Çevre Sorunları ve Politikaları Dersi 5. Ünite Özet

23.07.2022
8
A+
A-

Uluslararası Çevre Koruma Politikaları

Açıköğretim ders notları öğrenciler tarafından ders çalışma esnasında hazırlanmakta olup diğer ders çalışacak öğrenciler için paylaşılmaktadır. Sizlerde hazırladığınız ders notlarını paylaşmak istiyorsanız bizlere iletebilirsiniz.

Açıköğretim derslerinden Çevre Sorunları ve Politikaları Dersi 5. Ünite Özet için hazırlanan  ders çalışma dokümanına (ders özeti / sorularla öğrenelim) aşağıdan erişebilirsiniz. AÖF Ders Notları ile sınavlara çok daha etkili bir şekilde çalışabilirsiniz. Sınavlarınızda başarılar dileriz.

Uluslararası Çevre Koruma Politikaları

Çevre ve Çevre Sorunlarının Uluslararası Boyutları

İnsan ve doğa ilişkileri, yaşadığımız dönemde son derece karmaşık ve çeşitlilik içeren bir düzeye ulaşmıştır. Ekosistemin bütünleşik özelliği, doğal ve fiziksel çevrenin dünyanın değişik coğrafyalarında benzer çevre bilimsel ve ekolojik değişkenlere bağlı olduğunu ortaya koymuştur.

Dünyanın içinde bulunduğu koşullar, yer kürenin bugünkü durumu ve geleceği, değişik bölgelerde yaşayan insanlar için ortak bir dünya ve ortak bir gelecek kavramı ortaya çıkmaktadır.

Çevre sorunlarının küresel bir nitelik taşıması, çevre koruma politikalarının ve sorunun çözümüne yönelik arayışların da küresel olmasını gerektirmiştir. Böylece, çevre olgusu yerel olmaktan çıkarak, giderek ulusal ve uluslararası politikaların konusu olmaya başlamıştır.

Özellikle 20. yüzyılın ikinci yarısında teknolojik gelişmelerin beraberinde getirdiği çevresel değerlerin tahribi ve kaynakların azalması, 1960’lı yıllardan itibaren hız kazanmıştır. 1972’de 113 ülkenin katılımı ile yapılan Birleşmiş Milletler Stockholm Çevre ve İnsan Konferansı, insanlığın geleceğini tehdit edici boyutlara varan çevresel sorunlara çözüm aramak amacıyla uluslararası düzeyde atılan ilk adım olmuştur.

1983 yılında Birleşmiş Milletler tarafından oluşturulan Dünya Çevre ve Kalkınma Komisyonu, 1970’li yılların sonundan itibaren “sürdürülebilir kalkınma” kavramını Brundtland Raporu olarak da bilinen Ortak Geleceğimiz adlı raporda tartışmaya açmıştır. Söz konusu rapor, gündeme taşıdığı sürdürülebilir kalkınma kavramı ve uygulamaya yönelik taşıdığı belirsizlikler nedeniyle, gelişmiş Kuzey ülkelerinde ve geri kalmış Güney ülkelerinde tamamıyla farklı sonuçlar doğurmuştur.

“Ortak Geleceğimiz” (Brundtland) Raporu’nda özetle, çevre sorunları konusunda yaşananların küresel düzeydeki gelişmelerin bir sonucu olduğundan söz edilmekte, çevresel sorunların değişik ekonomik sistemleri de göz önüne alarak ve uluslararası işbirliği ile çözülebileceği vurgulanmaktadır.

Çevre Olgusunun Uluslararası Nitelik Kazanması

Çevre olgusunun toplumların gündemine girdiği ilk günden bu yana hep ikili bir durumdan söz edilebilir. Bu durum: çatışma ve uzlaşmadır.

Çevre sorunları ve çevre koruma politikaları, uluslararası alanda zaman zaman çatışmaların, zaman zaman da uzlaşmaların konusu olabilmektedir. Çevre, uluslararası örgütlerin bilimsel ve teknik işbirliği çalışmalarını hızlandırmış, bu örgütleri ortak sorunlara ortak çözüm yolları arayan birimlere dönüştürmüştür.

1970’li yıllara kadar uluslararası ortamda, ülkelerin gündemini genel olarak belirleyen unsurlar ekonomi, serbest ticaret ve askeri güvenlik konuları olmuştur.

Özelikle sınır ötesi çevre sorunları, sınır aşan suların kirliliği ve uluslararası suların korunması gereği, küresel iklim değişikliği, ozon tabakasının incelmesi, enerji ve çevresel güvenlik ve çevre korumanın uluslararası rekabete etkileri ilk akla gelen uluslararası çevre politika konuları olarak görülebilir.

Çevre sorunlarına çözüm bulmak için uluslararası işbirliği ve dayanışmanın gerekli olduğu gerçeği ilk kez Birleşmiş Milletler “Çevre ve İnsan Konferansı’nda dile getirilmiştir.

Çevre sorunlarına yönelik kaygıların ve toplumsal duyarlılığın artması ile birlikte, 1960’lı yılların sonunda bir dizi girişim ve etkinlik olmuştur. Bu eylem ve etkinlikleri takip eden araştırmalar, dünyanın karşı karşıya olduğu sorununu ortaya koyan çalışmalar, çevre sorunsalının ilk kez uluslararası ortamda ve resmi düzeyde ele alınmasını sağlamıştır.

Sanayicilerin ve sermaye çevrelerinin oluşturduğu Roma Kulübü isimli uluslararası kuruluş, 1972 yılında “Büyümenin Sınırları” adı altında bir rapor hazırlatarak, çevre sorunlarına değişik bir boyutta değinmiş ve kalkınma-çevre ikilemi üzerinde durarak, sanayi ve iş çevrelerine uyarılarda bulunmuştur. Bugün, zaman zaman kuzey ve güney ülkeleri arasındaki çatışma olarak da ön plana çıkan, ülkeler arasındaki sosyal ve ekonomik gelişmişlik farkları, çevre sorunları alanındaki tercih ve politikalara da yön veren bir etken olmaktadır.

Uluslararası Politika ve Çevre

Uluslararası politikada çevre olgusu, aşağıdaki unsurlarla birlikte ele alınmaya başlanmıştır:

  • Fiziksel ve doğal çevrede, yaşam ortamlarında gerçekleşen bozulmalar ve kirlenme,
  • Çevre sorunlarının ve çevre koruma alanındaki çalışmaların siyasal boyutları,
  • Ülkeler arasındaki toplumsal, kültürel, insani ve ekonomik farklılıkların belirlediği öncelik ve tercihler, ülkelerin/ulusların gelişmişlik ve az gelişmişlik durumları,
  • Çevresel güvenliktir.

Çevre sorunlarının çözümüne ve çevre koruma politikalarının oluşturulmasına yönelik çabalar uluslararası alandaki işbirliği ve dayanışmanın kaçınılmaz olduğunu ortaya koymuştur. Uluslararası Çevre Politikalarında, değişik unsurlar bir bütün olarak ele alınmak durumundadır.

Uluslararası ilişkiler ortamında, çevre sorunları ile ilgili uğraşılar ve çevre koruma çabaları, bağımsız politika aktörleri tarafından yürütülür. Ülkeler arasındaki ilişkilerde, zaman zaman yaşanan çatışmalar ve yaklaşım farklılıkları, basit bir konu üzerindeki çözüm çabalarını zorlaştırırken, çevre konusunun da çatışmalara neden olabileceği düşünüldüğünde, uluslararası çevre politikalarının sağlıklı ve doğru zeminlerde yapılandırılmasının taşıdığı önem bir kez daha su yüzüne çıkmaktadır.

Uluslararası ilişkilerde, halklar ve kültürler arasında var olan etki ve baskı ilişkileri, çevre politikaları alanında da kendisini hissettirmektedir. Uluslararası çevre politikalarında, uluslar/ülkeler arasındaki çevre koruma çabaları ve işbirliği arayışları, uluslararası çevre politika belgelerinin oluşmasını da sağlamıştır. Çevre sorunlarının küresel olması ve karşılıklı bağımlılık özelliği taşıması çevre koruma alanında uluslararası işbirliği ve ilişkileri her zamankinden daha önemli kılmaktadır.

Uluslararası Politikaları Belirleyen ve Yönlendiren Uluslararası Kuruluşlar

Çeşitli uluslararası kuruluş ve kurumlar çevre sorunlarına yönelik politika belirleme ve çözüm oluşturma konusunu öne çıkarmaya başlamışlardır. Uluslararası örgütlerin uluslararası çevre politikalarında etkili olabilmeleri, aynı zamanda siyasal gelişmelere de bağlıdır.

• Birleşmiş Milletler (BM)

Birleşmiş Milletler, 1972 Stockholm Konferansı’ndan önce de bazı uzmanlık kuruluşları kanalıyla çevre sorunları ile doğrudan ya da dolaylı ilgilenmeye başlamıştır. BM’ye bağlı bu uzmanlık kuruluşları:

  • UNESCO (BM Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü)
  • FAO (BM Gıda ve Tarım Örgütü)
  • WHO (BM Dünya Sağlık Örgütü)

• Bölgesel Örgütlenmeler

  • Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD)
  • Avrupa Birliği (AB) • Avrupa Konseyi
  • Amerika Ülkeleri Serbest Ticaret Bölgesi (İngilizce FTAA, İspanyolca ALCA)
  • Bizim Amerika Halkları için Bolivarcı İttifak (ALBA)
  • Batı Afrika Devletleri Ekonomik Topluluğu (ECOWAS)
  • Doğu ve Güney Afrika Ortak Pazarı (COMESA)
  • Asya Pasifik Ekonomik İşbirliği Örgütü (APEC)
  • Çevre Amaçlı Bölgesel Örgütlenmeler (Akdeniz Eylem Planı, Mavi Plan, Karadeniz’de Kıyısı Bulunan Ülkeler İşbirliği Teşkilatı vb.)

Uluslararası Çevre Politikaları ve Dönüm Noktası Olan Konferanslar

Çevre politikası alanında, dönüm noktası olarak görülebilecek toplantılar ve konferanslar tarih sırasına göre aşağıda belirtilmiştir.

  • Birleşmiş Milletler (BM) Çevre ve İnsan Konferansı (İsveç, Stockholm – 1972)
  • Birleşmiş Milletler (BM) Çevre ve Kalkınma Konferansı (Brezilya, Rio de Janeiro- 1992)
  • Birleşmiş Milletler (BM) Sürdürülebilir Kalkınma Konferansı (Güney Afrika Cumhuriyeti – Johannesburg – 2002)

5-16 Haziran 1972 tarihlerinde Stockholm’de gerçekleştirilen “Birleşmiş Milletler Çevre ve İnsan Konferansı”nda (Stockholm Konferansı), uluslararası politikaları oluşturmak ve doğal varlıkları dünya çapında korumak ve gelecek kuşaklar için sürdürülebilirliğini sağlamak amacıyla çok taraflı görüşmelerin başlamasına öncülük edilmiştir.

Brundtland Raporu; genel olarak yoksulluğun ortadan kaldırılmasını, doğal kaynaklardan elde edilen yararın dağılımında eşitliğin sağlanmasını, nüfus kontrolünü ve çevre dostu teknolojilerin geliştirilmesini sürdürülebilir kalkınma ilkesi ile doğrudan ilişkilendirmektedir.

3-14 Haziran 1992 tarihlerinde Rio de Janeiro’da yapılan “Birleşmiş Milletler Çevre ve Kalkınma Konferansı”nda ise (Rio Konferansı), ulusların yönetimlerinin çevreye duyarlı olmasına yönelik ilkelerin benimsenmesi açısından önemli adımlar atılmıştır. Rio Konferansı, Stockholm Konferansı sonrasında küresel düzeyde çeşitlenen ve derinleşen çevre sorunlarını ele almak ve yirmi yıllık uluslararası birikimi değerlendirmek üzere toplanmıştır.

Rio Konferansı sonrasında, kalkınma için evrensel bir çerçeve ortaya koyan BM Binyıl Zirvesi’nde hükümetler tarafından 2000 yılında kabul edilen Binyıl Bildirisi ve Binyıl Kalkınma Hedefleri, ortak geleceğimiz için gelişmekte olan ülkelerin gelişmiş ülkelerle işbirliği içinde çalışmasını sağlayan bir araç olarak kabul edilmiş ve uluslararası alanda yeni bir evreye girilmiştir. Binyıl Kalkınma Hedefleri, aşırı yoksulluk ve açlıkla mücadele, cinsiyet eşitliğinin teşvik edilmesi, çocuk ölümlerinin azaltılması gibi konuların yanısıra çevresel sürdürülebilirliğin sağlanması konusunu da içermektedir.

26 Ağustos-4 Eylül 2002 tarihleri arasında Johannesburg’da “Dünya Sürdürülebilir Kalkınma Zirvesi” yapılmıştır. Zirve, Stockholm Konferansı’nda dile getirilen, çevreye yönelik kaygıların 30 yıllık bilançosunu çıkarmak, olanak ve kısıtları tartışmak, çevre ve kalkınma ilişkilerini irdelemek üzere toplanmıştır. Zirve sonunda iki temel belge ortaya çıkmıştır: Uygulama Planı, Siyasi Bildiri.

Uygulama Planında öngörülen hedeflerin bazıları aşağıda sıralanmıştır:

  • Dünyada günlük geliri 1 ABD dolarından daha az olan ve açlık çeken insan sayısının 2015 yılına kadar yarı yarıya azaltılması; temiz içme suyundan mahrum insan sayısının da aynı tarihe kadar yarı yarıya azaltılması
  • Kız-erkek bütün çocukların her yerde ilkokul eğitimini tamamlamalarının sağlanması, sürdürülebilir nitelikteki üretim ve tüketim kalıplarının yerleştirilmesine yönelik politika ve önlemlerin benimsenip yaşama geçirilmesi
  • Daha temiz üretime ve eko-verimliliğe yönelik yatırımların bütün ülkelerde artırılması
  • Bütün ülkelerde, daha temiz ve ekolojik açıdan verimli üretim biçimlerine yönelik yatırımlar ve teşvikler sağlanması
  • İleri, daha etkin ve maliyet açısından kabul edilebilir teknolojilerin geliştirilmesi; fosil yakıt, hidrolik ve yenilenebilir enerji teknolojilerinin devreye sokulması yoluyla enerjinin çeşitlendirilmesi
  • Biyolojik çeşitliliğin yok olma hızında önemli bir azalma sağlanması.

Birleşmiş Milletler (BM) Sürdürülebilir Kalkınma Konferansı (BMSKK, Rio+20) 13–22 Haziran 2012 tarihlerinde Brezilya Hükümeti’nin ev sahipliğinde Rio de Janeiro kentinde toplanmıştır. Söz konusu konferansın dört ana aksı ise şu şekilde belirlenmiştir:

  • Taahhütlerin gözden geçirilmesi,
  • Ortaya çıkan yeni sorunlar,
  • Yoksullukla mücadele ve sürdürülebilir kalkınma bağlamında “Yeşil Ekonomi”,
  • Sürdürülebilir kalkınma için kurumsal çerçeve.

Konferansın ana çıktısı “İstediğimiz Gelecek” başlıklı resmi belgedir. Bir anlamda uluslar arası alanda çevresel konulardaki dayanışma ve uzlaşma belgesi olarak kabul edilebilecek olan doküman: (i) Ortak Vizyonumuz; (ii) Siyasal Yükümlülüklerin Yenilenmesi; (iii) Yeşil Ekonomi; (iv) Sürdürülebilir Kalkınma için Kurumsal Çerçeve; (v) Eylem ve İzleme Çerçevesi; (vi) Yürütme Araçları gibi ana bölümler içeren ve ülkelere ciddi görevler tanımlayan bir belge olmuştur.

Türkiye’nin Uluslararası Düzeyde Çevre Sorumlulukları

Türkiye özellikle 1970’li yıllardan sonra, çevre alanında gerek uluslararası konferans ve toplantılara daha sık katılımı ile, gerekse de uluslararası hukuk çerçevesinde taraf olduğu anlaşma ve sözleşmelerle çevre koruma çalışmaları içinde yer almaya başlamıştır.

Türkiye’nin uluslararası düzeydeki yasal yükümlülükleri, taraf olduğu/kabul ettiği çok taraflı sözleşmeler ve anlaşma tutanakları ile bildirge, eylem planı gibi küresel ve/veya bölgesel düzeydeki akitler doğrultusunda belirlenmiştir. Taraf olunan sözleşmelerin birçoğu “çerçeve sözleşme” niteliğinde olup, bu düzenlemelerin uygulanması amacı ile taraf ülkelerin tam yetkili hükümet temsilcilerinin gerçekleştirdiği yıllık ya da iki yıllık toplantılarda kabul edilen ve bağlayıcılığı yine bu yasal düzenlemelerle ayrıca belirtilen karar veya tavsiye kararları alınmaktadır.

Çevre ile ilgili uluslararası birçok yasal düzenlemeyi kabul etmiş olan Türkiye’nin, özellikle kirlilik önleme konusunda somut hedefler içeren ya da ülkenin politik öncelikleri ve çıkarları açısından sorun yaratacağı öngörülen bazı uluslararası anlaşmaları imzalamakta geri durduğu görülmektedir. Türkiye tarafından kabul edilen uluslararası düzenlemelerin ulusal düzeydeki uygulama durumlarını araştırmak ise her bir düzenleme için özel ve kapsamlı çalışmaları gerekli kılmaktadır.

Sonuç olarak, 1970’li yılların başından itibaren devlet ve hükümetlerin ortak gündemi haline gelen çevre olgusu, Birleşmiş Milletler Örgütü’nün önayak olduğu bir dizi uluslararası konferans ve bölgesel kuruluşların politika belirleme çabaları ile bazı temel belgeleri ortaya çıkarmıştır.

Avrupa Birliği’nde “ortak bir çevre politikası”nın oluşturulması öncelikli bir hedef olarak belirlenmiştir. Ekonomik, siyasal, kültürel alanda Avrupa ülkeleri arasında bütünleşmeyi amaçlayan ve anaparanın, malların, hizmetlerin, işgücünün serbest dolaşımını öngören Birliğin, çevre konularını ilgi alanı içinde görmesinde ekonomik etmenlerin önemli bir yeri olduğu tartışılmaz. Ayrıca çevre politikalarında, özellikle de çevre standartlarında farklı uygulamalara gidilmesi, ekonomide haksız rekabete yol açabilecek, ortak pazara varmanın önünde bir engel olarak durabilecektir.

1973 yılına kadar Topluluğun ortak bir çevre politikasından söz etmek olanaklı değildir. Avrupa topluluklarını oluşturan kurucu antlaşmalarda da çevre sorunları ile ilgili bir düzenleme bulunmamaktadır. 1970’li yıllarda kirliliği önlemeye yönelik ilk tüzel düzenlemeler, daha çok tehlikeli kimyasal maddelerin denetimi, içme suyu ve yüzey sularının korunması, enerji santralleri ve motorlu taşıtlardan kaynaklanan hava kirleticilerinin kontrol edilmesi üzerine olmuştur.

Türkiye, Avrupa Birliği ile değişik evrelere ve biçimlere yayılan ortaklık çabalarını, 1987 yılında tam üyelik başvurusu ile yeni bir aşamaya taşımıştır. Türkiye’de bir dizi yeni kavram gündeme gelmiştir: Gerek AB iç hukukunun daha çevreci, çevre korumacı bir hal alması ve pazarın bu yönde iyileştirmelere sahne olması, gerekse de Dünya Ticaret Örgütü gündemlerinin yansıması ve GATS (Hizmet Ticareti Genel Anlaşması) ile çevre kirliliğini gidermeye yönelik yatırımların önünün açılması şeklinde bir değişim yaşanmaya başlanmıştır.

AB’nin politika tartışma belgeleri (Çevre Beyaz Kitabı) , eylem programlarını tanımlayan belgeleri (Çevre Eylem Planları) yanında 400 civarında tüzük ve yönergenin varlığından söz edilmektedir. Bu bağlamda çevre başlığının, üyelik ve müzakere sürecinde en sıkıntılı ve en zor başlıklardan biri olduğu söylenebilir.

Çevre ve Çevre Sorunlarının Uluslararası Boyutları

İnsan ve doğa ilişkileri, yaşadığımız dönemde son derece karmaşık ve çeşitlilik içeren bir düzeye ulaşmıştır. Ekosistemin bütünleşik özelliği, doğal ve fiziksel çevrenin dünyanın değişik coğrafyalarında benzer çevre bilimsel ve ekolojik değişkenlere bağlı olduğunu ortaya koymuştur.

Dünyanın içinde bulunduğu koşullar, yer kürenin bugünkü durumu ve geleceği, değişik bölgelerde yaşayan insanlar için ortak bir dünya ve ortak bir gelecek kavramı ortaya çıkmaktadır.

Çevre sorunlarının küresel bir nitelik taşıması, çevre koruma politikalarının ve sorunun çözümüne yönelik arayışların da küresel olmasını gerektirmiştir. Böylece, çevre olgusu yerel olmaktan çıkarak, giderek ulusal ve uluslararası politikaların konusu olmaya başlamıştır.

Özellikle 20. yüzyılın ikinci yarısında teknolojik gelişmelerin beraberinde getirdiği çevresel değerlerin tahribi ve kaynakların azalması, 1960’lı yıllardan itibaren hız kazanmıştır. 1972’de 113 ülkenin katılımı ile yapılan Birleşmiş Milletler Stockholm Çevre ve İnsan Konferansı, insanlığın geleceğini tehdit edici boyutlara varan çevresel sorunlara çözüm aramak amacıyla uluslararası düzeyde atılan ilk adım olmuştur.

1983 yılında Birleşmiş Milletler tarafından oluşturulan Dünya Çevre ve Kalkınma Komisyonu, 1970’li yılların sonundan itibaren “sürdürülebilir kalkınma” kavramını Brundtland Raporu olarak da bilinen Ortak Geleceğimiz adlı raporda tartışmaya açmıştır. Söz konusu rapor, gündeme taşıdığı sürdürülebilir kalkınma kavramı ve uygulamaya yönelik taşıdığı belirsizlikler nedeniyle, gelişmiş Kuzey ülkelerinde ve geri kalmış Güney ülkelerinde tamamıyla farklı sonuçlar doğurmuştur.

“Ortak Geleceğimiz” (Brundtland) Raporu’nda özetle, çevre sorunları konusunda yaşananların küresel düzeydeki gelişmelerin bir sonucu olduğundan söz edilmekte, çevresel sorunların değişik ekonomik sistemleri de göz önüne alarak ve uluslararası işbirliği ile çözülebileceği vurgulanmaktadır.

Çevre Olgusunun Uluslararası Nitelik Kazanması

Çevre olgusunun toplumların gündemine girdiği ilk günden bu yana hep ikili bir durumdan söz edilebilir. Bu durum: çatışma ve uzlaşmadır.

Çevre sorunları ve çevre koruma politikaları, uluslararası alanda zaman zaman çatışmaların, zaman zaman da uzlaşmaların konusu olabilmektedir. Çevre, uluslararası örgütlerin bilimsel ve teknik işbirliği çalışmalarını hızlandırmış, bu örgütleri ortak sorunlara ortak çözüm yolları arayan birimlere dönüştürmüştür.

1970’li yıllara kadar uluslararası ortamda, ülkelerin gündemini genel olarak belirleyen unsurlar ekonomi, serbest ticaret ve askeri güvenlik konuları olmuştur.

Özelikle sınır ötesi çevre sorunları, sınır aşan suların kirliliği ve uluslararası suların korunması gereği, küresel iklim değişikliği, ozon tabakasının incelmesi, enerji ve çevresel güvenlik ve çevre korumanın uluslararası rekabete etkileri ilk akla gelen uluslararası çevre politika konuları olarak görülebilir.

Çevre sorunlarına çözüm bulmak için uluslararası işbirliği ve dayanışmanın gerekli olduğu gerçeği ilk kez Birleşmiş Milletler “Çevre ve İnsan Konferansı’nda dile getirilmiştir.

Çevre sorunlarına yönelik kaygıların ve toplumsal duyarlılığın artması ile birlikte, 1960’lı yılların sonunda bir dizi girişim ve etkinlik olmuştur. Bu eylem ve etkinlikleri takip eden araştırmalar, dünyanın karşı karşıya olduğu sorununu ortaya koyan çalışmalar, çevre sorunsalının ilk kez uluslararası ortamda ve resmi düzeyde ele alınmasını sağlamıştır.

Sanayicilerin ve sermaye çevrelerinin oluşturduğu Roma Kulübü isimli uluslararası kuruluş, 1972 yılında “Büyümenin Sınırları” adı altında bir rapor hazırlatarak, çevre sorunlarına değişik bir boyutta değinmiş ve kalkınma-çevre ikilemi üzerinde durarak, sanayi ve iş çevrelerine uyarılarda bulunmuştur. Bugün, zaman zaman kuzey ve güney ülkeleri arasındaki çatışma olarak da ön plana çıkan, ülkeler arasındaki sosyal ve ekonomik gelişmişlik farkları, çevre sorunları alanındaki tercih ve politikalara da yön veren bir etken olmaktadır.

Uluslararası Politika ve Çevre

Uluslararası politikada çevre olgusu, aşağıdaki unsurlarla birlikte ele alınmaya başlanmıştır:

  • Fiziksel ve doğal çevrede, yaşam ortamlarında gerçekleşen bozulmalar ve kirlenme,
  • Çevre sorunlarının ve çevre koruma alanındaki çalışmaların siyasal boyutları,
  • Ülkeler arasındaki toplumsal, kültürel, insani ve ekonomik farklılıkların belirlediği öncelik ve tercihler, ülkelerin/ulusların gelişmişlik ve az gelişmişlik durumları,
  • Çevresel güvenliktir.

Çevre sorunlarının çözümüne ve çevre koruma politikalarının oluşturulmasına yönelik çabalar uluslararası alandaki işbirliği ve dayanışmanın kaçınılmaz olduğunu ortaya koymuştur. Uluslararası Çevre Politikalarında, değişik unsurlar bir bütün olarak ele alınmak durumundadır.

Uluslararası ilişkiler ortamında, çevre sorunları ile ilgili uğraşılar ve çevre koruma çabaları, bağımsız politika aktörleri tarafından yürütülür. Ülkeler arasındaki ilişkilerde, zaman zaman yaşanan çatışmalar ve yaklaşım farklılıkları, basit bir konu üzerindeki çözüm çabalarını zorlaştırırken, çevre konusunun da çatışmalara neden olabileceği düşünüldüğünde, uluslararası çevre politikalarının sağlıklı ve doğru zeminlerde yapılandırılmasının taşıdığı önem bir kez daha su yüzüne çıkmaktadır.

Uluslararası ilişkilerde, halklar ve kültürler arasında var olan etki ve baskı ilişkileri, çevre politikaları alanında da kendisini hissettirmektedir. Uluslararası çevre politikalarında, uluslar/ülkeler arasındaki çevre koruma çabaları ve işbirliği arayışları, uluslararası çevre politika belgelerinin oluşmasını da sağlamıştır. Çevre sorunlarının küresel olması ve karşılıklı bağımlılık özelliği taşıması çevre koruma alanında uluslararası işbirliği ve ilişkileri her zamankinden daha önemli kılmaktadır.

Uluslararası Politikaları Belirleyen ve Yönlendiren Uluslararası Kuruluşlar

Çeşitli uluslararası kuruluş ve kurumlar çevre sorunlarına yönelik politika belirleme ve çözüm oluşturma konusunu öne çıkarmaya başlamışlardır. Uluslararası örgütlerin uluslararası çevre politikalarında etkili olabilmeleri, aynı zamanda siyasal gelişmelere de bağlıdır.

• Birleşmiş Milletler (BM)

Birleşmiş Milletler, 1972 Stockholm Konferansı’ndan önce de bazı uzmanlık kuruluşları kanalıyla çevre sorunları ile doğrudan ya da dolaylı ilgilenmeye başlamıştır. BM’ye bağlı bu uzmanlık kuruluşları:

  • UNESCO (BM Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü)
  • FAO (BM Gıda ve Tarım Örgütü)
  • WHO (BM Dünya Sağlık Örgütü)

• Bölgesel Örgütlenmeler

  • Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD)
  • Avrupa Birliği (AB) • Avrupa Konseyi
  • Amerika Ülkeleri Serbest Ticaret Bölgesi (İngilizce FTAA, İspanyolca ALCA)
  • Bizim Amerika Halkları için Bolivarcı İttifak (ALBA)
  • Batı Afrika Devletleri Ekonomik Topluluğu (ECOWAS)
  • Doğu ve Güney Afrika Ortak Pazarı (COMESA)
  • Asya Pasifik Ekonomik İşbirliği Örgütü (APEC)
  • Çevre Amaçlı Bölgesel Örgütlenmeler (Akdeniz Eylem Planı, Mavi Plan, Karadeniz’de Kıyısı Bulunan Ülkeler İşbirliği Teşkilatı vb.)

Uluslararası Çevre Politikaları ve Dönüm Noktası Olan Konferanslar

Çevre politikası alanında, dönüm noktası olarak görülebilecek toplantılar ve konferanslar tarih sırasına göre aşağıda belirtilmiştir.

  • Birleşmiş Milletler (BM) Çevre ve İnsan Konferansı (İsveç, Stockholm – 1972)
  • Birleşmiş Milletler (BM) Çevre ve Kalkınma Konferansı (Brezilya, Rio de Janeiro- 1992)
  • Birleşmiş Milletler (BM) Sürdürülebilir Kalkınma Konferansı (Güney Afrika Cumhuriyeti – Johannesburg – 2002)

5-16 Haziran 1972 tarihlerinde Stockholm’de gerçekleştirilen “Birleşmiş Milletler Çevre ve İnsan Konferansı”nda (Stockholm Konferansı), uluslararası politikaları oluşturmak ve doğal varlıkları dünya çapında korumak ve gelecek kuşaklar için sürdürülebilirliğini sağlamak amacıyla çok taraflı görüşmelerin başlamasına öncülük edilmiştir.

Brundtland Raporu; genel olarak yoksulluğun ortadan kaldırılmasını, doğal kaynaklardan elde edilen yararın dağılımında eşitliğin sağlanmasını, nüfus kontrolünü ve çevre dostu teknolojilerin geliştirilmesini sürdürülebilir kalkınma ilkesi ile doğrudan ilişkilendirmektedir.

3-14 Haziran 1992 tarihlerinde Rio de Janeiro’da yapılan “Birleşmiş Milletler Çevre ve Kalkınma Konferansı”nda ise (Rio Konferansı), ulusların yönetimlerinin çevreye duyarlı olmasına yönelik ilkelerin benimsenmesi açısından önemli adımlar atılmıştır. Rio Konferansı, Stockholm Konferansı sonrasında küresel düzeyde çeşitlenen ve derinleşen çevre sorunlarını ele almak ve yirmi yıllık uluslararası birikimi değerlendirmek üzere toplanmıştır.

Rio Konferansı sonrasında, kalkınma için evrensel bir çerçeve ortaya koyan BM Binyıl Zirvesi’nde hükümetler tarafından 2000 yılında kabul edilen Binyıl Bildirisi ve Binyıl Kalkınma Hedefleri, ortak geleceğimiz için gelişmekte olan ülkelerin gelişmiş ülkelerle işbirliği içinde çalışmasını sağlayan bir araç olarak kabul edilmiş ve uluslararası alanda yeni bir evreye girilmiştir. Binyıl Kalkınma Hedefleri, aşırı yoksulluk ve açlıkla mücadele, cinsiyet eşitliğinin teşvik edilmesi, çocuk ölümlerinin azaltılması gibi konuların yanısıra çevresel sürdürülebilirliğin sağlanması konusunu da içermektedir.

26 Ağustos-4 Eylül 2002 tarihleri arasında Johannesburg’da “Dünya Sürdürülebilir Kalkınma Zirvesi” yapılmıştır. Zirve, Stockholm Konferansı’nda dile getirilen, çevreye yönelik kaygıların 30 yıllık bilançosunu çıkarmak, olanak ve kısıtları tartışmak, çevre ve kalkınma ilişkilerini irdelemek üzere toplanmıştır. Zirve sonunda iki temel belge ortaya çıkmıştır: Uygulama Planı, Siyasi Bildiri.

Uygulama Planında öngörülen hedeflerin bazıları aşağıda sıralanmıştır:

  • Dünyada günlük geliri 1 ABD dolarından daha az olan ve açlık çeken insan sayısının 2015 yılına kadar yarı yarıya azaltılması; temiz içme suyundan mahrum insan sayısının da aynı tarihe kadar yarı yarıya azaltılması
  • Kız-erkek bütün çocukların her yerde ilkokul eğitimini tamamlamalarının sağlanması, sürdürülebilir nitelikteki üretim ve tüketim kalıplarının yerleştirilmesine yönelik politika ve önlemlerin benimsenip yaşama geçirilmesi
  • Daha temiz üretime ve eko-verimliliğe yönelik yatırımların bütün ülkelerde artırılması
  • Bütün ülkelerde, daha temiz ve ekolojik açıdan verimli üretim biçimlerine yönelik yatırımlar ve teşvikler sağlanması
  • İleri, daha etkin ve maliyet açısından kabul edilebilir teknolojilerin geliştirilmesi; fosil yakıt, hidrolik ve yenilenebilir enerji teknolojilerinin devreye sokulması yoluyla enerjinin çeşitlendirilmesi
  • Biyolojik çeşitliliğin yok olma hızında önemli bir azalma sağlanması.

Birleşmiş Milletler (BM) Sürdürülebilir Kalkınma Konferansı (BMSKK, Rio+20) 13–22 Haziran 2012 tarihlerinde Brezilya Hükümeti’nin ev sahipliğinde Rio de Janeiro kentinde toplanmıştır. Söz konusu konferansın dört ana aksı ise şu şekilde belirlenmiştir:

  • Taahhütlerin gözden geçirilmesi,
  • Ortaya çıkan yeni sorunlar,
  • Yoksullukla mücadele ve sürdürülebilir kalkınma bağlamında “Yeşil Ekonomi”,
  • Sürdürülebilir kalkınma için kurumsal çerçeve.

Konferansın ana çıktısı “İstediğimiz Gelecek” başlıklı resmi belgedir. Bir anlamda uluslar arası alanda çevresel konulardaki dayanışma ve uzlaşma belgesi olarak kabul edilebilecek olan doküman: (i) Ortak Vizyonumuz; (ii) Siyasal Yükümlülüklerin Yenilenmesi; (iii) Yeşil Ekonomi; (iv) Sürdürülebilir Kalkınma için Kurumsal Çerçeve; (v) Eylem ve İzleme Çerçevesi; (vi) Yürütme Araçları gibi ana bölümler içeren ve ülkelere ciddi görevler tanımlayan bir belge olmuştur.

Türkiye’nin Uluslararası Düzeyde Çevre Sorumlulukları

Türkiye özellikle 1970’li yıllardan sonra, çevre alanında gerek uluslararası konferans ve toplantılara daha sık katılımı ile, gerekse de uluslararası hukuk çerçevesinde taraf olduğu anlaşma ve sözleşmelerle çevre koruma çalışmaları içinde yer almaya başlamıştır.

Türkiye’nin uluslararası düzeydeki yasal yükümlülükleri, taraf olduğu/kabul ettiği çok taraflı sözleşmeler ve anlaşma tutanakları ile bildirge, eylem planı gibi küresel ve/veya bölgesel düzeydeki akitler doğrultusunda belirlenmiştir. Taraf olunan sözleşmelerin birçoğu “çerçeve sözleşme” niteliğinde olup, bu düzenlemelerin uygulanması amacı ile taraf ülkelerin tam yetkili hükümet temsilcilerinin gerçekleştirdiği yıllık ya da iki yıllık toplantılarda kabul edilen ve bağlayıcılığı yine bu yasal düzenlemelerle ayrıca belirtilen karar veya tavsiye kararları alınmaktadır.

Çevre ile ilgili uluslararası birçok yasal düzenlemeyi kabul etmiş olan Türkiye’nin, özellikle kirlilik önleme konusunda somut hedefler içeren ya da ülkenin politik öncelikleri ve çıkarları açısından sorun yaratacağı öngörülen bazı uluslararası anlaşmaları imzalamakta geri durduğu görülmektedir. Türkiye tarafından kabul edilen uluslararası düzenlemelerin ulusal düzeydeki uygulama durumlarını araştırmak ise her bir düzenleme için özel ve kapsamlı çalışmaları gerekli kılmaktadır.

Sonuç olarak, 1970’li yılların başından itibaren devlet ve hükümetlerin ortak gündemi haline gelen çevre olgusu, Birleşmiş Milletler Örgütü’nün önayak olduğu bir dizi uluslararası konferans ve bölgesel kuruluşların politika belirleme çabaları ile bazı temel belgeleri ortaya çıkarmıştır.

Avrupa Birliği’nde “ortak bir çevre politikası”nın oluşturulması öncelikli bir hedef olarak belirlenmiştir. Ekonomik, siyasal, kültürel alanda Avrupa ülkeleri arasında bütünleşmeyi amaçlayan ve anaparanın, malların, hizmetlerin, işgücünün serbest dolaşımını öngören Birliğin, çevre konularını ilgi alanı içinde görmesinde ekonomik etmenlerin önemli bir yeri olduğu tartışılmaz. Ayrıca çevre politikalarında, özellikle de çevre standartlarında farklı uygulamalara gidilmesi, ekonomide haksız rekabete yol açabilecek, ortak pazara varmanın önünde bir engel olarak durabilecektir.

1973 yılına kadar Topluluğun ortak bir çevre politikasından söz etmek olanaklı değildir. Avrupa topluluklarını oluşturan kurucu antlaşmalarda da çevre sorunları ile ilgili bir düzenleme bulunmamaktadır. 1970’li yıllarda kirliliği önlemeye yönelik ilk tüzel düzenlemeler, daha çok tehlikeli kimyasal maddelerin denetimi, içme suyu ve yüzey sularının korunması, enerji santralleri ve motorlu taşıtlardan kaynaklanan hava kirleticilerinin kontrol edilmesi üzerine olmuştur.

Türkiye, Avrupa Birliği ile değişik evrelere ve biçimlere yayılan ortaklık çabalarını, 1987 yılında tam üyelik başvurusu ile yeni bir aşamaya taşımıştır. Türkiye’de bir dizi yeni kavram gündeme gelmiştir: Gerek AB iç hukukunun daha çevreci, çevre korumacı bir hal alması ve pazarın bu yönde iyileştirmelere sahne olması, gerekse de Dünya Ticaret Örgütü gündemlerinin yansıması ve GATS (Hizmet Ticareti Genel Anlaşması) ile çevre kirliliğini gidermeye yönelik yatırımların önünün açılması şeklinde bir değişim yaşanmaya başlanmıştır.

AB’nin politika tartışma belgeleri (Çevre Beyaz Kitabı) , eylem programlarını tanımlayan belgeleri (Çevre Eylem Planları) yanında 400 civarında tüzük ve yönergenin varlığından söz edilmektedir. Bu bağlamda çevre başlığının, üyelik ve müzakere sürecinde en sıkıntılı ve en zor başlıklardan biri olduğu söylenebilir.

BİR YORUM YAZIN

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.