik açılarından da bakmış olmalarıdır. Bu meseleleri dört ayrı disiplin çerçevesinde ele almaları kültür tarihimizde ilk defa görülmüştür.

Genç Kalemler hareketinin ikinci önemli yönü dil ve edebiyatın en esaslı meselelerinden birisini gündeme getirmiş olmaları ve buna bir çözüm yolu önermeleridir. Ömer Seyfettin, Ziya Gökalp ve Ali Canip’in cevabını aradıkları önemli soru şuydu: “ Türk edebiyatının “istiare zemini” ne olacaktı yani sanatçılar, konularını, hayallerini alacağı malzeme deposunu nerede bulacaktı? Batılılar sanatta ve edebiyatta konularını ve hayallerini eski mitolojilerinden çekip çıkarıyorlardı. Biz ne yapmalıydık? Genç Kalemler mensupları çözüm yolu olarak, Bizim “istiare zemini”miz halk kültürümüzdür. Edebiyatımız, halk kültürüne, halkın duyuş ve hissediş tarzına yönelirse, sanatçılarımız halk kültürünü, folklorunu, menkıbelerini “istiare zemini” olarak kabul ederse biz de Batılılar gibi orijinal bir edebiyat yaratabiliriz, düşüncesini savunmuşlar ve bu görüşe uygun edebî eserler de yazmışlardır.

Millî lisan ve millî edebiyat konularını gerçek anlamda bir sistematiğe kavuşturan gerek makaleleriyle ve gerek kitaplarıyla Ziya Gökalp olmuştur.

Ziya Gökalp’in millî dil konusundaki görüşleri şu şekilde özetlenebilir:

  1. Ziya Gökalp’in dil anlayışı, Lisânî Türkçülüğün Umdeleri başlığı altında topladığı, esas düşüncelerden hareketle incelendiğinde, müzmin bir hastalık olarak yüzyıllardır süregelmiş bulunan dil konusunun karmaşıklığı metotlu, gerçekçi, millî kalmak kaygısını taşıyan bir görünüşün eşliği altında bir kültür davası olarak ele alınmıştır.
  2. Ziya Gökalp, dilin millî hayat ve millî uyanış için özel önemini görmüş ve onu Türkçülük hareketinde aşılması gereken bir merhale olarak kabul etmiştir.
  3. Ziya Gökalp, halkın kullandığı dilin yanında bir Osmanlıca fikrine karşı koymuş ve herkes tarafından anlaşılabilen bir ortak millî dil ihtiyacına işaret etmiştir.
  4. Tamamen, saf bir sadeleşmeyi savunan tasfiyecilerin aksine, dilin sadeleştirilmesi meselesinde ılımlı bir yol tutan Ziya Gökalp, Türkçeye girmiş bütün yabancı gramer şekillerini reddederken, dilin ayrılmaz bir parçası haline gelmiş bulunan kelimelerin korunmasından yanadır.
  5. Siyasi birliğe hazırlık olarak, önce bir kültür birliği sağlama ihtiyacı üzerinde duran Ziya Gökalp, Türkiye dışındaki Türkler için İstanbul Türkçesi’nin kabul edilmesini istemiştir.
  6. Yeni kavramlar çağın, ilim kelimeleri ümmetin, konuşma dili kelimeleri milletin konuşmasıdır. Türkçe içtimai vicdanımızın bu üç safhasına bütünüyle uygun hassas bir ayna olmadıkça kuruluşunu tamamlamış ve mükemmelleşmiş bir dil sayılamaz.” formülünü Türkçeye uygulamaya çalışan Ziya Gökalp, Türkçeye Türk halkının bildiği ve tanıdığı her kelime millîdir, temel düşüncesini getirmiştir.

Tiyatro Eleştirisi: Meşrutiyetin sanat edebiyat hayatına getirdiği genişlemenin yansıma alanlarından birisi de tiyatro’dur. Bu dönemde tiyatrodan bahseden önemli isimlerden birisi Ali Kemal’dir. Resimli Kitap dergisinde 1908’de basılan Millî Tiyatro isimli konferans metninde Batılılaşma sürecindeki eksiklerimizin başında uyuşukluğumuzun geldiğini söylemekte ve bunun üstesinden gelmek için fikrî çabaya gerek olduğunu ve bunu da sağlayacak olanın her yere bir tiyatro açmak olduğunu söylemektedir. Ali Canip, Bahçe dergisinde çıkan Yine Sanat Hakkında yazısında edebiyatta olduğu gibi tiyatronun da bağımsızlığı hakikati arayışına bağlı olduğunu söyler ve bizdeki tiyatroyu Batılı tiyatroyla karşılaştırarak özellikle Tanzimat tiyatrosu çerçevesinde gelişmesinin sağlıklı olmadığını belirtir.

1914’te Darülbedayi’nin kurulması ve bilhassa 1919’da Temafla dergisinin çıkması II. Meşrutiyet sonrasında tiyatro konusundaki en önemli aşamalardır.

Bu dönemde tiyatro konusunda en çok yazı yazanlardan birisi Reşat Nuri’dir. Reşat Nuri bu dönemdeki yazılarında tiyatronun önemi, eğitimde ve sosyal hayattaki rolü, tiyatro estetiği, millî piyes, tercüme tiyatro ve adaptasyonlar, piyes ve sahne eleştirileri konularını ele alır ve Darülbedayi hakkındaki görüşlerine yer verir.

Hece-Aruz Tartışmaları: II. Meşrutiyet Döneminde bilhassa millî edebiyat meseleleri içerisinde şiir konusunda daha çok hece-aruz tartışmaları yapılmış ve şiirin diğer problemleri de bu vezin meselesine bağlı olarak tartışılmıştır. 1905 yılında Bahçe dergisinde Mehmet Emin’in şiirleri etrafında şiddetli hece-aruz tartışmaları yapılmıştır. 1908’de Musavver Emel’de Mücdâd Feridun, Musahabeyi Edebiye yazısında vezin meselesini ele alır ve her iki vezinle de güzel şiirler yazılabildiğini belirtir. Bu onu 1909’da Türk Derneği Dergisi’nde ele alınır ve bir millî edebiyat programının içerisinde vezin konusuna da yer verilir. Vezin ve dil ile millet arasındaki bağlantıya dikkat çekilir. 1908’de konuyu bilimsel bir zeminde inceleyip bu konudaki fikirlerini Journal Asiatique ve Bosphore dergilerinde yayımlayan Necip Asım daha sonra bunları 1913 yılında bir kitap halinde de bastırır.

0
mutlu
Mutlu
0
_zg_n
Üzgün
0
sinirli
Sinirli
0
_a_rm_
Şaşırmış
0
vir_sl_
Virüslü

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Giriş Yap

Giriş Yap

AÖF Ders Notları ve Açıköğretim Sistemi ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!