Çevre Sosyolojisi Dersi 4. Ünite Özet

23.07.2022
7
A+
A-

Türkiye’De Çevre Ve Toplum

Açıköğretim ders notları öğrenciler tarafından ders çalışma esnasında hazırlanmakta olup diğer ders çalışacak öğrenciler için paylaşılmaktadır. Sizlerde hazırladığınız ders notlarını paylaşmak istiyorsanız bizlere iletebilirsiniz.

Açıköğretim derslerinden Çevre Sosyolojisi Dersi 4. Ünite Özet için hazırlanan  ders çalışma dokümanına (ders özeti / sorularla öğrenelim) aşağıdan erişebilirsiniz. AÖF Ders Notları ile sınavlara çok daha etkili bir şekilde çalışabilirsiniz. Sınavlarınızda başarılar dileriz.

Türkiye’De Çevre Ve Toplum

Giriş

Bir toplumda çevresel ilişkileri anlayabilmenin en önemli yollarından birisi, bu ilişkilerin toplumsal boyutunu anlayabilmekten geçmektedir. Bu bağlamda bu ünitede, Türkiye’de çevre toplum ilişkilerinin genel çerçevesi dört ana başlık altında ele alınmıştır. Öncelikle çevresel olay ve ilişkiler konusundaki toplumsal algı ve eğilimler ele alınmıştır. Daha sonra çevresel ilişkilerin yasal ve yönetsel çerçevesi ve bu bağlamda çevre olgusunun yasal ve yönetsel sistem içinde nasıl ve hangi boyutta yer aldığına değinilmiştir. İzleyen süreçte ise çevresel olguların ve süreçlerin ekonomik sektörler düzeyinde nasıl değerlendirildiğine değinilmiş ve en son olarak Türkiye’deki çevre hareketi üzerinde durulmuştur.

Türkiye’de çevresel durumun ele almış çerçevesi bu şekilde çizildikten sonra; bu çerçeve içinde çevre toplum ilişkilerine bakıldığında toplumsal, yasal-yönetsel ve sektörel düzeylerde yüksek düzeyde bir çevresel duyarlılıktan söz etmenin mümkün olmadığını ifade etmek gerekmektedir.

Toplumsal düzeyde çevresel duyarlılığın çok yaygın olmamasının başlıca nedeni; Türkiye’nin ekonomik açıdan henüz gelişmekte olan bir ülke olmasıyla ilgilidir.

Türkiye’de Çevre Toplum İlişkilerinin Ana Çerçevesi

Çevresel duyarlılık ve çevresel bilinçlenme Türkiye için oldukça yeni bir olgudur. Çünkü Türkiye gibi gelişmekte olan ya da endüstrileşmekte gecikmiş olan ülkeler için öncelikli olan daima endüstrileşme, ekonomik kalkınma ve refah olmuştur. Türkiye gibi gelişmekte olan ülkeleri çevresel olgular açısından, gelişmiş ülkelerden ayıran temel fark; gelişmiş ülkelerin endüstrileşmeleri aşamasında, çevresel faktörlerin ve çevre olgusunun bugün olduğu kadar önemli faktörler olarak bilinip tanınmamış olmasıdır.

Çevre Konusundaki Toplumsal Eğilimler

Türkiye’de çevreye ilişkin literatüre bakıldığında, çevre olgusunun teknik, teknolojik, mühendislik, biyolojik, ekonomik, yönetimsel hatta hukuksal boyutları ile ele alındığı, buna karşın sosyolojik boyutları ile yeterli düzeyde ele alınmadığı görülmektedir.

Çevre olgusunun toplumsal boyutunu daha çok yönetim ve kentleşme açısından ele alan ve bu alanın öncülerinden kabul edilebilecek olan Ruşen Keleş ve Can Hamamcı’nın katkılarını vurgulamak gerekmektedir (1997). Ancak çevre toplum ilişkilerini görgül araştırmalar yoluyla inceleyen az sayıda araştırıcı (Özdemir, 1988; Tuna, 2001; Kasapoğlu ve Ecevit, 2002) olmakla birlikte, Türkiye’de çevre toplum ilişkilerini ulusal düzeyde inceleyen belki de ilk araştırma Türkiye’de Çevrecilik: Türkiye’de Çevreye İlişkin Toplumsal Eğilimler (Tuna, 2006) başlıklı kitap ve bu kitap kapsamında yer alan araştırmadır. Elinizde yer alan Çevre Sosyolojisi kitabı da bir ölçüde Türkiye’de Çevrecilik kitabı gibi bu alandaki ilk yayınlardan olma özelliğini taşımaktadır denilebilir.

Ekolojik modernleşme yaklaşımı ile; doğal kaynakların olabildiğince tutumlu ve çevreye zarar vermeyecek şekilde kullanılması, kirletici endüstriler yerine, doğaya daha az zarar veren ya da hiç zarar vermeyen endüstrilerin kurulması, fosil yakıt kullanımını olabildiğince azaltarak, temiz ve geri dönüştürülebilir enerji kaynaklarını kullanmak ve en önemlisi toplumsal düzeyde bir çevresel duyarlılık geliştirerek, belki de tüm yaşam biçimimizi olabildiğince doğaya saygılı ve uyumlu bir yaşama dönüştürerek, ekolojik bir yaşam biçimi kurmak mümkündür.

Çevresel toplumsal eğilimlerin incelenmesi bağlamında, çevre toplum ilişkilerini inceleyen iki temel yaklaşımdan söz etmek mümkündür: İnsan merkezli dünya görüşü ve doğa merkezli dünya görüşü. İnsan merkezli dünya görüşüne göre, insanoğlunun doğanın mutlak hakimi olduğuna ve doğanın insan kullanımı için araçsal bir öneme sahip olduğuna inanılır. Doğa merkezli dünya görüşüne göre, doğa sadece insan kullanımı için araçsal bir öneme sahip değildir; doğa insan kullanımından bağımsız olarak, kendi başına bir varlık alanıdır da. İnsan merkezli dünya görüşü daha çok “gelişme”ye ağırlık verirken, doğa merkezli dünya görüşü daha çok doğal çevrenin korunmasına vurgu yapmaktadır.

Araştırma verileri genel olarak değerlendirildiğinde, katılımcılar çevresel konularda bir duyarlığa sahip olduklarını ifade etmektedirler. Ancak, çevresel duyarlılığın gerektirdiği sorumluluk söz konusu olduğunda katılımcılar, çevresel konulara ilişkin sorumluğun kendilerinde değil başkalarında (örneğin devlet, işadamları gibi) olduğu durumlarda son derece duyarlı ve istekli iken; sorumluluğun doğrudan kendilerinde olması gerektiği durumlarda yeterince duyarlı ve istekli görünmemektedirler.

Çevresel değerler kavramının çok boyutlu bir kavram olduğu temel bir varsayım olarak kabul edilmiştir ve çevresel değerler üç boyutlu olarak kavramsallaştırılmıştır: çevresel dünya görüşü, çevresel kaygı ve çevresel taahhüt. Çevresel dünya görüşü, çevreciliğin genel ve temel formu olarak tanımlanmıştır.

Çevresel kaygı boyutu, yanıtlayıcıların çevre ile toplum ve çevre ile birey arasındaki ilişkilere ve belirli bazı çevresel sorunlara ilişkin tepkilerini ifade eder. Çevresel taahhüt ise yanıtlayıcıların çevresel sorunların çözümüne ilişkin olarak hangi düzeyde taahhütte bulunacaklarına ilişkin soruları kapsamaktadır.

Ekonomik Sektörlerin Çevre Algısı

Türkiye’de endüstriyel sektörler ağırlıklı olarak, demirçelik, petro-kimya, tekstil, otomotiv ve çimento gibi görece daha düşük teknolojiye dayalı ve çevresel açıdan da kirletici nitelikleri ağırlıklı sektörlerdir. Dolayısıyla çevresel açıdan kirletici niteliği ağırlıklı olan bu sektörlerin çevresel konularda çok fazla duyarlı olmadıkları görülmektedir.

Endüstriyel sektörlerin çevresel konularda daha duyarlı olmaları, dolayısıyla çevresel duyarlılığın gerektirdiği önlemleri almak ve yatırımları yapmak büyük ölçüde, bu sektörler üzerinde oluşturulacak kamuoyu baskısına ve yönetimsel düzeyde oluşturulacak yaptırım ve baskılara bağlıdır. Bunun yanında, artık üretim sürecinde çevreye daha duyarlı ürünlere karşı giderek artan ölçüde bir talebin oluşmakta olduğu görülmektedir.

Türkiye’de Çevreye İlişkin Yasal ve Yönetsel Çerçeve

Anayasanın 56. Maddesinde “Herkes, sağlıklı ve dengeli bir şekilde yaşama hakkına sahiptir. Çevreyi geliştirmek, çevre sağlığını korumak ve çevre kirlenmesini önlemek devletin ve vatandaşların ödevidir” denmektedir. Anayasada böyle bir maddenin bulunması çevre ile özel mülkiyet, ticaret ve sanayi özgürlüğü gibi çıkarların çatışması durumunda çevresel değerlerin öne çıkarılmasına olanak sağlar. Anayasada yer alan bu ilkenin ikinci olumlu yanı ise, pozitif hukukta açıkça yer almayan somut bir olayın çözümünde, yargıçlara ve yöneticilere rehberlik görevi yapmasıdır. Anayasa çevre korumasını üç boyutuyla düzenlemektedir: Devletin ödevi, yurttaşların ödevi ve herkesin hakkı.

Çevre ve Orman Bakanlığına bağlı olan ancak diğer genel müdürlüklerden ayrı bir statüde olan ve bundan dolayı kısmen özerk bir yapıda olan, Özel Çevre Koruma Kurumu Başkanlığı vardır. Çevre ve Orman Bakanlığı, merkez ve taşra teşkilatı ile çevre konusunda kendisine tanınmış olan planlama, denetim, yönetim işlevini yerine getirmeye çalışır. Çevresel Etki Değerlendirme Genel Müdürlüğü aracılığı ile çevresel etki değerlendirme raporlarının hazırlanması ve ilgili girişimlerin çevreye en az zararı verecek şekilde planlanmasını sağlamaktır.

Öncelikle Çevre Bakanlığı ve Orman Bakanlığı, daha önce ayrı iki bakanlık yapısı içinde örgütlenmiş iken; bu iki farklı yapı tek bir çatı altında Çevre ve Orman Bakanlığına dönüşmüştür. Bu ünitenin yazıldığı sırada Çevre ve Orman Bakanlığı Bayındırlık ve İskân Bakanlığı ile birleşerek Çevre ve Şehircilik Bakanlığı kurulmuş bunun yanında Orman, Çevre Bakanlığından ayrılmıştır.

Yeni oluşturulmakta olan Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın sadece ekonomik kalkınmayı temel referans alan bir mühendislik bakış açısına sahip bir zihniyet yapısı içinde değil, toplumsal ve doğal değerlerin korunmasını da hedef alan ve ekolojik ilkeleri benimseyen bir anlayışla örgütlenmesi önerilmektedir.

Çevre ve Orman Bakanlığında egemen olan bakış açısı, çevresel duyarlılık ve doğal değerlerin korunmasından çok, çevre ile ilgili olarak ekonomik girişimlerin teşvik edilmesi şeklinde olmuştur. Bu durum doğal kaynakların sürdürülebilirliği, ekosistemin dengesinin korunması ve özellikle biyo-çeşitliliğin korunması açısından son derece sakıncalı sonuçlar doğurmaktadır.

Türkiye’nin çevresel durum ve konumunu uluslararası düzeyde karşılaştırmalı olarak ele almak gerekirse, raporlardan birisi Dünya Ekonomik Forumu, Yale ve Columbia Üniversiteleri tarafından hazırlanan Çevresel Performans İndeksidir. Bu indekste yer alan altı kategoriden, oluşan 25 göstergede ülkelerin çevresel performansları değerlendirilmiştir. Türkiye çevresel performans açısından bu raporda ele alınan 149 ülke içinde 72. sırada yer almıştır. Diğer bir gösterge ise 235 ülkenin yer aldığı Çevresel Kırılganlık İndeksidir. Bu sıralamada ise Türkiye çevresel açıdan “çok kırılgan” kategorisinde yer almaktadır. Her iki raporda yer alan verilere göre, Türkiye’nin doğal çevreye ilişkin değerlerin korunması açısından son derece yetersiz olduğu görülmektedir.

Türkiye’de Çevre Hareketi

1980 sonrasında yeşil ya da çevreci hareketler toplumda seslerini duyurmaya ve bir çevresel duyarlılık oluşturmak için kamuoyu oluşturmaya başlamışlardır. Bu dönemde serbest piyasa ekonomisinin yarattığı problemler, yanlış kentleşme ile çevrenin tahrip olmasını gündeme getiren ve çevre ve doğa sevgisi üzerinde duran çeşitli eylemler yapılmıştır. Çevre hareketinin ortaya koyduğu duyarlılığın merkezi yönetim üzerinde kısmen de olsa etkili olduğu ilkin Çevre Müsteşarlığının daha sonra da Çevre Bakanlığının kurulduğu görülmektedir.

Yeşiller Partisi: Dünyanın birçok ülkesindeki Yeşiller Hareketinden esinlenerek 6 Haziran 1988 tarihinde Türkiye’de ilk kez Yeşiller Partisi kurulmuştur. İlk genel başkan Celal Ertuğ olmuştur. 1991 yılında Celal Ertuğ çevrecilik konusunda yeterince radikal ve etkin bulunmadığı için genel başkanlıktan ayrılmak zorunda kalmış ve yerine Bilge Contepe geçmiştir. Ancak Yeşiller Partisi kamuoyunun ilgisini çekememiş, marjinal parti olarak kalmış ve fiilen dağılmıştır.

Yeşiller Partisi’nin yeniden kurulması girişimleri 2002’de başlamıştır. Kuruluş çalışmalarını tamamlayan Yeşiller Partisi, 30 Haziran 2008 tarihinde yeniden kurulmuştur. Yeşiller Partisi kendisini, sürdürülebilir yaşam için, ekolojik, paylaşımcı ve çoğulcu bir toplumun kurulması ile ilgili mücadele eden şiddet karşıtı, demokratik bir siyasi parti olarak tanımlamıştır.

Yeşiller Partisinin yaptığı tespitin basit ve yaşamsal olduğu, partinin belgelerinde şu şekilde ifade edilmiştir: “Endüstriyel tüketim toplumu doğayı ve toplumu yıkıma sürüklüyor. Sadece yediğimiz yiyecekler, içtiğimiz su, soluduğumuz hava değil toplumsal yaşam da kirleniyor, tahrip oluyor. Yoksulluk, eşitsizlikler ve ayrımcılık artıyor. Şiddet toplumun her alanında yaygınlaşıyor, kadınlar daha fazla eziliyor, dünyamız yeni bir savaş sarmalına sokuluyor. Yeşiller Partisi’nin temel ilkeleri on başlık altında toplanabilir.

Yeşiller’in Temel İlkeleri

  1. Doğaya Uyum: İnsanın doğanın ayrılmaz bir parçası ve tüm canlıların içsel değerleri olduğuna inanırlar.
  2. Küresel Mücadele: Kapitalizmin doğayı ve insanı sömürdüğünü, geniş kitleleri yoksullaştırdığını, ekonomik ilişkileri öne çıkararak toplumsal yaşamı ekonomik çıkar temelli bir yapıya dönüştürdüğünü savunmaktadır.
  3. Sürdürülebilirlik: Endüstriyalizm, insanlık tarihinde doğanın insan tarafından sömürülmesi yoluyla ulaşılan en son ve en yıkıcı sistemdir. Yeşiller, bu sistemin, ölçüsüz kalkınmacılığın ve küresel ekonomik sistem tarafından dayatılan tüketim toplumunun savurgan, tek tipleştirici, bireyci ve yıkıcı toplum modeline karşı çıkarlar.
  4. Erkek Egemenliğinin Reddi: Kadınlar toplumda ikinci sınıf vatandaş yerine konmaktadır. Ayrıca kadınların gerek ekonomik, gerekse sosyal anlamda sömürüldüğü düşünülmektedir.
  5. Şiddetin Reddi: Hangi nedenle olursa olsun, uygulanmış her türlü şiddeti reddeder.
  6. Doğrudan Demokrasi: Toplumun doğrudan demokrasi temelinde örgütlenmesi, insanların karar mekanizmalarına doğrudan etki edebilecekleri çeşitli yapıların kurulmasını savunurlar.
  7. Yerellik: Geleneksel siyasal hareketlerin ve partilerin merkeziyetçi, hiyerarşik, erkek egemen, kişileri putlaştıran, liderlik mekanizmalarına dayalı ve katılıma kapalı örgütlenme tarzını reddeder.
  8. Adil Paylaşım: Toplumun hem ekonomik hem de cinsiyete, yaşa, kişilerin sahip olduğu diğer kimliklere dayalı eşitlik temelinin kurulması ve yaşatılması idealine sahip çıkar ve sosyal adaleti savunurlar.
  9. Özgür Yaşam: İnsanların kontrol altında tutulmasını, bireysel farklılıkların ve özgürlüklerin bastırılmasını ya da ekonomik sömürünün sürdürülmesini sağlamak için kurulan tüm otoriter ve dayatmacı yapılara karşı çıkar.
  10. Çeşitliliğin Korunması: Irkçılık, milliyetçilik, köktendincilik ve cinsiyetçiliği reddeder; insanların ve halkların kültürel, dinsel, etnik, dilsel, cinsel ve düşünsel farklılıklarını ve çeşitliliğini tanır.

Türkiye Çevre Vakfı (TÇV): Çalışma alanları; araştırma ve yayın yoluyla kamuoyunun aydınlatılmasıdır. İlk yıllarda daha çok kamuoyunun aydınlatılması çalışmalarına ağırlık veren vakıf daha sonra çevre hukuku alanının ülkemizde yerleşmesi için çaba harcamıştır. Birleşmiş Milletler, Avrupa Birliği, Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilâtı ve Dünya Bankası gibi uluslararası kuruluşlarla yakın işbirliği içindedir.

Türkiye Çevre Eğitim Vakfı (TÜRÇEV): 1993 yılında kurulmuştur. Akdeniz çanağında turizmde gelişmiş olan ülkelerde yaygınlaşmaya başlayan, sağlıklı yüzme suyu, donanımlı plaj ve iyi bir çevre yönetimi ile çevre bilinçlendirme etkinliklerini ifade eden “Mavi Bayrak” konusunda çalışmalar yürütmektedir.

Çevre Koruma ve Ambalaj Atıkları Değerlendirme Vakfı (ÇEVKO): Türkiye’de ambalaj atıklarının ekonomik ve düzenli geri kazanımı için sanayi, yerel yönetim ve tüketicilerin katkı ve katılımları ile sürdürülebilir bir geri kazanım sisteminin kurulmasına katkıda bulunmak amacıyla, 1 Kasım 1991’de ülkemizin 14 önde gelen sanayi kuruluşunun girişimleri ile kurulmuş, kar amacı gütmeyen bir vakıftır. ÇEVKO, yerel yönetimler sanayi ve tüketiciyle iş birliği içerisindedir.

Türkiye Erozyonla Mücadele, Ağaçlandırma ve Doğal Varlıkları Koruma Vakfı (TEMA): TEMA, 11 Eylül 1992 tarihinde, Hayrettin Karaca ve Nihat Gökyiğit tarafından kurulmuştur. Vakfın hedefi öncelikle kamuoyuna, eğitim kurumlarına, basın yayın organlarına, toprak erozyonunun nedenleri, vahim sonuçları ve ülkemizin çöl olma tehlikesi konusunda bir farkındalık yaratmaktır.

Çevre Koruma ve Araştırma Vakfı (ÇEVKOR): ÇEVKOR, 1991 yılında Ege ve Dokuz Eylül Üniversitelerindeki öğretim üyeleri tarafından kurulan bir vakıftır. Vakfın amacı, doğal, tarihi ve kültürel varlıkların korunması, geliştirilmesi, yaşatılması, çevre kirliliği meydana getirmeyecek sistemlerin teşvik ve geliştirilmesi, toplumun her kesiminde çevre bilincinin arttırılması ve bu konuda eğitim çalışmalarının yapılmasıdır.

Deniz Temiz Derneği (TURMEPA): Ülkemiz kıyı ve denizlerinin korunmasını ulusal bir öncelik haline getirmek ve gelecek nesillere temiz denizlerin kucakladığı yaşanabilir bir Türkiye bırakmak amacıyla 8 Nisan 1994 yılında Rahmi M. Koç’un kurucu başkanlığında, başlatılmış bir sivil toplum hareketidir.

Kırsal Çevre ve Ormancılık Sorunlarını Araştırma Derneği: 1989 Yılında kurulan dernek doğanın korunması için hukuk mücadelesi vermektedir.

Doğayı ve Çevreyi Koruma Derneği: 22 Ocak 2007’de kurulan derneğin amacı, egemen politikaların doğa üzerindeki baskı ve zorbalığını ortadan kaldırmaktır. İlkesi ise doğa ve çevre sorunlarına hukuksal ve eylemsel mücadelelere girişirken, diğer yandan söyleşi, seminer ve doğa yürüyüşleri gibi etkinliklerle, farkındalık yaratan çalışmalar yapmaktır.

Türk Deniz Araştırmaları Vakfı (TÜDAV): Ülkemizde deniz bilimleri konusunda araştırmalar yapmak, deniz yaşamını korumak, deniz kültürü ve sevgisini halkımıza, özellikle gelecek kuşaklara taşımak ve korumak amacıyla 1997 yılında kurulmuştur.

Türkiye Çevre Koruma ve Yeşillendirme Kurumu (TÜRÇEK): 1972 yılında Türkiye’nin ilk gönüllü çevre kuruluşlarından biri olarak İstanbul’da kurulmuş, çevrenin her türlü (hava, kara, su) kirliliğinin önlenmesi, doğal varlıkların ve yaşama ortamlarının korunması için çalışmalar yapmaktadır.

Greenpeace (Yeşilbarış): Greenpeace, çevreyi korumak ve barışı desteklemek için faaliyet gösteren bağımsız küresel bir örgüttür. Temel hedefi çevresel yıkımı durdurmaktır. Toplam 40 ülkede, 28 bölgesel veya ulusal ofisle faaliyet göstermektedir. 1995 Aralık’ta kurulan Greenpeace Akdeniz, şu an İsrail, Lübnan, Türkiye ve Malta’da aktif olarak şu amaçları güden çalışmalar yürütmektedir:

  • Fosil yakıtların tüketimine ve nükleere karşı çıkarak, temiz enerjileri desteklemek
  • İklim değişikliğiyle mücadelede yenilenebilir enerji kaynaklarının benimsenmesini sağlamak
  • Denizler kampanyası ile Akdeniz’de bir deniz rezervleri ağı oluşturarak türü tehlike altında olan mavi yüzgeçli orkinosları korumak.

Çevre ve Kültür Değerlerini Koruma ve Tanıtma Vakfı (ÇEKÜL): Doğal ve kültürel mirasın koruması amacıyla 1990 yılında vakıf statüsünde kurulmuş, bir sivil toplum kuruluşudur.

Doğal Hayatı Koruma Vakfı (WWF): WWF-Türkiye, 1996 yılında Doğal Hayatı Koruma Derneği’nin öncülüğünde kurulmuştur. WWF-Türkiye çalışmalarını “ülkemizin doğasının korunması”, “yaşam tarzımızın değişmesi” ve “iklim değişikliğiyle mücadele” olmak üzere üç ana bileşende çalışmalarını yürütmektedir.

Doğa Derneği: 2002 yılında kurulan derneğin merkezi Ankara’dır. Doğal kaynakların korunmasında görev almaktadır.

Kuş Araştırmaları Derneği (KAD): Türkiye’nin kuş varlığı ve yaşama ortamlarının korunması için 1998 yılında bir grup kuş gözlemcisi ve araştırmacı tarafından kurulmuştur.

Türkiye Tabiatını Koruma Derneği: 1955 yılında kurulan derneğin amacı; başta step ve dağ ekosistemleri, ormanlar, tarım alanları, toprak ve su kaynakları, çayır ve meralar, denizler, göller, akarsular, sulak alanlar, mağaralar olmak üzere, ülkenin tüm doğal kaynaklarının ve barındırdıkları ekolojik süreç ve döngüler ile biyolojik çeşitliliğin ekosistem bütünlüğü içerisinde sürdürülebilir kalkınma amaçlı olarak korunması ve kullanımı; kent, çevre ve kalite konularında toplumu bilinçlendirmek, kent tabiatını koruma amaçlı eğitim, panel, seminer gibi etkinlikler yapmak ve geziler düzenlemek; engellilerin, çocuk ve gençlerin, kadınların, köylü ve çiftçilerin, kırsal alanda yaşayanların, sanayici, turizmci ve sporcuların çevre ve kültürel değerler konusunda bilinçlendirilmesi, eğitilmesi; yayın, mesleki kurslar, sürekli eğitim merkezleri ve ARGE hizmetlerinin, ilgili konularda girişimcilik ve istihdam faaliyetlerinin yürütülmesi; çevre dostu tarımsal uygulamalar, bitki ıslah çalışmaları, çevre etiketleri ve kırsal kalkınma amaçlı faaliyetlerde bulunulması; insana, hayvana, çevreye karşı şiddetin engellenmesine yönelik projeler ve etkinlikler yürütülmesi; ülkemiz yaşam ortamlarını etkileyen her türlü çevre kirliliğinin önlenmesidir.

Doğa ve Çevreyi Koruma Yaşatma Derneği (DOGÇEV): 2005 yılında doğal hayatın ve dengenin korunması amacıyla kurulmuştur.

Sualtı Araştırmaları Derneği Akdeniz Foku Araştırma Grubu (SAD-AFAG): AFAG “ Akdeniz fokunu korumak; Akdeniz’i korumaktır… “ anlayışı ile Akdeniz fokunun ve onun yaşam ortamı olan Akdeniz kıyı ekosisteminin korunması ve araştırılması amacıyla Türkiye’de kurulmuş ilk ve tek ihtisaslaşmış sivil toplum kuruluşudur.

Sonuç

Türkiye’de çevresel süreçler ve çevresel olgular; toplumsal, yönetsel ve sektörel düzeyde çok fazla öncelikli konular olarak değerlendirilmemektedir. Bununla ilgili olarak Türkiye’de çevre hareketinin de çok etkili bir hareket haline gelemediği ve toplumsal bir hareket olarak marjinal bir konumdan uzaklaşarak, toplumsallaşamadığını ifade etmek mümkündür.

Giriş

Bir toplumda çevresel ilişkileri anlayabilmenin en önemli yollarından birisi, bu ilişkilerin toplumsal boyutunu anlayabilmekten geçmektedir. Bu bağlamda bu ünitede, Türkiye’de çevre toplum ilişkilerinin genel çerçevesi dört ana başlık altında ele alınmıştır. Öncelikle çevresel olay ve ilişkiler konusundaki toplumsal algı ve eğilimler ele alınmıştır. Daha sonra çevresel ilişkilerin yasal ve yönetsel çerçevesi ve bu bağlamda çevre olgusunun yasal ve yönetsel sistem içinde nasıl ve hangi boyutta yer aldığına değinilmiştir. İzleyen süreçte ise çevresel olguların ve süreçlerin ekonomik sektörler düzeyinde nasıl değerlendirildiğine değinilmiş ve en son olarak Türkiye’deki çevre hareketi üzerinde durulmuştur.

Türkiye’de çevresel durumun ele almış çerçevesi bu şekilde çizildikten sonra; bu çerçeve içinde çevre toplum ilişkilerine bakıldığında toplumsal, yasal-yönetsel ve sektörel düzeylerde yüksek düzeyde bir çevresel duyarlılıktan söz etmenin mümkün olmadığını ifade etmek gerekmektedir.

Toplumsal düzeyde çevresel duyarlılığın çok yaygın olmamasının başlıca nedeni; Türkiye’nin ekonomik açıdan henüz gelişmekte olan bir ülke olmasıyla ilgilidir.

Türkiye’de Çevre Toplum İlişkilerinin Ana Çerçevesi

Çevresel duyarlılık ve çevresel bilinçlenme Türkiye için oldukça yeni bir olgudur. Çünkü Türkiye gibi gelişmekte olan ya da endüstrileşmekte gecikmiş olan ülkeler için öncelikli olan daima endüstrileşme, ekonomik kalkınma ve refah olmuştur. Türkiye gibi gelişmekte olan ülkeleri çevresel olgular açısından, gelişmiş ülkelerden ayıran temel fark; gelişmiş ülkelerin endüstrileşmeleri aşamasında, çevresel faktörlerin ve çevre olgusunun bugün olduğu kadar önemli faktörler olarak bilinip tanınmamış olmasıdır.

Çevre Konusundaki Toplumsal Eğilimler

Türkiye’de çevreye ilişkin literatüre bakıldığında, çevre olgusunun teknik, teknolojik, mühendislik, biyolojik, ekonomik, yönetimsel hatta hukuksal boyutları ile ele alındığı, buna karşın sosyolojik boyutları ile yeterli düzeyde ele alınmadığı görülmektedir.

Çevre olgusunun toplumsal boyutunu daha çok yönetim ve kentleşme açısından ele alan ve bu alanın öncülerinden kabul edilebilecek olan Ruşen Keleş ve Can Hamamcı’nın katkılarını vurgulamak gerekmektedir (1997). Ancak çevre toplum ilişkilerini görgül araştırmalar yoluyla inceleyen az sayıda araştırıcı (Özdemir, 1988; Tuna, 2001; Kasapoğlu ve Ecevit, 2002) olmakla birlikte, Türkiye’de çevre toplum ilişkilerini ulusal düzeyde inceleyen belki de ilk araştırma Türkiye’de Çevrecilik: Türkiye’de Çevreye İlişkin Toplumsal Eğilimler (Tuna, 2006) başlıklı kitap ve bu kitap kapsamında yer alan araştırmadır. Elinizde yer alan Çevre Sosyolojisi kitabı da bir ölçüde Türkiye’de Çevrecilik kitabı gibi bu alandaki ilk yayınlardan olma özelliğini taşımaktadır denilebilir.

Ekolojik modernleşme yaklaşımı ile; doğal kaynakların olabildiğince tutumlu ve çevreye zarar vermeyecek şekilde kullanılması, kirletici endüstriler yerine, doğaya daha az zarar veren ya da hiç zarar vermeyen endüstrilerin kurulması, fosil yakıt kullanımını olabildiğince azaltarak, temiz ve geri dönüştürülebilir enerji kaynaklarını kullanmak ve en önemlisi toplumsal düzeyde bir çevresel duyarlılık geliştirerek, belki de tüm yaşam biçimimizi olabildiğince doğaya saygılı ve uyumlu bir yaşama dönüştürerek, ekolojik bir yaşam biçimi kurmak mümkündür.

Çevresel toplumsal eğilimlerin incelenmesi bağlamında, çevre toplum ilişkilerini inceleyen iki temel yaklaşımdan söz etmek mümkündür: İnsan merkezli dünya görüşü ve doğa merkezli dünya görüşü. İnsan merkezli dünya görüşüne göre, insanoğlunun doğanın mutlak hakimi olduğuna ve doğanın insan kullanımı için araçsal bir öneme sahip olduğuna inanılır. Doğa merkezli dünya görüşüne göre, doğa sadece insan kullanımı için araçsal bir öneme sahip değildir; doğa insan kullanımından bağımsız olarak, kendi başına bir varlık alanıdır da. İnsan merkezli dünya görüşü daha çok “gelişme”ye ağırlık verirken, doğa merkezli dünya görüşü daha çok doğal çevrenin korunmasına vurgu yapmaktadır.

Araştırma verileri genel olarak değerlendirildiğinde, katılımcılar çevresel konularda bir duyarlığa sahip olduklarını ifade etmektedirler. Ancak, çevresel duyarlılığın gerektirdiği sorumluluk söz konusu olduğunda katılımcılar, çevresel konulara ilişkin sorumluğun kendilerinde değil başkalarında (örneğin devlet, işadamları gibi) olduğu durumlarda son derece duyarlı ve istekli iken; sorumluluğun doğrudan kendilerinde olması gerektiği durumlarda yeterince duyarlı ve istekli görünmemektedirler.

Çevresel değerler kavramının çok boyutlu bir kavram olduğu temel bir varsayım olarak kabul edilmiştir ve çevresel değerler üç boyutlu olarak kavramsallaştırılmıştır: çevresel dünya görüşü, çevresel kaygı ve çevresel taahhüt. Çevresel dünya görüşü, çevreciliğin genel ve temel formu olarak tanımlanmıştır.

Çevresel kaygı boyutu, yanıtlayıcıların çevre ile toplum ve çevre ile birey arasındaki ilişkilere ve belirli bazı çevresel sorunlara ilişkin tepkilerini ifade eder. Çevresel taahhüt ise yanıtlayıcıların çevresel sorunların çözümüne ilişkin olarak hangi düzeyde taahhütte bulunacaklarına ilişkin soruları kapsamaktadır.

Ekonomik Sektörlerin Çevre Algısı

Türkiye’de endüstriyel sektörler ağırlıklı olarak, demirçelik, petro-kimya, tekstil, otomotiv ve çimento gibi görece daha düşük teknolojiye dayalı ve çevresel açıdan da kirletici nitelikleri ağırlıklı sektörlerdir. Dolayısıyla çevresel açıdan kirletici niteliği ağırlıklı olan bu sektörlerin çevresel konularda çok fazla duyarlı olmadıkları görülmektedir.

Endüstriyel sektörlerin çevresel konularda daha duyarlı olmaları, dolayısıyla çevresel duyarlılığın gerektirdiği önlemleri almak ve yatırımları yapmak büyük ölçüde, bu sektörler üzerinde oluşturulacak kamuoyu baskısına ve yönetimsel düzeyde oluşturulacak yaptırım ve baskılara bağlıdır. Bunun yanında, artık üretim sürecinde çevreye daha duyarlı ürünlere karşı giderek artan ölçüde bir talebin oluşmakta olduğu görülmektedir.

Türkiye’de Çevreye İlişkin Yasal ve Yönetsel Çerçeve

Anayasanın 56. Maddesinde “Herkes, sağlıklı ve dengeli bir şekilde yaşama hakkına sahiptir. Çevreyi geliştirmek, çevre sağlığını korumak ve çevre kirlenmesini önlemek devletin ve vatandaşların ödevidir” denmektedir. Anayasada böyle bir maddenin bulunması çevre ile özel mülkiyet, ticaret ve sanayi özgürlüğü gibi çıkarların çatışması durumunda çevresel değerlerin öne çıkarılmasına olanak sağlar. Anayasada yer alan bu ilkenin ikinci olumlu yanı ise, pozitif hukukta açıkça yer almayan somut bir olayın çözümünde, yargıçlara ve yöneticilere rehberlik görevi yapmasıdır. Anayasa çevre korumasını üç boyutuyla düzenlemektedir: Devletin ödevi, yurttaşların ödevi ve herkesin hakkı.

Çevre ve Orman Bakanlığına bağlı olan ancak diğer genel müdürlüklerden ayrı bir statüde olan ve bundan dolayı kısmen özerk bir yapıda olan, Özel Çevre Koruma Kurumu Başkanlığı vardır. Çevre ve Orman Bakanlığı, merkez ve taşra teşkilatı ile çevre konusunda kendisine tanınmış olan planlama, denetim, yönetim işlevini yerine getirmeye çalışır. Çevresel Etki Değerlendirme Genel Müdürlüğü aracılığı ile çevresel etki değerlendirme raporlarının hazırlanması ve ilgili girişimlerin çevreye en az zararı verecek şekilde planlanmasını sağlamaktır.

Öncelikle Çevre Bakanlığı ve Orman Bakanlığı, daha önce ayrı iki bakanlık yapısı içinde örgütlenmiş iken; bu iki farklı yapı tek bir çatı altında Çevre ve Orman Bakanlığına dönüşmüştür. Bu ünitenin yazıldığı sırada Çevre ve Orman Bakanlığı Bayındırlık ve İskân Bakanlığı ile birleşerek Çevre ve Şehircilik Bakanlığı kurulmuş bunun yanında Orman, Çevre Bakanlığından ayrılmıştır.

Yeni oluşturulmakta olan Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın sadece ekonomik kalkınmayı temel referans alan bir mühendislik bakış açısına sahip bir zihniyet yapısı içinde değil, toplumsal ve doğal değerlerin korunmasını da hedef alan ve ekolojik ilkeleri benimseyen bir anlayışla örgütlenmesi önerilmektedir.

Çevre ve Orman Bakanlığında egemen olan bakış açısı, çevresel duyarlılık ve doğal değerlerin korunmasından çok, çevre ile ilgili olarak ekonomik girişimlerin teşvik edilmesi şeklinde olmuştur. Bu durum doğal kaynakların sürdürülebilirliği, ekosistemin dengesinin korunması ve özellikle biyo-çeşitliliğin korunması açısından son derece sakıncalı sonuçlar doğurmaktadır.

Türkiye’nin çevresel durum ve konumunu uluslararası düzeyde karşılaştırmalı olarak ele almak gerekirse, raporlardan birisi Dünya Ekonomik Forumu, Yale ve Columbia Üniversiteleri tarafından hazırlanan Çevresel Performans İndeksidir. Bu indekste yer alan altı kategoriden, oluşan 25 göstergede ülkelerin çevresel performansları değerlendirilmiştir. Türkiye çevresel performans açısından bu raporda ele alınan 149 ülke içinde 72. sırada yer almıştır. Diğer bir gösterge ise 235 ülkenin yer aldığı Çevresel Kırılganlık İndeksidir. Bu sıralamada ise Türkiye çevresel açıdan “çok kırılgan” kategorisinde yer almaktadır. Her iki raporda yer alan verilere göre, Türkiye’nin doğal çevreye ilişkin değerlerin korunması açısından son derece yetersiz olduğu görülmektedir.

Türkiye’de Çevre Hareketi

1980 sonrasında yeşil ya da çevreci hareketler toplumda seslerini duyurmaya ve bir çevresel duyarlılık oluşturmak için kamuoyu oluşturmaya başlamışlardır. Bu dönemde serbest piyasa ekonomisinin yarattığı problemler, yanlış kentleşme ile çevrenin tahrip olmasını gündeme getiren ve çevre ve doğa sevgisi üzerinde duran çeşitli eylemler yapılmıştır. Çevre hareketinin ortaya koyduğu duyarlılığın merkezi yönetim üzerinde kısmen de olsa etkili olduğu ilkin Çevre Müsteşarlığının daha sonra da Çevre Bakanlığının kurulduğu görülmektedir.

Yeşiller Partisi: Dünyanın birçok ülkesindeki Yeşiller Hareketinden esinlenerek 6 Haziran 1988 tarihinde Türkiye’de ilk kez Yeşiller Partisi kurulmuştur. İlk genel başkan Celal Ertuğ olmuştur. 1991 yılında Celal Ertuğ çevrecilik konusunda yeterince radikal ve etkin bulunmadığı için genel başkanlıktan ayrılmak zorunda kalmış ve yerine Bilge Contepe geçmiştir. Ancak Yeşiller Partisi kamuoyunun ilgisini çekememiş, marjinal parti olarak kalmış ve fiilen dağılmıştır.

Yeşiller Partisi’nin yeniden kurulması girişimleri 2002’de başlamıştır. Kuruluş çalışmalarını tamamlayan Yeşiller Partisi, 30 Haziran 2008 tarihinde yeniden kurulmuştur. Yeşiller Partisi kendisini, sürdürülebilir yaşam için, ekolojik, paylaşımcı ve çoğulcu bir toplumun kurulması ile ilgili mücadele eden şiddet karşıtı, demokratik bir siyasi parti olarak tanımlamıştır.

Yeşiller Partisinin yaptığı tespitin basit ve yaşamsal olduğu, partinin belgelerinde şu şekilde ifade edilmiştir: “Endüstriyel tüketim toplumu doğayı ve toplumu yıkıma sürüklüyor. Sadece yediğimiz yiyecekler, içtiğimiz su, soluduğumuz hava değil toplumsal yaşam da kirleniyor, tahrip oluyor. Yoksulluk, eşitsizlikler ve ayrımcılık artıyor. Şiddet toplumun her alanında yaygınlaşıyor, kadınlar daha fazla eziliyor, dünyamız yeni bir savaş sarmalına sokuluyor. Yeşiller Partisi’nin temel ilkeleri on başlık altında toplanabilir.

Yeşiller’in Temel İlkeleri

  1. Doğaya Uyum: İnsanın doğanın ayrılmaz bir parçası ve tüm canlıların içsel değerleri olduğuna inanırlar.
  2. Küresel Mücadele: Kapitalizmin doğayı ve insanı sömürdüğünü, geniş kitleleri yoksullaştırdığını, ekonomik ilişkileri öne çıkararak toplumsal yaşamı ekonomik çıkar temelli bir yapıya dönüştürdüğünü savunmaktadır.
  3. Sürdürülebilirlik: Endüstriyalizm, insanlık tarihinde doğanın insan tarafından sömürülmesi yoluyla ulaşılan en son ve en yıkıcı sistemdir. Yeşiller, bu sistemin, ölçüsüz kalkınmacılığın ve küresel ekonomik sistem tarafından dayatılan tüketim toplumunun savurgan, tek tipleştirici, bireyci ve yıkıcı toplum modeline karşı çıkarlar.
  4. Erkek Egemenliğinin Reddi: Kadınlar toplumda ikinci sınıf vatandaş yerine konmaktadır. Ayrıca kadınların gerek ekonomik, gerekse sosyal anlamda sömürüldüğü düşünülmektedir.
  5. Şiddetin Reddi: Hangi nedenle olursa olsun, uygulanmış her türlü şiddeti reddeder.
  6. Doğrudan Demokrasi: Toplumun doğrudan demokrasi temelinde örgütlenmesi, insanların karar mekanizmalarına doğrudan etki edebilecekleri çeşitli yapıların kurulmasını savunurlar.
  7. Yerellik: Geleneksel siyasal hareketlerin ve partilerin merkeziyetçi, hiyerarşik, erkek egemen, kişileri putlaştıran, liderlik mekanizmalarına dayalı ve katılıma kapalı örgütlenme tarzını reddeder.
  8. Adil Paylaşım: Toplumun hem ekonomik hem de cinsiyete, yaşa, kişilerin sahip olduğu diğer kimliklere dayalı eşitlik temelinin kurulması ve yaşatılması idealine sahip çıkar ve sosyal adaleti savunurlar.
  9. Özgür Yaşam: İnsanların kontrol altında tutulmasını, bireysel farklılıkların ve özgürlüklerin bastırılmasını ya da ekonomik sömürünün sürdürülmesini sağlamak için kurulan tüm otoriter ve dayatmacı yapılara karşı çıkar.
  10. Çeşitliliğin Korunması: Irkçılık, milliyetçilik, köktendincilik ve cinsiyetçiliği reddeder; insanların ve halkların kültürel, dinsel, etnik, dilsel, cinsel ve düşünsel farklılıklarını ve çeşitliliğini tanır.

Türkiye Çevre Vakfı (TÇV): Çalışma alanları; araştırma ve yayın yoluyla kamuoyunun aydınlatılmasıdır. İlk yıllarda daha çok kamuoyunun aydınlatılması çalışmalarına ağırlık veren vakıf daha sonra çevre hukuku alanının ülkemizde yerleşmesi için çaba harcamıştır. Birleşmiş Milletler, Avrupa Birliği, Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilâtı ve Dünya Bankası gibi uluslararası kuruluşlarla yakın işbirliği içindedir.

Türkiye Çevre Eğitim Vakfı (TÜRÇEV): 1993 yılında kurulmuştur. Akdeniz çanağında turizmde gelişmiş olan ülkelerde yaygınlaşmaya başlayan, sağlıklı yüzme suyu, donanımlı plaj ve iyi bir çevre yönetimi ile çevre bilinçlendirme etkinliklerini ifade eden “Mavi Bayrak” konusunda çalışmalar yürütmektedir.

Çevre Koruma ve Ambalaj Atıkları Değerlendirme Vakfı (ÇEVKO): Türkiye’de ambalaj atıklarının ekonomik ve düzenli geri kazanımı için sanayi, yerel yönetim ve tüketicilerin katkı ve katılımları ile sürdürülebilir bir geri kazanım sisteminin kurulmasına katkıda bulunmak amacıyla, 1 Kasım 1991’de ülkemizin 14 önde gelen sanayi kuruluşunun girişimleri ile kurulmuş, kar amacı gütmeyen bir vakıftır. ÇEVKO, yerel yönetimler sanayi ve tüketiciyle iş birliği içerisindedir.

Türkiye Erozyonla Mücadele, Ağaçlandırma ve Doğal Varlıkları Koruma Vakfı (TEMA): TEMA, 11 Eylül 1992 tarihinde, Hayrettin Karaca ve Nihat Gökyiğit tarafından kurulmuştur. Vakfın hedefi öncelikle kamuoyuna, eğitim kurumlarına, basın yayın organlarına, toprak erozyonunun nedenleri, vahim sonuçları ve ülkemizin çöl olma tehlikesi konusunda bir farkındalık yaratmaktır.

Çevre Koruma ve Araştırma Vakfı (ÇEVKOR): ÇEVKOR, 1991 yılında Ege ve Dokuz Eylül Üniversitelerindeki öğretim üyeleri tarafından kurulan bir vakıftır. Vakfın amacı, doğal, tarihi ve kültürel varlıkların korunması, geliştirilmesi, yaşatılması, çevre kirliliği meydana getirmeyecek sistemlerin teşvik ve geliştirilmesi, toplumun her kesiminde çevre bilincinin arttırılması ve bu konuda eğitim çalışmalarının yapılmasıdır.

Deniz Temiz Derneği (TURMEPA): Ülkemiz kıyı ve denizlerinin korunmasını ulusal bir öncelik haline getirmek ve gelecek nesillere temiz denizlerin kucakladığı yaşanabilir bir Türkiye bırakmak amacıyla 8 Nisan 1994 yılında Rahmi M. Koç’un kurucu başkanlığında, başlatılmış bir sivil toplum hareketidir.

Kırsal Çevre ve Ormancılık Sorunlarını Araştırma Derneği: 1989 Yılında kurulan dernek doğanın korunması için hukuk mücadelesi vermektedir.

Doğayı ve Çevreyi Koruma Derneği: 22 Ocak 2007’de kurulan derneğin amacı, egemen politikaların doğa üzerindeki baskı ve zorbalığını ortadan kaldırmaktır. İlkesi ise doğa ve çevre sorunlarına hukuksal ve eylemsel mücadelelere girişirken, diğer yandan söyleşi, seminer ve doğa yürüyüşleri gibi etkinliklerle, farkındalık yaratan çalışmalar yapmaktır.

Türk Deniz Araştırmaları Vakfı (TÜDAV): Ülkemizde deniz bilimleri konusunda araştırmalar yapmak, deniz yaşamını korumak, deniz kültürü ve sevgisini halkımıza, özellikle gelecek kuşaklara taşımak ve korumak amacıyla 1997 yılında kurulmuştur.

Türkiye Çevre Koruma ve Yeşillendirme Kurumu (TÜRÇEK): 1972 yılında Türkiye’nin ilk gönüllü çevre kuruluşlarından biri olarak İstanbul’da kurulmuş, çevrenin her türlü (hava, kara, su) kirliliğinin önlenmesi, doğal varlıkların ve yaşama ortamlarının korunması için çalışmalar yapmaktadır.

Greenpeace (Yeşilbarış): Greenpeace, çevreyi korumak ve barışı desteklemek için faaliyet gösteren bağımsız küresel bir örgüttür. Temel hedefi çevresel yıkımı durdurmaktır. Toplam 40 ülkede, 28 bölgesel veya ulusal ofisle faaliyet göstermektedir. 1995 Aralık’ta kurulan Greenpeace Akdeniz, şu an İsrail, Lübnan, Türkiye ve Malta’da aktif olarak şu amaçları güden çalışmalar yürütmektedir:

  • Fosil yakıtların tüketimine ve nükleere karşı çıkarak, temiz enerjileri desteklemek
  • İklim değişikliğiyle mücadelede yenilenebilir enerji kaynaklarının benimsenmesini sağlamak
  • Denizler kampanyası ile Akdeniz’de bir deniz rezervleri ağı oluşturarak türü tehlike altında olan mavi yüzgeçli orkinosları korumak.

Çevre ve Kültür Değerlerini Koruma ve Tanıtma Vakfı (ÇEKÜL): Doğal ve kültürel mirasın koruması amacıyla 1990 yılında vakıf statüsünde kurulmuş, bir sivil toplum kuruluşudur.

Doğal Hayatı Koruma Vakfı (WWF): WWF-Türkiye, 1996 yılında Doğal Hayatı Koruma Derneği’nin öncülüğünde kurulmuştur. WWF-Türkiye çalışmalarını “ülkemizin doğasının korunması”, “yaşam tarzımızın değişmesi” ve “iklim değişikliğiyle mücadele” olmak üzere üç ana bileşende çalışmalarını yürütmektedir.

Doğa Derneği: 2002 yılında kurulan derneğin merkezi Ankara’dır. Doğal kaynakların korunmasında görev almaktadır.

Kuş Araştırmaları Derneği (KAD): Türkiye’nin kuş varlığı ve yaşama ortamlarının korunması için 1998 yılında bir grup kuş gözlemcisi ve araştırmacı tarafından kurulmuştur.

Türkiye Tabiatını Koruma Derneği: 1955 yılında kurulan derneğin amacı; başta step ve dağ ekosistemleri, ormanlar, tarım alanları, toprak ve su kaynakları, çayır ve meralar, denizler, göller, akarsular, sulak alanlar, mağaralar olmak üzere, ülkenin tüm doğal kaynaklarının ve barındırdıkları ekolojik süreç ve döngüler ile biyolojik çeşitliliğin ekosistem bütünlüğü içerisinde sürdürülebilir kalkınma amaçlı olarak korunması ve kullanımı; kent, çevre ve kalite konularında toplumu bilinçlendirmek, kent tabiatını koruma amaçlı eğitim, panel, seminer gibi etkinlikler yapmak ve geziler düzenlemek; engellilerin, çocuk ve gençlerin, kadınların, köylü ve çiftçilerin, kırsal alanda yaşayanların, sanayici, turizmci ve sporcuların çevre ve kültürel değerler konusunda bilinçlendirilmesi, eğitilmesi; yayın, mesleki kurslar, sürekli eğitim merkezleri ve ARGE hizmetlerinin, ilgili konularda girişimcilik ve istihdam faaliyetlerinin yürütülmesi; çevre dostu tarımsal uygulamalar, bitki ıslah çalışmaları, çevre etiketleri ve kırsal kalkınma amaçlı faaliyetlerde bulunulması; insana, hayvana, çevreye karşı şiddetin engellenmesine yönelik projeler ve etkinlikler yürütülmesi; ülkemiz yaşam ortamlarını etkileyen her türlü çevre kirliliğinin önlenmesidir.

Doğa ve Çevreyi Koruma Yaşatma Derneği (DOGÇEV): 2005 yılında doğal hayatın ve dengenin korunması amacıyla kurulmuştur.

Sualtı Araştırmaları Derneği Akdeniz Foku Araştırma Grubu (SAD-AFAG): AFAG “ Akdeniz fokunu korumak; Akdeniz’i korumaktır… “ anlayışı ile Akdeniz fokunun ve onun yaşam ortamı olan Akdeniz kıyı ekosisteminin korunması ve araştırılması amacıyla Türkiye’de kurulmuş ilk ve tek ihtisaslaşmış sivil toplum kuruluşudur.

Sonuç

Türkiye’de çevresel süreçler ve çevresel olgular; toplumsal, yönetsel ve sektörel düzeyde çok fazla öncelikli konular olarak değerlendirilmemektedir. Bununla ilgili olarak Türkiye’de çevre hareketinin de çok etkili bir hareket haline gelemediği ve toplumsal bir hareket olarak marjinal bir konumdan uzaklaşarak, toplumsallaşamadığını ifade etmek mümkündür.

BİR YORUM YAZIN

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.